|
15.10.2008
|
|
Bizler Türk Milleti olarak, yediden yetmişine dek gelenek ve göreneklerimize yürekten bağlıyız. Günlük hayatımızda hiç farkında olmadan, “örf /adet” dediğimiz, toplumun kendiliğinden oluşturup ve işlettiği bu kanunlara uyar ve uygularız. Toplu kentleşmenin her ne kadar etkilemeye çalıştığı bazı törelerimiz yok olmaya yüz tutsa da, küçük yerleşim birimlerinde özellikle Anadolu’da halen bu geleneklerden çoğu yaşamaktadır. Ben bugünkü yazımda ocakların sönmemesi, sülale tütününün tütmesi için yaşanan bir fedakârlık hikâyesini aktarmak istiyorum. ANADOLU/ ANA-DOLU; Bu necip millet yakın tarihine kadar ne analar çıkarmıştır bağrından. Karafatmalar, Nene Hatunlar, Hüsne Gelinler… Hüsne Gelin uzun boylu, beyaz tenli, sürmeli gözleri, sümbül gibi saçlarıyla akılları baştan alan bir güzelliktedir. Şefaatli’nin Kepez’inden el tutan Çopraşık Köyü’nde yaşayan bu cerene herkes sevdalıdır. Gelin görün ki ürkek ceylan gönlünü bir yiğide kaptırmıştır. Bu yiğit bir ocağın tek umudu olan Hacı Ağa’nın oğlu Şahan’dır. Tez zamanda dillere destan bir düğünle ak duvaklar içinde muratlarına ererler. Güzel gelin ne yazık ki evimin direği dediği sevdalısının, evlenmeye engel teşkil eden bir hastalığın pençesinde yaşadığını, ancak evlilik hayatının altıncı ayında öğrenir. Neylesin “Allah’ın yazgısı, talihim” der razı olur. Şahan’ın beklenen akıbeti gerçekleşir, yeşeren umutlar yerine kara bulutlar çöker. Hüsne’nin sadakati ocağın ateşini yakmak üzere mücadele azmini güçlendirmiştir. Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkılacağını iyi bilir ve öyle bir kültürle yetişmiştir. Bu tütün tütecektir diyerek henüz diriliğini kaybetmeyen kaynatasını evlendirmeye karar verir, nihayetinde başarır. Kaynatasının evliliğinden nurtopu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Hüsne’nin duaları kabul olmuştur. Ellerine doğan bu yavruyu kendi evladı gibi korur, büyütür. Askerlik dönüşü köyün en güzel kızıyla evlendirir. Hüsne ev reisi olarak ilk torununu da bağrına basar. Doksan yaşlarında ölmeden önce “ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir” dediği halen söylenegelmiştir.
HÜSNELER HOŞ ZAMANLARINDA ELLERİ ÖPÜLESİ HATUN, ZOR ZAMANLARDA HAN’DIR…
Gelsin
Dağılmaz üstümden bu kara duman Aklımı başımdan alanım gelsin Doktora tabibe götürmen aman İçime pençesin salanım gelsin
Köklenmiş çıbana merhem kâr etmez Seven mecnun olur elden ar etmez Bu sırrı bilenler intizar etmez Yıllardır saklanan yalanım gelsin
Bölünmüş uykuda düşler görüp de Bile bile bir çıkmaza girip de Kuşkulu sözlere kulak verip de Dolu bardaklara dolanım gelsin
Sevda cephesinde atıldık öne Ölsek de geriye dönmedik gene Sam vurup da bağımızı bu sene Tomurcuk gül iken solanım gelsin
Tanesiz ekinler diker başağı Yağmursuz bağlamaz bulut kuşağı Kendi dağlarından itip aşağı Alıp taştan taşa çalanım gelsin
Boşuna da deli gönül boşuna Yüz sürersin hanesinin taşına Orta yerde koyup kendi başına Gidip bir hoyratın olanım gelsin
Ağzındadır kırlangıcın sıvası Onun için güzel olur yuvası Huzuru mahşerde gönül davası Bu garip Özcan’a kalanım gelsin |
12/01/2009
Hüsne gelin; “Ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir!”
07/01/2009
Dışarıdan Kız alma Yok
Boş Beşik
Yöresi : Elazığ
Derleyen: Anonim
Söz :
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi
Her kapıya kul eyledi
Bağlantı
Nenni nenni nenni nenni
Nenni nenni nenni nenni
Bebek oy
Dere olup taşamadım
Kader dağın aşamadım
Gelin olup yaşamadım
Bağlantı
Bebeğin beşiği çamdan
Su sızıyor yufka damdan
Kurtulur mu gelin gamdan
Bağlantı
Bebek gelini del’eyler
Yakar yüreğimi kül eyler
Hem ırgat hem de kul eyler
Bağlantı
Boş Beşik
Dağlar deyip başlıyalım. Yüce dağlar, koca dağlar, boy atıp bel veren dağlar.
Yaz gelende on dördünde bir güzel gibi salınıp giden, kış gelende yağmuruna karına meydan okuyan, yüce mi yüce, dost mu dost dağlar.
Kişioğluna elmidir ki anılmasın bu dağlar! Onun yaşamının dışındamıdır ki bilinmesin! Derdine dert katanmıdır ki sevilmesin haa!
İster boy verip başı göklere erişsin; Ağrı densin adına, ister her mevsimde başından duman eksilmesin; Palandöken diye anılsın. İsterse bir yanı deniz, bir yanı bağlık – bahçelik Toroslar olsun. Kimine geçim kaynağı, kimine yurt yeri, kimine mutluluk, kimine karacalı bir öyküdür dağlar… Sevda gibi, yar gibi, türkü olup dilden dile söylene gelen öykülü dağlar.
Benzer bir ela göz geline dağlar…
Öykümüzün geçtiği yer Toroslar.
Güneyin dantel kıyılarında yekinip, Hakkari’nin ayakucundan deli-dolu akıp giden Zap’a kadar varan, dert alıp, derman veren Toroslar…
Baharın ekinler çabuk göverir Toroslar’da. Haziran dedi mi kıyı kesiminin insanı öbek öbek Toros yaylalarını tutar ve Toros yaylalarının yörükleri yeni yeni otlaklar, yeni yeni su başları arar durur.
Çadırlar toplanır, güzeller düşer yüklü develerin peşine, yürü ha yürü yürü ha yürü. Elmalı’dan Gömbe’ye, Gömbe’den Seki’ye, Sekiden Çiçek dağı’na.
Bitip tükünmeyen yol, ardı – arkası gelmeyen göç; bıkmadan ve yorgunluğunu duymadan…
Derler ki, çok eski zamanlarda bir gün, bu yörük obalarından biri gelip Gömbe yakınında Yanıkhan yöresine konuklar.
Yanıkhanlıların önce pek canı sıkılır bu işe… Öyle ya, bir köyün hayvanı için yörenin otlağı az gelirken, buna bir de yörük obasının onca hayvanı ortak olursa can sıkılmaz mı buna? Sonra hayvan dediğin yazın yiyip kışın aç durmuyor ki… Kışı da var bunun.
Neyse, yine de yüzü yumuşak Yanıkhanlıların. Böyle düşünseler de pek bir şey demezler Kırobalılara. Zaten yörük obası da orda kalıcı değildir. Şöyle, yeni bir otlak buluncaya kadar konmuştur Yanıkhan yöresine. Sonra, onca bağdan bahçeden çıkanı kime satacaklar? Elbette rastladıkları yörüklere. Ama az, ama çok.
İşte Yanıkhanlı Fadime de yetim kardeşlerinin yiyeceği, asmadaki beş on salkımı keser, doldurup bir sepete vurur- gider yörük çadırlarına satmaya bir gün.. Nasıl satmasın ki, evin vergisinden tutun da üç yetimin yiyip içeceğine kadar her şey o’na bakıyor. Babası kuyu temizlerken boğulup ölmese, anasının ömrü yetseydi bu işler O’na kalır mıydı? O da el kızları gibi düğün bayramlarda giyinip-kuşanıp bir tek çeyizini çemenini düşünürdü. Ama neylesin ki hal böyle değil. Gerçi komşu oğlu Halil, hem babalık hem kardeşlik eden Fadime’ye ama, yine de Fadime düşünceli… Herşeye Halil koşsun ister mi? Zaten yeteri kadar yük oluyorlar O’na… İşte bunun içinde Halil şehre inince keser asmanın üzümlerini, varır gider yörük çadırlarına satmaya.
Çadırlara yaklaşınca bir ünler, iki ünler, ses yok! Derken, insanlardan önce köpekler duyup koşuşurlar sese. Fadimenin yüreği yekinir köpekleri görünce. Neyse ki çok geçmeden iki yandan, bunlar böyle kime sarar durur ki, diye çadırlardan çıkanlar olur da, kurtarırlar Fadime’yi. Sonra da yaşlı bir yörük kadını, alır çadırına götürür. Yörük beyinin çadırıdır burası.
Yaşlı kadın da karısı. Çadır da çadırdır. Sanki dayalı döşeli bir konak. Su içirir kadın önce Fadime’ye, korkusunu yensin diye… Sonra, şöyle biraz dinlenmesi için uzanmasını söyler. Bir ara çadırın kapısında bir genç görünür. Hemen doğrulur uzandığı yerden Fadime. Kıroba beyinin oğludur bu. Ve avdan dönmektedir. Çadırın kapısına vardığında bir de bakar ki delikanlı, güzellerden güzel bir kız. Hem de kendi çadırlarında. Anası oğlunun sormasına koymadan bir bir anlatır meseleyi.
