Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Adam gibi adam

Kategori: ADAMLIK — okuz @ 12:29

Güven Gürbüz / 05.09.2008

Karaoğlan’ın memleketinde şimdi.. Güneşte tarlaya düşünce yakıp kavurur olmuş, Hasat ne kelime, hasatsızlık kaderi olmuş, pınarları kurumuş, Azık torbası kuru ağacın dalında derken, çürümüş toprağa gazellerle birlikte karışmış. Katıklı çorba gitmiş, yerine kağıtlı çorba gelmiş. Fırın evleri kapanmış, fırın kurusu da unutulmuş.

Güneşin harman yerine düşen güzelliği altın gibi parlıyor,

Başakların üzerinde yan gelip yatıyor.

Güneşten kararmış, beti benzi atmış, çokta susamış,

Karaoğlan bağdaş kurmuş azığını açmış, kavalını beline takmış,

Katıklı çorba ile fırın kurusunu tanıştırmış,

Tanıştırmakla da kalmamış midesine aşırmış..

Karaoğlan mektebin yolunu tutmuş, anası bir yandan seslenmiş,

 “Okuyup da başımıza avukat mı olacaksın?”

 

Ayağında çarığı, sol cebinde papağı,

Boş vermiş ağalığı, bulursam kaçırmam demiş adamlığı.

Adam olmak için okumuş, okumuş da büyümüş.

Diyar’ı memleketleri kat etmiş..Etmişte ne iş görmüş..

Adam olmuş ama adamlığın ne demek olduğunu unutmuş.

Düşünmüş sonra aslında adam olamamış.

Adam olmak meziyet demekmiş, çekilen eziyet demekmiş,

Yürekle yetiştirmiş, içinden gelirmiş.

Her adamım diyen adam değilmiş,

Adam dediğin aslını inkar etmezmiş.

Anlamış, anlamış anlamasına da yaşta kemale ermiş.

Saatin ibresi dönmekten dönmez hale gelmiş,

Akrep ile yelkovanında neredeyse aynı boya çıkmış.

Yerinde duramamış zamana yenik düşmüş.

 

Karaoğlan’ın memleketinde şimdi..

Güneşte tarlaya düşünce yakıp kavurur olmuş,

Hasat ne kelime, hasatsızlık kaderi olmuş, pınarları kurumuş,

Azık torbası kuru ağacın dalında derken, çürümüş toprağa gazellerle birlikte karışmış.

Katıklı çorba gitmiş, yerine kağıtlı çorba gelmiş.

Fırın evleri kapanmış, fırın kurusu da unutulmuş.

Kavalını eller, papağını yeller kapmış.

Büyümek, adam olmak için hayaller kurduğu köyünde,

Yaşlı dedeler, ninelerde nerde? Diye sorduğunda..

Tepenin arkasını işaret ettiklerin de. Anlamış.

Ebedi mekanlarında, toprak ananın bağrında,

Bir mermer taşı bile yok mezar taşlarında, yorgan gibi örtmüş kuru otlar üzerinde..

Dizlerinin üzerinde, çöktüğü yerde, bir yağmur damlası düştü.

Ne yağmur damlası ..Bu gözden akan yaşı.

Dirseğini kaldırıp, mendil yaptı kolunu,

Anladı ki “Her can tadacak bir gün mutlak ölümü”

 

Ders almak isterse insanoğlu derler o kadar çok ki..

Düşününce şöyle bir karnımız öyle tok ki,

Kurduğumuz dünyalarda anlatılacak o kadar çok ki,

Bakınca etrafınıza, anlattığında dinleyecek o kadar yok ki..

 

Adam olmak kolay değil, adam olmak meziyet demek,

Adam olmak Selam vermek, adam olmak hal hatır sormak demek,

Adam olmak büyüğüne saygı, küçüğüne sevgi demek,

Adam olmak büyüğüne yer vermek,

Adam olmak sevmesini bilmek, öğretmek, anlayış göstermek demek,

Adam olmak o kadar çok şey demek ki, o kadar kolay düşünmek.

Sadece adam olmak demek değil adam da yetiştirmek demek.

Adamlığını bilmeyenlere adamlığını öğretmek demek değil,

Adam olmanın ne demek olduğunu öğrendiğinde,

Öğretmesini de öğretmeyi bilen adamları da, adamların arasına katmak demek.

Adamlardan adam gibi toplum, adamlardan milli şuur uyandırmak,

Adamlarla vatana, millete ve toprağına, insanına adam gibi sahip çıkmak demek.

Adamlığın en büyük özelliklerinden biriside sahiplenme yetisinin var olması demek.

Bu yetisi gelişmemiş adam, nasıl adam olur diye de sormak gerek.

http://www.haberx.com/Yazarlar/Guven-Gurbuz/Eylul-2008/ADAM-GIBI-ADAM-OLMAK.aspx

Doğuşundan Tanzimat’a Türk Tarihinde “Temel Haklarda Kısa Bir Gezinti”

