Türklerin Gizli Anayasası: Töre

13/01/2009

Osmanlı Sarayı’nda bayramlaşma!

Filed under: Bayram,DEVLET TEŞKİLATI,Eğlence,Nezaket,Protokol — Arslan @ 09:24

Osmanlı Sarayı'nda bayramlaşma!

İslam tarihinde bayramları halk arasında merasim şeklinde kutlama geleneğini başlatan da Büveyhilerden sonra Bağdat ve civarına hâkim olan Türk hükümdarları olmuştur.

 Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

Tanzimat’la birlikte Osmanlı diplomatikası ve bürokrasisindeki gelişmelere paralel olarak, teşrifat veya protokol kuralları da değişmiş, resmî bayramlaşma törenleri de bu değişimden nasibini almıştır. Önceleri Ramazan ayının 26′sında başlayan ve bayram günlerinde de devam eden törenler, şeyhülislamlık, sadaret ve sarayda ayrı ayrı yapılırken zamanla sadece sarayla ve bayramın ilk günü ile sınırlandırılmıştır. Tanzimat sonrası bayramlaşma törenleri ve tarihsel gelişimle alakalı bugüne dek çeşitli çalışmalar yapılmış, bunlardan bazıları da yayınlanmıştır.

Ancak klasik dönem anlayışından epey uzak, “mutlak Batılılaşma” zihniyetinin bir uzantısı olarak sık sık değişen bu törenleri, ilgili çalışmalara havale ederek XVII. yüzyılda saraydaki bir bayramlaşma törenini o dönemin önemli bir kaynağından özetleyerek ve sadeleştirerek aktarıyoruz. XVII. yüzyılda Kânunnâme yazarlarından Hezarfen Hüseyin Efendi (1600-1676), Telhîsü’l-Beyan fî Kavânîni Âl-i Osman adlı eserinde 17. yy’daki bayramlaşma geleneğini ayrıntılarıyla anlatır. Onun bu eseri Osmanlı Kanûnnâmeleri serisinin de ilk muntazam örneği kabul edilmiştir.

Arefe günü öğle namazından sonra saray çavuşları, divan önünde divan heyeti ile birlikte, ellerinde süslü âsâlarla saf tutarlar. Mehteran da Adl Köşkü önünde bekler. Sultanın has atlarından birkaç tanesine, kös seslerinden ürküp kaçmaması, bir sonraki gün yapılacak törene hazırlamak için başlarına resmî kavuklar giymiş saraçlar binerler ve mehterin hemen arkasında dururlar. İkindi ezanı okunup namaz kılındıktan sonra selâtin camilerinin hatib ve imamları Bâb-ı Saâdet’in sağında ve solunda bulunan sekilere otururlar ve padişahın teşrifini beklerler.

Ve Bâb-ı Saâdet’in önüne hükümdarın tahtı yerleştirilir. Padişah gelip oturduktan sonra kendisini bekleyen imam ve hatibler Kur’an’dan kısa birer bölüm okurlar. Hazînedârbaşı keselerle hediyelerini verdikten sonra mehteran yeri göğü inletecek şekilde bir nevbet vurur. Ve “hemîşe bunun emsâli eyyama erişmek nimeti müyesser ola!” (her zaman bunun gibi günlere erişmek nimeti nasip ola!) diyerek alkış (burdaki anlamı duâ ve temenni) tutarlar. Daha sonra adı geçen zümre içinde duâcılık görevinde bulunan çavuş, veciz bir duâ eder ve dağılırlar.

Bayram gecesinin üçte biri geçtikten sonra Bâb-ı Hümâyun açılır ve ehl-i divan gelip yerlerine otururlar… Saray Hazinesi ve divanhâne önünde beklerler. Sabah namazı vaktinin girmesiyle birlikte şeyhülislam da gelip meclisin en muteber yerine oturur. En sonra sadrazam tam bir ihtişam içinde gelir ve yerini alır. Sabah olmadan önce bayram günlerinde kullanılan altın süslemeli özel taht, Bâb-ı Saâdet’in iki kapısı arasındaki sofa üzerine yerleştirilir. Yüz yirmi vukiyye (okka) (yaklaşık 154 kg) ağırlığındaki meşhur halı Bâb-ı Saâdet’in sağ tarafındaki mermer sütunlardan ilk ve ikinci sütun arasından ileriye doğru serilir.

Sabah vaktinden sonra taht halı üzerine alınır, padişahın teşrifine dek beklenilir. Haremin has oda tarafındaki odasından -dünyayı aydınlatan güneş misali- sabah namazı vaktinde kalkan padişah, namazı mescidde cemâatle kılıp has odaya şeref verince önce dilsizler, sonra cüceler, kıdem sırasına göre gelip padişahın elini öperler. Daha sonra has oda başısı, silahdar ağa, çukadar ağa vs. saray bürokratları teker teker gelip el öperler. Sonra padişah üzerindeki kaftanını değiştirerek dışarıya çıkar. Bu arada mescidin karşısında meydanda bulunan fıstık ağacı altındaki imam ve baştabibin karşısına gelince kısa bir süre durur, iltifat dolu bakışıyla onları selamlar. Bu arada onlar da etek öperler. İmam Efendi devletin devamı için duâ edip fatiha okuduktan sonra padişah kapı dışında olan tahtına doğru yürür. Çevresinde toplananlara selam verdikten sonra çavuşlar yüksek bir sadâ ile alkış tutup duâ ederler. Daha sonra tahtına geçer. Sarayın kapıcıbaşıları gümüş âsâlarıyla tahtın karşısında kıyam ederler.