Delikanlı da; bir yandan anasının anlattıklarını dinler ama, bir yandan kızdadır gözü. Baktıkça da yüreğinin başında şöyle bir kıpırdanma olur. Baktıkça bakası gelir. İster ki, hiç gitmesin bu Yanıkhan’lı güzel kız çadırlarından. Ama bir yandan da dayanamaz onun oracaktaki utanıp sıkılmasına iyi bir fiyatla alır üzümü, uğurlar Yanıkhan’a doğru kızı. Bir yandan da ünler ardından:
-Yine getir üzüm, olmaz mı?
-Olur, der Fadime der ya, beyin bakışlarından biraz ürktüğü için mi, yoksa bir an önce eve varıp yetim kardeşilerini doyurmak için midir nedir, koşar gibi gider Yanıkhan’a.
Fadime’nin bir sürü düşüncesi vardır. Evin algısı – vergisi, kardeşlerinin yiyip giyeceği, harman-hasat… Ya yörük beyinin oğlu net’sin. Yüreğindeki kıpırdanma bir küçücük köz olmuş, bu köz de büyümüş bir koskoca yanar olup çıkmıştır. Kime dert yansın? Anasına dese:
-Emmin kızına hanidir sözledim di ben seni, diyecek. Babasına dese:
-Töremizde yok dışardan kız almak bizim, deyip çıkacak. Kime ne desin? Bir gün böyle, üç gün böyle beş gün böyle…
Hayvanlar yakın çevrede doyunamayıp, yarı aç dönmeye başlarlar. Oba, Seki yaylasına göçecek. Ama yörük beyinin oğlu; ha bugün, ha yarın deyip geçiktirir durur göçü. Delikanlı bir açabilse anacığına derdini, bir razı edebilse Fadime’yi istemeye onları…
Bir süre bakar ki; bu iş öyle beklemekle olacak cinsten değil. Yüzün kızartıp varır anasına anlatır O’na herşeyi.
Ana bakar ki oğlunun hali hal değil, razı olur ve babasına açar meseleyi. Baba da toplar obanın ileri gelenlerini, fikirlerini sorar onların. Kabullenmeyip de ne edecekler Kıroba’nın ileri gelenleri böyle bir isteği. Delikanlı elden gitti – gider. Kabullenirler.
Hemen Yanıkhan imamına elçi gönderilir, istetilir Fadime. İmam duyunca şöyle bir düşünür.” Fadime yetim. Halil bakıyor bakmasına ama, yine de yuvasını kurmalı” Sonra varır muhtara, anlatır olanı – biteni. O da Halil’e..
Halil genç… Halil hem Fadime’nin ağası, hem can yoldaşı. Yörükbeyinin oğlundaki yürek de; Halil’deki değil mi? Ama gel gör ki Halil bir kez “yetim” diye elini uzatmış onlara.
Tutup da diyebilir mi “Fadime benimle evlen”, diye. Sonra; O eh dese bile el ne düşünür.
-Bak hele Halil’e kızda gözü varmış da onaymış yardımı, demez mi? İmamla muhtar, Halil’e:
-Sen Fadimenin hem kardeşisin, hem babası. Bu işe ne dersin? Kıroba beyinin oğlu ile evlenirse yokluğa tövbe eder fıkara, derler. Ne desin Halil:
-Fadime bilir. Yetim kişi kendi göbeğini kendi keser der, çıkar işin içinden. Ondan sonra Fadime de:
-Yok ben Halil’i isterim diyemez ya! Eh der… Ve uzatmayalım verilir Fadime.
Yörük Beyinoğlu sevinçli. Yörük Beyinin oğlu sabırsız. Ama Halil’in yüreğinin orta yerinde bir yara ki; kanar durur. Kimseciklere de, halim budur, diyemez.
Düğün hazırlıkları bir yandan başlaya dursun, bir yandan da eşe dosta okuntu salınır.
Yollar nice ırak olursa olsun dağ insanı komşudur, birbirine. Erzurum yaylarının yörüklerine değin salınır haber. Duyan gelir, duyan gelir ve bir hafta yenilir içilir, güreş tutulup cirit oynanır. Yarışlar sürer gider. Ve haftanın çarşambasında çeyizle birlikte yetim kardeşlerini gönderip, perşembesinde de Fadime’yi Kırobalılara gelin gönderirler Yanıkhanlılar.
Kişioğlunun alışamadığı şey var mıdır ki Fadime alışmasın gittiği yerin töresine. Oba da düğünün çoğuna kalmadan seki yaylasını, daha sonraki aylarda da yeni yeni yaylaları yurt tutar. Yanıkhan, oradaki arkadaşları, evi ve Halil çok gerilerde kalmıştır artık. Ve yüreğinin başında bir özlem olmuştur hepsi Fadime’nin.
Bir kız gelin olup da eşikten adımını attı mı, baba evini unutmalı derler. Zaten unutmasa net’sin Fadimecik. Böylece aylar, derken yıllar geçer. Yıllar geçer ya hala Fadime’nin çocuğu yoktur. Obadan sevinenler olur buna. Söz edenler olur Fadime’nin kısırlığını…
Ama hepsini içine atar Yanıkhan’lı yörük gelini. Sinesine çeker. Hatta kaynananın, kaynatanın bile yüzü değişir bir zaman sonra. Değişmese bile insana öyle gelir. Böylece gider zaman yedi yılı bulur. Evet, herkesin, Fadime daha çocuk sahibi olamaz, diye düşündüğü sırada, koskoca yedi yıl sonra çocuğa kalır Fadime.
Sonra da; güzel mi güzel, sağlıklı mı sağlıklı bir erkek çocuk dünyaya getirir. Kurtulur herkesin dilinden. Onca yıl kendini iğneleyenlere, nisbet yapanlara karşı durur mu Fadime gayrı. Bu kez o başlar.
Hele bir gün Elmalı yöresine göç kararlaştırınca, her göçte obanın önünden giden kara mayanın üstüne sarar beşiği. Ala kilime sardığı bebeğini de koyar beşiğe.
Devenin ipi elinde, göçün önünden yürümeye başlar. Sevinçten içi içine sığmaz Fadime’nin. Epey yol alırlar, yol mu koyar, yedi yılda bir bulunan bebeğin anasına? Elinde kara mayanın ipi ve kara mayanın üstünde ala kilime sarılı oğlu. Derken bir ormana girerler.
Toroslar’da yağmurun fırtınanın ne zaman geleceği belli olur mu? Bakmışsın karşı yakaya yağmur yağıyor, beri yakada bir kararma, bir fırtına alır yürür. İşte o ara öyle bir karanlık, öylesine bir fırtına sarıverir ki ortalığı. Gözgözü görmez olur. Karanlık sürdükçe ormandaki yol uzar.
Ananın aklı – fikri yavrusundadır. Bir karanlık dağılsa, bir fırtına bitse de kara mayayı çöktürüp, şöyle bağrına basa basa sevebilse yavrusunu.
Uzun bir süre sonra aydınlanır etraf. Zaten oba, ormanın bitimindeki konak yerine de varmıştır. Yükler bir bir indirilmeye başlar. Fadime kara mayayı çöktürür, yavrusunu alıp sevecek. Ama bakar ki, kara mayanın üstündeki beşik boş… Ala kilime sarılı yavrusu yok beşikte.
Ana deliye döner. Bütün obayı sarar kara haber. Dayı hemen atına atlayıp sürer gider ormana doğru bebeği aramaya. Ana yüreği bu. Durabilir mi Fadime? O da yaya düşer yola.
Derken emmi oğluyla doğru giderler orman boyunca gerisin geriye. Anasının gözü uçup gider kuzgunlarda. Ananın gözü dal uçlarındadır… Ve dudaklarında bir ağıt!
Elmalı’dan çıktım yayan
Dayan hey dizlerim dayan
Dayım atlı emmim yaya
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi
Dayı hayli öndedir. Bir ara iki yanına bakarken dalın ucunda asılı kalmış ala kilime gözü ilişir. Varıp ağacın altına yavruyu arar ama, boşunadır araması. Kuzgunlar ağacın altında dolaşmaktadır hala.
İndirir ala kilimi, oracaktaki kemikleri sarar ona. Sonra biraz ilerdeki büyükçe bir taşı kaldırarak altına gömer ve aynı taşla kapatır üstünü.
-Anası görmemeli, bilmemeli, yoksa can mı dayanır buna diye düşünür. Ve zaman geçirmeden döner geriye.
-Bir şeycikler yok oralarda. En ufak bir ize bile rastlamadım, dönelim der karşıdan gelenlere. Gerisin geri dönerler Elmalı yaylasına doğru.
Ama Fadime’nin ayakları geri geri gitmektedir. Bir ara nasıl olduysa yanındakilerin kaşı ile gözü arasında döner geriye, vurur gider ormana. Ve yine ağıt dudaklarında ve yine dizlerini döve döve:
Ala kilime sardığım
Yüksek mayaya koyduğum
Yedi yılda bir bulduğum bebek
Beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi.
Derken bir akkuş belirir önünde. Sanki gel etmektedir bu ağzı dili söylemez hayvan. Sıçraya sıçraya ilerki kayanın başına konar kuş. Fadime de varır kuşun yanına. Yavrusunun orada gömülü olduğundan habersiz çıkarıp atar ayağındaki çizmeyi filan vurur bağrına, söylenir kuzgunlara ağıdında:
Havada kuzgunlar dolaşır
Kargalar üleş bölüşür
Kara haberler dolaşır
Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi.
Neden sonra Kırobalılar farkına varır acılı ananın yokluğunu da dönerler geri, aramak için. Ama ne mümkün. Sadece aktaşın yanında kırmızı çizmesine rastlarlar O’nun.