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Töre Kavramı — okuz @ 12:19

Mustafa Kemal TOLUNAY*

Temel Haklar Kavramı İnsan hakları, insan değerini korumayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesini amaçlayan, üstün kurallar bütünüdür.1 Hür ve demokratik toplumlarda kişilere tanınan haklar ve hürriyetler çeşitli terimlerle adlandırılmaktadır. Bu konuda “ferdi haklar” (kişi hakları) veya “ferdi hürriyetler” (Kişi hürriyetleri), “insan hakları”, “Temel Haklar” ve “Kamu Hürriyetleri” terimlerinin kullanıldığı görüyoruz.2 “İnsan Hakları”, bu alandaki terimlerin şüphesiz ki en genişidir. Bu terim, insanlığın belli bir gelişme çağında teorik olarak bütün insanlara tanınması gereken ideal bir haklar listesini ifade eder. Bu ideal liste, çeşitli ülkelerde, değişik ölçülerde pratik değer kazanmış ve uygulama alanına geçmiş bulunabilir. Fakat, “insan hakları” denince, genel olarak, daha çok “olması gereken” alanında kalan veya sadece platonik bildirilere geçen bir “ulaşılacak hedefler programı akla gelir.3 Yenisey’e göre, insan hakları insanın doğmadan önce sahip bulunduğu vazgeçilmeyen ve değerler sisteminde en üst sırada yer alan temel haklar şeklinde tanımlanmaktadır.4 İnsan hakları olgusunda önemli olan konunun kuramsal alanda kendini belli etmesi değil, bir siyasal ve hukuksal örgüt içerisinde gerçekleşme olanağı bulmasıdır.5 “Kamu Hürriyetleri” bu ideal programın gerçekleşmiş kısmıdır. Daha açık bir deyişle kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder. Belli haklar ve hürriyetler, anayasa ve kanunlar tarafından düzenlenmiş, sınırları belirtilmiş ve böylece kişiler pratik olarak kullanılma imkanları sağlanmıştır.6 “Kamu”, bir devletle yaşayan insan topluluğunun bütünüdür. “Kamuya ait” dernekle, istisnasız toplumun tamamı ve onun bütün bireylerine ait olmak kastedilir. Kamunun içine, bütün topluluğu yönelen devlet gücü ile onun bireyinin sahip olduğu haklar girer.7 Bunlara “kamu hürriyetleri” denmesi, sadece bir sınıfa veya zümreye değil, fakat istisnasız olarak herkese (kamuya) tanınmış olmasından ve dolayısıyla fert-devlet ilişkilerin düzenleyen kamu hukukun bir kolunu teşkil etmesindendir. Son zamanlar, “kamu hürriyetleri karşılığında” Temel Haklar” teriminin de sık sık kullanıldığı görülmektedir.8 Bizde 1961’den bu yana “Temel haklar” deyimi konulmaktadır. Bunun İnsan haklarından farklı olup olmadığı yinelenen bir sorudur. Her iki anayasa (1961 ve 1982) da Temel Haklar ve özgürlükler deyiminden başka, İnsan Hakları deyimine de yer verilmiştir. Bu nedenle iki kümenin farklı anlamlara geldiği söylenebilir.9 Çalışmamızda, insan haklarının Türk tarihindeki gelişimini,üç ana başlık altında değerlendireceğiz. 1-Doğuştan İslam’ın Kabulüne Temel Hak ve Hürriyetler Türk tarihinde, İnsan Haklarının daha iyi incelenebilmesi için, öncelikle Türk Kültürünü iyi tanımak gerekir. Her kültürün üç temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: Coğrafi çevre, insan unsuru, cemiyet. Bu durum başka başka coğrafi çevrelerde yaşayan ve ayrı karakterlere sahip insan gruplarına mahsus olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağını gösterir. Böylece 3500 yıllık hayatın bozkır şartları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine mahsus bir kültür tipine sahip olacağı anlaşılır. Biz buna Türklerin yaşadıkları sahadan dolayı “Bozkır Kültürü” diyoruz. At ve demir kültürünün iki temel unsurudur. Ayrıca tabiatıyla farklı bir hukuk anlayışına sahip bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi olduğu için, din, düşünce, ahlak yönlerinden de tamamlanarak bir manevi değerler birliği meydana gelmiştir.10 İnsanın doğal hayatını etkileyen bozkır kültüründe, varlığından kaynaklanan insan hakları, başta özgürlük ve eşitlik duyguları olmak üzere birçok hak ve hürriyetleri etkilemiştir. Eski Türk ailesi “Geniş aile” şeklinde görünmekte ise de, aslında “Küçük aile” tipinde kurulu bulunması akla daha yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi; aile reisinin, adeta mülk sayılan aile efradı üzerinde kesin söz hakkına sahip eski Yunan’ da ki “genose” ve Roma ‘da ki “gens” (geniş aileler) den çok farlı olduğu gibi İslav’lardaki aile büyüğünün bütün aile halkına köleleri gibi hükmettiği, kollektif mülkiyete dayalı, tipik “geniş aile” olan “Zadruga” ya benzemez. Bu tip ailelerde evlatlar, anlaşılacağı üzere, mülk ve söz hakkından yoksunluğun baskısı altındadır. Gelişmiş çoban ailesinde ise ortaklık yalnız otlaklar ve hayvan sürülerinde görülülür.11 Ailede hususi mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletlerinde taşınır mallarda olduğu gibi tarım arazisi üzerinde de özel mülkiyet cari idi.12 Hususi mülkiyet kişi haklarını ve hürriyetinin teminatıdır. İnsan şahsi mülke sahip olup istediği gibi kullandığı veya değerlendirdiği sürece hürdür. 10. asırda Bulgar Türkleri kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdara bir şey vermiyorlardı. Hazar hakanı ve idarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuz’larda beyler, Han’ın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi.13 Gerek, aile hayatında gerekse, ülke üzerinde yaşayan insanların özel mülkiyeti olduğu ve bu mülkiyetin korunduğu anlaşılmaktadır. Türk kültüründe hak ve hürriyetlerin açıkça belirtildiği ve korunduğu hukukun yerini tutan “Töre” yi görüyoruz. Devlette tabiatı ile halk, hak ve hürriyetlerini isteyecek ve bunu başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu talepleri, amme (kamu) hukukunu, hükümdarın vazifelerini belirleyen ve cezai hükümleri ile dikkati çeken törenin tatbiki ile yerine getiriliyordu. Aslında bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukuki sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve umumiyetle “kanun” manasına alınan töre (aslı;törü) eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburi kaideler bütünü idi.14 Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukuki normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkanlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktı. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini koruyordu. Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve “meclis” lerinin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebiliyorlardı. Bununla beraber Anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, Kutadgu Bilig ‘deki kayıtlardan tespit edilebildiği kadarı ile şunlardı: Könilik(adalet), Uz’luk (iyilik,faydalılık), Tüz’lük (eşitlik) ve Kişilik (insanlık)15 Mecliste bütün Türk boyları, hükümdar ailesi ve eşi ve hatta yabancı zümreler temsilcilerinin söz hakkı olduğu, kadının da erkekle aynı yaşayış tarzı ile birlikte her türlü eşitliğin bulunduğu anlaşılmaktadır.16 Böylece yönetimde demokrasinin temel unsuru seçme ve seçilme hakları Türk tarihinde karşımıza çıkıyor bunun yanında eşitlik, insanca davranış ve adalet ilkeleri de insan haklarında Türk insanının daha ilk çağlardan itibaren önemli yeri olduğu gözleniyor. İslamiyet’ten önce hüküm sürmüş Türk devletlerinde; özgürlük, mülkiyet, seçme ve seçilme haklarının kullanıldığı ve töre ile birlikte kamu düzeninin sağlandığı anlaşılmaktadır. Eskiçağda insan hakları kavramının gelişmesine eski Yunan şehir devletlerinin de katkısı olmuştur. Ancak bu devletlerde bireyci bir anlayış olmadığından bireylerin devlete karşı ileri sürebilecekleri hakları yoktur ve kişi birey olarak değil, toplumun bir üyesi olarak kabul edildiği için sadece bazı siyasal haklara sahipti. Köleler dışında kişiler, kanun önünde eşittir.17 Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesinin Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu, yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.18 Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.19 Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.20 Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.21 Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen “Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz halkının kişi güvenliği, malları krala karşı güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.22 2-İslamın Kabulünden Fatih’e Temel Hak ve Hürriyetler Sosyal ve fikri hayat itibariyle “yerleşik” kültür değerlerinin yaşadığı şehir ve kasabalarında İslam hilafetince temsil edilen doğu-islam inanç ve davranışlarının hüküm sürdüğü, aynı zamanda, açıklamağa çalıştığımız geniş imkanlar dolayısıyla bu kültürün boyuna geliştirildiği Horasan çevresinde Bozkırlardan gelen Selçukluların devlet kurabilmeleri ancak İslamiyet’in ve mahalli hususiyetlerin değerlendirilmesi ile mümkündü ve binlerce yıllık bir idarecilik geleneğine sahip Selçuklu başbuğları da bunun farkında idiler. Nitekim İslam’da ve Türkler’de ortak telakki olan adalet ve nizam saygısı daha 1038 yılında, Tuğrul Bey’ in öncüsü sıfatı ile Nişapur’a gelen İbrahim Yınal’ın konuşmasından anlaşılmakta idi. Yınal’a göre, o zamana kadar etrafta görülen asayişsizlik “küçük adamların işi” idi. Fakat artık adil padişah Tuğrul Bey’in idaresi sayesinde kimse nizamı bozmaya cesaret edemeyecekti.23 İslamiyet’in kabulünden sonra töre ile fıkıh (İslam hukuku) birleşmiş insan haklarına geniş yer veren; Yaşama hakkı, mülkiyet, seçme ve seçilme, özel hayatın gizliliği, eşitlik, onurlu bir şekilde yaşama, seyahat etme gibi hak ve hürriyetler daha geniş bir şekilde Türk kültürüne girmiştir. Bu haklar karşılığında devlet işlerinin yürütülmesi konusunda vergi alınması doğal hale gelmiştir. İkta denilen halka paylaştırılan belirli sayıda asker beslemek zorunda olan veya bunun karşılığında vergi veren bir toprak sistemi oluşturulmuştur.24 Türk devletlerinde her ne kadar İslam’ın etkisi görülse de toplum ve aile hayatında kendine has kültür yapısı özelliklerini korumaktadır. Halifeye bağlı gibi gözüken hükümdarlar aslında ülke üzerinde, yönetimde tek söz sahibidir. Hatta devlet işleri din işlerine pek karış-tırılmamıştır. Bağdat’ta oturan halifeyi uyaran Melikşah ülkesinin iç işlerine karışılmaması gerektiğini, belirtilmiştir. Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesi Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.25 Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’ nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.26 Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.27 Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.28 Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen “Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz halkının, kişi güvenliği, malları krala karşı güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri, içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.29 3-Fatih’ten Tanzimata Temel Hak ve Hürriyetler Anadolu beyliklerinde ve Osmanlı devletinin ilk yıllarında benzer yapılar görülmektedir. Ancak, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u feth etmesiyle birlikte imparatorluğa dönüşen ülkede yine Fatih tarafından ünlü fermanı da, örnek olarak kabul edilebilir. O’nun zamanında, insan hakları konusunda önemli kanunlar hazırlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam’ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin temel kanunu olarak mer’iyette kalan Fatih Kanunnamesi çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, nişancı Leyszade Mehmet Çelebi kaleme almıştır.(Kanunname-i al-i Osman)30 Fatih Sultan Mehmet, Hristiyan dini liderlerinin de desteğini almak istiyordu. Bu nedenle Ortodoks rahiplerinin, din özgürlüğüne sahip çıkmak istiyor ve buna sahip çıkacağını belirterek Roma ile birleşme düşüncesinin baş muhalifi Skolorus’ u Patrik seçmiştir ve özgürlük tanımıştır. Bu durum daha sonra Ermenilere, Musevilere ve diğer önemli Müslüman olmayan azınlıklara tanınmıştır. Böylelikle Hristiyan devletleri eskisinden daha farklı olarak kendi güçlerini sergileyebiliyorlardı. Osmanlıların Avrupa’ya girmesinden sonra bölgedeki Rum-Slav Hristiyanların çoğu Rum Patriği altında birleşerek kiliseyi, Osmanlı yayılmasından faydalandırmak istediler. Fethin hemen ardından, Padişah; kent halkından mal ve canlarının korunacağını belirten bildiriler yayınlattı. Fatih başkentinin, İmparatorluğunun bütün ırk ve dinlerini içinde toplayan bir yer yapmak istiyordu. Kentin iktisadi yaşamını canlandırmak için vergi bağışıklığı sağlanıyor, taşınmaz mallar armağan ediliyor, Müslümanlar, Ermeniler, Museviler, Rumlar, Slavlar ve diğerleri imparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a geldiler. Bu dönemde yeni bir zulüm dalgası altında inleyen Museviler Batı Avrupa’dan göç edip imparatorluğa sığınmışlardı. Bu tanınan haklar, özellikle Musevilere tanınan ayrıcalıkları İspanya’dan, Polonya’dan, Avusturya ve Bohemya’dan kaçan Museviler ticaret ve öteki yetenekleri ile beraber Osmanlı Devletine sığındılar ve II.Selim ve III.Murat döneminde bunlar sarayda önemli etkinliklere sahip oldular. Kısacası Osmanlı İmparatorluğunda ki oturan yabancı uyruklular millet statüsünü sağladığı çıkarların çoğu ile Osmanlı yasalarından bağışıklıklarıyla kazandıkları ayrıcalıklı durum sonunda “Millet içinde millet” kendi başlarına bir imparatorluk olup Osmanlı yetkililerinin müdahalesi olmadan istediklerini yapar hale geldiler. O zaman padişahın sağlamış olduğu kurumsal bağlar dışında Osmanlı toplumunu bir araya getiren ve böyle tutan şey neydi? Düzenin en sağlam bağlayıcı gücü, tanrı ile birleşmede ortak bir amaç, ekonomik çıkar ve eylemlerde ortaklık sonucu Müslüman ve Müslüman olmayan halkı bir araya getiren toplumun birleştirici alt yapısı idi. Osmanlı bu hal içinde geleneksel davranış kuralları ve yasaların zorlamaları dışında hiçbir sınıra bağlı olmadan istediğini yapmakla özgürdü. Ancak başkasının haddine müdahale korkusu ile bunun dışına çıkamazdı. Böyle bir davranış yalnızca kalabalık ve cahillikle nitelendirilmekle beraber, Osmanlı toplumunda yerini kaybetmesine kadar çeşitli cezalar ile cezalandırılıyordu. Öyleyse şu şekilde bir anlayış çıkartabiliriz. Büyük ve uzun ömürlü devletler üstün bir adalet sistemine sahiptir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklarda olmuş ise de ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine ait özellikler ve kendi dışındaki dinlere tanınan haklar, yani işlerine, ibadetlerine, adaletlerine hiç karışmamakla özellik gösteren Türk adaleti çok yüksek meziyetlere sahiptir. F. Doney şöyle demektedir. “Bir çok Hristiyan adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ülkelerinden ayrılıp Osmanlı ülkelerine gelip yerleşmişlerdir”. XV. YY. içinde ise F.BABİNGER “Osmanlı Padişahının ülkesinde herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu ve bu şekilde inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı” demektedir. Bu gün bile bir çok ülkede bizim azınlıklara sağladığımız haklar bir çok devletin yapmaya cesaret edemeyeceği hassas konulardır. Örneğin kendilerine ait okullar mabetler ve dillerini serbest bırakma vb. yine gayri müslümler tarafından hazırlanan istenen hırsızlık, gasp, soygun, adam öldürme,devlet makamına zarar verme İslam dinine karşı devlet tarafından yasaklananlara uymayıp casusluk yapanı kendi kilise ve havralarında mahkeme edilirdi. Yol üzerinde ve kasabalarda han ve kervansaraylar vardı. Burada milliyet din inanış ayrımı yapılmaksızın bütün yolculara üç gün ücretsiz barındırılır, emniyetleri sağlanır ve binek eşyaları korunurdu. Osmanlı ülkesinde (İstanbul 1883) isimli eserinde Edmando Amicis şöyle yazmaktadır. “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk de vekar ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile aynı terbiye ile yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa İstanbul’da bir tabaka insan olduğu sanılır. İstanbul’un Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancının küçük bir tehlike ile karşılaşması imkanı yoktur. Namaz kılarken bile bir Hristiyan camiye girip namaz kılanları seyredebilir. Size bakmazlar ve küçümseyip horlamazlar. Kahkaha duyamazsınız. Sokaklarda birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak ayıp sayılır.” Kanuni Sultan Süleyman zamanında, adını veren önemli kanunlar hazırlatmıştır. O’ nun zamanında en mükemmel şeklini almıştır. Bu kanunname,üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde, ceza kanunları genişletilmiş ve sistematik bir şekilde düzenlenmiştir. (Yargısız infaz yapılmayacağı, mal ve can güvenliğini bozanların cezalandırılacağı vs. konularla, insan haklarını garanti altına almıştır.) İkinci bölümde, tımar sistemi ve adil vergilendirilme konuları yer almıştır. İnsan haklarına geniş yer verin üçüncü bölümde, halkın hak ve görevleriyle toprağın kullanılması gibi konular bulunmaktadır.31 Tanzimat’a kadar çeşitli konularda kanunnameler hazırlandı ise de temel olarak, Kanuni zamanında yapılan temel alınmıştır. Osmanlı’da Magna Carta benzeri bir konu: Sened-i İttifak karşımıza çıkmaktadır. 2. Mahmut zamanında, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Sened-i İttifak, ayanlarla padişah arasında, devlet otoritesinin yeniden güçlenmesi için yapılan bir anlaşmadır. Anlaşmada ayanlara kendi bölgelerinde bir takım imtiyazlar verilmeştir. Bu belgede hak ve hürriyetlerle ilgili olarak, 7. Maddede “Her hanedan, kendi bölgesindeki güvenliği ve vergi adaletini temin edecektir. Haksız vergilerin kaldırılması hususunda vükela ile hanedan arasında görüşmeler yapılacaktır.”32 demektedir. Tanzimat’a kadar, devlet idaresiyle alakalı çeşitli düzenlemeler yapılmak istense de istenen sonuçlar alınamamıştır. İnsan hakları konusunda asıl çalışmalar; Tanzimat’tan sonra başlamıştır.