Osmanlı’nın eski kanunu üzere; önce Nakîb-i Eşrâf, sonra Kırım hanları evladından olup İstanbul’da bulunan han çocukları hükümdarın sol tarafından yaklaşıp etek öptükten sonra geri geri çekilip huzurdan çıkarlar.

(Kırım hanlarına gösterilen bu ilgi dikkat çekicidir.) Onları şehzade hocaları, çaşnigirler, azledilmiş beğlerbeyileri, diğer beyler izlerler. Ancak bunlar eşik öperler. Daha sonra divân erkânından çavuşbaşı, kapıcılar kethüdası Dîvanhâne’ye gidip vezirlere işaret edince, sadrazam ve diğer vezirler, kadıaskerler, nişancı ve defterdarlar ve onların hemen ardından reisülküttab selam yerine gelince kıyamda dururlar.

Sadrazam da padişahın sol tarafından dolaşarak gelir etek öper ve daha sonra padişahın sağında ayakta durur. Diğer vezirler ve kadıaskerler de birer birer gelip makam ve mertebelerine göre selam verip etek öperler. Sonra sadrazamın yanındaki yerlerini alırlar. Daha sonra ulemâya izin verilir. Önce şeyhülislam, arkasında görevden ayrılmış kadıaskerler, müderrisler derecelerine göre kalabalık bir halde gelirler. Şeyhülislam selam mahalline gelince padişah ayağa kalkar, (bu kanunnâmeye göre yalnızca şeyhülislam için ayağa kalkıyor). Padişahın elini öpen şeyhülislam geriye çekilerek huzurdan ayrılır. Daha sonra diğer alimler de derecelerine göre etek öperken, üst kademe görevlerde bulunanların isimleri sadrazam tarafından elindeki listeye göre teker teker sultana bildirilir. Padişah da onlara makam ve mansıblarına uygun bir biçimde iltifatta bulunur. Daha sonra Ayasofya Câmiî hatibi ve sonra yeniçeri ağası tüm ocak ağalarıyla birlikte gelip usul üzere etek öperler. (Anlaşılacağı üzere, divan üyeleri ve üst kademe devlet ricali ile bayramlaşma merasimi bayram namazından önce tamamlanmış oluyor. Tanzimat’tan sonra bu tören bayram namazı sonrasına alınıyor.)

Sonra padişah hazretleri dualarla birlikte saray harîminden kendi hanelerine (hâne-i hâssa) dönerler. Bir müddet istirahat ettikten sonra bayram namazını kılmak için yine dışarı teşrif ederler. Üzengi ağaları eşliğinde padişah atına binip ‘Orta Kapı’dan çıktığında vezirler ve diğer devlet erkânı kapının dışında atları üzerinde hazır beklerler. Namazdan sonra tekrar saraya dönülür ve hükümdar kendi hanesine çekilir.

Hükümdâr bayram namazında iken padişah odasının sağ tarafındaki sofada taht kurulur. Kapı ağası, hazinedâr-başı, kilârcı-başı ve saray ağası, sonra diğer ağalar sırayla gelip el öperler ve kendilerine ayrılmış yerlerine geçip kıyam ederler… (Bu kanunnamede belirtilmemekle birlikte, Kurban Bayramı ise bahçede kurbanlar kesiliyor.) Saray görevlilerinin bayramlaşma merasimi de oldukça ayrıntılı bir protokole bağlıdır. Tüm saray görevlilerinin bayramlaşma töreni tamamlanınca padişah arz ağalarını selamlayarak ‘has oda’nın sofasına varırlar. Bu arada bahçeye gidilecek merdivene ibrişimden bir halı serilir ve karşısına da altından yapılmış bir sandalye konulur. Padişah teşrif buyurunca önce bostancı-başı, bostancılar kethüdası ve haseki ağa el öperler. Bostancıbaşı, bayramda kanun olan hediyeyi arz ettikten sonra padişah ‘has oda’ya çekilir ve yemek yerler. Bu sırada tabaklarla helvalar getirilir, vezirlere, şeyhülislam ve bazı şeyhlere bohçalar içinde gönderilir. Vezirler ve ehl-i divan yerlerine geçince saray mutfağından yeniçerilere yemek ikram edilir. Daha sonra divan üyeleri görev yerlerine dönerler.

Yemekten sonra ata binip İrem bahçelerine benzeyen ‘has bahçe’de dolaşan hükümdâr, daha sonra Yalı Köşkü’ne varır. Sol yanında saray ağaları yerlerini alırlar. Kaptan paşa, tersane ağası ve diğer derya beyleri teker teker gelip el öperler. Onları donanma subayları izler. Daha sonra mehter takımı gelir, güreşler yapılır, ok atma, gülle atma vs. diğer spor gösterileri yapılır, hüner ve sanat erbabı padişah huzurunda tüm maharetlerini göstermeye çalışırlar. Beklediklerinin çok üstünde hediye ve ihsanlara boğulurlar. Daha sonra padişah hazretleri Yalı Köşkü’nden ayrılır ve Topkapı’daki saraya dönerler. Bu arada top atışları yeri göğü inletirken büyük şenlikler de başlamış olur.

Nevşehir Ünİversİtesİ Öğretİm Üyesi  Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

 Zaman

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram Kutlamalari
Dolmabahçe, Tanzimatla birlikte batı anlayışının Osmanlı’nın yaşamına girmeye başladığı bir devrin sarayıydı. Mesela eskiden olduğu gibi bayram kutlaması, ramazanın 27.günü şeyhülislamın sadrazamla bayramlaşmasıyla başlamıyordu bu sarayda.
 
Osmanlı Saraylarında, ramazan ve bayramlar, devletin şanına yakışır bir coşkuyla kutlanırdı. Hem üç kıta üzerine yayılmış bir imparatorluktu Osmanlı, hem de Padişah aynı zamanda Halife idi. Ama bu gelenek Dolmabahçe Sarayı’nda biraz değişerek karşılıyordu bayramları.