Ve de taşın üstünde bir akkuş dönmektedir.
Dayı bir bir anlatır daha önce gördüklerini. Kırobalılar mezarın üstünde dönen ve kendilerini görünce kaçıp giden bu akkuşu Fadime sayarlar ve yürekleri ferah dönerler Elmalı yaylasına.
Bundan sonrası için derler ki: Fadime o acıyla vurmuş gitmiş aşağı yöreye. Değirmenci Mehmet dayı rastlamış O’na ve bir baba gibi teselli etmiş onu. Kaybolmaz bebek. Çevre köylerden birinden bulan olmuştur. Yaz gelende sorup soruştururuz, demiş.
Ama yine de Fadime alıp başını deli-divane yollara düşmüş. Olacak işte, böyle bir zamanda bulmuş Halil’ini değirmenin yakının da.
Hem ağlayıp, hem eski günleri söylemişler bir bir.
Sonra mı? Sonra iyi yürekli değirmenci bunları baş-göz edip baba mirası değirmeni de onlara bırakıp koyup gitmiş köyüne. Yusuf Ziya Demircioğlu böyle anlatmış, biz de size böyle aktardık.
Evet sayın okurlar, Fadime yine öyle bilsin herşeyi.
Çevre köyden, bilmediği birisine evlat oldu bilsin yavrusunu. Yanıkhanlılar, Kırobalılar, Fadime’nin her dara düşenin yardımına koşan bir akkuş olduğundan söz etsin.
Yanıkhanlı yörük gelini bilmiyor ya olanı biteni. Çocuğun başına gelenleri bilmiyor ya. Ve şimdi Halil’den olan yavruları dönüp dolaşıyor ya evinin yöresinde, yeter.
harput.net
06/01/2009
MESLEĞİ OLMAYANA KIZ VERİLMEZ
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu ders olarak anlatılırken, Şeyh Edibalinin adından çoğu kez söz edilmez. Ama 400 çadırlık bir aşiretin, 50 yıl içinde dünyaya kafa tutan bir imparatorluk kurabilmesinin arkasındaki ruhu anlayabilmek, Şeyh Edibaliyi kavrayabilmekten geçer.
Kısa bir anektod, Osman Gazi Şeyh Edibali’nin kızı ile evlenmek isteyince, Ahi Şeyhi Olan Edibali, bizim töremizde mesleği olmayana kız verilmez der. Osman beyin beyliğini meslekten görmez. Bu cevabı alan Osman Bey, Bilecik tabakhanesinde 6 ay çalışır ve Kalfalık beratı alır. Böylece Şeyh Edibalinin kızı ile evlenmesinin önündeki engel kalkmış olur.
Balkanlarda Türk Töresi
Balgöç Birlik Dergisinden 9.sayıdan
Davul dengi dengine vurur Balkanlarda
Geleceğimize geçmişimiz ışık olur. Mavi ışık gök kubbeden, beyaz ışık güneşimizden gelen; tarihimizce rehber olan. Kirletilmiş dünyada bizi kirletme Tanrı’m. Töremiz; ezelden uygar, bilim öncesi bilime uygun, gururla yaşatalım. Bilim aklın yolu, aklın yolu da bilim yolu, insan yoludur. Tanrı’nın en kutsal varlığı insandır. Yeryüzünde, Tanrı’nın takdirini hak edelim. Kendimizi öğrenelim, öğrenelim de bilelim.’’Sen kendini bilmezsen, seni kimse bilmez’’.
Son kimliğimiz Balkan Türkü’dür. Balkan Türk’ü; uzaydan ışık almış, yeryüzüne ışık saçmış ve uygarlığa örnek olmuştur. Balkan Türk’ü; Ön Asya’dır, Orta Asya’dır ve tüm Türkcihan’dır. Akıncı mıyız? Zorunlu, gönüllü göçer miyiz? Hiç önemli değil. Yaşamımızın tüm öğeleri insanidir. Tanrı’nın yarattığı kula hastır. Değer yargılarımız, olmazsa olmazlarımız bütün engellere rağmen, yirmi birinci yüzyıla varlıklarını sürdürerek girmiştir. Evrensel yargılarımız yeryüzünün uygarlık değerlerine ışık olmuştur. İnsan yaşamının sağlıklı sürmesi, gelişmesi ve zenginleşmesi, Tanrı’nın insandan isteğidir. İnsana akıl ve fikir onun için verilmiştir. Hiç şüphem yoktur ki; yeryüzünde varlığımız dinler öncesi ve tarih öncesi Tanrının buyrukları ışığında gelişmiştir. Onun içindir ki; Tanrı’nın sunduğu son kitapla yaşamımız zaten örtüşmektedir.
Balkan Türkü’nün engin yaşamından sadece birini ortaya koyarak, günümüz mantığıyla değerlendirelim.
Konu: Balkan Türeleri’nde Evlilik.
İnsan varlığının ve birikimlerinin devamı ve gelişmesi için evlilik kutsaldır. İnsan doğasının isteği; neslinin gelişerek, güçlenerek devamıdır. Bunun sağlanması için Tanrı insana akıl fikir vermiştir. Aklını fikrini kullanamayarak olumsuzluklara; Tanrı’nın takdiridir demek, kanımca Tanrı’ya büyük vefasızlıktır.
Balkan Türklerinde evliliğin bazı olmazsa olmazlarını sıralayalım:
1.Alt sınır; en az askerliği bitecek.
2.Mahalleli, komşu ve akraba asla.
3.Büyüklerin onayı alınacak.
4.Kendi milletinden olacak
5.Yaş farkı; alt sınırda 2–3, üst sınırda 7–9.
6.Yoksulluk gençlere mani olamaz.
7.Sorunların çözümü. Dula dul.
Bu yaşam kurallarını sırasıyla azar, azar açalım.
1.’’Askerliğini bitirmeyene kız vermezler’’ sözü yaygındır. Askerlik erkeğin şerefidir ve olgunlaştığının göstergesidir. Vatan borcunun ödenmiş olması aile kurmaya hak etmiş demektir. Erkeğin;
Sosyolojik, psikolojik ve biyolojik olgunluğu ermiş yaşıdır. Ayrıca, erkeğin sağlıklılığının göstergesidir askere alınması. Kız tarafının da hakkıdır sağlıklı damat.
2. Balkan Türkü’nün ne dününde ne bugününde komşu ve akraba evliliği yoktur ve bilimin ışığında da asla olmayacaktır. Bu geleneğini tarih öncesinden getirmiştir, Balkan Türkü. Bu değer bilinçaltı bir bilimsel önsezidir ve uygarlığa bir örnektir. Niçin mi? Akraba evliliği insan neslinin sağlıklı devamını yok etmektedir. Günümüzde ağır sorunlarıyla ortadadır bu acı, bu ızdırap. Rakamlar, istatistik sonuçları insanı ürpertmektedir. Bu sonuçlar apayrı bir dert. Ona sonra değinebiliriz.
Balkan Türkü’nün yaşamında bütün akrabalarını tanımak ve misafirlikler şarttır. Tüm akraba çocukları birbirini tanır, mümkün oldukça ziyaret eder ve evdeki kardeşi gibi bilir, o duygular gelişir ve cinsel dürtü asla oluşmaz. Ayni durum mahalle ve komşu çocukları arasında da vardır. Beraber kardeşçe büyürler. Bu durumda çocukların, çok sayıda karşı cinse karşı, cinsel dürtüsü oluşmayan, kardeşçe duyguları gelişir. Bu gelişme ona, büyüdüğünde çağdaş toplum yaşamında son derece sağlıklı sosyal ilişkiler kurmasını sağlar. Çocukluğumuzdan hepimiz hatırlarız, komşu ve akraba kızların koruması olurduk. Büyük çocuklar cinsel olgunlaşma dönemine girdiklerinde, başka yerden akraba olmayan karşı cinse ilgi duyarlar. Bu ilişkiler köyler arası düğünlerde, okul gezilerinde ve mektuplarla kurulur. Bakınız; göçler sonucu nüfusu azalan, evleri boş kalan kasabalara köylerden göçerler yerleşirdi. Göçerlerin ve yerlilerin çocukları beraber aynı mahallede büyür, aralarında hiç akraba kan bağı yoktur, ama kardeş olurlar ve asla evlenmezler. Birbirlerine uzaktaki akraba ve memleketlilerinden yavuklu bulurlar, tanıştırırlar ve dürüstlüklerine kefil olurlar. İşte böyledir bizim değer yargılarımız. Biz böyle yetiştik, eğer tabir uygunsa böyle kotlandı beynimiz. Bizim cinsel arkadaşımız evdeki eşimizdir. İş arkadaşımız ise bacımızdır. Erkek eşinin namusu bizim namusumuzdur. Balkan Türkü bu edeple girmiştir edepsiz dünyada yirmi birinci yüzyıla. Değerlerimizi koruyarak yaşatır geliştirirsek uygarlığımız devam eder.
—2
3.Gençler ilişkiyi ilerletmeden önce büyükler bilgilendirilir ve onay alınır. Bunun kişi özgürlüğüyle hiç ilgisi yoktur. Kaldı ki; kişi özgürlüğü, değerler, insan ilişkileri ve neslin sağlıklı devamı ve geçmişe saygı bütünlüğü içinde değerlendirilir. Kişinin bugünü, geçmişine saygı ve geleceğine sorumluluk taşımaktadır. Büyüklerin onayı şarttır. Yeni kurulacak aile bir süre büyük ailenin bünyesinde olgunlaşacaktır. Her çeşit destek alacaktır. Çıkması muhtemel sorunları aştıracaktır. Öyle, hemen kendi başına kendi tıraş yok. Değişen yaşam koşullarında yeni aile başka yerde yalnız başına başlasa bile, takip ve destek devam etmektedir. Yalnızlığı iyi sananlar, ‘’altıntopu’’ dünyaya gözünü açtığında büyükleri mumla arar. Büyükler Hızır’dır yetişir.
