| Bölgedeki düğünlerde vatandaşlar 3 gün 3 gece boyunca sürekli özel müzik grupları ve mahalli sanatçılar eşliğinde halaylar çekiyorlar. Aşiret düğünlerinde düğüne katılan bayanlar bölgeye ait olan yöresel kıyafatleri giyerek düğüne katılıyorlar. Önceki yıllarda aşiret düğünlerinde sürekli havaya silahlarla ateş açılırken, bu gelenek yerini havai fişeklere bıraktı. |
|
|
|
Kaymakam vatandaşla halay çekti Başkale Kaymakamı Ali Aslantaş, bir aşiret düğününe konuk olarak yöresel kıyafetli vatandaşlarla birlikte halay çekti. İlçe halkı bu duruma sevinerek kaymakamların halkın içine girerek sıkıntıları daha iyi anlayabileceklerini belirttiler. Haber: Cemal AŞAN |
12/01/2009
Düğün edene yardım!
SİVAS İMRANLI YÖRESİNDE TÖRELERE GÖRE KÖYDE DÜĞÜN
Yöremiz geçimini daha çok tarımla sağladığından insan gücüne olan ihtiyaç fazladır ve bundan dolayı erken evliliklerin sayısı da çoktur. Köyde genç erkeklerin çoğu 17- 18 yaşlarına geldiğinde askere gitmeden evlenirlerdi. Ancak eskiden töreden mi yoksa saygıdan mı bilinmez kolay kolay hiçbir erkek ya da kız “Ben bunu alırım ötekini almam.” diyemezdi. Kararı yetişkin kız ve erkeklerin aileleri verirdi. Gençleri birbirine münasip görenler birbirleri ile konuşur, anlaşır ve kız evinden bir tarih istenirdi. Erkek tarafı o günden bir gün önce komşularını kahve içmeye toplar ve erkek babası ya da büyüklerden biri ” Komşular, bizim bir hayırlı işimiz vardır, sizleri onun için çağırdık. Falanın kızını Allanın emriyle oğlumuza istemeye gideceğiz.” der. Toplanan komşular kendi aralarında sözünü, sohbetini bilen birini vekil seçerler ve ertesi gün düğün sahibi ile vekil bir kaç kişiyi de yanlarına alarak kız evine giderler. Kız evi başka köydeyse vekil ile oğlanın babası kız evine, diğerleri ise birer ya da ikişer kişi başka komşulara misafir olurlar. Daha sonra ev sahibini de yanlarına alarak beraberce kız evine giderler.
Bu arada kız tarafı da kendi komşu ve akrabalarını çağırmıştır. Çay, kahve içildikten sonra kız tarafının vekili “Ağalar, hoş geldiniz, ama sebebi ziyaretinizi öğrenelim” der. Oğlan tarafı vekili diz çökerek “Ağalar biz hayırlı bir iş için geldik” der ve söze başlar. Oradaki cemaatin hepsi diz çökerek dinlerler. Oğlan tarafının vekili “Allah’ın emri peygamberin kavliyle(örneğin) Mehmet kızı Fatma’yı Hasan oğlu Kemal’e dileğe geldik” der. Kız tarafının vekili ise “Allahtan hayırlısı, Allah yazdıysa bende vekil olarak verdim” der. İki vekil kalkar “Allah iki tarafa da hayırlı etsin, mesut olsunlar”, der ve önce birbirleriyle daha sonra da orda ki cemaatle tek tek görüşür, omuz öperler. Tatlılar yenildikten sonra başlık, çeyiz ve düğün gününü konuşmak amacıyla bir tarih belirlenir.
O gün erkek tarafı biraz daha kalabalık gider kız tarafına. Eskiden başlık parası alındığından erkek tarafından başlık parası, örneğin 100 milyon istenirdi. Giden düğüncüler davacı olur ve ” Bize ne bağışlıyorsun” derlerdi. Kız tarafının vekili “Haydi yirmi milyonu size bağışladım, kaldı seksen milyon.” derdi. Kız tarafı düğüncüleri de aynı şekilde “onlara var bizlere yok mu” derlerdi. Yine kız tarafının vekili haydi on beş milyon da sizlere bağışladım der. Kaldı altmış beş milyon.Ve artık kalkar görüşürler. Yemekler yenirken sofrada kalkmazlar. Sofraya bağış isterler. Sofraya da bir az bağışlanır. Kalan para ise kız vekiline verilir ve vekil sonra kız babasına verir. Ve kızın annesine süt hakkı derler onun değeri biçilmez. Ne verirlerse. Altın da olabilir parada olabilir. Annesi isterse alır istemezse almaz geri kızına verir. Ve artık gün belli olmuştur. İnsanlar gider düğün hazırlıktan başlar.Düğün gününe iki üç gün kala yine oğlan tarafı konu komşuyu düğün kahvesine davet eder. Ve kahveler içilip “tekrar hayırlı olsun” denir, düğün hakkında konuşulur. Düğün vekili o toplumdan seçilir. Düğün günü davul zurnalar çalınır, oyunlar oynanır, yemekler yenilir, içilir. Eğer istenirse kız tarafına gidilmeden bir gün önce (gidecek kalabalığa bağlı olmak suretiyle) iki aşçı ve yemeklik bir şeyler götürülür ve kız tarafında hazırlanır. Düğün kalabalığı gidince önce o yemek yenir. Buna da Kürtçe “dermal” denir. Bir yandan da dini nikâh için yani Allahın emrini yerine getirmek için sade bir şerbet hazırlanır. Ortaya bir masa konur, yere de bir halı ya da kilim serilir. Şerbet masanın üstüne konur ve üzeri kullanılmamış bir bez ya da havlu ile örtülür. Hoca, halı serilince kullanılmamış bir süpürge ile bismillah çekip salâvat getirerek o halının ya da kilimin üstünü üç defa süpürür. Ve kıbleye dönerek duayı okumaya başlamak için cemaatten bir kız vekili ve bir de damat vekili seçilir. Dua okunur ve hoca önce üç defa kızın vekiline sorar: “Allahın emriyle peygamberin kavliyle hazır cemaatin şahadetiyle vekil olduğun hesabiyle Mehmet kızı Fatma’yı Hasan oğlu Kemal’e vere vere verdin mi?” Vekil ise iki defa “Allahtan hayırlısı”. Der ve üçüncü defa da “Allah’ın emriyle peygamberin kavliyle bekare vekil olduğum hesabiyle vere vere verdim” der. Hoca tekrar üç kere okur ve oğlan tarafının vekiline sorar. “Allah’ın emriyle peygamberin kavliyle vekil olduğun hesabiyle Mehmet’in kızı Fatma’yı Hasan’ın oğlu Kemal’e ala ala aldın mı?” der. Vekil ise iki defa “Aldım kabul ettim”, üçüncüde de “Aldım kabul ettim sahibine iade ettim” der. Ve iki vekil kalkar birbirleriyle görüşür. Hayırlı olsun denir ve alkışlanır. Herkes yerine oturur. Sıra şerbete gelir. Şerbet annesi babası sağ olan biri tarafından hazırlanır. Şerbetçi ”şerbet açılmaz” der ve bahşiş ister. Bahşişini aldıktan sonra şerbeti açar, önce bir şişe gelin ve damada verilmek üzere alınır ve daha sonra bardaklar doldurulur. Önce iki vekile verilir. Vekiller dolu bardaklarını kendi aralarında değiştirerek içerler. Kalan şerbet cemaate dağılır. Şerbet biter herkes eğlenmeye oynamaya devam eder.
Sıra kınanın yakılmasına gelir. Nasıl ki damadın (zava) musaybı varsa gelininde yengesi (berbu) vardır. Yengeler kınayı hazırlar. Bazı zaman gelinle damadın kınasını aynı yerde yakarlar. Bazen de herkesin kınası kendi evinde yakılır. Kına yemekleri yapılır. Gelin süslenir, ortaya bir halı ya da kilim serilir üstüne bir halı yastık konur. Gelin o yastığa oturtulur. Davul zurna ile kına havasını çalınır. Bir tasa kına bir tasa da çerez konur. Tasların üzeri süslü tülbentlerle örtülür ve üzerine yerleştirilen mumlar yakılır. Üç erkek üç kız kınayı çevirmek için seçilir. Baştakinin bir eline kına tasını diğer eline çerez tasını verilir ve oynamaya yani kınayı çevirmeye başlarlar. Başladığı noktaya gelince sağ taraftan oynayarak üç defa sağdan sola doğru kendi etrafında dönerek omzunun üstünde kına ve çerez taslarını arkasındaki arkadaşına verir. Öylece oyun devam eder. Üç defa aynı şekilde dönülür. Ve kına yengelere teslim edilir. Oyuncular bir oyun daha oynayarak, alkışlarla koşarak oyun alanını terk ederler. Ancak gelinin kardeşi gelinin yanına gelir ve kına yakılmasına izin vermez ve bahşiş ister. Düğün vekili ya da yengelerden bahşişini alır ve aldığı bahşişin üstüne biraz da ilave ederek sonradan geline verir. Yengeler ve orada bulunan genç kızlar, kadınlar manilerle türkülerle kınayı yakarlar. Kınada gençler damadı konuşturmak için gıdıklayıp iğne ile dürterler, güldürmeye çalışırlar. Kına gelinin veya damadın ellerinin içine ve ayak parmaklarına yakılır ve önceden hazırlanmış ipekli bezden eldivenler takılır. Bir süre bekletilir.
Gelin çıkarma zamanı geldiğinde gelinin bineceği at süslenir. Gelin bindirme havası çalınır. Gelin anne babası ile görüştürülerek ata bindirilir. Gelinin başı bağlanır ve fesin üstüne ipekli bir kırmızı tülbent atılır. Yengelerin atlan da süslenir. Çoğunlukla iki yenge olur; yengenin biri gelinin önünde, diğeri arkasında düğün alayı devam eder. Damadın evine gelindiğinde at kapının önünde durdurulur. Atın dizginini tutan, o işle görevlendirilmiş kişiye gelinin takmış olduğu nakışlı eldivenler hediye edilir. Damat ve sağdıç dama çıkarlar. Sol elleriyle bir beyaz mendil ile ağızlarını kapatırlar. Bu arada sağ ellerindeki bir elmayı iki defa sallar, geri çeker ve üçüncüde de gelinin başına atarak önceden planlanmış bir eve kaçıp, saklanırlar. Gelin atın üstündeyken erkek çocuk doğursun diye kucağına küçük bir erkek bebek verilir. Gelin attan inmez, kayın babadan bahşiş ister. Kayın baba da ona bir şeyler vaat eder ve gelin attan iner. Evin eşiğini üç defa öpüp niyaz ederek içeri girer.
Damatla sağdıcı almak için düğün vekili ve yengeler davul zurna ile onların saklandıkları eve giderler.
Kapı kitlidir, açılmaz ve bahşiş ile rakı istenir. Sonrasında hep beraber eve gelirler. Bu seferde damat gelinin yüzündeki peçeyi açmak için geline bahşiş vermek zorundadır (yüz görümlüğü). Ve damat bir altın ya da bilezik takar, gelinin yüzünü açar.