Osmanlı Padişahları, halife sıfatını Yavuz Sultan Selim zamanında aldılar fakat pek fazla kullanmadılar, ama islami kuralların en görkemli uygulayıcısıydılar.
 
Topkapı Sarayı’nda bayramlar, ramazanın 27.gününde başlardı. Bab-ı Ali’de, şeyhülislam ile adrazam bayramlaşırlar ve kutlamalar başlamış olurdu. Üç aşamalı olarak üç gün bayram öncesi üç gün de bayram olmak üzere  altı günde tamamlanırdı. Ramazan içinde de  Hırka-i Saadet ziyaretleri, baklava veya kadir alayları gibi geleneksel dini törenler yüzlerce yıl boyunca devam etmişti. Yani ramazan ve bayram payitaht için görkemin en son sınırı demek olurdu. Halk da karınca kararınca, güçleri ölçüsünde uygulardı bu ayrıcalıklı zamanları.

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram

Dolmabahçe Sarayı’nda da bundan geri kalınmadı ama Dolmabahçe, tanzimatla birlikte batı üslubunun, imparatorluğun hayatına girdiği bir zaman diliminin sarayıydı. Dolayısıyla, bayramlar da, bir takım yabancı kutlama ve kabullerin sentezlenmesiyle kutlandı bu sarayda. 

Sarayın en görkemli yeri  Muayede (bayramlaşma) Salonuydu. Bu salon, Avrupa saraylarındaki emsallerinin en büyüğüydü. Harem mensuplarıyla bayramlaşmanın gerçekleştiği Mavi Salon’da sarayın muhteşem mekanlarındandı. Fakat Muayede Salonu, ihtişamıyla rakipsizdi. Orası, imparatorluğun dini prestijini sergilemeye devam ediyordu. Zaman zaman değişik amaçlarla kullanılmış olsa da “bayramlaşma salonu” olarak yapılmış ve öyle adlandırılmıştı. Batılı yaşama geçmeye çalışılsa da yaşamın gerçek figürleri Osmanlı’ya özgüydü ve tabii büyük ölçüde dine dayalıydı.

Ama, Topkapı Sarayı’ndaki bayram kutlamalarından farklılıklar yaşanıyordu burada. Yabancı Elçiler, eşleri ve Harem kadınları kendilerine ayrılmış localarda töreni izliyorlardı. Eskiden olduğu gibi sadrazam ve diğer vükela heyeti sultanın ayaklarını değil sadece saçak öpüyorlardı. Bayram kutlaması Nakibul Eşraf’ın (Peygamber sülalesinden gelen bir zat) ilk gün muayede salonunda yaptığı duayla Padişahın huzurunda başlatılıyordu. Böyle değişiklikler vardı Dolmabahçe Sarayı’ndaki bayram kutlamalarında.                                      

Dolmabahçe Sarayında İlk Bayram Kutlaması 1868′de.

Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz, bayramları Topkapı Sarayı’nda kutlamaya devam etmişlerdi. 1868 tarihinde yani Sultan Abdülaziz saltanatı devam ederken bayramlar Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’nda kutlanmaya başlandı ve çok nadir olarak aksadı. Halife unvanını adının önünde kullanmaya başlayan ilk padişah olan II.Abdülhamit Yıldız’da yaşasa da bayramları Dolmabahçe’de kutluyordu. Kızı Ayşe Sultanın anılarında etraflıca anlatılan kutlamalarda, bayram namazının da Beşiktaş’ta ki Sinan Paşa Camisinde kılındığını biliyoruz. Ama, bayram namazlarında ağırlıklı olarak kullanılan cami Dolmabahçe Camisiydi.

Muayede Salonu süslemelerinde sanatın doruğuna çıkılmıştı. Yaklaşık bin sekiz yüz metrekare büyüklüğündeki salonda 56 adet mermer görünümlü, ştuk denilen alçı kaplamalı ahşap sütun bulunuyordu. Köşelerde odalar konumlandırılmış, 36 metre yüksekliğindeki kubbeden 4,5 ton ağırlığında, 664 mumla aydınlatılan, Londra’dan alınmış, Bohemia Kristalinden bir avize konulmuştu.Yerdeki 124 metrekarelik halı, perde ve döşemeler Hereke’ydiler. Salon, sütunların altından içeriye sıcak hava üfleyen özel bir sistemle ısıtılıyordu. Galeri katında harem kadınlarının bayramlaşmayı izleyebilecekleri kafesli locaların yanı sıra müzisyenler, yabancı elçi ve eşleri için de özel bölümler vardı.
 
Topkapı Sarayından getirilen Altın Taht 

İmparatorlukta adettendi, bayramlarda, padişah gelenleri altın tahta oturarak  kabul ediyordu. Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan bayram kutlamalarında bu gelenek bozulmadı. Bir gece öncesinden büyük bir özenle Topkapı Sarayı’ndaki Hazine Dairesinden alınan altın taht Dolmabahçe Sarayı’na getirilip, salonun kuzey bölümüne kuruluyordu. 250 kg. ağırlığındaydı. Zebercet denilen binlerce küçük vuruşun olduğu altın plakalarla kaplıydı.

Tahtı, Topkapı’dan, Enderun-u Humayun muhafızları getirip kuruyorlar ve bayram sabahına kadar başında nöbet tutuyorlardı.