*Başkomiser, Aksaray Polis Okulu Müdürlüğü.

1AKILLIOĞLU, Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü.S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları, S;19. 2KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, s.13. 3KAPANİ, Kamu, A.g.e., s.14. 4YENİSEY, Feridun, İnsan Hakları, s.67, Polis Okulları Ders Kitabı, EGM Basımevi, Ankara, 1994. 5SAVCI, Bahri, İnsan Hakları, s.4, AÜSBF Yayınları, Ankara, 1953. 6KAPANİ, Kamu, s.14. 7AKIN, İlhan, Kamu Hukuku, s.27, Beta Yayınları, 2.Baskı, İstanbul,1980. 8KAPANİ, Kamu, s.14. 9AKKILLIOĞLU Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü. S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları No:17, Ankara, 1995. 10KAFESOĞLU İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1995, S;202-203. 11FREYER H, Sosyolojiye Giriş; 283. 12ÖGEL B., Türk Kültür Tarihi, S;198. 13SÜMER F., Oğuz’lara Dair Destani Mahiyetteki Eserler, s:104, 424. 14ARSAL M., Türk Tarihi ve Hukuk, S; 287. 15KAFESOĞLU İ., Kutadgu-Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, S; 13-20. 16M.MORİ, Bozkır Devletlerinin Teşkilatı, S;220. 17ÜNAL, Temel, s.11. 18KAPANİ, Kamu, s.22. 19MUMCU, İnsan, s.38. 20KAPANİ, Kamu, s.23. 21ÜNAL, Temel, s.27. 22MUMCU, İnsan, s.52. 23KAFESOĞLU İ., Türk Milli Kültürü, S; 345. 24NİZAM’ÜL MÜLK, Siyasetname, fasıl 5 S; 38 Türk terc. M.A.Köymen. 25KAPANİ, Kamu, s.22. 26MUMCU, İnsan, s.38. 27KAPANİ, Kamu, s.23. 28ÜNAL, Temel, s.27. 29MUMCU, İnsan, s.52. 30Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, Cilt 3, S:71. 31Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, 3. Cilt S; 81, (Türkiye Gazetesi). 32YILMAZ F., Türk Anayasa Tarihi, S:21, Niğde, 1998.

http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/26/yeni/web/Mustafa_Kemal_TOLUNAY.htm

Türbedar Emmi’nin görev şuuru

Kategori: ADAMLIK, Din, FAYDALILIK, Görev Şuuru, Hayat, Ölüm — okuz @ 11:34
turbedar emmi

turbedar emmi

 
Kayseri”de gördüğü bir rüyadan etkilenip 13 yıldır gönüllü olarak çok sayıda türbe ve caminin temizlik ve bakımını yapan ””Türbedar Mehmet Emmi”” veya ””Bursçu Mehmet Amca”” diye tanınan emekli noter baş katibi Mehmet Ünlü (74), hayatını kaybetti.
     Kapalı Çarşı”da avizecilik yapan merhum Mehmet Ünlü”nün arkadaşı Hamdi Sarp, AA muhabirine, 13 Haziran Cumartesi günü iş yerine gelen Mehmet Ünlü”nün kendisine kümbet ve camilere ait bir poşet dolusu anahtarı ””Bu işleri sana emanet ediyorum”” diyerek bıraktığını söyledi.
     Bu görüşmenin ardından 15 gün yurt dışına çıktığını ve birkaç gün önce Kayseri”ye döndüğünü belirten Sarp, şöyle dedi:
     ””Merhum Mehmet Ünlü ile 1996 yılında tanıştım. O günden bu güne tarihi cami, kümbet ve benzeri mekanlarla ilgili ortak çalışmalarımız oldu. Kendisi hayatını tarihi eserlere adamıştı. Bu eserlerin içini ve çevresini temizler, kırılan camlarını, kapılarını tamir ettirirdi. Tamamen gönüllü olarak yaptığı bu işler için hiçbir yerden ücret almazdı. Üstelik emekli maaşından da buralara harcardı. 13 Haziranda dükkanıma geldi. Bir poşet içinde onlarca anahtarı bana teslim etti. Birazının da evde olduğunu söyledi. ”Benim göğsümde bir ağrı var. Bu işleri sana emanet ediyorum” diyerek ayrıldı. Duydum ki önceki gün hayatını kaybetmiş.””
     Mehmet Ünlü”nün hayatını ülkeye adadığını belirten Sarp, ””Türbeleri temizleyip bakımını yaptığı için bazıları ”Türbedar Mehmet Emmi”, ihtiyaç sahibi üniversite öğrencilerine burs veren sanayici ve iş adamlarının burslarını öğrencilere ulaştırdığı için de ”Bursçu Mehmet Amca” diye tanınırdı. İleri yaşına rağmen bisikleti ile onlarca tarihi mekanı gezip buraların bakımını yapardı”” diye konuştu.
    