4. Balkan Türk’ü kendi değer yargılarını, dilini, kültürünü, inancını ve tüm yaşamını kendince sürdürmesi için Türk alır, Türk’e varır. Gâvurun kızından gelin yapmaz. Gelin, onun öz evladı olur, onu yabancı görmez. Bakmayın siz istisnaların gelin kaynana hikâyelerine. Çok çocuklu bir ailenin ilk oğlu evlenince, sofrada yengenin(gelin) yeri değerlidir. Tepsideki köfteler yengenin önüne kaydırılır. Kayın valideye gelin kızının önüne geçer, çünkü kızı ele gidecek ve yeni kızı(gelini) ömrünce onunla olacaktır. Ben çok çocuklu ailenin bireyiyim. Öz kızı kıskanır, gelin kaynana birliğini. Gelinlerin anne olarak, eş olarak olgunlaşması kaynana elinde olur. Boşuna denmemiş,’’Gelin kaynana uymuşlar’’ diye.
5. Balkan Türkü’nde evlilikte yaş farkı varsa; alt sınır iki üçtür. Yaşça büyük olan hep erkektir. En erken evlenen askerlikten sonra 21 yaşındadır ve eşi en az on sekiz yirmidir. Bu yaşı doldurmayan kızları kocaya vermezler. Çünkü daha acemi ve çocuk sayılırlar. İnsanın aile kurması için fiziki görünen olgunluk yeterli değildir. Sosyolojik, psikolojik ve biyolojik olgunluk gerekir. Eti, boyu postu ortada ve adet görüyor diye gerdeğe girdirilmez. Kırk yıl öncesi, on sekiz yaşına kadar zorunlu örgün eğitim-öğretim yokken bile; on altısını dolduran kız çocuğu çeyiz yapmaya başlar ve bu süreç üç beş yıl sürer. Konu sadece madde olan çeyiz değildir. Kızın sosyolojik, psikolojik ve biyolojik olgunlaşma sürecidir. Çeyiz, parayla bir ayda da toplanır. Kızın kaynanasına, kayın babasına, kayın biraderlerine, görümcelerine ve elini öptükleri büyüklerine sunacağı çeyizinden örgüler farklıdır. Çeyiz hazırlama esnasında gelin adayı bunları hayalinde canlandırır. Hepsinin toplamı bir bütünlük ve güzellik oluşturur.
Üst sınır çeşitli sebeplerle otuz -otuz beşe kadar varır. Bu yaş erkek yaşıdır. Eğer yaş farkı varsa, bu sekizi- onu aşmaz. Bu durumda en genç gelin adayı yirmi beştir. Bu durum ailenin devamına, mutluluğuna engel değildir. Aksine çok olgunluk artıları taşır. Balkan Türkü’nün aile yaşamının kırmızıçizgileri, olmazsa olmazları vardır. Bunları incelediğimizde, medeniyet fışkırdığını görürüz. Davul dengi dengine vurur, Balkanlarda. Evet, davul dengi dengine vurur Balkan Türkler’inde. Balkan Türkü’nün tarihinde kumacılık yoktur. Tek eşlilik vardır ölümüne kadar. Kadın, sadece dişi değildir. Kadın, hayat arkadaşıdır, neslinin devamının yaratıcısıdır, ailenin orta direği yöneticisidir. Kadın; ‘’Dişi kuştur yuvayı yapan’’. Yuva kutsaldır, küçük vatandır. Küçük vatanlardan oluşur büyük vatan. Türkün namusudur, şerefidir Vatan. Türkün töresidir, olmazsa olmazıdır ve varlık sebebidir Vatan. Kadınlarımız, namusumuz şerefimizdir, alnımızın akıdır, sığırdaşımızdır. Davul dengi dengine vurur Balkanlarda. Bu hep böyle olmuştur Ata yurt Orta Asya’dan beri. Altmışındakine yirmisinde ki gonca feda edilemez. Tek bir örneği bile yoktur kültürümüzde. Çünkü ahlak dışıdır, bilim dışıdır ve hiçbir hususta insan mal değildir; alınsın satılsın. Davul dengi dengine vurur Balkanlarda. Duygu birliği ve fikir birliği olunca gerisi teferruattır.
6.Yoksulluk gençlerimizin evlenmesine mani olamaz. Evliliğin maddi ihtiyaçları imece usulüyle toplanır.
Komşuluk vardır, dayanışma ve yardımlaşma vardır. Tüm akrabalar seferber olur. Olur ya; kimsesizdir gençler ve kendi hallerine bırakılamaz. Toplum bilinçle örgütlenir, bütün gerekenler yapılır ve çeyiz oluşturulur ve gençlere düğün yapılır. Böylelikle toplum üzerine düşeni yapar. Belki onun içindir ki; hırsızlıklar, tecavüzler, cinayetler yabancıydı bizim yaşamımızda. Köylerimiz, milissiz, jandarmasızdı.
7. Aile sorunlarında mahkeme tanımaz. Aile büyükleri vardır, aile dostları vardır dert yanılır ve çare bulunur. Bilgilendirirler, arabuluculuk ederler, uzlaştırırlar ve yardım ederler. Ayrılmalar belki de on binde birdir ve tüm yollar denendikten sonra olur. Davul dengi dengine vurur Balkan Türklerinde. Toplumda öz değer yargıları vardır. Dul kalmışlara sahip çıkılır. Dullar, yetimler kaderine bırakılmaz. Toplum vicdanında dengeler kurulmuştur. Dula yine dul eş bulunur, kaderlerini birleştirerek mutlu olmaları için desteklenirler. Çocuklara öz baba gibi ilgi ve sevgi verilir. Çünkü toplumun muhtaç bir bireyleri, fakat yarın büyüdüklerinde vatan bekçisi olacaklar ve küçük vatanı aileyi kuracaklardır. Aşiretler yok, köle yok, kula kulluk yok benim memleketimde.
Balkanlar, yüzyıllardır bir uygarlık diyarıdır.
—3
Yirmi birinci yüzyılda Emperyalist güçler hâkimiyetlerini sürdürebilmek için, küreselleşme adı altında teknolojileriyle tüm dünyayı işgal etti. Yirminci yüzyıldan önce, zorbalıkla çalıştırdıkları köleleri vardı.
Yirminci yüzyılda ülkelerine sözde işçi olarak aldıkları ‘’gönüllü köleleri’’sanayilerinin en ağır bölümlerinde çalıştırdılar. Hem de ülkelerinin ihtiyacı kadar değil, dünya pazarına hâkim olmak için geceli gündüzlü çalıştırdılar. Fabrikalarından çıkan zehir sadece çalışanlarda kalmadı; ülkelerinin havasını, suyunu ve toprağını etkiledi. ‘’Gönüllü kölelerin’’ çocukları babalarının durumundan ibret alarak, çok çalışıp bilimi kavradı, haklar aradı ve mevkilere yükseldi. Emperyalist güçler yirmi birinci yüzyılda yeni sömürge ve hâkim kalma stratejisi geliştirdi. Teknolojilerini, işgücünün ucuz olduğu ülkelere taşıdı. O ülkelere kendi teknolojisini geliştirme fırsatı bırakılmadı. Artık, kendi coğrafyalarının yeraltı zenginliklerini çıkarmıyor ve kendi ülkelerinde işletmiyor, girdikleri ülkelerin yeraltı zenginliklerini çıkartıyor ve işletiyorlar. O, zavallı ülke de istihdam sağlandığını söyleyerek memnun oluyor. Kendi dışındaki birlikleri dağıttılar. Asırlardır barış içinde yaşayanları kışkırttılar ve birbirilerine düşürdüler. Sınırları değiştirdiler ve çoğunu da gevşettiler. Yeryüzüne yeni ‘’teknolojik nimetler’’ sürerek toplumları tüketici yaptılar ve uygarlık değerlerini zedelediler. Kendi coğrafyalarında birlik kurdular ve yakın coğrafyayı azar, azar etkileri altına aldılar. Ekonomik, kültürel ve sosyal refah vaat ettiler. Yakın coğrafyadaki ülkeler ganimet hayaline kapılarak yüz yıllık kurulu düzenlerini bozdu. Ülkelerinde ki sosyal adalet, manevi değerler, sağlık, eğitim, iş güvencesi kazanımlarını kaybettiler. Her şey insan için di. İnsan, insan için kardeşti, kurda dönüştü. Paran kadar sağlık hizmeti, paran kadar eğitim, paran kadar beslenme, paran kadar eğlence ve daha neler, neler. Bunlar yüzlerce sayılabilir.