Mağrur Olma Padişahım senden büyük Allah var

Muayede Salonuna önce vükela ve davetliler yerleşirler Padişah daha sonra gelirdi. Salona adım atar atmaz Mızıka-i Hümayun “selam” marşını çalardı. Kenarda bekleyen ve şimdi Dolmabahçe Sarayında hiç kımıldamadan nöbet tutan askerler gibi hiç hareket etmeyen adeta cansızmış gibi duran, uzun boylu delikanlılardan oluşmuş Hademe-i Hassa-i Şahane (Saray Tören Kıtası) padişah önlerinden geçer geçmez ani bir şekilde hep bir ağızdan, yüksek sesleriyle “bayram alkışı” yaparlardı.
Aleyke aynullah, uğurun açık olsun, ikbalin fizun, padişahım devletinle bin yaşa, maşallah, mağrur olma padişahım senden büyük Allah var, uğurun hayır ola”
şeklindeki bayram alkışı, çalan orkestra ile birlikte etkileyici bir giriş sahnesi yaratırdı. Padişah tahta oturur, Nakibul Eşraf’ın (Peygamberin sülalesinden bir zat) duasıyla bayramlaşma başlardı.

Bayramlaşma, gelenlerin önce padişahın karşısında temenna etmesi ve sonra padişahın belirlediği bir görevlinin göğüs hizasında tuttuğu saçağı öpmeleriyle gerçekleşiyordu. Topkapı Sarayı’ndaki kutlamalarda yapılan padişahın sağ ayak, sol ayak öpmeleri, sadrazamın yeri öpmesi Dolmabahçe Sarayı kutlamalarında yoktu. Burda, yer öpmeleri temennaya önüşmüş etek öpmenin yerini de saçak öpme almıştı. Önce sadrazam bayramlaşırdı, sonra belirlenen sırayla diğer görevliler. Şeyhülislam, bayramlaştıktan sonra dua okurdu. Rum ve Ermeni patrikleri bayramlaşmayı kendi dillerine yaparlar, padişah ulema ve dini liderleri ayakta karşılardı.

Padişah salondan çıkarken, yine marş ve bayram alkışıyla uğurlanır, üç bölümden oluşan ve Muayede Salonunda yapılan bayram kutlamaları aynı şekilde tekrarlanırdı. Daha sonra padişah Harem-i Hümayun’daki Mavi Salona geçerek Harem kadınlarıyla bayramlaşırdı. Akşamları da Yıldız Sarayı veya Dolmabahçe Sarayı’nda, tiyatro, sinema, Hacivat-Karagöz, kukla, operet gibi değişik gösterilerle bayram kutlamaları devam ederdi.

Saray’da  Bayram hazırlıkları 

Günler öncesinden başlıyordu bu tatlı telaş. Hem Padişah, hem Valide Sultan bir çok yere bir çok hediye gönderiyorlardı bayramlarda. Bu da günlerce öncesinden başlayan büyük bir telaşa sebep oluyordu. II.Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan anılarında uzun uzun anlatır bunları. Her kesin yeni giysiler diktirdiğini ve birbirinden gizlediğini söyler.

Sarayın son Bayram Kutlaması

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında bayram kutlamalarında da bir takım aksamalar olmaya başlamış. İmparatorluğun son bayram kutlaması 1919 Eylülünde Sultan VI.Mehmet Vahideddin zamanında Dolmabahçe’de yapılmıştır. 1920,1921,1922 yıllarında ülke işgal altında bulunduğundan, bayram kutlamaları, Yıldız Sarayında yapılan özel bayramlaşma programlarıyla geçiştirilmişlerdir.
 
Günümüzde Dolmabahçe Sarayı 

Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu o günlerdeki bütün özelliklerini koruyor. Hiçbir değişiklik yapılmamış. Sadece üst kattaki koridorun camları rıhtıma çarpan bir gemiden dolayı dökülmüş, yani harem kadınlarının yüksek minderlerde bayram muayedelerini seyretiği vitraylar değişmiş o kadar. Mavi Salon da herhangi bir değişiklil yok. Yanlız, altın taht Topkapı Sarayındaki hazine dairesinde artık  Dolmabahçe sarayı’na hiç getirilmiyor.

Günümüzde saray müzeye dönüştürülmüş.Pazartesi ve Perşembe günleri dışındaki günlerde, yaz saati uygulamasında 09/16, kış saati uygulamalarında 09/15 saatleri arasında ziyaret edilebilmektedir. Bir de, yılın ilk günü ile dini bayramların ilk günlerinde de  ziyarete kapalı tutuluyor.

Dolmabahçe Sarayı: 0212 236 90 00

Yazı ve Fotoğraflar :
Bilsen  GÜRER
bgurer@isiltur.com.tr

Osmanli Sarayinda Bayram
Eski Istanbul’da, bayramlarin en görkemli yasandigi mekan Topkapi Sarayi idi. Tesrifat-i Kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen dinî törenlerin yanisira bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca süren saraya özgü sasaali kutlamalar yapilirdi.

Ramazan ayi ve izleyen üç günlük bayram, Osmanli payitahti Istanbul’u ve saray seremonisini renklendiren önemli bir süreçti. Daha Ramazana girmeden, padisahin dindarlik ve iyilikseverligini vurgulamak amaciyla yoksullara sadakalar dagitilir; bereketli, güvenli, dinsel doyumlu bir oruç ayi geçirilmesi için önlemler alinir; kente daha fazla zahire, meyve, sebze, canli hayvan getirtilmesi saglanir; büyük camilerin avlularina yemis, sarküteri, baharat, sekerlemeden mum, fener, kandil çesitlerine, kapamaci isi hazir giysilere, kumas çesitlerine, kitaplara, oyuncaklara kadar akla gelen her seyin pazarlandigi “Ramazan sergileri” açilirdi.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Eski Istanbul, hatta Islam dünyasi ölçeginde, Ramazan ve bayramlarin en yogun ve görkemli yasandigi mekansa Saray-i Amire (Topkapi Sarayi) idi. Tesrifat-i kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen Hirka-i Saadet ziyareti, Baklava alayi, Kadir alayi gibi dinsel-geleneksel ikincil törenlerden ayri olarak bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca aksatilmayan bir dizi gelenek, saraya özgü törenler, kutlamalar sözkonusuydu. “Tehniyye-i iydiyye” (bayram kutlamalari) denilen bu program, arife muayedesi (arife bayramlasmasi), muayede resm-i hümayunu (bayramlasma töreni), alay-i iyd (bayram alayi) olmak üzere üç asamaliydi.