     -RÜYASINDAN ETKİLENMİŞTİ 
     Noter başkatipliğinden 1989 yılında emekli olan Mehmet Ünlü, daha önce AA muhabirine, 1994”de gördüğü bir rüyadan etkilenerek, o günden beri düzenli olarak Kayseri”deki medrese, türbe, mescit ve kümbet gibi tarihi yapıların temizlik ve bakımıyla uğraştığını anlatmıştı.
     Ünlü, 2007 yılında AA muhabirine, ””1994”de bir rüya gördüm. Rüyamda, şu anda yıkılmış olan Tutak Mescidi”nde oturan 3 kişi benden mescidi temizlememi ve kitapları kurtarmamı istedi. Bu isteği yerine getirdim. O tarihten bu yana da kümbet ve camilerin temizlik ve bakımlarını yapıyorum”” demişti.
    
     -35 CAMİ VE KÜMBETE BAKIYORDU 
     Mehmet Ünlü, 1992 yılından bu yana 35 tane cami, türbe ve kümbetin iç ve dış temizliğini yapıyor, şehitliklerdeki su bidonlarını dolduruyor, sabah çok erken saatlerde kalkıp, akşama kadar bisikleti ile tarihi mekanları dolaşıyordu.
     Cenazesi Melikgazi ilçesi Hisarcık Mahallesi”nde aile kabristanına defnedilen Ünlü, evli ve 3 çocuk babasıydı.
Tarih : 02.07.2009 13:23:02

http://www.kayserihaber.com.tr/giris.asp?kanal=haberler&id=9006

Türk Kültüründe Töre Müessesesi

Kategori: Töre Kavramı — okuz @ 11:27
Divanü Lûgati’t-Türk’de töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile “törü” şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır.

Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya töre’nin himayesindedir.

Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür.

Bu bütün, yani kanunlar, millîdir.

Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir.

Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Töre’nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

Gökalp, töre kelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre, Türk kelimesi “töreli” mânâsına gelebilir.

Töre ile birlikte kullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonra İslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler, Hakanlılar ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerini tutmuştur.

Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri mütekâmil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve han’dır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Han’ın teşebbüsleri ile gelişir.

Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır.

Ancak buradan Han’ın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağan’ın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir. İslâmla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi Türk islâm bilgini olan bir hükümdarın “bir çok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır” demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Mehmet Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı “El âdeti, Türkmen töresi” olarak dile getirmişlerdir.

Orhun âbidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmekte ve şöyle denmektedir:

“Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş”.

“İli tutup töreyi düzenlemiş”.

“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş”.

“Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş”.

“Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?”

“Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti”.

Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.

Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise “Töre” bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini “töre”nin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin “nevi şahsına münhasır” bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukukî normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkânlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktır. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini korumuştur.

Dolayısıyla töre’nin geçmişi binlerce yıl öncesine kadar dayanır. Mete, Attila, Tüng-yabgu, Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar hep örfî kanunlara (töreye) tâbi olmuşlardır.

Dolayısıyla, bozkırlardan Anadolu’ya, binlerce yıl esas noktaları aynı kalmış bir töre mevcuttur.

Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve “meclis”lerin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebilmekteydiler. Bununla birlikte, töre’nin anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, bunlar; Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversellik)”dir.

SONUÇ:

İşte binlerce yıl devam eden esaslar da bunlardır. Töre sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Farklı boyut ve unsurlarıyla bugün de yaşanıyor olması, onun geçmişte kalmış olmadığını gösterir. Dolayısıyla töre, tarihin tozlu sayfalarında kalmadığı gibi, müzelik kıymetlerden ibaret de değildir. Töre, ulu bir çınar olan devleti ayakta tutan, heybetli kılan ve güçlü yapan bir köktür. Bu kök ne kadar derinlere dalmışsa, çınar da o kadar dayanıklı ve heybetli olur. Ancak günümüzde töre ile ilgili olarak yapılan propagandalar gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzaktır. Özellikle Popülizmin hakim olduğu günümüzde gerek filmlerde gerekse şarkılarda töre, son derece yanlış olan, insanları mutsuzluğa ve acılara gark eden bir gelenek olarak ele alınmaktadır. Şarkılarda, töreden dolayı ıstırap çeken insanın feryadı dile gelmektedir. Filmlerde ise töreyi temsil eden insanlar asık suratlıdır. Bu suretle telkin edilen, törenin kötü yüzünün olduğudur. Yine tiplemeler, töreden dolayı muzdarip olan insanların portresi ile doludur.

Halbuki yaşayan törenin iki temel boyutu vardır. Biri davranışlarda ya da müesseselerde vücut bulan, diğeri ise gelecekle alâkalı olarak hedef belirleyen ülkü boyutudur. Birinci boyut bugünün en kusursuz bir biçimde yaşanmasını temin eder ve fonksiyonerliği sağlar. Ülkü ise, geleceğin inşası için elzemdir. Ancak, geleceğin inşası geçmişten kopuk olmamalıdır. Aksi takdirde hedefler, yıkıcı ve bölücü ideolojilerin hizmetkârlığına yol açabileceği gibi ham düşüncelerle dolu, tatbiki mümkün olmayan hayâllerden ibaret de olabilir. Töre içerisinde yer alan ülkü, içinde geçmişi de barındırdığı için, gelecek ham hayâllerle belirlenme yerine, olgun bir gaye ile çizilmektedir. Çünkü töre bu birikimdir. Binlerce yıllık bir geçmişinin olması, onu daha az kusurlu yapmaktadır. Dolayısıyla da geçmişle gelecek arasında temel bağdır ve gelişmenin temel kaynağıdır. Töre, Türk milletinin hafızasıdır. Hafıza-i beşer nisyan ile malûl ise de, millet hatırlama ile bâkidir.

http://www.cerezforum.com/genel-turk-tarihi/29242-turk-kulturunde-tore-muessesesi.html