Damat da anne babasının elini öper ve gelinin yanına oturur. Akşam gerdeğe girerler.
Sabahleyin yengeler ye kaynana çarşafa bahşiş atarak tebrik ederler. Daha sonra kadınlar çağrılır, tatlılar yenir ve gelinin duvağı açılır. Başı bağlanarak dualar edilir. Herkes dağılır. Böylece düğün bitmiş olur. Birkaç gün sonra gelinle damat el öpmeye babasına annesine giderler. Bir iki ay sonra gelinin başında bir ipekli pusu ya da örtü bulunur. Ona yörede Kürtçe “çit” denir. Gelinin annesi gelir kızına bir altın takar o çiti başından çıkartır. Gelirken ev halkına ve yakınlarına ufak tefek hediyeler getirir. Birde heybesi vardır. Heybe omuza alınan, halı ya da kilimden yapılmış iki gözlü bir çantadır. Akşam gelinin evinde yakınları toplanır ve bir masa konulur. Heybe masada açılır. Kime ne hediye getirilmişse orda söylenir ve hediyesi verilir. Komşulara et(kebap) , helva, çerez, elma ve hata bazı yakınlarına gömlek, etek, elbise gibi hediyelerde getirilir. Komşu ve akrabalar o gelen misafiri evlerine davet ederler. Gideceği zaman da komşu, akraba tekrar toplanır masa kurulur, yemekler yenir ve herkes ona hediyesini verir. Tören gibi kalabalıkla yolcu edilir. Kızını, damadını davet ederek eve götürür. Gelin ve damat bir iki gün orada kaldıktan sonra tekrar evlerine. Dönüşte tabi ki yine hediyelerle getirirler. Ve artık hayat böylece devam eder.
Not: Uzun yıllardan beri süre gelen, artık unutulmaya başlayan bu güzel adet ve törelerimizin, kültürümüzün yok olmaması ve unutulmaması, bu kültürün devam etmesi ve gelecek neslin, gençliğin adet, törelerimizi bilmeleri ve öğrenmeleri bakımından eksiği fazlasıyla, hatalarıyla bu bilgileri sunmayı bir halk ozanı olarak kendime bir borç bilerek yayınlamayı uygun buldum. Bu kültüre bir zerrede olsa katkıda bulunabildiysem ne mutlu bana…
KOÇGİRİ İMRANLI YÖRESİNDE SÜNNET DÜĞÜNÜ VE KİRVELİK TÖRESİ
Kirvelik Hz. Peygamber’in, torunları İmam Hasan ve îmam Hüseyin’i sünnet ettirirken başlamış ve sonrasında da kirveliğe büyük bir önem verilmiştir. Kirveliğe imam kanı girer ve buna “ikrar” denir ve ikrar ilk Muhammed Ali’den kalmıştır.
Koçgiri İmranlı yöresinde kirvelik çok değer verilen, çok saygı duyulan bir bağlılık töresidir (İki ailenin birbirine ikrar vermesidir) ve alevi kültüründe önemli bir yeri vardır. Bu nedenle kirve (kiriv) kavramını biraz daha açmak istiyorum. Kirvelik birbirini iyi tanıyan, seven, sayan, değer veren iki kişinin birbirlerine bağlılıklarının ve dostluklarının sürdürülmesi için verdikleri bir sözdür.
Kirve olmak isteyen kişi diğerine “Seninle dostluğumuzun devamı için ikimizin arasında bir ikrar kurmak istiyorum. Benim oğluma ya da çocuklarıma kirve olur musun?”der. İkrar demek Allah’ın huzurunda birbirilerine söz vermeleri demektir. O da eğer söyleyen kişiyi gerçekten sevip sayıyor, değer veriyorsa o kişi ile kirveliği kabul eder. O iki kişi (iki aile ) kendi aralarında kirvelik kurarlar, ikrar olurlar.
Bazen birbirlerine değer veren insanlar, çocukları daha doğmadan bile “Cenabı Allah bana bir erkek evlat bağışlarsa (verirse ) kirvesi sen olacaksın” ya da “Senin oğlun olursa kirvesi benim” derler. Bu olaydan sonra eğer çocuk erkek olursa, hediye alınır ve kirve görmeye gidilir. Kirvelik nişanı takılır.
İmranlı yöresinde, kirveliğe, ikrara çok önem verilir. Kiriv demek, dost demek, can yoldaşı demek, birbirine güvenmek, yardım etmek demektir. Aralarında kirvelik olan iki aile ve ailelerin çok yakın akrabaları bile birbirlerine kirve diyerek o ikrarı devam ettirirler. Birbirleriyle kavga etmez, kötü konuşmaz ve o iki aile ile yakınları birbirlerine kız alıp vermezler. Birbirlerini bayramlarda, özel günlerde mümkün mertebe ziyaret ederler.
Tabi ikrar bilenler içindir. “İkrarını bilmeyen Allah’ını da bilmez” derler. Yalnız ikrar bilmeyen ikrarsızlar da vardır. Ne acıdır ki Koçgiri bölgesinin yetiştirdiği ender insanlardan büyük şair Alişir ve eşi Zarife Hatun, Dersimli kirvesi Rayber Gop adlı hain bir kişi tarafından öldürülmüştür. Birilerinden menfaat temin etmek için Alişir’in başını kesecek kadar gözü dönmüş bu hain kirvelik gibi kutsal bir kavramı da ayaklar altına almıştır.
Birbirlerini kirve tutan kişiler oğlan çocuklarını genelde en az altı aylıktan sekiz yaşına kadar sünnet ettirirler.
SÜNNET DÜĞÜNÜNÜN BAŞLAMASI
Sünnet düğününü yapan taraf çocuğunu ya da çocuklarını sünnet ettireceği tarihi belirler ancak düğün tarihini söylemeden önce kirvesine gider ve ona danışır. ” Kirve, sen de eğer müsaitsen ben şu tarihte sünnet düğünü yapmak isterim; değilsen beraber bir tarih belirleyelim” der ve konuşur anlaşırlar.
O tarihte düğün hazırlıkları başlar. Düğünden bir gün önce sünnet olacak çocuk ya da çocuklardan birinin heybesi ya da çantası hazırlanır. Sözünü sohbetini bilen, aklıselim biri de çocukla birlikte kirveyi davet etmeye gönderilir. Heybe iki gözlü, omuza ya da atın terkisine atılan, halı ya da kilimden örülmüş bir çantadır. Heybeye meyve, kuruyemiş eğer düğün içkili ise bir şişe de rakı konur. Bu da düğünün içkili olduğunun işaretidir. Kirveyi davete gidenlere kirvenin komşu ve akrabaları hoş geldine gelirler. Ve götürülen çerez ve meyveler gelenlere dağıtılır, ikram edilir. Çocuk ve yanında giden kişi o gece misafir edilirler. Kirve kaç çocuğun kirvesi ise, yani kaç çocuk sünnet olacaksa onların sünnet elbiselerini ve çocukların aile fertlerinin her birine ufak tefek hediyelikler alır. Bu hediyelere “xelat” denir. Aynı zamanda kirve davar keser, bunu çevirip kebap yapar, helva yaptırır, yemiş ve meyve alır. Düğün içkili ise rakı alır. Sonra heybesini hazırlar ve yanma birde yardımcı alarak yola koyulur. Ancak bunu öncesinde yardımcısına heybedeki hediyelerin kimlere ait olduğunu söyler. Çünkü orada masa kurulduğunda yardımcı, hediyeleri sahiplerine takdim edecektir. Ayrıca çocukla gelene de hediyesini verecektir.
Kirve gelmeden düğün kurulur. Kirve gelince düğüne gelen kalabalık dışarıda sıraya girerek davul zurna eşliğinde kirveye hoş geldin ederler. Kirvede selam vererek o insanların hepsinin ellerini sıkarak içeri geçer, oturur, çayını kahvesini içer. Bazen kirve geldikten sonraki ikinci ya da üçüncü günde sünnet yapılır. Sünnetçiyi kirve bulur getirir ve masrafını kirve verir. Sünnet zamanı giyinmek için kirve kendine beyaz patiskadan önlük diktirir. Ona da “peştamal” denir.
Kirvenin masası kurulur. Herkes kirvenin masasına davet edilir. Masada kirvenin heybesi açılır. Yardımcısı tarafından kime ne hediye gelmişse takdim edilir. Getirilen kebap, yemiş, helva, meyve de herkese verilir. Düğün başlar, çalınır, oynanır, halaylar çekilir, türküler söylenir. Muhabbetler yapılır. Bir de o toplumda uygun görülen, düğünü yöneten, yönlendiren bir düğün vekili seçilir. Sünnet başlayınca sünnet olacak çocuk ya da çocuklar için su ısıtılır. Annesi babası sağ olan bir erkek tarafından çocuklar banyo ettirilir. Yatakları hazırlanır, süslenir, sünnet yapılacak yer hazırlanır. Üstlerine beyaz çarşaf örtülür. Sünnetçi tarafından tepsiye toprak konur. Üstü havluyla örtülür. Duan okunurken insanların arasından dolaştırılır. Tepsiye paralar atılır. Sonunda o paralar sünnetçiye verilir.
Sünnet başlayıp çocuklar kesilinceye kadar Hocanın okuduğunu oradaki cemaat da tekrarlar.
“Halil İbrahim’den kaldı bu adet.
Boynumuza hem farzdır hem sünnet.
Verelim Muhammed’e salâvat ” denir ve çocuklar kesilir. Yatağına yatırılır. Çocuklar kesilene kadar anne içerde çoraplarını çıkartır yalın ayak ayaklarını suyun içinde tutar. Dua eder. Çocuklar kesilince kirvenin kucağına tutulur, o kirvenin taktığı önlüğe kan damlatılır. O sırada kahve yapılır. Halka kahve dağıtılır. Kahveyi içen tepsiye para atar ve o paralar da kahveyi yapana verilir. Sünnet bitince kirveyi o çocukla giden kişi davet eder. Kirve sünnet evinde kalmaz, iki üç saat sonra tekrar sünnet olan çocukları ziyaret eder. Çocuklara birer altın ya da yastıklarının altına para koyar. Artık bir iki gün komşular, yakın akrabalar sırayla kirveyi davet ederler, yedirir, içirirler. Kirvenin gideceği son gün ise çocukların babası davet eder. Kirvenin masasına herkesi çağırır. Yemekler yenir, muhabbetler edilir.
Kirvenin çocuklara aldığı sünnet elbiseleri ve taktığı takıların haricinde yaptığı bütün masraflar hesaplanır. Ortalama bir değer belirlenir. Örneğin “Kirvenin masrafı yüz liradır.” denir. O yüz lira masaya konur. Ayrıca kirveye ve ev halkına, yakınlarına hediyeler gönderilir. Kirvenin hediye getirdiği kimselerde kirveye hediye verirler. Ev sahibi kirve evine gittiğinde gelen komşulara dağıtması için tekrar heybesine rakı, yemiş, meyve koyar. Yarımdaki gelen yardımcıya da hediyesi verilir. Ve kirve yine geldiği gibi kalabalıkla yolcu edilir.