İşte Balkanlar, yirmi birinci yüzyılın başında bu durumda. Balkanlarda benim milletim, kendini Hıristiyan kulübü, emperyalist birliği içinde buldu. Kimlik, kültür, eğitim, sağlık ve tüm insani güvencelerden yoksundur. On binlerce gencimiz sözde refah birliği coğrafyasında emperyalistlerin en ağır işlerini yapmaktadır. Ya barındıkları yerler? Ya eğitimleri? Ya kimlik değerlerinin kültür yaşamı?… Balkanlardaki yöneticilerin bir bölümü hala yaşlıdır ve düzen değişikliğinin getirdiklerini ve götürdüklerini sağlıklı değerlendirebileceklerdir. Geç olmadan her şey tartışılmalı, gereken tedbirleri almalılardır. Yoksa yeni nesil, tüketici değer yargısıyla, bireysel özgürlük kandırmacılığıyla sürünüp gider. Bir gün gelir, nesiller sorgulaya, sorgulaya doğruyu bulur ama yüz yıl geçmiş olur. Balkanlarda sadece milletim için değil, tüm Balkan milletleri için gerçekten kaygılıyım. Tüm manevi değerleri emperyalist kültürsüzlüğü baskısında tehdit altındadır. Avrupa Birliğinin temelinde ekonomi vardır. Paranın dini imanı yoktur. Bütün oyunlar çıkarlar üzerine kurulur. Sırası gelir Hıristiyanlık kullanılır, sırası gelir coğrafya kullanılır, sırası gelir demokrasi ve insan hakları kozu kullanılır ve daha sayısız uydurmaca.
Türkiye NATO içinde, Komünizm korkusuyla kullanılmıştır altmış yıl. Buna Stalin sebep olmuştur, ayrı mesele. Sırası gelmiş sözde ‘’İslam gericiliği’’ile korkutulmuş. Ne bizden vazgeçerler nede bizi aralarına alırlar. Çıkarlarınca kullanırlar. Âşıkların efsane hikâyeleri gibi. Kızı vermemek için imkânsız şartlar öne sürülür. Bir bakılır ki; delikanlı âşık imkânsızı başarmış ama kızı yine vermezler ve yeni imkânsız şartlar koşulur. Beraber ve ayni uygarlık değerlerini paylaşmak isteyenler birbirlerine karşı samimi, saygılı olmalı ve yardım etmelidir. AB ve ABD ile soğuk savaş döneminde elli yıl beraber olduk. Bizi komşularımıza karşı kullanmaya kalkıştılar. Ulusal bütünlüğümüzü parçalamaya çalışıyorlar. Parasını sayıp aldığımız silahı ülkemizin güvenliğinde kullandırmak istemediler. Daha yüzlerce engel ve üstü örtülü düşmanlıklar. Doğu bloğunda elli yıldır sözde özgürlükler yoktu ama sağlam bir alt yapı oluştu. Bize, sözde özgürlükler uygulattılar ama her yanımız sorunlar yumağı. Bizim iyiliğimizi düşünselerdi ve aralarına güçlü müttefik olarak almak isteselerdi, en azından şunları tavsiye etmeliydiler:
—‘’Demiryollarını Cumhuriyetinizin ilk yıllarındaki gibi sürdürün ve çağı yakalayın. Çünkü bir lokomotif 75 yük vagonu taşıyabilir. Bu 120 TIR’a eşittir. Bir lokomotif 10 TIR’ın yaktığını yakmaz. Enerji tasarrufunu siz hesaplayın. Gidişli gelişli modern demir yolu eni 10 metreye döşenebilir. Otoban 40 metre eniyledir. Ovaya girince gasp eder ürün tarlasını. Zararını hesaplayın.
—Büyükşehirler oluşturmayın. Çarpık ve sağlıksız kentleşme oluyor. Şehirlerinize genel bir sağlıklı imar planı yapın. Onu mutlaka uygulayın. Ülkeniz deprem kuşağındadır asla unutmayın! Sorunlu Büyük şehirlerin oluşmaması için sanayiyi zor olabilir ama tüm ülkeye dengeli dağıtın, gelecekte rahat edersiniz.
—Nüfus artışınız var, sanayideki gelişmeyle Tarımı destekleyin ve maliyetinin düşmesi için makineleştirin.
Eğitim -Öğretim Programlarınızı ülke ihtiyaçlarına güre ayarlayın ve dengeleyin. Coğrafyanız, eski hâkimiyet alanınız. Bu coğrafyada sanayiye hâkim olun. Bu coğrafya sizin için devamlı pazar olabilir.
—4-
—Ülkenizin doğal kaynaklarını değerlendirin. Güneş Ülkesisiniz, baştanbaşa açık hava müzesi gibisiniz. Her karış toprağınızda tarih ve eski uygarlıklar fışkırmaktadır. Turizmi geliştirin. Yeraltı zenginlikler sınır tanımaz. Komşuda varsa mutlaka sizde de vardır. Arayın, bulun, çıkarın ve değerlendirin.
—Bayrağınıza karşı duyarlısınız. Tebrikler. Bayrak kanunu gibi medeni kanun çıkarın ve mutlaka uygulayın. Büyük coğrafyaya hükmettiniz asırlardır, mutlaka başkalarından bulaşmıştır, medeni zaaflarınız var; çok eşlilik ve akraba evliliği. Kabul edersiniz ki; bu zaaflar toplumun geleceğini yaralar.
Bunları yasaklayın ve tüm medyanız yirmi dört saat zararlarını yayınlasın. Eski tarihlerinizde olmayan aşiret sistemini, kula kulluğu kaldırın. Çünkü tarihi geçmişinizde bunlar yoktur. Orkun Yazıtları Rönesans gibidir. Sizin Atatürk gibi dünyanın takdir ettiği lideriniz var. Bizimle dost olmayı seçtiği için memnunuz. Avrupa sizinle bütünleşmek istiyor.’’
Haçlı bilinçaltının bunları söylemesi mümkün müdür? Elbette ki; Hayır. Atanın tespiti boşuna değildi….
Boşuna denmemiş; Uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar yoktur, sonsuz çıkarlar vardır.
Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur..
19.05.2008 İzmir. ray1953–06@hotmail.com
Ramazan AYYILDIZ
31/12/2008
7 Göbek
(BU YAZININ MUHTEVASINDAN ANLAŞILACAĞI GİBİ EVLENİLECEK KİŞİNİN YEDİ GÖBEK SÜLALESİNE BAKILIR)
Yaşayan Bedreddinilik
Refik Engin (Tekirdağ Kılavuzlu Köyü)
Bedreddiniliğe günümüze kadar sahip çıkan Amuca kabilesi Tarih kayıtlarında kabilenin adı AMMİLER,EMMİLER,AMUGA, AMUCA olarak yer almaktadır.
Şeyh Bedreddinin asılması ile beraber ardından ona inananlar çeşitli şekiller de cezalandırıldılar. Sürgün edildiler. Adlarına ölüm fermanları çıkarıldı. Zaman geldi devlet tarafından bizzat bu fermanlar uygulandı.
Şeyh Bedreddinin ardından bıraktığı tarikatını ardından MÜMİN BABA toplayıp yeni bir düzen verdi. Mümin Baba üç tuğlu bir paşa iken zamanın padişahına , tüm rütbeleri bırakarak Şeyh Bedreddin’in yolunu devam ettirmek istediğini söylüyor. Bu MÜMİN BABA Bulgaristan’ın Tekke köyünde yatmaktadır. Hala bu köyde yaşı 60 ın üzerinde olanlarda bu yola girmiş kişilerin olduğunu 1989 yılında gelen muhacirler söylüyorlardı.
Bu gün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde sadece Şeyh Bedreddinin yoluna devam edenler Trakya da kalmıştır. Anadolu da Bedreddiniliğe devam edenler çeşitli baskılar yüzünden tarikat değiştirmişlerdir. Amuca Kabilesinin bir kısmı 1868 yılında Bektaşiliğe geçmiştir.1877 yılında çizilen Bulgaristan Türk sınırı aynı zamanda Amuca Kabilesinide ikiye ayırmıştır. Sınırın hemen ötesinde köyleri kalmıştır. Günümüz Türkiyesin de Şeyh Bedreddini sadık kalan ve onun erkanını hala sürdüren AMUCA KABİLESİ’dir. Halk arasında 93 harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşına kadar Amucalar haricinde Şeyh Bedreddiniliğe devam edenlerin olduğu sanılmaktadır. Yine de bir kısmı 1877 yılında Bulgaristan da kalan Amuca kabilesi mensuplarının yakın zamana kadar Şeyh Bedreddiniliği devam ettirdikleri söylenmektedir.1998 yılı içinde orada kalanlar ile irtibatımız olmadı. Osmanlı kayıtlarına bir göz attığımızda Şeyh Bedreddini inancına sahip çıkanlara ait pek çok kısıtlayıcı ve sindirici şekilde fermanlar vardır. Amuca kabilesinin Şeyh Bedreddin isyanında Balkanlarda olmayıp o zaman Kayserinin Erkilet İlçesine Bağlı EMMİLER KÖYÜ ile yine Niğde nin Emmiler köyünde olduğu sanılmaktadır. Amucaların Bedreddine Anadolu yu gezdiği yıllarda tabii oldukları sanılmaktadır.
Çünkü Amucalar 1420 li yıllarda hayli kalabalıktır. Öyle ki devlet bu inanca sahip olanları daha evvelde pek çok tarikat Tükmen ine yaptığı gibi bölüp birbirlerinden uzak yerlere yerleştirmiştir. Yılı kesin olmamakla beraber Amuca Kabilesi isyan sonrası devlet tarafından iki kısma ayırılarak bir kısmını Trakyada bu günkü Kofcağız (Eski adı ile Keşirlik) ilçesine bağlı yöreye yerleştirerek 10 adet yeni köy kurdurmuştur.Bu köylerden Bulgaristanda kalanlar,BOKLUCA ,(radoynov) DİKENCE veya TİKENCE,(Graniçar) GABILAR ,Veya GAİBLER (Kaybilere-Strance)GÜNDÜZLER(Cerna-Voda) dir. Türkiye sınırları içine kalan ilk 6 köyümüzde şunlardır.