Arife muayedesi, Ramazanin 27. günü seyhülislamin Pasakapisi’nda sadrazami kutlamasiyla baslar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, Ocak agalari sadrazami ziyaret ederlerdi. Ramazanin son gününde ise sarayda arife divani yapilirdi.

O gün ögle namazindan sonra, divan çavuslari, tören giysili ve ellerinde uzun âsalari oldugu halde Divanhane’nin (Kubbealti) önünde saf tutarlar;bunlarin arkasinda padisahin, hazine degerinde rahtlarla donatilmis binek atlari ve üniformali Has Ahir saraçlari siralanir; ikindi namazindan sonra Mehterhane’nin “nöbet” (marslar) çalmaya baslamasiyla Divanhane’de sadrazam, divan üyelerinin; Arzodasi önüne konulan sedef isli Arife tahtina oturan padisah da Birun ve Enderun halklarinin (saray görevlileri), Ocak agalarinin kutlamalarini kabul ederler; bayram ihsanlarinda bulunurlardi. Arife divanindan sonra padisahin, silahdar aganin hediye ettigi ata binerek Hasbahçe’de kisa bir gezinti yapip bahçe kösklerinden birinde dinlenmesi, iç oglanlarinin müsabakalarini izlemesi gelenekti.

Padisah, bayram gecesini Hasoda’da geçiririrken gece yarisindan sonra, Mehterhane nöbetler çalmaya baslar; önce sadrazam daha sonra kubbe vezirleri, divan üyeleri, seyhülislam ve ulema, Kubbealti’na gelip sadrazami kutlarlar; sabah namazini Ayasofya hatibinin imamliginda Divanhane’de kilarlar; namazdan sonra, sarayin tören kapisi olan Babüssaade önünde yapilacak muayede resm-i hümayunu için disari çikip revaklar altinda protokol sirasina girerlerdi.

Diger yandan, muayede (bayramlasma) için Içhazine’den çikartilan altin kaplamali, mücevher islemeli merasim tahti, saray halilari, al serendazlarla (ipek yolluklar) bir tören salonu gibi donatilan “Saçak Alti”na konulurdu. Padisah ise Enderun avlusundaki Agalar Camii’nde sabah namazini kilip Enderun agalarinin kutlamalarini kabul ettikten sonra büyük bayramlasma için, Babüssaade agasi ve Enderun ileri gelenleriyle disari çikar; bu sirada “alkisçi” denen koro, “Aleyke Avnullah! Padisahim çok yasa!” vb. alkis sözlerini yinelerler; Nakibülesraf efendinin duasi bitince yine alkisla padisah tahta oturur; Darüssaade agasi ve silahdar aga arkasinda yer alirlar; muayede resm-i hümayunu (padisahla bayramlasma) baslardi.

Divanhane avlusunu kusatan revaklarin altinda ve önünde yerlerini almis bulunan protokole dahil kisilerin tesrifat kurallari geregi tahtin önüne gelip padisahi kutlamalarinin sirasi ve bir dizi kurali vardi. Önce padisahin hocasi, sonra sirasiyla Kirim hanzadeleri, kapicibasilardan mir-i âleme degin saray görevlileri, sonra sadrazam ve vezirler, seyhülislâm, kazaskerler, büyük müderrisler; yeniçeri agasi ve kapikulu ocaklari agalari, tören düzenini bozucu en basit bir yanlisliga yer vermeksizin tesrifatî efendinin *protokol müdürü* yönetiminde, konumlarina göre belirlenmis “saçak öpme”, “etek öpme”, “musafaha” ve “yer öpme” tarzlarindan biriyle kutlamada ve saygi sunusunda bulunurlardi.

Bayramlasmanin en ilginç sahnesi, vezir-i âzamin Kubbealti önünden çavusbasilarin esliginde hareketle kürkünün sag yenini eliyle tutarak alana girmesi, üç adim ilerleyip diz çökerek yer öpmesi, bunu üçer adimda üç kez yinelemesi, tahta yaklasinca ayaga kalkan padisahin önce sag, sonra sol ayagini öpmesiydi.

Harem dairesine geçen padisah, annesi, hasekileri, çocuklari ve harem kadinlariyla bayramlasir; bayram alayi için kiyafet degistirirdi. Bu sirada, sarayin Alay Meydani’nda da rikâb alayi ya da mevkib-i hümayun denilen, görkemli kortej hazirlanirdi. Mirahor aga ile üzengi agalarinin Haremin Taht Kapisi önüne getirdikleri ata binen padisah, Babüsselâm’dan çikip kortej ortasinda yerini alir; alkislar ve dualarla bayram namazinin kilinacagi camiye hareket ederdi.

Bayram namazini caminin hünkâr mahfilinde kilan padisah, yine alayla saraya dönerdi. Kurban Bayrami’nda, Hasoda önünde padisah için 9 koç kurban edilmesi de âdetti. Bayram günlerini saray kösklerinde geçiren padisah ve ailesi için türlü eglenceler; havalar güzelse Bogaziçi köylerine geziler düzenlenirdi.