Düğün biter ama ikrar, sevgi, saygı bitmez, ölünceye kadar devam eder. Hata o kişiler ölünce de çocukları aynı ikrarı devam ettirirler. Kirvelik kişiler arasında bir ikrar, bir güven, sevgi, saygı ve dostluktur. Yöremizde kirveliğe çok değer verilir.
MEZAR YAPTIRMA VE MEZAR KALDIRMA MERASİMİ
Koçgiri İmranlı yöresinde cenaze, mezar yaptırma ve mezar kaldırma törenlerine çok önem verilir. Cenazeye gelen insanlar cenaze masraflarını karşılamada cenaze sahiplerine yardımcı olmak amacıyla, maddi yardımda bulunurlar. Bu yardımlar yapılırken cenaze sahiplerinin zengin ya da fakir olması dikkate alınmaz. Yardım yine de yapılır. Toplanan paralar cenazenin defin masrafları, yemeği ve mezarı için harcanır. Şayet cenaze sahiplerinin maddi durumları çok iyi ise, toplanan paralar, onun hayrına bir hayır kurumuna bağışlanır ya da onun adına hayratlar yaptırılır. Cenazenin defninden sonra helva dağıtılır. O günün şartlarına göre bazen aynı gün, bazen de üçüncü gün ölünün ruhu için yemek verilir, kuran okutulur. O yemeğe de can aşı derler. Daha sora yedisinde tekrar kuran okutulur.
Yöremizde nasıl ki bir çocuk doğunca kırkım çıkartılır, ölünün de kırkı çıkartılır. İnancı vardır. Cenazenin defin tarihinden itibaren bir hocaya konuşulur ve ölen kişinin ruhuna kırk yemeği verilip, kırkı çıkana kadar kuran okuması rica edilir. Hoca 39 defa kuran okur ve kırkıncısını da kırk yemeğinin verildiği gün okur. Cenazenin kırkı böylece bitmiş olur. Yakınlar kırk gün yas tutarlar. Her gün ölü evinden başka evlere yemek, su götürülür.
Ali Cevat YÜREKLİ
Hüsne gelin; “Ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir!”
|
15.10.2008
|
|
Bizler Türk Milleti olarak, yediden yetmişine dek gelenek ve göreneklerimize yürekten bağlıyız. Günlük hayatımızda hiç farkında olmadan, “örf /adet” dediğimiz, toplumun kendiliğinden oluşturup ve işlettiği bu kanunlara uyar ve uygularız. Toplu kentleşmenin her ne kadar etkilemeye çalıştığı bazı törelerimiz yok olmaya yüz tutsa da, küçük yerleşim birimlerinde özellikle Anadolu’da halen bu geleneklerden çoğu yaşamaktadır. Ben bugünkü yazımda ocakların sönmemesi, sülale tütününün tütmesi için yaşanan bir fedakârlık hikâyesini aktarmak istiyorum. ANADOLU/ ANA-DOLU; Bu necip millet yakın tarihine kadar ne analar çıkarmıştır bağrından. Karafatmalar, Nene Hatunlar, Hüsne Gelinler… Hüsne Gelin uzun boylu, beyaz tenli, sürmeli gözleri, sümbül gibi saçlarıyla akılları baştan alan bir güzelliktedir. Şefaatli’nin Kepez’inden el tutan Çopraşık Köyü’nde yaşayan bu cerene herkes sevdalıdır. Gelin görün ki ürkek ceylan gönlünü bir yiğide kaptırmıştır. Bu yiğit bir ocağın tek umudu olan Hacı Ağa’nın oğlu Şahan’dır. Tez zamanda dillere destan bir düğünle ak duvaklar içinde muratlarına ererler. Güzel gelin ne yazık ki evimin direği dediği sevdalısının, evlenmeye engel teşkil eden bir hastalığın pençesinde yaşadığını, ancak evlilik hayatının altıncı ayında öğrenir. Neylesin “Allah’ın yazgısı, talihim” der razı olur. Şahan’ın beklenen akıbeti gerçekleşir, yeşeren umutlar yerine kara bulutlar çöker. Hüsne’nin sadakati ocağın ateşini yakmak üzere mücadele azmini güçlendirmiştir. Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkılacağını iyi bilir ve öyle bir kültürle yetişmiştir. Bu tütün tütecektir diyerek henüz diriliğini kaybetmeyen kaynatasını evlendirmeye karar verir, nihayetinde başarır. Kaynatasının evliliğinden nurtopu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Hüsne’nin duaları kabul olmuştur. Ellerine doğan bu yavruyu kendi evladı gibi korur, büyütür. Askerlik dönüşü köyün en güzel kızıyla evlendirir. Hüsne ev reisi olarak ilk torununu da bağrına basar. Doksan yaşlarında ölmeden önce “ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir” dediği halen söylenegelmiştir.
HÜSNELER HOŞ ZAMANLARINDA ELLERİ ÖPÜLESİ HATUN, ZOR ZAMANLARDA HAN’DIR…
Gelsin
Dağılmaz üstümden bu kara duman Aklımı başımdan alanım gelsin Doktora tabibe götürmen aman İçime pençesin salanım gelsin
Köklenmiş çıbana merhem kâr etmez Seven mecnun olur elden ar etmez Bu sırrı bilenler intizar etmez Yıllardır saklanan yalanım gelsin
Bölünmüş uykuda düşler görüp de Bile bile bir çıkmaza girip de Kuşkulu sözlere kulak verip de Dolu bardaklara dolanım gelsin
Sevda cephesinde atıldık öne Ölsek de geriye dönmedik gene Sam vurup da bağımızı bu sene Tomurcuk gül iken solanım gelsin
Tanesiz ekinler diker başağı Yağmursuz bağlamaz bulut kuşağı Kendi dağlarından itip aşağı Alıp taştan taşa çalanım gelsin
Boşuna da deli gönül boşuna Yüz sürersin hanesinin taşına Orta yerde koyup kendi başına Gidip bir hoyratın olanım gelsin
Ağzındadır kırlangıcın sıvası Onun için güzel olur yuvası Huzuru mahşerde gönül davası Bu garip Özcan’a kalanım gelsin |
Bizim törelerde yoktur sevda yolundan dönmek,
……
Bizim törelerde yoktur sevda yolundan dönmek,
Ayıptır aşkın sofrasından doymadan kalkmak,
En hararetli ateşlerde olmaz aniden sönmek,
Çocuk oyuncağı değil aşklar sevdalar,
Yürek lime, lime olur en derinden yaralar,
Bayramlarda bile giydirir sevdalar sevene karalar.
Bunları kabullenen gelip girsin sevda çadırıma!
Her sevdalının içten gülüşü olur yararıma.
İbrahim Halil Demir
09/01/2009
NİŞAN, NİKAH VE ZİFAF
Nevzat LALELİ (10.04.2007)
Bir insanın başına evlilik olayı, hayatında ya bir kere veya iki kere gelir. Nadiren üç veya dört olabilmektedir. Evlendirme çalışmalarının değişik boyutlarda karşınıza çıktığı (görücülük, kız görme, söz kesme, sözlenme, nişanlanma, nikâh ve düğün gibi) görücü usulü evlenmeyi tercih etmeniz belki bir daha yaşayamayacağınız bu mutlu olayı kana kana yaşamanız olacaktır. Bu işin ikinci önemli sosyal boyutu; hiçbir insan yoktur ki çok sevdiği bir işi bir veya olayı yakınlarıyla yaşamak için dost ve arkadaşlarının yanında bulunmasını istemesin. Hiçbir güzel iş ve eğlencenin tadı yalnız başına çıkmaz. Hazreti Adem yaratıldığında Cennetteyken ve bütün ihtiyaçlarını hiç bir zorlukla karşılaşmadan karşılarken, Allah (c.c) onu yalnızlıktan kurtaracak cennette bir eş yaratmasının hikmeti de bu olsa gerekir.
Evlenme çalışmaları ve merasimlerini yakınlarınız, akraba ve dostlarınızla yaşayınca, onlarla olan ilişkilerinizin geliştirecektir. Onların sizin evlenmeniz için yapılacak çalışmalara katılmaları ve evliliğinize şahit olmaları suretiyle akrabalık bağlarının güçlenmesi, hayatın her safhasında eşiniz-dostunuz ve akrabalarınızla dayanışma içinde olmanızı sağlayacaktır. Bu ise fertleri birbirileriyle sıkı ilişkiler içerisinde bulunan güçlü bir toplumundur.
NİŞAN
Evlenmenin başı, uygun eş bulma işidir. Ve hemen arkasından, nişan ve nikâh olayları gelmekte ve evlenecek çiftin mutluluğuna adım adım gidilmektedir. Nişan; en yakın çevreden başlayarak dalga dalga cemiyetin büyük bir kısmının, evlenme kararı alan “çiftlerin birbirlerine ait olduğunun” bilinmesi, ne delikanlıya ve ne de kıza başka birisinin talip olmamasını temin eder. Nişanlı çiftler bu devrede birbirlerini daha yakından tanıma imkânı bulurlar. Nişan, Anadolu’da erkek ve kızın kendi arkadaşlarıyla ayrı ayrı eğlenceler tertipleyerek, kutlanmasıdır. Bu arada damat adayının arkadaşları damat beye, gelin adayının arkadaşları da gelin hanıma birer yüzük takarak nişanı belirlemiş olurlar. Bu arada gelin adayının eline kına yakılır. Bundan noktadan nikâh bölümüne kadar geçen zamana “nişanlılık devresi” denir. Yine adet ve örflerimiz bu devrenin mümkün mertebe kısa tutulmasını ve nikâhın kıyılarak eşlerin bir an önce birbirlerine kavuşmalarının uygun olacağını söyler.
Bu devrede oğlan ve kız tarafı kurulacak yeni yuvanın eşyalarını ve bu eşyaların hangi tarafın ne kadarını yapacaklarını tespit ederek bu eşyaların temin edilmesine çalışırlar. Eğer kısa da olsa bir nişanlılık devresi yaşanması tarafların ev eşyalarının temin için gerekecek zamanı kazanmalarını sağlayacaktır.
İbni Ömer’in rivayet ettiği hadis-i şerif de peygamberimiz; “Oğullarınızı ve kızlarınızı evlendirin. Kızları al-tın ve gümüşle süsleyin, elbiseleri güzel olsun. Ve kendilerine rağbet edilmesi için de onlara güzel hediyelerle ihsanda bulunun.” buyurmaktadır.
NİKÂH
Nikâh; evlilik akdidir. Erkek ve kız şahitlerin ve misafirlerin huzurunda kendi serbest iradeleriyle birbirlerini karı ve koca olarak kabul ettiklerin beyan ederler. Böylece, “kadın erkeğin, erkek de kadının helâli olurlar” ve ilişkileri meşrulaşır ve evlilik kutsallaşır.