Ahmetler,Karaabalar veya diğer adı ile Karaballar, Malkoçlar, Kocatarla, Ahlatlı,ve Topçular köyleridir. Kabilenin halen günümüzde kesinlik kazanmış 29 köyü bulunmaktadır. Bunların 26 tanesi Trakya da 3 adeti de Anadolu dadır. Bulgaristan da kalan köy sayısı 93 harbi öncesi 27 adet olması gerekiyormuş. Bazı köylerin birleştirerek bir araya toplandığından elimizde adı bulunan haritalarda olmayan köylerimizin nasıl bir araya getirildiği bilinmemektedir.
Günümüzde en kalabalık oldukları yerlerden biri İstanbul Taşlı Tarla, Beykoz,Kara göz sırtlarında ,Beşyüz evler civarları dır. Ayrıca Kırklar eli Merkez i ve Merkez e bağlı Deve çatağı köyü ve Kırklareli’nin Kofcağız ilçesine bağlı Ahmetler,,Aşağı ve Yukarı Kanara köyleri,Kara abalar,Devletli ağaç, Tatlıpınar, Topçular,Kocatarla, Dereköy ilçesine bağlı Koru köy ve Kapaklı ,Lüleburgaz ilçesine bağlı Turgut bey ve Yeni Bedir köylerinde Şeyh Bedreddiniliğe devam edenler vardır .Bu köylerimiz haricin de bazı köylerimizde hala çok azda olsa bu yola girmiş ama son yıllarda sayıları göçler nedeni ile azalanlar bu köylere ilave edilmemiştir.
Kabilesinin Şeyh Bedreddinilerinde Manevi SEYYİY lik şu şekilde açıklanmaktadır.
Sultan Şeyh Bedreddin soyca Selçuklu soyundan gelmesine rahmen SEYYİT değildir. Ama Mürşidi Ahlatlı Hüseyin’in soyunun 11 .ci İmam olan HASAN-ÜL ASKERİYE çıkması nedeni ile Şeyh Bedreddinin sağlığında ondan el alan Babalar ve ardından gelen soyları SEYYİT gibi muamele görmüştür.
Biz Türk meniz asla soy seceremizi Arap Seyyitliğine bağlamayız demektedir ler. Şeyh Bedreddinin ve ardından oğulları ve torunlarını yabancılar ile evlenmesi bile bizi etkilememiş biz töremize göre sadece kendi kabilemizden 7 nesil sayarak evleniriz demektedirler .Akraba evliliği töremizde yoktur .
Hatta Babalar nasip verdiği canlarının kızlarını oğullarına almamaktadır. Babaların evlatları diğer tarikatlardan evlidirler. Bu uygulama Trakya’da Ali Koçlularda da uygulanmaktadır.
Amucaların Şamanist düşünce ve inançlara bağlılığı yaptığımız araştırma ile kanıtlanmıştır. Baba sayısının dört oluşuna örnek teşkil edecek bir örneği yazıyoruz.
Dört kapı düşüncesi ise, Eski Türklerde ,özellikle Şamanist uygulamalarda yoğun olarak izlenen dört öğeye verilen değeri hatırlatmaktadır.
Şamanizm de (dört cihet) kutludur. Bu cihetlerin dört rengi vardır.
1. Doğu-Gök
2. Batı- Ak
3. Kuzey-Kara
4. Güney-Kızıl dır bu cihetlere göre dört hakan bulunmaktadır.
1. Doğuda -Gökhan
2. Batıda – Akhan
3. Kuzeyde -Karahan
4. Hüney de -Kızılhan
olup ,dört cihetten de unsurları vardır. Doğusunun (Ağaç) batısının (Demir) Kuzeyinin (Su) Güneyinin (Ateştir).Dört renge Türkler Anadolu yu fetih edince kıtanın kuzeyindeki denize (Karadeniz),batıdaki denize (Akdeniz) güneydeki denize (Kızıldeniz) adını vermişlerdir. Dört kutlu kuş vardır. (Şahin),(Sungur) ,(Çakır),(Kartal)dır. Şamanizmdeki bu kutlu cihetler Selçuklularda ve Osman lılarda olsun tesirlerini göstermişlerdir.
Osmanlı devlet teşkilatı bu ananeye göre devlet kapısı olarak kurulmuştur.
1. Bab-ı hümayun -Hünkâr kapısı
1. Bab-ı âli-Paşa kapısı
2. Bab-ı seraskeri-Ağa kapısı
3. Bab-ı meşihat- Şayhüislam kapısı
gibi .Divanı hümayunda dört devlet rüknu bulunurdu(Vezirler),(Deftertar),
(Kazasker),ve (Nişancı)dır. Divanu hümayun haftada dört gün toplanırdı.(1.)
Şeyh Bedreddini erkanı Yunus Emrenin Zigri ile açılmaktadır.
Şeyh Bedredini erkanında yapılan niyazlar Babagan kolu Bektaşilerin niyazlarına çok benzemektedir. Ama erkanın tamamı incelendiğinde başlı başına ayrı bir erkan olduğu görülmektedir. Çırağı meydan açan Baba veya vekil Baba dedeler uyarmaktadır. Niyazlar yapılıp gülbanklar çekildikten sonra Baba meydana oturacak (Trakya da tarikat ileri gelenlerin toplandığı yere ve muhabbet evlerine meydan denilmektedir.) Dedelerin Şemlelerini kuşatmaktadır.
Bir Dedenin Şemle kuşanması için o meydandan dan rızalık alması gerekmektedir. Babaların ve Dedelerin Şemleleri hala Serez bezi denilen Bulgaristan’dan getirilen resimde görülen başlıklardır. Yeni olan bir baba veya dede hiç bir zaman kendine şemle dikemez. Yüz yıllardır korunan ve gerektiği zaman bu şemlelerden bir parça alınarak yeni şemleler yapılabiliyormuş. Bir Babanın en büyük delili evinde soyunca en az 500 yıldır hatta Horasandan beri saklanan çıraklardır .Bir Baba bir yere muhabbete giderse bu çırakları da götürür.
Şeyh Bedreddini yolu erkanına bağlı olanlar ile görüştüğümüzde Bedreddine Bedreddin Sultan diye hitap etmektedirler. Bedreddinilerde meydanlarda söylenen ilahi veya nefeslere zigir adı verilmektedir. Zigirler saz eşliğinde de söylenmektedir. Bedreddinilerdde Dem görme yani içki vardır. Bazı Babaların yakın zamanda kaldırmak istemeleri halk tarafından hoş karşılanmamıştır. Demler ile birlikte dileyenlere şerbetler hazırlanmaktadır. Demler sadece Saki dedesi ve iki yardımcısı tarafından meydanda erkana göre dağıtılmaktadır. Babaların Saki ve yardımcılarına etki etmesi olmamaktadır. Muhabbet sonunda Saki dedesi ve yardımcıları yine o muhabbette olanlarca onaylanması ile Baba onlara gülbang çekmektedir. Yine semaha ilk defa Saki dedesi ve iki yardımcısı kalkmaktadır. Bedreddinilerde Babalar semaha kalkmamaktadır. Çünkü bir Babanın semaha kalkması demek o meydanda yapılan kurban kimin ise yeniden bir kurban kesmesi demek imiş. Şu ana kadar bir defa ev sahibinin bir babayı semaha kaldırdığı bilinmektedir. Baba meydan açar yönetir denilmektedir. Bedreddini erkanında yazılan ve söylenen zigirlerin genelde kabilede babalık yapmış veya Bedreddin sonrası büyük hizmetleri olmuş kişilerin zigirleridir.
Bir Bedreddini meydanın başlangıcından bitimine kadar olan bölümlerini kısa ca tanıtma0ya çalışalım. Bedreddini erkanından bazı bölümleri yazmayacağız. Kısmet olursa yakın zamanda YAŞAYAN ŞEYH BEDREDDİN’ i erkanını A dan Z ye açıklayacağız.
Muhabbete gelenlerin Baba ya niyazları ile meydan açılmış olmaktadır. gelenlerin belli bir sayıya ulaştığında Baba tarafında dua yapılıyor. Evvel gelenler ile sonra gelenler her kez ile görüşüp el sıkışıyor yani bayramlaşıyor. Bu işlemler bitişinde meydana sofra bezleri getiriliyor. Demler meydanda mürşit sofrasında Saki dedesi ve iki yardımcısı tarafından hazırlanıyor. Dem hazırlanırken aynı zamanda dem almayanlar için şerbette hazırlanıyor. Şerbetler zaman ve mevsime göre yapılmaktadır. Demler eski usule göre toprak dem kadehi ile veriliyor. Şerbetlerde. Demler hazır olunca kapıdan içeri Kurbancı dedesi giriyor. Gider iken de HÜ AŞK OLSUN deyip meydan sofrasını ve halkı uyararak giriyor. Niyazını yapıp duasını alıp oradakilerle görüşüyor. Dedeler tamam olunca Baba oradakilerden rızalık alıp ŞEMLESİNİ kuşanıyor .Baba şemleyi kendi bağlamaktadır.
Baba şemle yi kuşanacağı zaman her kez le görüşüp (Meydanda) rızalık alıyor. Görüşme yapıyor. Başına bağlanan Şemleye halk Gül adı veriyor. Baba şemle kuşanınca orada bulunanlardan ilk önce meydan sofrasındaki dedeler GÜLÜN MÜBAREK OLSUN diyorlar. Daha sonra tüm meydandakiler bu temenniyi yapıyorlar. Gül ardından baba dua yapıyor aynı duayı tüm dedeler de icra ediyor. Meydan sofrasına sadece dedeler ve Babalar oturuyor. Sonra her dede ye şemleyi Baba kuşatıyor. duasını okuyor. Dedelerin şemleleri Baba da saklanmaktadır. Eğer bir dedenin daha evvel bir hatası var ise bu an Baba ya ikaz edilerek Gül kuşanması engelleniyor. Bu bir nevi rızalık alarak görevi devam ettiriyor. Bu dedelerin her kurbanda sınanması şeklindedir. rızalık alan her dede şemle kuşatılınca ilk önce mürşit Gülün mübarek olsun diyor sonra diğerleri bunu tekrarlıyor. Baba her dedeyi Şemle kuşattıktan sonra onu alnından öpüyor.