Osmanli Hanedani’nin 19. yüzyil ortalarina dogru Besiktas-Ortaköy saraylarina tasinmasindan sonra, saray bayramlarina alafranga âdetlerin de eklendigi saptaniyor.
Bu son dönemde, resmi bayramlasma töreni “Muayede Sofasi” (salonu) denilen büyük kapali mekanda yapilirken harem kadinlari bu töreni kafesli galerilerden, bayram alayini ise kapali saltanat arabalarindan izleyebilmekteydiler.

Muayededen sonra harem dairesine geçen padisah, Valide Sultan Sofasi’nda, haremin kadin sefleri olan hazinedar usta ve yardimcilari tarafindan karsilanir; müzisyen cariyelerden olusan orkestra marslar çalarken padisah da annesi, kizlari, kadinefendileri, ikbâlleri ve cariyelerle bayramlasir; hazinedar usta, futalarla getirilen altin ve gümüs paralari serperdi. Aksam, Muayede Sofasi’nda hanedanin tüm bireylerinin davetli oldugu ve kadinlarinin son moda tuvaletlerle katildigi balo-kokteyl-konser karisimi bir suare verilir; izleyen gün ve gecelerde de sarayda orta oyunu, tiyatro, konser, köçek, çocuklar için hokkabaz, karagöz ve kukla gösterileri yapilirdi.

*Necdet Sakaoglu* (SkyLife 2000/Ocak)

Osmanlı sarayında bayram kutlamaları

Ali Rıza Kardüz


      Ramazan Bayramı eskiden nasıl kutlanırdı diyerek kitapları karıştıranların dikkatini bir şey çeker: “Kitaplarda halkın Ramazan’ı veya bayramı anlatılmaz. Saray’da ve ekabir konaklarında olan biten hikaye edilir.”
     Sayın okuyucularıma eski ramazanlar ve bayramlarda olan biteni anlatmak için dört kitaptan aktarmalar yapacağım. Bu kitaplar şunlardır:
     (1) Büyük Efendi’nin Sarayı, Robert Withers’den çeviren Cahit Kayra, Pera Turizm Yayını, 1996.
     (2) Saray Hatıralarım, Safiye Ünüvar, Cağaloğlu Yayınevi, 1964.
     (3) Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri, Abdülaziz Bey, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995.
     (4) İstanbul’da Ramazan Mevsimi, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Kitabevi Yayını, 1998.
     Safiye Ünüvar sarayda bulunduğu günlerde izlediği bir bayram gününü hikaye eder. Topkapı Sarayı’ndan Beşiktaş Sarayı’na getirilen tahtta padişahın bayram tebriklerini nasıl kabul ettiğini anlatır:
     ”…İşbu tahtın oturulacak yeri ve arkası kırmızı kadife üzerine altın sırma ile işlenmiştir. Ve yine tahtın arkasında yukarıda cevahirle müzeyyen bir tac vardır. Ve iki yanı taraflarında altın saçakları sarkar. Tahtın ön tarafında kıymettar seccade yayılır. Muayede esnasında padişah kime irade ettiyse saçağı göğüs hizasında olarak o şahıs tutar. Ziyaretçiler ise padişahın el veya eteğini öpmezler. Bu saçağı öperler.”
     ”Büyük Efendinin Sarayı” isimli kitapta Robert Withers, Cahit Kayra’nın çevirisi ile Büyük Efendi’nin (padişahın) bayramlaşmasını şöyle anlatır:
     ”Büyük Efendi (padişah) İmparatorluğun yasalarına bağlı olarak Bayram’ın ilk gününde kendisini halka göstermek, bütün büyük kişilerin ve kendi hizmetkarlarından yüksek rütbeli olanlarının eteğini öpmesine müsaade etmek durumundadır. Taht denilen üstüne ipek ve sırma işlemeli bir Acem halısı serilmiş sedire oturur. Eteğini öper, saygıda bulunacak kişiler görevlerini yapıp bitene kadar kıpırdamadan durur.”
     Abdülaziz Bey’in “Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri” isimli kitabında ekabir konaklarındaki verasim ve tebrik daha geniş biçimde anlatılır:
     ”İslam’da Ramazan ayı ile sonundaki bayramın çok önemi olduğundan herkes kudretince bolluk içinde yiyip içmek, eğlenmek için elinden geleni yapardı. Davetler, ziyafetler tertiplenir, hele çocuklar Ramazan geceleri hayal oyunlarına gitmek, sokaklarda akranlarıyla gezmek, bayramda yeni elbiselerini giymek, İstanbul’un her yerinde kurulan eğlence yerlerine giderek eğlenip hoş vakit geçirmek hevesiyle bu bayramı dört gözle beklerlerdi.
     Ramazan Bayramı’na beş-on gün kala bayram için gerekli olanlar alındığı gibi erkekler ve hanımlar da bayramlık elbiseler diktirir, çocuklara da kendi isteklerine göre yeni elbiseler yaptırırlardı.
     Ev ve konaklarda bulunan cariyelerin elbiseleri bayramdan önce biçilir, dikilir, hazırlanır, verilecek iç çamaşırları da herkesin kıdem ve derecesine göre ayrılır, birer bohça içine konup hazır edilirdi.
     Bu iç çamaşırları ve içlerine konan bahşişler
     bütün selamlık halkına hanım adına bayram gecesi ayrı ayrı dağıtılırdı.
     Konaklarda aşçıbaşı bu gece için özel olarak un kurabiyesiyle, un helvası yapar, süslü bir tepside üstü sarı varaklarla bezenerek ve tepsinin kenarlarına balmumundan şema’lar yapıştırılıp yakılarak hareme gönderilirdi. Kurabiye ve helva içeride alıkonur, tepsiye kırmızı kese içinde aşçıbaşıya ve sakankurlar içinde de diğer aşçılara bahşişler konarak tepsi iade edilirdi. Herkes halince Ramazan Bayramları’na böyle itina gösterir, her sınıf halk bayramın sevincine kudretince katılırdı.
     Ramazan Bayramı üç gün olduğu için büyüklere hürmeten ilk gün gidilir, akraba ve teklifsiz ahbaplar diğer günlerde de tebrik edilebilirdi. Kübera haremleri de bayramlarda aynı şekilde misafirlerinin tebriklerini kabul ederlerse de Osmanlı hanımları arasında tebrik bir hafta sürerdi. Yine de herhalde ilk gün tebrik etme bir hürmet gösterisi idi.”
     Bu anlatımları okuyunuz ve de Cumhuriyetin faziletini anlayınız. Osmanlı döneminde padişahın, vezir vüzera ile ekabir’in olan bayram, Cumhuriyet döneminde “halkın bayramı” oldu.
     Şimdi cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanların, zenginlerin bayrama ilgisi azaldı. Halkın ilgisi çoğaldı.
     