Nikâh’ın gününü kız tarafı belirler ve oğlan tarafı nikâhın kıyılmasından sonra gelini evine getirebileceği gibi, düğün için özel ve yemekli bir merasim hazırlanarak bu sefer daha geniş bir davetlinin iştirakleriyle yapılan bu evlenmede tebrikler kabul edilir. Verilen bu düğün yemeğine, “Velime yemeği” denmektedir. Her iki tarafın yakınları damat ve gelin için takı ve hediyelerini verirler. Bu takı ve hediyeler bazen o kadar çok olur ki, yeni evliler bu takı ve hediyeleri satarak, açacakları bir işyeri için sermaye olarak kullanabilirler. Böylece evlenerek yeni kurulan bir yuva, yeni çiftin yakınları tarafından manen ve maddeten desteklenmiş olmaktadır. Bu konuda ki hadis-i şerif te ise; “Nikâh’ın efdali, külfeti az olanıdır” buyurmaktadır.
Zamanımızda nişan ve nikâh merasimleri maalesef çığırından çıkartılmıştır. Yapılan nişan ve nikâh törenlerinde erkek ve kadınlar birbirlerine karışmakta, içkiler içilmekte, dansözler oynatılmakta, dansözlere paralar saçılmakta, silahlar patlatılmakta ve nişan ve nikâh gibi kutsal olaylar, adet, örf, görenek kelimelerle yozlaştırılmaktadır.
ZİFAF
Nikâh’ı takibeden olay, hiç şüphesiz “zifaf” tır. Yani damat ile gelinin artık birbirleri ile baş başa kalması ve erkekle kadının birbirlerine en yakın olmalarıdır.
Eğer zifafa giren gelin ve damat iki rekât şükür namazı kılar ve Allah’tan kendilerine hayırlı evlat vermeleri ile başka dileklerde bulunurlarsa, “Allah, zifafa giren bu iki insanın duasını geri çevirmez” buyrulmuştur.
Evliliğin ilk birkaç ayı “balayı” olarak değerlendirilir. Yeni evlilerin bu aylarda yalnız kalma istekleri de doğaldır. Gençler bu isteklerini, mümkün mertebe kendilerinin güvenli olacakları yerleri tercih ederek geçirmelidirler.
Balayının, bir ömür devam etmesi de mümkündür. Evlenen iki insan birbirinin hata ve kusurlarına anlayışla yaklaşmalıdır. Zira ayrı ailelerin görgü kurallarına göre yetişmiş, ayrı kültürlerdeki iki insan, evlendikten sonra bu kuralları birleştirecek ve aynı çatı altında tek kural olarak uygulayacaklardır. Anlaşmazlıkların bulunduğu noktalar tespit edilerek bunlar kendine güvenilen bir âlimle görüşülür ve uygun olanı ortaya konur. Görüş ve hareketinin yanlış olduğunu gören isterse koca olsun, artık yanlış görüş ve davranışta israr etmemelidir.
Bu gün; “Ben erkeğim. Ben dersem o olacak” gibi baskıcı bir anlayışın hala var olduğunu görüyor, üzülüyoruz. Haklı olan kimse onun dediği olacaktır. İşte o zaman, “bir yastıkta kırk yıl” olayının söz konusu evlilikte de gerçekleştiğini görecek, bir mutlu aile örneği daha gösterilecektir.
08/01/2009
EVLİLİK
|
EVLENME: Evlilik tarihin ilk devirlerinden beri varolan ve insan hayatında büyük önem taşıyan bir kurumdur. Terim olarak evlilik, bir kadınla bir erkeğin, her türlü hayat şartları içinde sürekli bir birlik vücuda getirmek üzere birleşmesidir. Ailenin toplumsal yapının temeli olması, bu birliği sağlayan evlenme olayına evrensel bir karakter kazandırmıştır. Dünyanın her yerinde her aşaması bağlı bulunduğu kültür tipinin öngördüğü belirli kurallara ve kalıplara uydurularak gerçekleştirilen evlenme olayı, özellikle tören, adet, gelenek ve görenek bakımından zengin bir tablo çizmektedir. Evlenmenin gerçekleşmesi için bir takım hazırlık ve aşamaların yapılıp izlenmesi gerekir. Evlenme aşamaları da dinsel ve büyüsel özlü işlemleri içermektedir. Her aşamada zengin töre, gelenek, görenek ve adetlerin uygulanması zorunlu hale gelmiş, adeta bunlar evlenmeyi yönetir ve yönlendirir olmuştur. Her toplum bağlı bulunduğu kültür kalıbına uygun belli kural ve kalıplara uyarak evlenme olayını gerçekleştirmektedir. Türkiye’nin her bölgesinde, her ilinde ve hatta her köyünde birbirinden farklı ve çok zengin geleneklerle çevrilmiş olan evlenme aşamaları ana hatları ile genellenerek anlatılmaya çalışılacaktır. Evlilik Yaşı: Evlenme yaşı yörelere göre farklılık göstermekle birlikte günümüzde geleneksel kesimde erkeklerde 17-22 yaş arasında değişmekte, kimi yörelerde erkeğin askerden dönme şartı aranmakta kimi yörelerde ise askere gitmeden evlenme önemli olmaktadır. Yine geleneksel kesimde kızlar 17-20 yaş arasında evlenmekte kızlarla erkekler arasındaki yaş farkı 4-5 yaş arasında değişmektedir. Evlenmelerde sıra gözetimi bazı yörelerde hala etkinliğini göstermektedir. Evlenme girişiminde bulunmada toplum kıza ve erkeğe aynı hakkı tanımamıştır. Erkek ve erkek ailesi bu konuda aktif durumdayken, kız ve kız ailesi pasif durumdadır. Girişim erkekten ve erkek ailesinden gelir. Görücülük, Kız İsteme: Geleneksel kesimde, evlenme işine kız bakma, kız arama ile başlanır. Oğullarını evlendirmek isteyen aileler önce akrabalarından, komşularından, yakın çevrelerinden başlayarak kız aramaya çıkarlar. Bu konuda komşuları ve akrabaları da yardımcı olurlar. Türkiye’de kültürel değişmelerin daha etkin görüldüğü büyük kentlerde doğrudan tanışıp, anlaşarak evlenmeler giderek yaygınlığını artırırken, gelenekselliğin ağır bastığı yerlerde görülen evlenme biçimlerinin başında hala ‘görücülük’ gelmektedir. Görücülüğün aslını, evlenecek erkeğin aile üyeleriyle, akraba ve komşularından seçilen birkaç kadının daha önceden üzerinde durulan veya tanıdıklarınca önerilen kızın evini ziyaret edip, hem kızı yakından incelemeleri, hem de niyetlerini belli etmeleri oluşturmaktadır. Buna ‘kız bakma, görücü çıkma, dünür gezme’ adları verilmektedir. Görücüler kız hakkında olumlu yargıya vardıktan sonra kız evine hem düşünme hem de damat adayı hakkında bilgi edinmeleri için zaman tanırlar. Her iki tarafın olumlu karara varmaları sonucu görücülerin işi tamamlanmış olur. Kız görme işi kadınlar tarafından yapıldıktan sonra kız isteme işinde erkekler de devreye girmektedirler. Kız istemede oğlan evinin yakın akrabaları ile birlikte kız evi tarafından geri çevrilmeyecek hatırı sayılır kişilerin de bulunmasına dikkat edilir. Kız evi naz evi olduğu için kız istemeye birkaç kez gidilir. Söz Kesimi: Söz kesimi, kız isteme aşamasından sonra gelmektedir. Dünürcülük yoluyla anlaşan ailelerin, bu anlaşmalarını daha geniş çağrılı huzurunda söze iyice pekiştirmelerine söz kesme denmektedir. Söz kesmede oğlan evi tarafından alınan yüzük ile bir çevre kıza takılarak nişan kesilmiş olmaktadır. Söz kesimine bazı yörelerde küçük nişan adı da verilmektedir. Oğlan evi tarafından getirilen ağız tatlılığı da söz kesiminden sonra orada bulunanlara dağıtılır. Günümüzde bile bazı yörelerde evlenecek olan erkek söz kesimine gelememektedir. Kız babasının tutumuna göre kız evine gelen damat ile kız davetlilerin ellerini öperler. Böylece söz kesimi tamamlanmış olur. Bugün, kıza alınacak olan takılar ile başlık veya ana hakkı da karara bağlanır. Günümüzde birçok yörede oğlan babasından başlık alma adeti kalkmış, yerini ana hakkı olarak adlandırılan kız annesine verilen ve ailelerin fakirlik veya zenginlik durumlarına göre değişen bir uygulamaya bırakmıştır. Nişan: Söz kesiminden sonra gelen aşama nişandır. Nişan töreni kız evinde yapılır. Nişan masrafları ise bazı yörelerde oğlan evine aittir. Nişan günü belirlendikten sonra konu komşuya okuntu olarak adlandırılan davet yapılır. Nişan günü oğlan evinde toplanan davetliler kız evine giderler. Geleneksel kesimde kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı odalarda toplandıkları nişanda, yemekler yendikten sonra nişan elbisesini giymiş olan kıza kayınvalidesi ile oğlanın akrabaları takı denilen ziynet eşyalarını takarlar. Bazı yörelerde damat kız evine gelmez. Bu durumda kıza yüzüğü oğlan evinden gelen bir kadın takar. Oğlanın bulunduğu nişan töreninde kıza ve oğlana takılan yüzükler bir büyük tarafından kalıplaşmış söz ve dileklerle sağ ellerinin nişan parmaklarına takılır. Varlıklı ve kültür değişmelerine açık kasabalıların nişan töreni için düğün salonu kiraladıkları ve kadın erkek karışık kutladıkları bilinmektedir. Kentlerde ise bu tören daha özgür bir biçimde kutlanmaktadır. Nişanlılık süresinde kesin bir kural yoktur. Bu süre her iki tarafın anlaşmasına bağlıdır. Nişanlıların birbirleri ile görüşmeleri kentlerde olağan karşılanırken, geleneksel kesimde aile üyelerinin izinleri veya yanlarında bulunmaları ile gerçekleşmektedir. Nişanlıdan ayrılma durumunda kızın veya erkeğin aynı yöreden başkaları ile evlenmeleri kolay olmamaktadır. Nişandan dönen taraf kız ise nişanda alınan takıları iade etmek zorunluluğundadır. Erkek tarafı dönerse alınanlar iade edilmez. Düğün: Düğünler genelde Salı günü başlayıp Perşembe günü bitmekte veya Cuma günü başlayıp Pazar günü bitmektedir. Düğünün masrafları da oğlan evi tarafından karşılanmaktadır. Yörelere göre farklılık göstermekle birlikte ana hatlarıyla düğünün bayrak dikme, kına gecesi, gelin alma, duvak olarak sınıflandırılabilir. Düğünden önce tıpkı nişanda olduğu gibi okuntu dağıtılarak herkes düğüne davet edilir. Kız evi düğün öncesinde çeyiz hazırlığı tamamlarken, oğlan evi de kıza alınması gereken ve önceden belirlenmiş olan eşyaları tamamlamaya çalışır. Oğlan evine, oğlanın arkadaşları tarafından bir törenle düğün bayrağı dikilir. Bazı yörelerde bayrağın tepesine elma, soğan, ayna gibi eşyalar takılmaktadır. Böylece düğün başlamış olmaktadır. Kına Gecesi: Evlenecek olan kızın ailesi, akrabaları ve arkadaşları ile kadın kadına geçireceği bu son gece asıl düğün günü olarak da bilinen gelin alma gününden bir gece önceye rastlamaktadır. Kına gecesi denilen bu gün kız evinde yapılmaktadır. Oğlan tarafı ve diğer davetliler kız evinde karşılanarak ağırlanır. Genelde gümüş veya bakır bir tas içerisinde analı-babalı, başından ayrılık geçmemiş bir kadın tarafından oğlan evinden gelen kuru kına karılır. Gelin kız hazırlandıktan sonra başına al pullu duvak örtülerek genç kızların söylemiş olduğu, kına türküleri eşliğinde ortaya getirilir. Kızın ellerine ve ayaklarına kına yakılır. Oğlan evi kızın eline para bırakmak zorundadır. Kınanın yakılışı yörelere göre farklılık gösterir. Yakılan kınanın iplik kınası, sıvama, kuşgözü gibi ad ve şekilleri vardır. Kına için toplanan kadınlar dağıldıktan sonra kızın yakın arkadaşları gelinin yanında kalarak sabaha kadar eğlenirler. Bazı yörelerimizde oğlan evinde de güvey kınası töreni düzenlenir. Gelin Alma: Bugüne gelin alma, kız alma gelin götürme gibi adlar verilmektedir. Gelin almaya herkes davet edilir. Yol yakınsa yürünerek, uzaksa arabalarla gelin almaya gidilir. Gelin almaya bazı yörelerde damat götürülmez. Gelin alayında düğün bayrağı, davul-zurna bulunur. Gelin bazı yörelerde yengeler tarafından ama günümüzde çoğunlukla kuaförlerde hazırlandıktan sonra oğlan evinden gelenler tarafından alınır. Evdekilerle vedalaşan gelinin beline erkek kardeşi veya yakın bir akrabası tarafından ‘bekaret kuşağı’ bağlanır. Oğlan evi sandık parası ve kapı parası ödedikten sonra gelini arabaya bindirir. Davul-zurna eşliğinde köyün etrafı dolaşılıp oğlan evine gelinir. Kapının önünde geline indirmelik olarak kaynana tarafından hediye verilir. Gelinin huyunu etkilediğine inanılan bir dizi uygulamadan sonra gelin oğlanın kolunda içeri alınır. Bir süre sonra damat arkadaşları tarafından gece getirilmek üzere götürülür. Güvey traşı, banyosu ve giydirme törenleri için götürülen oğlan törenle getirilir. Daha sonra damat gerdek odasına alınır. |
07/01/2009
Aldatma töremizde yoktur
Aldatmanın hiç bir masumluğu olamaz.. Ne Dinimizde ne de Türk töremizde yoktur böyle bir şey.