Türk’ün Asaleti

Kategori: Asalet, Düşman, Savaş, Şehitlik — okuz @ 11:16

ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL

3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey’in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları’yla ilgili sunuş yazısında:
“Takdimine cür’et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale’nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim.” İlgili yazı şudur:
“Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla “Milli Misak” hududunu çizdirdi. Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi’ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü’nün güneyinde Kereviz Dere’den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi’nde, Saros sahilinde nihayet bulan beş buçuk, altı km.’lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları, yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı, Anafartalar batısında Suvla’nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor, binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor, sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar, başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle, obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran, parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya, geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah’ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir. Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur’anda bu ölçü takdir manasınadır. Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz. “Harp, Savaş” yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor, infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden görmüyordu.
Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi: “Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor. Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma’kesi oluyordu. Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı. Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü. Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor, cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından, gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu. Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu.
Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin /Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu. Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk.
Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün, bir lâhza Kocaçimen’e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı ATATÜRK’ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı.
Türk’ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale’ye münhasır değil, Kafkas’ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina’nın, Irak’ın kızgın ve ateşin çöllerinde, Hicaz’la İran’ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya’nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya’nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla çarpıştık. Türk’ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore’de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor. Şehamet destanları yaratarak Türk’ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor. Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in sözlerinden ilham alarak “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış” vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa! Türk’ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!

 

Türk’ün Asaleti

Kategori: Asalet — okuz @ 11:14

Şimdi size anlatacağım olay yaşanmış bir olaydır. Bu olayın kahramanı ise hala yaşıyor. Bir Doktor.

Ben okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Türk olduğum için bir kere daha gurur duydum.
Dünyadaki diğer ülkeler tarafından istilacı millet diye anılan Türk milletinin asaleti bu olayla bir kere daha gözler önüne seriliyor.

Çanakkale zaferlerinde bu ve bunun gibi birçok olayı okumak bilmek mümkün. Bu sadece onlardan bir tanesi. Bu savaşın dünya tarihindeki önemini ise tek bir cümleyle anlatmak gerekirse, bir milletin, Türk milletinin, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde emperyalizme karşı kazandığı zaferdir demek yeterli olacak bana göre. İşte dış güçlerinde hazmedemediği budur. O günden bugüne değişen bir şey olmamıştır. En korktukları millet Türk milletidir. Ömür boyuda korkmaya, bu devleti yıkmak için ellerinden geleni yapmaya devam edeceklerdir. Bunun açık nedenini işte aşağıdaki hikâyede bulacaksınız.

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden Doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar. New York’ta, Medical Center Hospital’ da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.

—Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Dedim.

Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?
—Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı.
—Ama ben hala merak ediyorum. “Peki, bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”
-”Aldırma öylesine bir şey işte” dedi.

Ben yine ısrarla: “Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…”

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?
—Evet Türk’üm.

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: ‘Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. ‘ Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.

Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana.

İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime:

-Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.

Bu duygularla

—Yazıklar olsun bana! Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış! diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.
Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk…

Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türk ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle
—Bana adınızı söyler misiniz?” dedi.
—Ömer” cevabını verdim. Merakla tekrar sordu:
—Peki, niçin Ömer ismini vermişler sana?
—Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.”
—Senin adın Müslüman adı mı?
—Evet, Müslüman adı deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
—Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.
—Olsun dedim.
—Peki, doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?”

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

—Tabii dedim. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu..

Mırıldandı:

—Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

—Beni yalnız bırakma olur mu?

—Ne gibi Ömer amca?

—Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.”

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

-Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!

Hemen yukarı çıktım.

Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

Ne yalan söyleyeyim, ağladım…

Saygılarımla.

Zeynep ORUNCAK (TÜRK)

Tarîkku’l-Edeb

Kategori: Eğitim, Görgü, Hayat — okuz @ 10:44

Ali b. Hüseyin el Amâsî’nin Taîku’l-Edeb’i adlı eser (Prof. Dr. Mehmet Şeker, DİB Yayınları, Ankara, 2002,303 sf+tıpkıbasım)

Eğitim metodları ve görgüye ait 1453 yılında yazılmış nefis bir eser. Diyanet İşxleri Başkanlığı Yayınları arasında çıkmış ve fiyatı 3 lira. Herkese okumasını tavsiye ediyorum.

Ağanın Asaleti

Arif Molu’ nun şahsında tecessüm eden “Ağa” asâleti, bu insanların, ne şartlar altında ve ne şekilde olursa olsun, başkalarının huzuru için, nefislerinde duydukları acıları bala tahvil etmenin çarpıcı tezahürleriyle doludur. Bir gün, içlerinde Darsıyak’ lı Hacı Mahmut Bey’in bulunduğu, Kayseri’ li seçkinlerden, oluşan bir kalabalık, Molu’ ya, Arif Bey’i ziyarete giderler. Saygıdeğer konuklar, pencereleri geniş avluya bakan odalarda ağırlanmaktadırlar. Bu arada ilahi bir raslantı başgösterir. Arif Bey’in çoktan beri hasta yatan oğlu Cafer, ölür. Yaslı baba, konuklarının neş’esini kaçırmak istemez. Ev halkından, çığlıklarını, göğüslerinin derinliklerinde boğmalarını rica eder. Hıçkırıklar boğazlarda düğümlenir, kimseden çıt çıkmaz. Evin arka duvarı yıktırılır, cenaze oradan çıkarılır, kaldırılır. Konuklara bir şey sezdirilmez. (Ahmet KAPLAN) Erciyes’in Eteğinden Geçenler, Kayseri Ticaret Odası Yayınları:28, Ocak 2000, Kayseri Sayfa:101

Tahtımı veririm ama..

1792 tarihinde Rus Ordusu Polonya topraklarına girdi!… Üç yıl sonra Lehistan üçüncü kez parçalandı ve Rusya, Prusya, Avusturya tarafından paylaşıldı!… Polonya’nın işgali ve bağımsızlığının sona erdirilmesini tanımayan tek devlet Osmanlı İmparatorluğu oldu. Denilir ki; Padişah yabancı diplomatları kabul ettiğinde, hep Lehistan elçisini sorar, bunun üzerine sadrazam, usulca yaklaşır ve herkesin duyacağı şekilde, padişahın kulağın şunu söyler: Lehistan elçisi yoldadır, ancak gelişi, yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir…Bu Türk’ün Leh ulusuna olan sevgisinin somut bir tazahürüdür. Şu rivayet de çok yaygındır ve Leh ulusunun büyük çoğunluğu tarafından bilinir: Osmanlı atlıları Vistül Nehrinde su içince, Lehistan kurtulacaktır… İstanbul, uzun yıllar Polonyalı göçmenlerin en önemli yerleşim merkezi oldu. Türkler, yurtsever Leh’lere, Türk Yurdunu daima açık tuttular; onlara yurt kurabilecekleri toprak verdiler; yardımlarda bulundular. 1774’de Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre, bu göçmenlerin Rusya’ya iadesi gerektiği halde, anlaşmanın o maddesi uygulanmadı. XIX. yüzyılda, baskı altındaki Polonyalılar ayaklanma hazırlıkları yaptılar; 1831, 1848 ve 1863’de gerçekleştirilen ayaklanmalar, Polonya tarihinin önemli olayları arasında yer almakla birlikte, Türk tarihini de yakından ilgilendiriyordu. Bu ulusal ayaklanmada başarı sağlayamayan devrim liderleri, başlarını ancak Osmanlı Devletine sığınarak kurtarabildiler. Bunların bir kısmı İstanbul’a geldikten sonra da mücadelelerini sürdürdüler. Rusya ile Avusturya, bu mültecilerin iade edilmesini ısrarla talep ettiler; ama zamanın Osmanlı Padişahı Abdülmecit, bu talepleri reddederken şu sözü de dünya üzerinde yankılandı: “Tahtımı veririm; fakat devletime sığınanları asla geri vermem!…”