Dürrizade’nin buzdan hoşaf kasesi     

Meşhur Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Molla, II. Mahmud zamanında zenginliğiyle beraber ikramının bolluğu ve kibarlığıyla şöhret bulmuştu. Abdullah Molla’nın her tarafa yayılan bu şöhreti padişahın da kulağına gitmiş.
     II. Mahmud Dürrizade’nin kibarlığı hakkında söylenenleri biraz mübalağalı bulmakla beraber, işittiklerinin doğru olup olmadığı hakkında kesin bir kanaate ulaşmayı da arzu etmiş. Bu düşüncenin sevkiyle Dürrizade hakkında söylenen medh ü senaların sıhhatini tahkik etmek ve kendisini sınamak için, bir ramazan günü haber vermeden Dürrizade’nin konağına misafir olmak istemiş.
     Mahmud Dürrizade’yi karşısına alarak birlikte iftar etmişler. Padişah kendisine sunulan yemeklerin lezzetini takdir etmekle beraber her yemek kabının çok kıymetli ve nefis kaplar olduğunu görmüş, yalnız pilavdan sonra gelen hoşafın bulunduğu kabın billur olduğu halde diğer kaplar gibi nefis bir işçiliğe sahip olmamasının sebebini Dürrizade’ye sorduğu zaman efendi: “Kulunuz hoşafın lezzetini bozmasın diye buz parçalarını hoşafın içine attırmıyorum da, gördüğünüz gibi buzdan kase yaptırıp hoşafı onun içine koyduruyorum” demiş. Padişah bu hadiseyi anlatırken bunu kendiliğinden anlayamadığından “Pek utandım” dermiş. Yemekten sonra “Efendi sizin aşçı pek iyi, isterseniz bizim aşçıyla değiştirelim” diyerek kendisini taltif etmiş. Sultan Mahmud, bu olaydan sonra Dürrizade’nin ismi ne zaman huzurunda zikrolunsa “Herif kibardır!” dermiş.
     (Balıkzade Nazırı Ali Rıza Bey’in “İstanbul’da Ramazan Mevsimi” hatıratından özetlenmiştir.)

OSMANLI’NIN BAYRAMI

Mutlu ÖZGEN • Mostar/46. Sayı

Osmanlı İmparatorluğu’nda bayramlar yerleşmiş kuralları olan törenlerle kutlanırdı. Üç gün süren Ramazan Bayramı’na “Iyd-i Said-i Fıtr”, dört gün süren Kurban Bayramı’na ise “Iyd-i Adha” adı verilirdi. Bayramlar, hicretten sonra, yani 634’te başlamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ramazan Ayı’nda, bayramın başlaması için Şevval Ayı’nın girdiğinin işareti olarak hilâlin görülmesi beklenirdi. Eğer Ramazan’ın 29’unda hilâl görülmezse, Ramazan’ın 30’unda top atılarak ertesi günün bayram olduğu ilan edilirdi.

Hilâl görülmediği takdirde bu şekilde bayram gününün tespitine “tekmil-i selasin” denilirdi. Kurban Bayramı’nda da ayın durumuna göre, Zilhicce ayının birinci gününün tespitiyle Arife ve Bayram günü belli olurdu. Ramazan’ın başlangıcını, bitişini, Kadir Gecesi’ni ve Kurban Bayramı’nın ne zaman olduğunu belirlemek, İstanbul Kadısı’nın göreviydi. Kadı bu günleri tespit ettikten sonra Saray’a bildirir, daha sonra da durum halka ilan edilirdi. Saray’a bu günleri bildiren İstanbul Kadısı yüklü bir bahşiş alırdı.

Bayramdan önce subaylara ve memurlara birer maaş ikramiye dağıtılırdı. Devlet hazinesinin zor durumda olduğu dönemlerde bazen bu ikramiye yarım maaşa düşürülmüş, bazen de hiç verilmemiştir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih gibi büyük camilerin ulemaya “kürk bahası”, “iftariye” adı altında hediyeler dağıtılırdı. Bayramlarda askere şeker, kuzu, helva ve salata verilirdi. Zaptiyeye ise, birer adet fes ve püskül verilir veya bedeli ödenirdi. Bayramın birinci günü, hapishanelerdeki mahkûmlara helva dağıtılırdı. Bayram nedeniyle, cezasının üçte ikisini çekmiş mahkûmların bir kısmı da affedilirdi.