(Ünlü prezervatif şirketi Durex, 41 ülkede “aldatma” üzerine bir araştırma yapmış. Bu araştırmada en fazla Türkler’in eşlerine ihanet ettiği sonucu ortaya çıkmış. mış…!)
Bir Yorum:
Bence iki taraf için de çok çirkin. Küstahlıktır bu. Lakin kadının yapması daha çirkin geliyor bana gerçi kadın da kendisiyle aldatmıyor sonuçta. Ama bir bayanın erkek yaptı diye onun seviyesine düşmesi, kendini aşağıların en aşağısı yapması çok çirkin, hemcinslerime yakıştıramıyorum. Kadınların her zaman vakarını belli etmesi lazım geliyor.
Ve şunu da söylemeden geçemeyeceğim; günümüzde hayat şartlarından dolayı erkeklerle kadınlar her ortamda ister istemez iletişim kurmak zorunda kalıyor. Bir kadın bir erkekle (abi,kardeş, amca,v.s gözüyle bakarak) konuşuyorsa erkeğin de hemen bunun altında bir fesatlık araması gerekmez. Bu da çok çirkin.
Bir de şu var. Yapılan ayıplar açığa çıkarılıp bütün millete duyuruldukça o ayıplar daha da fazla yapılıyor. Bazı nefsine hakim olamayan insanlar “demek ki olabiliyormuş, ben de yaparım, yapanlar varmış, tek ben değilim” gibi düşünerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışabiliyor. Yapılan ayıpların, günahların iletişim kanalları tarafından çok fazla dallandırılıp budaklandırılmasından yana değilim açıkcası. Hele bazı kanalllardaki itiraf programlarına sinir oluyorum. Bana ne elin adamının veya karısının yediği halttan. Artık gelinler kayınbabasından,kayınından hatta kendi babasından,kardeşinden bile korkar oldular ne yazık ki.
Dışarıdan Kız alma Yok
Boş Beşik
Yöresi : Elazığ
Derleyen: Anonim
Söz :
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi
Her kapıya kul eyledi
Bağlantı
Nenni nenni nenni nenni
Nenni nenni nenni nenni
Bebek oy
Dere olup taşamadım
Kader dağın aşamadım
Gelin olup yaşamadım
Bağlantı
Bebeğin beşiği çamdan
Su sızıyor yufka damdan
Kurtulur mu gelin gamdan
Bağlantı
Bebek gelini del’eyler
Yakar yüreğimi kül eyler
Hem ırgat hem de kul eyler
Bağlantı
Boş Beşik
Dağlar deyip başlıyalım. Yüce dağlar, koca dağlar, boy atıp bel veren dağlar.
Yaz gelende on dördünde bir güzel gibi salınıp giden, kış gelende yağmuruna karına meydan okuyan, yüce mi yüce, dost mu dost dağlar.
Kişioğluna elmidir ki anılmasın bu dağlar! Onun yaşamının dışındamıdır ki bilinmesin! Derdine dert katanmıdır ki sevilmesin haa!
İster boy verip başı göklere erişsin; Ağrı densin adına, ister her mevsimde başından duman eksilmesin; Palandöken diye anılsın. İsterse bir yanı deniz, bir yanı bağlık – bahçelik Toroslar olsun. Kimine geçim kaynağı, kimine yurt yeri, kimine mutluluk, kimine karacalı bir öyküdür dağlar… Sevda gibi, yar gibi, türkü olup dilden dile söylene gelen öykülü dağlar.
Benzer bir ela göz geline dağlar…
Öykümüzün geçtiği yer Toroslar.
Güneyin dantel kıyılarında yekinip, Hakkari’nin ayakucundan deli-dolu akıp giden Zap’a kadar varan, dert alıp, derman veren Toroslar…
Baharın ekinler çabuk göverir Toroslar’da. Haziran dedi mi kıyı kesiminin insanı öbek öbek Toros yaylalarını tutar ve Toros yaylalarının yörükleri yeni yeni otlaklar, yeni yeni su başları arar durur.
Çadırlar toplanır, güzeller düşer yüklü develerin peşine, yürü ha yürü yürü ha yürü. Elmalı’dan Gömbe’ye, Gömbe’den Seki’ye, Sekiden Çiçek dağı’na.
Bitip tükünmeyen yol, ardı – arkası gelmeyen göç; bıkmadan ve yorgunluğunu duymadan…
Derler ki, çok eski zamanlarda bir gün, bu yörük obalarından biri gelip Gömbe yakınında Yanıkhan yöresine konuklar.
Yanıkhanlıların önce pek canı sıkılır bu işe… Öyle ya, bir köyün hayvanı için yörenin otlağı az gelirken, buna bir de yörük obasının onca hayvanı ortak olursa can sıkılmaz mı buna? Sonra hayvan dediğin yazın yiyip kışın aç durmuyor ki… Kışı da var bunun.
Neyse, yine de yüzü yumuşak Yanıkhanlıların. Böyle düşünseler de pek bir şey demezler Kırobalılara. Zaten yörük obası da orda kalıcı değildir. Şöyle, yeni bir otlak buluncaya kadar konmuştur Yanıkhan yöresine. Sonra, onca bağdan bahçeden çıkanı kime satacaklar? Elbette rastladıkları yörüklere. Ama az, ama çok.
İşte Yanıkhanlı Fadime de yetim kardeşlerinin yiyeceği, asmadaki beş on salkımı keser, doldurup bir sepete vurur- gider yörük çadırlarına satmaya bir gün.. Nasıl satmasın ki, evin vergisinden tutun da üç yetimin yiyip içeceğine kadar her şey o’na bakıyor. Babası kuyu temizlerken boğulup ölmese, anasının ömrü yetseydi bu işler O’na kalır mıydı? O da el kızları gibi düğün bayramlarda giyinip-kuşanıp bir tek çeyizini çemenini düşünürdü. Ama neylesin ki hal böyle değil. Gerçi komşu oğlu Halil, hem babalık hem kardeşlik eden Fadime’ye ama, yine de Fadime düşünceli… Herşeye Halil koşsun ister mi? Zaten yeteri kadar yük oluyorlar O’na… İşte bunun içinde Halil şehre inince keser asmanın üzümlerini, varır gider yörük çadırlarına satmaya.
Çadırlara yaklaşınca bir ünler, iki ünler, ses yok! Derken, insanlardan önce köpekler duyup koşuşurlar sese. Fadimenin yüreği yekinir köpekleri görünce. Neyse ki çok geçmeden iki yandan, bunlar böyle kime sarar durur ki, diye çadırlardan çıkanlar olur da, kurtarırlar Fadime’yi. Sonra da yaşlı bir yörük kadını, alır çadırına götürür. Yörük beyinin çadırıdır burası.
Yaşlı kadın da karısı. Çadır da çadırdır. Sanki dayalı döşeli bir konak. Su içirir kadın önce Fadime’ye, korkusunu yensin diye… Sonra, şöyle biraz dinlenmesi için uzanmasını söyler. Bir ara çadırın kapısında bir genç görünür. Hemen doğrulur uzandığı yerden Fadime. Kıroba beyinin oğludur bu. Ve avdan dönmektedir. Çadırın kapısına vardığında bir de bakar ki delikanlı, güzellerden güzel bir kız. Hem de kendi çadırlarında. Anası oğlunun sormasına koymadan bir bir anlatır meseleyi.
Delikanlı da; bir yandan anasının anlattıklarını dinler ama, bir yandan kızdadır gözü. Baktıkça da yüreğinin başında şöyle bir kıpırdanma olur. Baktıkça bakası gelir. İster ki, hiç gitmesin bu Yanıkhan’lı güzel kız çadırlarından. Ama bir yandan da dayanamaz onun oracaktaki utanıp sıkılmasına iyi bir fiyatla alır üzümü, uğurlar Yanıkhan’a doğru kızı. Bir yandan da ünler ardından:
-Yine getir üzüm, olmaz mı?
-Olur, der Fadime der ya, beyin bakışlarından biraz ürktüğü için mi, yoksa bir an önce eve varıp yetim kardeşilerini doyurmak için midir nedir, koşar gibi gider Yanıkhan’a.