Gülü kuşanan gülün mübarek olsun diyenlere ALLAH RAZI OLSUN diyor. Meydanda en az 3 dedenin şemle kuşanması yapılması gerekmekte imiş.
Şemle kuşanması ardından ilk dem Saki dedesinden İmama Cafer postunda oturan dedeye ve ondan sonra babaya veriliyor. Daha sonra diğer dedelere veriliyor. Meydan sofrasına dedeler haricinde oturanlar bu yola hizmet etmiş en az dedeler kadar hizmet etmiş kişiler olabiliyor. Şemle kuşanan dedeler haricinde meydana oturan veya oturmasına müsaade edilen kişiler mutlaka başlarına bir şey örtmek zorundadır. Biz de Kısmet Babanın ve oradakilerin rızası ile meydan sofrasına oturduğumuzda başımıza harekemizi giymiştik. Bizi kabul eden ve bize meydanlarını ve gönüllerini açan bu tarikat ehlilerine şükran borçluyuz. Dem verilmesi daha sonra tüm oradakilere yapılarak tamamlanıyor. Demler Babagan kolu Bektaşileri gibi üç defada içilmektedir. Fakat içilirken babagan kolu Bektaşilerinde olduğu gibi Hü dost üçler aşkına denilmemektedir. Bundan sonra meydandan Kurbancı dedesi müsaade isteyip ayrılıyor. Baba ona giderken dua yapıyor .Kurbancı giderken tüm oradakiler ile görüşme yapmıyor .Bu bir bakıma oradakilerin rızasını almaktır .Kurbancı dedesi ayrılmadan dem görüyor.
Dem içine AŞK OLSUN deniliyor. Meydanda ve dışarıda bulunanların tamamının dem görmesinden sonra baba çırakları uyarıyor. Çırakların uyarılması sonrası kurban kesenler dara kalkıp için her kez den rızalık alıyor. Meydana eksikliği için bir miktar sembolik para bırakıyor. Bundan sora mürşit ve ardından dedeler tarafından dualar yapılıyor. Bu arada baba kurbanı kesen kişilere 3 gün yol hakkı için bir gün de Hak için oruç tutma veriyor. Babalar kendileri bu orucu veriyor ama orucu sadece kurban sahipleri tutuyor. Bu her kurban adağında ve hizmet tazelemede yapılıyor. Dualardan sonra dem içine dem şerbet içene şerbetler saki ve iki yardımcısı tarafından dağıtılıyor. Bedreddini erkanında dem görmeye AŞK ETME de denilmektedir. Dem olayı her yerde duyduğumuz kırklar olayına bağlanıyor. Darda duran kurban sahibine de ayrıca dua yapılmaktadır. Kurban hangi niyetle yapılmış ise dua o kişiye yapılıyor. En sonunda dualar Bedreddine bağlanıyor.
Dr. Mehmet Şilli ile katıldığımız bir kurban Hacı Bektaşi Veli ye adanmış idi. O gece erkan harici tüm dualar Hacı Bektaşi Veliye yapıldı. Yanlış anlaşılmasın diye açıklamak zorunluluğunu hissettik.
Dem e DOLU adı da veriliyor. Dolu genellikle EVLİYALAR DOLUSU olarak bilinip söylenmektedir. Dolu alan her kez dua sonrası orada bulunan her kez ile görüşmektedir. Bu icra şekli bir bakıma orada her kez ile bir gönülde olduğunu anlatmaktadır. Bayramlaşma adı da verilen bu görüşmede bayramlaşırken EVLİYALAR BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN diyorlar. Bundan sonra sesi güzel olan ve Kuranı kerimi ezbere veya kitaptan okumaya bilen bir kişi tarafından her hangi bir ayet okunmaktadır. Bu okuyan kişi herhangi bir kişi olabiliyor. Bizim katıldığımız iki kurbanda da bir bacı okumuştu. Bu okuma esnasında Kuran okuyana verilmek üzere her kez gönülden ne koparsa niyaz veriyor. Bu niyaz meydandaki bir kişi tarafından toplanarak Kur ‘anı okuyana veriliyor. Burada verilen niyazlar(Paralar)Meydanda buluna postun altına sokuluyor. Her kez in ne verdiği görülmüyor. Bu sebeple her hangi bir kişinin verdiği görülmeyerek bir fitne veya kem düşünce önlenmektedir.
Ali Koçluların erkanlarında Kur ‘an okumaları ile evliyaları saydıkları duaların benzerliği ilginçtir. Kuran sonun da 3 İhlas suresi ile bir Fatiha suresi okunuyor. Daha sonra mürşit ve dedeler dualar yapıyorlar. Ve meydan YUNUS un zigri meydan açılıyor. Daha sonra meydana Cebrailler geliyor. (Cebrail ehl-i Beyt tarikatlarında Horoz’a verilen addır.) Horozlar burada dedeler tarafından parçalara ayrılıyor. Meydana ardından çörek ile karabiber karıştırılmış tuz gelmektedir. ve parçalara ayrılma işlemi sonunda dualar erkana göre yapılıyor. Yine Bayramlaşmalar yapılıyor. Bu arada şunu belirtelim Berderddin’ iler hala sofraları bir bez veya bir örtü üzerine döşüyorlar. Sofra örtüsü üzerine her hani bir sofra veya sini tepsi konulmamaktadır. Ayrıca hala çatal sofrada yerini almamıştır. Cebraillerin parçalara ayrılması ardından üzerlerine getirilen karabiberli tuzdan serperek Mürşit ve dedeler tarafından tekbirlenip duası yapılmaktadır. Daha sonra çörekler kesilmektedir. Meydandan cebrailler sonra mutfağa götürülerek oradakilerin sofralarına eşit şekilde pay edilmektedir. Tüm her kez e sofralar hazırlanıp döşeniyor. Çörek kesilirken acaba Bektaşi karındaşlarındaki gibi içine para konulup konulmadığını sorunca konulduğu söylendi .Burada niyet ile arama 12 imamlara yapılmaktadır. Çörekler ile ekmeklerde pay edilerek her sofra ya dağıtılıyor. Bu sofralar YUNUSUN SOFRA SI denilmektedir. Bilmeyenlere ve bilenlere Yunusun sofra hikayesi mürşit tarafından anlatılıyor. Bundan dan sonra ilk dem Babaya saki dedesince veriliyor. Daha sonra diğer dedelere ve canlara saki dedesi ve yardımcıları tarafından veriliyor. Sofraların günümüz şartlarına göre Bektaşilerde uygulamalar olduğunu söyledik. Sizde de bu yönde bir niyet yok mu deyince Babadan canlara kadar her can biz onların yolu erkanlarını onların duyduğu haz ve şekil ile uygulamak istiyoruz dediler. Sofralara her gelen her sofraya eşit ve adil bir şekilde dağıtılıyor. Bunda da kırklar bir üzüm tanesi ilke mest olmuş bizde burada bulanan her lokmayı onlar gibi paylaşırız diyorlar. Sofralar döşenince dua yapılıp öyle yenilmeye başlanıyor. Sofralarda yemek yerken kısık sesle konuşmalar yapılmakta ise de yemek esnasındaki her kişinin konuşmasını önlemek amacıyla konuşmaların gürültü yapmaması için Dedeler ikazlar yapıyor. Sofralarda yemek yenilirken Saki dedesinin rızası ile dem alınmaktadır.
Dedelerin en kıdemlisi olanı Rehber dede de denilen Koltuk dedesidir. Sonra kıdem olarak kurbancı dedesi gelmektedir. Meydan sofrasında Bektaşilerde olduğu ilk lokmayı baba alır diğer tüm bulunanları lokmaya davet eder. Bu arada kurbancı kapıda görünür. Getirdiği kurbanı kurban sofralara pay edilir. Bundan sonra Seydi paşa zigri söylenmektedir. Dualar baba tarafından başlatılıyor ve dedelerin duası ardından baba duayı yapıyor.
Bu arada zigir okunurken bir bacı bir er ellerini kavuşturarak açıp kapıyor. Bu kara oğlunun zigrin de yapılıyor. Bu na sema da diyorlar. Buna dileyenler de dahil olabiliyormuş. Genelde burada kalkanlar kurban sahibi ve en yakını olabiliyor muş.ine de katılacaklara kısıtlama yoktur . Bu sema şekli ayakta sabit durarak bir nevi kollar bir kurala uygun şekilde gül şeklini tamamlıyor gözüküyor. Şekil olarak gül açılıp yapılışını andırıyor. Zigir sonunda her kez bayramlaşmak tadır. Bura da zigir sonunda sadece duayı baba yapıyor. Ardından 7 ci abdallar duası yapılıyor.