21/05/2009

Seyahat Etmenin Adabı

Kategori: Seyahat — okuz @ 11:28

Doç. Dr. Fethi Gedikli

----------

İlk baskısı 1284/1867’de yapılmış olan MECMAU’L-ADAB’dan bir bölüm aktarmak istiyorum.

Bir çeşit dinî görgü kitabı niteliğinde olan esbak Çarşamba müftüsü Sofizade Hasan Hulusi’nin

bu kitabı, alfabe değişikliği yapılana kadar taş baskıyla sekiz kere yayımlandığına göre

halkın rağbetini kazanmıştır. Rahmetli Özege kitabın 1928’den sonra da kaçak baskıları olduğu

bilgisini veriyor. Elimdeki nüsha eksik olduğu için hangi yılda basıldığı belli değilse de

23x15 ebadında olması sebebiyle Özege’nin verdiği bilgilerden yola çıkarak bunun 1304/1887

veya 1307/1890 yılında basılmış olduğu kabul edilebilir. Kitapta 89 başlık vardır.

Sonuna ayrıca değişik meseleler (mesâili şettâ) adlı bir fasıl ilave edilmiştir.  

Bu kitabın “Sefer etmenin adabı beyanındadıradlı 79. bölümcüğü (s. 174-178),

eskiden seyahate hangi amaçla çıkıldığını ve o esnada uyulması lüzumlu görülen hususların

neler olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Bugünkü yolculuk etme sebepleriyle

eskileri karşılaştırmak, gene bugün yolcuya tavsiye edilenlerle eskilere söylenenleri

karşılaştırmak öğretici olabilir. Seyahate çıkmanın şahsi hayatlarda olduğu gibi toplumların

hayatında da çok önemli bir yeri ve tesiri vardır. Bu sebeple, insanlarımızın içerde ve dışarıda

daha çok yolculuk etmesi temennisiyle eski seyahat anlayışını yansıtan kısmı, dilini bugüne

yaklaştırarak, takdim ediyorum: Bir müminin beldesinden çıkıp gurbette büyük meşakkat ve

mihnete katlanması dostlarından ve evladından uzak kalmayı seçmesi altı sebepledir. Bu,

hac için olur, dini izaz ve ilâ-yı kelimetillah niyetiyle muharebe ve gaza için olur,

ulum-ı diniye tahsili için olur, nefis terbiyesi için olur, kendini ve ayalini geçindirme

ve muhtaçlara iane niyetiyle ticaret için olur veyahut dince vaki olan fitneden kaçma

niyetiyle olur. Bu altı kısmın mecmuu dahi makbul ve sefer mübarektir ve sefer lügatte

açıklık manasınadır. Bir kimse sefer ettiğinde onun her hali açılır, zatî istidadı

ne vechile ise meydana çıkar; hem dahi tabiyet-i huşunetten yumuşaklığa ve tuğyandan

imana ve kibirden tevazua tebeddül eder. Zira ülfet eylediği eşyadan ayrılıp

kaffe-i meşakkati ihtiyar eylediğinden, asli mayası olan cevher zahir olur.

Ve dahi seferde nice faydalar ve azîm menfaatler vardır: Evvelkisi, Cenab-ı Hak

o kimseye muhabbet eder. Nitekim hadis-i şerifte “her bir şeyin muhabbetlisi gariplerdir”

buyurulmuştur. Ashab efendilerimiz dahi “Garipler kimlerdir?” diye sual buyurduklarında

“Dinleri için firar edenler” buyurulmuştur. İkincisi, ona cennet vacip olur.

Nitekim hadis-i şerifte “Bir kimse dini için bir mahalden bir mahalle gitse,

her ne kadar bir karış olursa da, ona cennet vacip olur. Hem dahi İbrahim ve

Muhammed aleyhimassalatü vesselam hazretlerine yoldaş olurlar demektir. Üçüncüsü,

rızkında genişlik ve vücudunda sıhhat hasıl olur. Nitekim hadis-i şerifte böyle

buyurulmuştur. Dördüncüsü, yolcu daima Cenab-ı Hakkın yardımı ve nusreti altındadır.  

Ve dahi yolcu için birtakım adab beyan olunur: Evvelki, amellerin semaya yükseltildiği

ve hazreti fahr-i kainat efendimize arz olunduğu günler olduklarından sefer için

perşembe gününü yahut pazartesi gününü tercih etmektir. İkincisi, hanesinden çıkarken

ve seferden geldiğinde ikişer rekat namaz kılmaktır. Bu yolda hadisi şerif vardır.

Ve dahi bu duayı üç kere okumaktır: “Bismillahi ve amentu billahi ve’tesemtu billahi

ve tevekkeltu alellahi velâ havle velâ kuvvete illâ billehilaliyyilazim.” Eğer bir kimse

hanesinden çıktığında bu duayı okusa bir melek onu hidayet ve kifayet ile müjdeler.

Üçüncüsü, ahbabına, ihvanına veda etmektir. Nitekim hadis-i şerifte bir kimse sefer

murad ettiğinde ihvanına veda eylesin, Cenab-ı Hak onların duaları berekâtıyla

o kimseye bereket ihsan eder demektir. Ve ehline veda ederken “Ben sizi emaneti

zayi etmeyen bir zatı ecel-i a‘lâya emanet ettim” demektir. Dördüncüsü, bineceği ve

ineceği vakitte besmele diye. Zira besmelesiz olursa şeytan terkisine biner diye

rivayet edilir. Beşincisi, iyi arkadaş tedarik etmektir. Aleyhissalatü vesselam

efendimiz yalnız yola gitmeyi yasaklamıştır. Arkadaşın hayırlısı dört olup

hepsinin sözü birdir buyurulmuştur. Zira biri hastalanıp vasiyet etmek murad ettiğinde

birisi vasi, ikisi dahi şahit olurlar ve cemaat ile namazda birisi imam, biri müezzin,

ikisi cemaat olmak gibi. Ve biri bir işe gidecek olduğunda birisi ona yoldaş olur,

ikisi dahi eşyayı muhafaza ederler. Ve dahi yoldaşlardan birisi emin (başkan) tayin edilip

diğer arkadaşlar onun emrinde olmaktır. Nitekim hadis-i şerifte “seferde üç kişi olduğunuz

vakitte birinizi emir atayınız” buyurulmuştur. Ve arkadaşlarına daima yardım ve

nükteli kelamlar ile kalplerini yumuşatma, korku vakitlerinde cesaretlendirme ve

unuttukları şeyi hatırlatma ve yolculuk işinde daima onlar ile meşveret eyleye.