Fadime’nin bir sürü düşüncesi vardır. Evin algısı – vergisi, kardeşlerinin yiyip giyeceği, harman-hasat… Ya yörük beyinin oğlu net’sin. Yüreğindeki kıpırdanma bir küçücük köz olmuş, bu köz de büyümüş bir koskoca yanar olup çıkmıştır. Kime dert yansın? Anasına dese:
-Emmin kızına hanidir sözledim di ben seni, diyecek. Babasına dese:
-Töremizde yok dışardan kız almak bizim, deyip çıkacak. Kime ne desin? Bir gün böyle, üç gün böyle beş gün böyle…
Hayvanlar yakın çevrede doyunamayıp, yarı aç dönmeye başlarlar. Oba, Seki yaylasına göçecek. Ama yörük beyinin oğlu; ha bugün, ha yarın deyip geçiktirir durur göçü. Delikanlı bir açabilse anacığına derdini, bir razı edebilse Fadime’yi istemeye onları…
Bir süre bakar ki; bu iş öyle beklemekle olacak cinsten değil. Yüzün kızartıp varır anasına anlatır O’na herşeyi.
Ana bakar ki oğlunun hali hal değil, razı olur ve babasına açar meseleyi. Baba da toplar obanın ileri gelenlerini, fikirlerini sorar onların. Kabullenmeyip de ne edecekler Kıroba’nın ileri gelenleri böyle bir isteği. Delikanlı elden gitti – gider. Kabullenirler.
Hemen Yanıkhan imamına elçi gönderilir, istetilir Fadime. İmam duyunca şöyle bir düşünür.” Fadime yetim. Halil bakıyor bakmasına ama, yine de yuvasını kurmalı” Sonra varır muhtara, anlatır olanı – biteni. O da Halil’e..
Halil genç… Halil hem Fadime’nin ağası, hem can yoldaşı. Yörükbeyinin oğlundaki yürek de; Halil’deki değil mi? Ama gel gör ki Halil bir kez “yetim” diye elini uzatmış onlara.
Tutup da diyebilir mi “Fadime benimle evlen”, diye. Sonra; O eh dese bile el ne düşünür.
-Bak hele Halil’e kızda gözü varmış da onaymış yardımı, demez mi? İmamla muhtar, Halil’e:
-Sen Fadimenin hem kardeşisin, hem babası. Bu işe ne dersin? Kıroba beyinin oğlu ile evlenirse yokluğa tövbe eder fıkara, derler. Ne desin Halil:
-Fadime bilir. Yetim kişi kendi göbeğini kendi keser der, çıkar işin içinden. Ondan sonra Fadime de:
-Yok ben Halil’i isterim diyemez ya! Eh der… Ve uzatmayalım verilir Fadime.
Yörük Beyinoğlu sevinçli. Yörük Beyinin oğlu sabırsız. Ama Halil’in yüreğinin orta yerinde bir yara ki; kanar durur. Kimseciklere de, halim budur, diyemez.
Düğün hazırlıkları bir yandan başlaya dursun, bir yandan da eşe dosta okuntu salınır.
Yollar nice ırak olursa olsun dağ insanı komşudur, birbirine. Erzurum yaylarının yörüklerine değin salınır haber. Duyan gelir, duyan gelir ve bir hafta yenilir içilir, güreş tutulup cirit oynanır. Yarışlar sürer gider. Ve haftanın çarşambasında çeyizle birlikte yetim kardeşlerini gönderip, perşembesinde de Fadime’yi Kırobalılara gelin gönderirler Yanıkhanlılar.
Kişioğlunun alışamadığı şey var mıdır ki Fadime alışmasın gittiği yerin töresine. Oba da düğünün çoğuna kalmadan seki yaylasını, daha sonraki aylarda da yeni yeni yaylaları yurt tutar. Yanıkhan, oradaki arkadaşları, evi ve Halil çok gerilerde kalmıştır artık. Ve yüreğinin başında bir özlem olmuştur hepsi Fadime’nin.
Bir kız gelin olup da eşikten adımını attı mı, baba evini unutmalı derler. Zaten unutmasa net’sin Fadimecik. Böylece aylar, derken yıllar geçer. Yıllar geçer ya hala Fadime’nin çocuğu yoktur. Obadan sevinenler olur buna. Söz edenler olur Fadime’nin kısırlığını…
Ama hepsini içine atar Yanıkhan’lı yörük gelini. Sinesine çeker. Hatta kaynananın, kaynatanın bile yüzü değişir bir zaman sonra. Değişmese bile insana öyle gelir. Böylece gider zaman yedi yılı bulur. Evet, herkesin, Fadime daha çocuk sahibi olamaz, diye düşündüğü sırada, koskoca yedi yıl sonra çocuğa kalır Fadime.
Sonra da; güzel mi güzel, sağlıklı mı sağlıklı bir erkek çocuk dünyaya getirir. Kurtulur herkesin dilinden. Onca yıl kendini iğneleyenlere, nisbet yapanlara karşı durur mu Fadime gayrı. Bu kez o başlar.
Hele bir gün Elmalı yöresine göç kararlaştırınca, her göçte obanın önünden giden kara mayanın üstüne sarar beşiği. Ala kilime sardığı bebeğini de koyar beşiğe.
Devenin ipi elinde, göçün önünden yürümeye başlar. Sevinçten içi içine sığmaz Fadime’nin. Epey yol alırlar, yol mu koyar, yedi yılda bir bulunan bebeğin anasına? Elinde kara mayanın ipi ve kara mayanın üstünde ala kilime sarılı oğlu. Derken bir ormana girerler.
Toroslar’da yağmurun fırtınanın ne zaman geleceği belli olur mu? Bakmışsın karşı yakaya yağmur yağıyor, beri yakada bir kararma, bir fırtına alır yürür. İşte o ara öyle bir karanlık, öylesine bir fırtına sarıverir ki ortalığı. Gözgözü görmez olur. Karanlık sürdükçe ormandaki yol uzar.
Ananın aklı – fikri yavrusundadır. Bir karanlık dağılsa, bir fırtına bitse de kara mayayı çöktürüp, şöyle bağrına basa basa sevebilse yavrusunu.
Uzun bir süre sonra aydınlanır etraf. Zaten oba, ormanın bitimindeki konak yerine de varmıştır. Yükler bir bir indirilmeye başlar. Fadime kara mayayı çöktürür, yavrusunu alıp sevecek. Ama bakar ki, kara mayanın üstündeki beşik boş… Ala kilime sarılı yavrusu yok beşikte.
Ana deliye döner. Bütün obayı sarar kara haber. Dayı hemen atına atlayıp sürer gider ormana doğru bebeği aramaya. Ana yüreği bu. Durabilir mi Fadime? O da yaya düşer yola.
Derken emmi oğluyla doğru giderler orman boyunca gerisin geriye. Anasının gözü uçup gider kuzgunlarda. Ananın gözü dal uçlarındadır… Ve dudaklarında bir ağıt!
Elmalı’dan çıktım yayan
Dayan hey dizlerim dayan
Dayım atlı emmim yaya
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi
Dayı hayli öndedir. Bir ara iki yanına bakarken dalın ucunda asılı kalmış ala kilime gözü ilişir. Varıp ağacın altına yavruyu arar ama, boşunadır araması. Kuzgunlar ağacın altında dolaşmaktadır hala.
İndirir ala kilimi, oracaktaki kemikleri sarar ona. Sonra biraz ilerdeki büyükçe bir taşı kaldırarak altına gömer ve aynı taşla kapatır üstünü.
-Anası görmemeli, bilmemeli, yoksa can mı dayanır buna diye düşünür. Ve zaman geçirmeden döner geriye.
-Bir şeycikler yok oralarda. En ufak bir ize bile rastlamadım, dönelim der karşıdan gelenlere. Gerisin geri dönerler Elmalı yaylasına doğru.
Ama Fadime’nin ayakları geri geri gitmektedir. Bir ara nasıl olduysa yanındakilerin kaşı ile gözü arasında döner geriye, vurur gider ormana. Ve yine ağıt dudaklarında ve yine dizlerini döve döve:
Ala kilime sardığım
Yüksek mayaya koyduğum
Yedi yılda bir bulduğum bebek
Beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi.
Derken bir akkuş belirir önünde. Sanki gel etmektedir bu ağzı dili söylemez hayvan. Sıçraya sıçraya ilerki kayanın başına konar kuş. Fadime de varır kuşun yanına. Yavrusunun orada gömülü olduğundan habersiz çıkarıp atar ayağındaki çizmeyi filan vurur bağrına, söylenir kuzgunlara ağıdında:
Havada kuzgunlar dolaşır
Kargalar üleş bölüşür
Kara haberler dolaşır
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi.
Neden sonra Kırobalılar farkına varır acılı ananın yokluğunu da dönerler geri, aramak için. Ama ne mümkün. Sadece aktaşın yanında kırmızı çizmesine rastlarlar O’nun.
Ve de taşın üstünde bir akkuş dönmektedir.
Dayı bir bir anlatır daha önce gördüklerini. Kırobalılar mezarın üstünde dönen ve kendilerini görünce kaçıp giden bu akkuşu Fadime sayarlar ve yürekleri ferah dönerler Elmalı yaylasına.
Bundan sonrası için derler ki: Fadime o acıyla vurmuş gitmiş aşağı yöreye. Değirmenci Mehmet dayı rastlamış O’na ve bir baba gibi teselli etmiş onu. Kaybolmaz bebek. Çevre köylerden birinden bulan olmuştur. Yaz gelende sorup soruştururuz, demiş.
Ama yine de Fadime alıp başını deli-divane yollara düşmüş. Olacak işte, böyle bir zamanda bulmuş Halil’ini değirmenin yakının da.
Hem ağlayıp, hem eski günleri söylemişler bir bir.
Sonra mı? Sonra iyi yürekli değirmenci bunları baş-göz edip baba mirası değirmeni de onlara bırakıp koyup gitmiş köyüne. Yusuf Ziya Demircioğlu böyle anlatmış, biz de size böyle aktardık.
Evet sayın okurlar, Fadime yine öyle bilsin herşeyi.
Çevre köyden, bilmediği birisine evlat oldu bilsin yavrusunu. Yanıkhanlılar, Kırobalılar, Fadime’nin her dara düşenin yardımına koşan bir akkuş olduğundan söz etsin.
Yanıkhanlı yörük gelini bilmiyor ya olanı biteni. Çocuğun başına gelenleri bilmiyor ya. Ve şimdi Halil’den olan yavruları dönüp dolaşıyor ya evinin yöresinde, yeter.
harput.net
06/01/2009
MESLEĞİ OLMAYANA KIZ VERİLMEZ
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu ders olarak anlatılırken, Şeyh Edibalinin adından çoğu kez söz edilmez. Ama 400 çadırlık bir aşiretin, 50 yıl içinde dünyaya kafa tutan bir imparatorluk kurabilmesinin arkasındaki ruhu anlayabilmek, Şeyh Edibaliyi kavrayabilmekten geçer.
Kısa bir anektod, Osman Gazi Şeyh Edibali’nin kızı ile evlenmek isteyince, Ahi Şeyhi Olan Edibali, bizim töremizde mesleği olmayana kız verilmez der. Osman beyin beyliğini meslekten görmez. Bu cevabı alan Osman Bey, Bilecik tabakhanesinde 6 ay çalışır ve Kalfalık beratı alır. Böylece Şeyh Edibalinin kızı ile evlenmesinin önündeki engel kalkmış olur.