Ardından bayramlaşmalar yapılıyor. Ardında kazan kalkımı duası yapılmaktadır. Bu arada sofralar gelecek her şey sırası ile kazan kalkımı duasına kadar getiriliyor. Arada saki dedesinin rızası ve denetimde demler ara ara verilmektedir. Demlerden ve dem alanları uyarmak ve ayarlamak tamamen saki dedesinin yönetimindedir. Saki dedesi bu işlemi yaparken kimsenin etkisinde kalmaz ve burada baba bile karışmamaktadır. Demler sakinin erkana göre 3.5.7.9 12 adına yapılmaktadır. Sofra duası arından süpürge duası yapılıyor. Ve meydan süpürülüp sofralar canlar önünden alınmaktadır. Saki ve yardımcıları meydan sofrasındakilerin ellerini yıkatıp havlu ile kuruluyorlar. Bundan sonra 12 mum yakılıp Büyük gülbanga kalkılıyor. Burada 12 mum 12 imamları temsil etmektedir. Dua 12 imamlara yapılmaktadır. Bu gülbanga kendine güveni olmıyanın kalkma ma sını istiyorlar. Bu gülbang esnasında normal bir kişinin hatası kusuru varsa çıkacağı inancından dolayı bu esnada fenalaşanlar eksikliği olduğuna inanılıyor. Dua sonunda her kez bayramlaşıyor. Gülbanga katılanlar sonunda niyaza yürüyor.Gülbang sonrası sıra üçler semaına gelmiştir.
Üçler semahına saki dedesi ilke yardımcısı başlıyor sonradan ikinci yardımcısı da kalkıyor. Semah dönerken aşk ile ŞAH ŞAH denildiği görülüyor. Üçler semahını Saki ve birinci yardımcısı ile dönerken ikinci yardımcı Eydin oğlu şah beytin de katılıyor. Sema sonunda sema dönenler meydana niyaz ediyor. Her kez ile bayramlaşıyor. Baba dua öncesi rızalık istiyor. Ve sonra dua yapıyor. Buna kayıp erenler duası deniliyor. Dua yı dedeler de yapıyor. Tüm sema dönenlere dua yapılıyor.
Daha sonra BABA CÜMLENİN RIZASI İLE GÜLLERİ İNDİRİYORUZ diyor. Baba dedelerin güllerini söküyor. Güller(Şemleleri)i babaya teslim ediyor. Bu arada kelamlar söyleniyor . Kelamlar saz ile söylenmektedir. Hak Muhammed yoluna gel semahı söylenince 3 can semaha kalkıyor. Bu arada muhabbette başka tarikatlardan kişiler var ise onların semahlarına da yer veriliyor. Bu Trakya da tüm ehli beyt mensuplarınca uygulanan gelenektir.
Daha sonra Koyun Baba semahı dönülüyor. Arada nefesler söylenmektir. Koyun baba semahına katılanlarda sınırlama yok Bacılı erli dönülüyor. Genelde semahın ortaların erler bacılara bırakıyor. Alim hoş geldin nakaratında semah dönenler durup ritme göre el çırpıyorlar. Koyun baba semahı sonrası dua öncesi saflar oluşturuluyor Erler önde bacılar ardında olmak koşuluyla dua yapılıyor. Baba tarafından .Bedreddini erkanı kurbancı dedesinin duası ile bitiyor.
Şeyh Bedreddini tarikatına mensup tüm Baba dede ve bacı analar, muhip canlar ile görüştüğümüzde bir tek SİYASET ‘e hiç değinmedik. Çünkü bir Ehli Beyt mensubunun inancına ters düşeceğine inandığımız için bu konuya hiç değinmediğimiz gibi onlardanda böyle bir istek görmedik. Bedreddinin fikirlerinin kişilerce çıkarlarına uyarlanarak kullanmalarına karşıyız. Bu zigir Hüseyin Talih Dedenin defterinden yazılmıştır. Ruhu Şad olsun.
Ruma asmi edince irşat eyledi
Gezdiği yerleri rüşan eyledi
kimi kabul kimi inkar eyledi
Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin
Çekti gülbengini Şeyh Bedreddin
Kabul eden aldı elin eteğin
Kesti kurbanlarını serdi ekmeğe
Yüz sürdü Pirine aldı himmeti
Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin
Çekti gülbengini Şeyhi Bedreddin
Cebrail kurbanı geldi meydana
Saki dolusunu sundu her yana
gönül birliğini sardı her yana
Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin
Duası kabuldür Şeyhi Bedreddin
Kurban geldi sofra kondu meydana
Sofralar döşendi cümle her yana
Doylandı talipler hep kana kana
Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin
Duası kabuldür Şeyhi Bedreddin
Üçler semahına kalktı üç can
Anlar yürüdü meydana tamam
Erkan tekmil oldu verdiler hitap
Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin
Duası kabuldür Şeyhi Bedreddin
Başta oturan Mürşidimiz Ali’dir
Devran ile erkanı yürü dür
PİR SULTAN’ım HAYDER kemter kuluna
Kıldı duasını Şeyhi Bedreddin.
Duası kabuldur Şeyhi Bedreddin
Bu nefes SEREZ’li PİR SULTAN’ a aittir.
(1) Belkıs Temren.Bektaşiliğin eğitsel ve kültürel boyutu.Bektaşi Kültür derneği yayını.syf.68.
Bu yazımız Cem dergisinin 80 .ci sayılarında 1998 yılında yayımlanmıştı. Yazımıza bazı ufak ilaveler yapılmıştır.
HACI BEKTAŞ’TAKİ KUTSAL ZİYARET YERLERİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ.
Her geçen gün artan ziyaretçi akını ile bir çok sorununuda beraberinde getirmektedir.Ziyeret edenlerin bazı yanlışlarının gelecekte bir çok telafisi müm kün olmıyan zararların gün geçirmeden önlenmesi gerekmektedir. Beraberimiz deki gurup ile ziyaret ederken daha evvel buralara gelenlerin bir çok değerli kutsal yerlerin yok oldu ğunu veya tahribata uğramış olduğunu söylediler.Kara ikliminin hüküm sürdüğü HACI BEKTAŞ ilçesinde gece gündüz farkının yarat tığı ısı değişmesine birde bilinçsizce yakılan mumlar ısıyı arttırmakta çıkan du manlar ile kirlenmektedir.Çile hanede yakılan mumlar orayı ziyaretedecekleri ısı ve duman ile canından bezdirmekte içeriye girip delikli taştan geçmek isteyen ler duman isinden dolayı üzerlerinin kirleneceği için girememektedirler. Çilehanenin yakınındaki kutsal sayılan ardıç ağacı bu yıl kurumuş.Çünkü buraya inanç için gelenler malesef zarar için elinden geleni yapmak tadırlar.Adak için bağlana bezler, dilek için kabuğunun içi yarılarakiçine sokulan demir paralar acaba hangi inanca hizmet etmiştir. Daha ardıç ağacı kurumadan evvel ziyarete gelen Hıdır Çokçeken Baba burada yaşadığı olayı şöyle anlatmıştı.Bir tarikat lideri müritlerine iyi görünebilmek için kendi kendine bir takım hareketler ile ağacı elindeki sivri uçlu çakısı ile delip ardındaki uzun kuyruktakilerden aldığı madeni paraları ağzında ıslatarak ağacın içine sokmıya çalışıyormuş. Bu olaya dayanamıyan elindeki çakıyı alıp başlamış o kişinin elini hafiften çizmiye.Canı yanan bu lider “sen ne yapıyorsun delimisin sen diye bağırmıya”.Bu sefer Hıdır Baba Ben değil deli olan sizin gibiler diyerek bu uygulamayı durdurmak istemiş.Ne yazık ki şimdi o ağaç kururumuş buna sebep olanlar kendilerini nasıl savunacaklardır.Bu tür uygulamalar ile yobazlardan bir farkıımız olacağına ina nan varsa açıkça söylesin.Yukarıda anlatmıya çalıştığımız mum yakılma olayları beş taşlarda yapılmaktadır.Zaman içinde ısı farkları dolayı sıyla bu taşların diren me güçleri bir gün kalmıyacak ve parçalanacaktır.O zaman bir akıllı kalabalık içinden bu taşlardan hatıra almıya kalkarsa kısa zaman içinde BEŞ TAŞLAR YOK TAŞLAR olacaktır.Beş taşların üst yanında kadı kayası diye bilinen kaya halk tarafından taş atılmak suretiyle bir tür ziyaret yapıldığını sananlar her taşın oradaki tarihi yok ettiğini hiç akıllarına getirmiyorlarmı.Bunu Adil Ali Atalay’a söylediğimde ilk gelişimde bende taş atmıştım ama sonradan sizin gibi ben de zararını düşündüm dedi.Tüm Ehl-i Beyt e inanalar tarafından dünya var oldu sürece yaşayacağına inanılan dut ağacı üzerine bağlanan bezlerden dolayı yer yer kurumuştur.Eğer önüne bu uygulamayı engelliyecek bir şey yapılmazsa ardıç ağacının akibeti çok değil bir kaç yıl sonra onun da başına gelecektir .Bir ara Hazreti Pirin bahçesinden güllerden yaprak aşısı yapmak için oradaki yetki lilerden izin alarak bir kaç aşılık aldım.Bunu yaparken halkın bunu görüp aynen uygulıyacaklar diye korktum.Çünkü nerede bir dal budak görmüşlerse biraz bez bağlamışlar.Bu ve benzeri zarar verecek uygulamaların görevlilerce engellen mesinden başka çıkar yol yoktur.Bez bağlamak ile gönül birleme artık bu devir de ayırt edilmelidir İnançlara saygımız büyük amam gelecek nesillere bu kutsal yerlerin sadece resimleri kalacaktır.Kutsal yerlerimize ve değerlerimize sahip çıkalım çünkü başka bir yerde başka bir HACI BEKTAŞ’IMIZ yok.
Bu yazımız Nefes dergisinin 28 .ci sayılarında 1996 yılında yayımlanmıştı.