Altıncısı, yoldan hata ettiklerinde tanımadıkları biri kendilerine yolu gösterse

onun sözüyle o yola gitmeyeler. Zira şeytan ve cin gelip casus olmak ihtimalinden

ihtiyat lazımdır. Nitekim “harabe ve boş sahralarda cin taifesinden bir tür vardır ki

onlara gûlyabani derler; insanı yoldan çıkarıp helak ederler, demektir. Nitekim

hadis- i şerifte size gûlyabaniler hücum ederse ezan okumağa sürat ediniz buyurulmuştur.

Yedincisi, gemiye bindiğinde “Bismillahi mecrayha ve murseyha inne rabbi

legafurun rahiymun” (Hud 11/41), “Ve mâ kaderullahe hakka kadrihi ve’l-arzu cemian

kabzatuhu yevme’l-kıyameti ve’s-semavatu matviyyatun bi-yeminihi subhanehu ve teala

amma yuşrikun.” (Zümer 39/67) diye dua etmelidir. Nitekim hadis-i şerifte

“Bir kimse bu ayet- i kerimeleri okusa boğulmaktan emin olur” buyurulmuştur.

Sekizincisi, bir yere inildiğinde cemiyet ile inmektir, perakende inmemektir ki

o misilli ayrı olma yasaklanmıştır. Hadis-i şerifte “sizin perakende olarak birer vadi

ve köşeye inmeniz şeytandandır” buyurulmuştur. Dokuzuncusu, gece olduğunda bu duayı okumaktır.

“Ya arzu rabbi ve rabbukellahu euzu billahi mine’ş-şirke ve şerri mâ fiyke ve şerri

debbe aleyke ve min şerri külli esvedin ve esedin ve hayyetin ve akrebin ve min şerri

sâkine’l-beledi ve min şerri vâlidin ve mâ velede ve lehu mâ sekene fi’l-leyli ve’n-nehari

ve huve semiu’l- âlim”. Onuncusu, gecelerde görünen karanlıkta korkmaktır.

Sahabe-yi kiramdan Mücahid radıyallahu anh hazretleri buyurdu ki “gecelerde siyahlık

göründüğünde korkmaya, zira senden ziyade o şey de korkar, demiştir. On birincisi,

yolda şüphe olduğunda sağ tarafa gitmektir. Zira Cenab- ı Hak Hâdî isminde bir melek

gönderip onu doğru yola irşad ettirir. Nitekim hadis-i şerifte de buna işaret buyurulmuştur.

On ikincisi, vali ve hâkimi olmayan ve içinde fitne bulunan beldeye girmemektir.

Ama itikadı tam olup her bir şeyde tesiri Cenab-ı Haktan bilen kimse hakkında fitne ve

musibetler olan beldeye girmede beis yoktur, belki Cenab-ı Hakkın kazasından kaçmakta fayda

olmayacağını itikat ettiği için o misilli halis itikat üzere olan müminin bilgisi daha ziyade olur

ve imanına kemal gelir. Zira kader geldiğinde sakınmanın faydası olmaz buyurulmuştur.

Hatta Abdülmelik bin Mervan beldesine isabet eden muzır taun illetinden korkup

kemal-i ıztıraba düşmekle gizlice firar etmeği niyet edip o gece kölelerinden birini yanına

alıp şehirden çıktılar. Bir müddet gittiklerinde halifeye uyku galebe eyledi; kölesine hitap edip

“uykumu def edecek bazı fıkralar söyle” diye emreyledi. Köle dahi “halifenin mizacına muvafık

sohbet bilmem” diye ne kadar özür beyan etse de halife ısrar etmekle köle dahi bir hikaye işittim,

onu beyan edeyim deyip kelama başladı. Bir tilki aslana gelip ben bir zayıf hayvan olduğumdan

vahşi kuşlardan çok korkum vardır, beni himayene al, senin hıfzında rahat edeyim diye rica edip

aslan dahi onu himayesine alıp bir müddet beraber gezdirip rahat edermiş. Bir gün havada bir kara kuş

belirip tilkiye hücum sevdasında bulunduğunu tilki anladığında aslana iltica etmekle,

aslan dahi korkmasın diye onu teselli etmiş ise de kara kuş havada dolandıkça tilkinin

korkusu şiddetlenerek aslana kemaliyle iltica eylediğinde aslan kemal-i merhametten onu

arkasına almış. Kara kuş havadan onu gördüğünde birden süzülüp tilkiyi aslanın arkasından

çarpıp havaya kaldırırken tilki feryat edip “Ey aslan nerede ahde vefan?” diye sitem eder imiş.

Aslan da “Benim seninle olan ahdim ve seni muhafaza etmeği yüklendiğim ancak yerden zuhur eden

afetler ve bela hakkında idi. İşbu zuhur eden afât, bela-yı asumanîdir. Benim gökten gelen belayı

def etmeğe kudretim yoktur” demiş. Halife bu kelamı köleden işittiğinde pişman olup

tövbe ve istiğfar ederek geri döndü. On üçüncüsü, bir beldeye dahil oldukta soğanından yiye,

zira bir kimse bir beldeye dahil olduğunda önce soğanından yese, o beldenin su ve hava

mazarratından emin olur. Nitekim hadis-i şerifte de buna işaret buyurulmuştur.

On dördüncüsü, vatanına döndüğünde hanesine girmede kurban kesmektir.

Ve fahr-i âlem efendimiz seferden avdet ve nurlu Medine’ye vuslat buyurdukta bir deve

kurban ederlerdi. On beşincisi, uzak mahalden geldiğinde hanesine gece gelmeyip belki

ehlini ihtar ederek (hanımına haber vererek) gündüz gelmektir. Zira hatun nezafetlenir

(temizlenir) kendisi de ehline girye görünecek (hanımını üzecek) şeye muttali olmaz.

Nitekim hadis-i şerifte “Uzun süre gurbette kalıp eve döndüğünüzde kapıyı gece çalmayınız”

buyurulmuştur. On altıncısı, seferden gelirken hanesine hediye ile gide. Her ne kadar

torbasına bir taş dahi koysa da hediye itibar olunur. Nitekim hadis-i şerifte buna

işaret buyurulmuştur.      

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.