Balkanlarda Türk Töresi
Balgöç Birlik Dergisinden 9.sayıdan
Davul dengi dengine vurur Balkanlarda
Geleceğimize geçmişimiz ışık olur. Mavi ışık gök kubbeden, beyaz ışık güneşimizden gelen; tarihimizce rehber olan. Kirletilmiş dünyada bizi kirletme Tanrı’m. Töremiz; ezelden uygar, bilim öncesi bilime uygun, gururla yaşatalım. Bilim aklın yolu, aklın yolu da bilim yolu, insan yoludur. Tanrı’nın en kutsal varlığı insandır. Yeryüzünde, Tanrı’nın takdirini hak edelim. Kendimizi öğrenelim, öğrenelim de bilelim.’’Sen kendini bilmezsen, seni kimse bilmez’’.
Son kimliğimiz Balkan Türkü’dür. Balkan Türk’ü; uzaydan ışık almış, yeryüzüne ışık saçmış ve uygarlığa örnek olmuştur. Balkan Türk’ü; Ön Asya’dır, Orta Asya’dır ve tüm Türkcihan’dır. Akıncı mıyız? Zorunlu, gönüllü göçer miyiz? Hiç önemli değil. Yaşamımızın tüm öğeleri insanidir. Tanrı’nın yarattığı kula hastır. Değer yargılarımız, olmazsa olmazlarımız bütün engellere rağmen, yirmi birinci yüzyıla varlıklarını sürdürerek girmiştir. Evrensel yargılarımız yeryüzünün uygarlık değerlerine ışık olmuştur. İnsan yaşamının sağlıklı sürmesi, gelişmesi ve zenginleşmesi, Tanrı’nın insandan isteğidir. İnsana akıl ve fikir onun için verilmiştir. Hiç şüphem yoktur ki; yeryüzünde varlığımız dinler öncesi ve tarih öncesi Tanrının buyrukları ışığında gelişmiştir. Onun içindir ki; Tanrı’nın sunduğu son kitapla yaşamımız zaten örtüşmektedir.
Balkan Türkü’nün engin yaşamından sadece birini ortaya koyarak, günümüz mantığıyla değerlendirelim.
Konu: Balkan Türeleri’nde Evlilik.
İnsan varlığının ve birikimlerinin devamı ve gelişmesi için evlilik kutsaldır. İnsan doğasının isteği; neslinin gelişerek, güçlenerek devamıdır. Bunun sağlanması için Tanrı insana akıl fikir vermiştir. Aklını fikrini kullanamayarak olumsuzluklara; Tanrı’nın takdiridir demek, kanımca Tanrı’ya büyük vefasızlıktır.
Balkan Türklerinde evliliğin bazı olmazsa olmazlarını sıralayalım:
1.Alt sınır; en az askerliği bitecek.
2.Mahalleli, komşu ve akraba asla.
3.Büyüklerin onayı alınacak.
4.Kendi milletinden olacak
5.Yaş farkı; alt sınırda 2–3, üst sınırda 7–9.
6.Yoksulluk gençlere mani olamaz.
7.Sorunların çözümü. Dula dul.
Bu yaşam kurallarını sırasıyla azar, azar açalım.
1.’’Askerliğini bitirmeyene kız vermezler’’ sözü yaygındır. Askerlik erkeğin şerefidir ve olgunlaştığının göstergesidir. Vatan borcunun ödenmiş olması aile kurmaya hak etmiş demektir. Erkeğin;
Sosyolojik, psikolojik ve biyolojik olgunluğu ermiş yaşıdır. Ayrıca, erkeğin sağlıklılığının göstergesidir askere alınması. Kız tarafının da hakkıdır sağlıklı damat.
2. Balkan Türkü’nün ne dününde ne bugününde komşu ve akraba evliliği yoktur ve bilimin ışığında da asla olmayacaktır. Bu geleneğini tarih öncesinden getirmiştir, Balkan Türkü. Bu değer bilinçaltı bir bilimsel önsezidir ve uygarlığa bir örnektir. Niçin mi? Akraba evliliği insan neslinin sağlıklı devamını yok etmektedir. Günümüzde ağır sorunlarıyla ortadadır bu acı, bu ızdırap. Rakamlar, istatistik sonuçları insanı ürpertmektedir. Bu sonuçlar apayrı bir dert. Ona sonra değinebiliriz.
Balkan Türkü’nün yaşamında bütün akrabalarını tanımak ve misafirlikler şarttır. Tüm akraba çocukları birbirini tanır, mümkün oldukça ziyaret eder ve evdeki kardeşi gibi bilir, o duygular gelişir ve cinsel dürtü asla oluşmaz. Ayni durum mahalle ve komşu çocukları arasında da vardır. Beraber kardeşçe büyürler. Bu durumda çocukların, çok sayıda karşı cinse karşı, cinsel dürtüsü oluşmayan, kardeşçe duyguları gelişir. Bu gelişme ona, büyüdüğünde çağdaş toplum yaşamında son derece sağlıklı sosyal ilişkiler kurmasını sağlar. Çocukluğumuzdan hepimiz hatırlarız, komşu ve akraba kızların koruması olurduk. Büyük çocuklar cinsel olgunlaşma dönemine girdiklerinde, başka yerden akraba olmayan karşı cinse ilgi duyarlar. Bu ilişkiler köyler arası düğünlerde, okul gezilerinde ve mektuplarla kurulur. Bakınız; göçler sonucu nüfusu azalan, evleri boş kalan kasabalara köylerden göçerler yerleşirdi. Göçerlerin ve yerlilerin çocukları beraber aynı mahallede büyür, aralarında hiç akraba kan bağı yoktur, ama kardeş olurlar ve asla evlenmezler. Birbirlerine uzaktaki akraba ve memleketlilerinden yavuklu bulurlar, tanıştırırlar ve dürüstlüklerine kefil olurlar. İşte böyledir bizim değer yargılarımız. Biz böyle yetiştik, eğer tabir uygunsa böyle kotlandı beynimiz. Bizim cinsel arkadaşımız evdeki eşimizdir. İş arkadaşımız ise bacımızdır. Erkek eşinin namusu bizim namusumuzdur. Balkan Türkü bu edeple girmiştir edepsiz dünyada yirmi birinci yüzyıla. Değerlerimizi koruyarak yaşatır geliştirirsek uygarlığımız devam eder.
—2
3.Gençler ilişkiyi ilerletmeden önce büyükler bilgilendirilir ve onay alınır. Bunun kişi özgürlüğüyle hiç ilgisi yoktur. Kaldı ki; kişi özgürlüğü, değerler, insan ilişkileri ve neslin sağlıklı devamı ve geçmişe saygı bütünlüğü içinde değerlendirilir. Kişinin bugünü, geçmişine saygı ve geleceğine sorumluluk taşımaktadır. Büyüklerin onayı şarttır. Yeni kurulacak aile bir süre büyük ailenin bünyesinde olgunlaşacaktır. Her çeşit destek alacaktır. Çıkması muhtemel sorunları aştıracaktır. Öyle, hemen kendi başına kendi tıraş yok. Değişen yaşam koşullarında yeni aile başka yerde yalnız başına başlasa bile, takip ve destek devam etmektedir. Yalnızlığı iyi sananlar, ‘’altıntopu’’ dünyaya gözünü açtığında büyükleri mumla arar. Büyükler Hızır’dır yetişir.
4. Balkan Türk’ü kendi değer yargılarını, dilini, kültürünü, inancını ve tüm yaşamını kendince sürdürmesi için Türk alır, Türk’e varır. Gâvurun kızından gelin yapmaz. Gelin, onun öz evladı olur, onu yabancı görmez. Bakmayın siz istisnaların gelin kaynana hikâyelerine. Çok çocuklu bir ailenin ilk oğlu evlenince, sofrada yengenin(gelin) yeri değerlidir. Tepsideki köfteler yengenin önüne kaydırılır. Kayın valideye gelin kızının önüne geçer, çünkü kızı ele gidecek ve yeni kızı(gelini) ömrünce onunla olacaktır. Ben çok çocuklu ailenin bireyiyim. Öz kızı kıskanır, gelin kaynana birliğini. Gelinlerin anne olarak, eş olarak olgunlaşması kaynana elinde olur. Boşuna denmemiş,’’Gelin kaynana uymuşlar’’ diye.
5. Balkan Türkü’nde evlilikte yaş farkı varsa; alt sınır iki üçtür. Yaşça büyük olan hep erkektir. En erken evlenen askerlikten sonra 21 yaşındadır ve eşi en az on sekiz yirmidir. Bu yaşı doldurmayan kızları kocaya vermezler. Çünkü daha acemi ve çocuk sayılırlar. İnsanın aile kurması için fiziki görünen olgunluk yeterli değildir. Sosyolojik, psikolojik ve biyolojik olgunluk gerekir. Eti, boyu postu ortada ve adet görüyor diye gerdeğe girdirilmez. Kırk yıl öncesi, on sekiz yaşına kadar zorunlu örgün eğitim-öğretim yokken bile; on altısını dolduran kız çocuğu çeyiz yapmaya başlar ve bu süreç üç beş yıl sürer. Konu sadece madde olan çeyiz değildir. Kızın sosyolojik, psikolojik ve biyolojik olgunlaşma sürecidir. Çeyiz, parayla bir ayda da toplanır. Kızın kaynanasına, kayın babasına, kayın biraderlerine, görümcelerine ve elini öptükleri büyüklerine sunacağı çeyizinden örgüler farklıdır. Çeyiz hazırlama esnasında gelin adayı bunları hayalinde canlandırır. Hepsinin toplamı bir bütünlük ve güzellik oluşturur.
Üst sınır çeşitli sebeplerle otuz -otuz beşe kadar varır. Bu yaş erkek yaşıdır. Eğer yaş farkı varsa, bu sekizi- onu aşmaz. Bu durumda en genç gelin adayı yirmi beştir. Bu durum ailenin devamına, mutluluğuna engel değildir. Aksine çok olgunluk artıları taşır. Balkan Türkü’nün aile yaşamının kırmızıçizgileri, olmazsa olmazları vardır. Bunları incelediğimizde, medeniyet fışkırdığını görürüz. Davul dengi dengine vurur, Balkanlarda. Evet, davul dengi dengine vurur Balkan Türkler’inde. Balkan Türkü’nün tarihinde kumacılık yoktur. Tek eşlilik vardır ölümüne kadar. Kadın, sadece dişi değildir. Kadın, hayat arkadaşıdır, neslinin devamının yaratıcısıdır, ailenin orta direği yöneticisidir. Kadın; ‘’Dişi kuştur yuvayı yapan’’. Yuva kutsaldır, küçük vatandır. Küçük vatanlardan oluşur büyük vatan. Türkün namusudur, şerefidir Vatan. Türkün töresidir, olmazsa olmazıdır ve varlık sebebidir Vatan. Kadınlarımız, namusumuz şerefimizdir, alnımızın akıdır, sığırdaşımızdır. Davul dengi dengine vurur Balkanlarda. Bu hep böyle olmuştur Ata yurt Orta Asya’dan beri. Altmışındakine yirmisinde ki gonca feda edilemez. Tek bir örneği bile yoktur kültürümüzde. Çünkü ahlak dışıdır, bilim dışıdır ve hiçbir hususta insan mal değildir; alınsın satılsın. Davul dengi dengine vurur Balkanlarda. Duygu birliği ve fikir birliği olunca gerisi teferruattır.
6.Yoksulluk gençlerimizin evlenmesine mani olamaz. Evliliğin maddi ihtiyaçları imece usulüyle toplanır.
Komşuluk vardır, dayanışma ve yardımlaşma vardır. Tüm akrabalar seferber olur. Olur ya; kimsesizdir gençler ve kendi hallerine bırakılamaz. Toplum bilinçle örgütlenir, bütün gerekenler yapılır ve çeyiz oluşturulur ve gençlere düğün yapılır. Böylelikle toplum üzerine düşeni yapar. Belki onun içindir ki; hırsızlıklar, tecavüzler, cinayetler yabancıydı bizim yaşamımızda. Köylerimiz, milissiz, jandarmasızdı.
7. Aile sorunlarında mahkeme tanımaz. Aile büyükleri vardır, aile dostları vardır dert yanılır ve çare bulunur. Bilgilendirirler, arabuluculuk ederler, uzlaştırırlar ve yardım ederler. Ayrılmalar belki de on binde birdir ve tüm yollar denendikten sonra olur. Davul dengi dengine vurur Balkan Türklerinde. Toplumda öz değer yargıları vardır. Dul kalmışlara sahip çıkılır. Dullar, yetimler kaderine bırakılmaz. Toplum vicdanında dengeler kurulmuştur. Dula yine dul eş bulunur, kaderlerini birleştirerek mutlu olmaları için desteklenirler. Çocuklara öz baba gibi ilgi ve sevgi verilir. Çünkü toplumun muhtaç bir bireyleri, fakat yarın büyüdüklerinde vatan bekçisi olacaklar ve küçük vatanı aileyi kuracaklardır. Aşiretler yok, köle yok, kula kulluk yok benim memleketimde.
Balkanlar, yüzyıllardır bir uygarlık diyarıdır.
—3
Yirmi birinci yüzyılda Emperyalist güçler hâkimiyetlerini sürdürebilmek için, küreselleşme adı altında teknolojileriyle tüm dünyayı işgal etti. Yirminci yüzyıldan önce, zorbalıkla çalıştırdıkları köleleri vardı.
Yirminci yüzyılda ülkelerine sözde işçi olarak aldıkları ‘’gönüllü köleleri’’sanayilerinin en ağır bölümlerinde çalıştırdılar. Hem de ülkelerinin ihtiyacı kadar değil, dünya pazarına hâkim olmak için geceli gündüzlü çalıştırdılar. Fabrikalarından çıkan zehir sadece çalışanlarda kalmadı; ülkelerinin havasını, suyunu ve toprağını etkiledi. ‘’Gönüllü kölelerin’’ çocukları babalarının durumundan ibret alarak, çok çalışıp bilimi kavradı, haklar aradı ve mevkilere yükseldi. Emperyalist güçler yirmi birinci yüzyılda yeni sömürge ve hâkim kalma stratejisi geliştirdi. Teknolojilerini, işgücünün ucuz olduğu ülkelere taşıdı. O ülkelere kendi teknolojisini geliştirme fırsatı bırakılmadı. Artık, kendi coğrafyalarının yeraltı zenginliklerini çıkarmıyor ve kendi ülkelerinde işletmiyor, girdikleri ülkelerin yeraltı zenginliklerini çıkartıyor ve işletiyorlar. O, zavallı ülke de istihdam sağlandığını söyleyerek memnun oluyor. Kendi dışındaki birlikleri dağıttılar. Asırlardır barış içinde yaşayanları kışkırttılar ve birbirilerine düşürdüler. Sınırları değiştirdiler ve çoğunu da gevşettiler. Yeryüzüne yeni ‘’teknolojik nimetler’’ sürerek toplumları tüketici yaptılar ve uygarlık değerlerini zedelediler. Kendi coğrafyalarında birlik kurdular ve yakın coğrafyayı azar, azar etkileri altına aldılar. Ekonomik, kültürel ve sosyal refah vaat ettiler. Yakın coğrafyadaki ülkeler ganimet hayaline kapılarak yüz yıllık kurulu düzenlerini bozdu. Ülkelerinde ki sosyal adalet, manevi değerler, sağlık, eğitim, iş güvencesi kazanımlarını kaybettiler. Her şey insan için di. İnsan, insan için kardeşti, kurda dönüştü. Paran kadar sağlık hizmeti, paran kadar eğitim, paran kadar beslenme, paran kadar eğlence ve daha neler, neler. Bunlar yüzlerce sayılabilir.
İşte Balkanlar, yirmi birinci yüzyılın başında bu durumda. Balkanlarda benim milletim, kendini Hıristiyan kulübü, emperyalist birliği içinde buldu. Kimlik, kültür, eğitim, sağlık ve tüm insani güvencelerden yoksundur. On binlerce gencimiz sözde refah birliği coğrafyasında emperyalistlerin en ağır işlerini yapmaktadır. Ya barındıkları yerler? Ya eğitimleri? Ya kimlik değerlerinin kültür yaşamı?… Balkanlardaki yöneticilerin bir bölümü hala yaşlıdır ve düzen değişikliğinin getirdiklerini ve götürdüklerini sağlıklı değerlendirebileceklerdir. Geç olmadan her şey tartışılmalı, gereken tedbirleri almalılardır. Yoksa yeni nesil, tüketici değer yargısıyla, bireysel özgürlük kandırmacılığıyla sürünüp gider. Bir gün gelir, nesiller sorgulaya, sorgulaya doğruyu bulur ama yüz yıl geçmiş olur. Balkanlarda sadece milletim için değil, tüm Balkan milletleri için gerçekten kaygılıyım. Tüm manevi değerleri emperyalist kültürsüzlüğü baskısında tehdit altındadır. Avrupa Birliğinin temelinde ekonomi vardır. Paranın dini imanı yoktur. Bütün oyunlar çıkarlar üzerine kurulur. Sırası gelir Hıristiyanlık kullanılır, sırası gelir coğrafya kullanılır, sırası gelir demokrasi ve insan hakları kozu kullanılır ve daha sayısız uydurmaca.
Türkiye NATO içinde, Komünizm korkusuyla kullanılmıştır altmış yıl. Buna Stalin sebep olmuştur, ayrı mesele. Sırası gelmiş sözde ‘’İslam gericiliği’’ile korkutulmuş. Ne bizden vazgeçerler nede bizi aralarına alırlar. Çıkarlarınca kullanırlar. Âşıkların efsane hikâyeleri gibi. Kızı vermemek için imkânsız şartlar öne sürülür. Bir bakılır ki; delikanlı âşık imkânsızı başarmış ama kızı yine vermezler ve yeni imkânsız şartlar koşulur. Beraber ve ayni uygarlık değerlerini paylaşmak isteyenler birbirlerine karşı samimi, saygılı olmalı ve yardım etmelidir. AB ve ABD ile soğuk savaş döneminde elli yıl beraber olduk. Bizi komşularımıza karşı kullanmaya kalkıştılar. Ulusal bütünlüğümüzü parçalamaya çalışıyorlar. Parasını sayıp aldığımız silahı ülkemizin güvenliğinde kullandırmak istemediler. Daha yüzlerce engel ve üstü örtülü düşmanlıklar. Doğu bloğunda elli yıldır sözde özgürlükler yoktu ama sağlam bir alt yapı oluştu. Bize, sözde özgürlükler uygulattılar ama her yanımız sorunlar yumağı. Bizim iyiliğimizi düşünselerdi ve aralarına güçlü müttefik olarak almak isteselerdi, en azından şunları tavsiye etmeliydiler:
—‘’Demiryollarını Cumhuriyetinizin ilk yıllarındaki gibi sürdürün ve çağı yakalayın. Çünkü bir lokomotif 75 yük vagonu taşıyabilir. Bu 120 TIR’a eşittir. Bir lokomotif 10 TIR’ın yaktığını yakmaz. Enerji tasarrufunu siz hesaplayın. Gidişli gelişli modern demir yolu eni 10 metreye döşenebilir. Otoban 40 metre eniyledir. Ovaya girince gasp eder ürün tarlasını. Zararını hesaplayın.
—Büyükşehirler oluşturmayın. Çarpık ve sağlıksız kentleşme oluyor. Şehirlerinize genel bir sağlıklı imar planı yapın. Onu mutlaka uygulayın. Ülkeniz deprem kuşağındadır asla unutmayın! Sorunlu Büyük şehirlerin oluşmaması için sanayiyi zor olabilir ama tüm ülkeye dengeli dağıtın, gelecekte rahat edersiniz.
—Nüfus artışınız var, sanayideki gelişmeyle Tarımı destekleyin ve maliyetinin düşmesi için makineleştirin.
Eğitim -Öğretim Programlarınızı ülke ihtiyaçlarına güre ayarlayın ve dengeleyin. Coğrafyanız, eski hâkimiyet alanınız. Bu coğrafyada sanayiye hâkim olun. Bu coğrafya sizin için devamlı pazar olabilir.
—4-
—Ülkenizin doğal kaynaklarını değerlendirin. Güneş Ülkesisiniz, baştanbaşa açık hava müzesi gibisiniz. Her karış toprağınızda tarih ve eski uygarlıklar fışkırmaktadır. Turizmi geliştirin. Yeraltı zenginlikler sınır tanımaz. Komşuda varsa mutlaka sizde de vardır. Arayın, bulun, çıkarın ve değerlendirin.
—Bayrağınıza karşı duyarlısınız. Tebrikler. Bayrak kanunu gibi medeni kanun çıkarın ve mutlaka uygulayın. Büyük coğrafyaya hükmettiniz asırlardır, mutlaka başkalarından bulaşmıştır, medeni zaaflarınız var; çok eşlilik ve akraba evliliği. Kabul edersiniz ki; bu zaaflar toplumun geleceğini yaralar.
Bunları yasaklayın ve tüm medyanız yirmi dört saat zararlarını yayınlasın. Eski tarihlerinizde olmayan aşiret sistemini, kula kulluğu kaldırın. Çünkü tarihi geçmişinizde bunlar yoktur. Orkun Yazıtları Rönesans gibidir. Sizin Atatürk gibi dünyanın takdir ettiği lideriniz var. Bizimle dost olmayı seçtiği için memnunuz. Avrupa sizinle bütünleşmek istiyor.’’
Haçlı bilinçaltının bunları söylemesi mümkün müdür? Elbette ki; Hayır. Atanın tespiti boşuna değildi….
Boşuna denmemiş; Uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar yoktur, sonsuz çıkarlar vardır.
Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur..
19.05.2008 İzmir. ray1953–06@hotmail.com
Ramazan AYYILDIZ