Resmî bayramlaşmalar bayramdan önce başlardı. Tanzimat’tan sonra çeşitli günlerde olduğu gibi bayramlarda da bir mektup veya telgraf ile bayram tebriki usulü başlamıştı. Memurlar ve müdürler amirlerinin ve padişahın bayramını mektup veya telgraf ile kutlarlar ve sadakâtlerini arz ederlerdi. Bayram tebriki gönderenlerin bir listesi yapılarak padişaha sunulurdu. Daha sonra bunlara tebriklerinden duyulan memnuniyeti belirten cevap yazısı gönderilirdi.

Bayram tebrikini yalnız Müslümanlar yapmazdı. Ermeni Patriği’nden Keldani Patriği’ne, Ortodoks Metropolitler’den Karadağ Prensi’ne kadar herkes padişaha bayram tebriki gönderirdi.

Memurlar da bayramlaşmak için amirlerinin evlerine giderlerdi. Ancak bu durum çok masraflı olduğu için, Tanzimat’tan sonra 1845’te bir karar alınarak bu uygulamaya son verilmişti. Bu tarihten sonra memurlar amirleriyle iş yerlerinde bayramlaşırlar. Bayramın bitmesinden sonra resmî dairelerdeki memurlar işyerlerinde önce kendi aralarında bayramlaşır, ardından da bayram tebriki için önce müdürlerinin, daha sonra da müdürleriyle birlikte bakanlarının yanına giderlerdi. Bu işler bittikten sonra farklı dairelerin memurları birbirlerini ziyaret ederek kendi aralarında bayramlaşırlardı.

Bayram tatilleri ise, devletin zor durumda olduğu zamanlarda, kısa tutulmuştur. Örneğin 1919 yılı Kurban Bayramı’nda, ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle bayramın üçüncü ve dördüncü günleri, devlet daireleri açılmış ve bütün memurlar işlerinin başında bulunmuştur.

Arife günü, ikindiden itibaren Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, Kurban Bayramı’nın ise dördüncü günü akşamına kadar her gün top atılırdı. Bu toplar genellikle Tersane’den ve Donanma’dan ateşlenirdi. Bazen limanda bulunan yabancı gemiler de top atarlardı. Ramazan ve Kurban Bayramı öncesi Arife Gecesi bütün cami ve mescitlerin kandilleri yakılırdı. Tahirü’l Mevlevi’de yayımlanan 1921 tarihli bir yazıda, eski bayramlar şöyle anlatılır:

“Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arife günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Genelde hamam işi son güne bırakıldığı için, hamamlarda iğne atsan yere düşmezdi. Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı. Bayram sabahı gün ağırmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı. Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını kılarlardı. Daha sonra camilerde kürsüye çıkan vaizler, bayram namazı vakti gelinceye kadar camide bulunanlara vaaz ederlerdi. Namazdan sonra genelde birbirini tanıyan insanlar bayramlaşıp mezarlıkların yolunu tutarlardı. Mezarlık ziyaretlerinde, ölmüş büyüklere dualar edildikten sonra herkes evine giderdi. Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, daha sonra yeni elbiseleriyle komşuları dolaşırlardı. Bu ziyaretlerde el öpen çocuklara bayram harçlığı ve mendil verilirdi”.

Mahalle’de bayramlaşma ise, ayrı bir anlam ifade ederdi. Mahalle bekçileri ve Ramazan davulcuları ev ev dolaşarak bahşişlerini toplarlardı. Eğer mendil ve kumaş verilirse bu bir sırığa bağlanırdı. Bunların ardından tulumbacılar, daha sonra da çöpçüler ziyarete gelirdi. Bu ziyaretçileri uğurlayan ev sahipleri, yola düşerek ilk gün yakın akrabaları olan büyüklerini ziyarete giderlerdi. Bayramda eve gelen insanlara önce şeker, ardından da kahve ikram edilirdi. Ancak şeker öyle bir tane verilmez, şeker tepsisi misafirin önüne konulurdu. Misafir tepsiden istediği kadar şekeri yerdi.

SARAY’DAKİ TÖREN

Bayramlarda düzenlenecek törenin teferruatı Teşrifat Kalemi’nin işiydi. Padişah için düzenlenecek tebrik töreninin teferruatı bu “Daire” tarafından hazırlanır ve işlemler buna göre yürürdü. Ramazan Bayramı Namazı ve bayramlaşma merasimine katılacaklara, davet tezkireleri dağıtılırdı.

Osmanlı Sarayı’ndaki bayramlaşmanın nasıl yapılacağı Fatih Kanunnamesi ile belirlenmişti. Bu kanunnameye göre, padişah bayram sabahı namazını Hırka-i Saadet Dairesi’nde kılar, daha sonra bu yerin önüne taht konulurdu. Padişah tahta oturunca orada bulunan hocalar dualar okur, ardından görevliler bunlara hediyeliklerini verirlerdi. Mehter çalmaya başlayınca bir taraftan da “Bu gibi günlere yetişmek her zaman müyesser ola” diye bağırır ve dua edilirdi.

Osmanlı Padişahı ile bayramlaşma hakkı olanlar da, kanunnamede belirlenmişti. Bu hakkı haiz olan kişiler sabah namazını Ayasofya Camii’nde kıldıktan sonra Saray’a gidip Divan-ı Hümayun’da toplanırlardı. Topluluğun geldiği haberi padişaha iletilince, o da bunun üzerine Arz Odası’na geçerdi. Daha sonra da görevlilerin dizildiği yoldan, tahtın bulunduğu yere gelirdi. Burada padişahı karşılayan Nakibüleşraf Efendi, yüzü padişaha dönük, ayakta ellerini kaldırıp bir dua okuduktan sonra padişahın bayramını kutlar selam vererek huzurundan çıkardı. Enderun Ağaları da bayramlaşma esnasında yüksek sesle;  “Aleyke avnullah! (Allah’ın yardımı üzerine olsun)”, “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada Mehterân Bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı.

Tören sırasında kimin nerede duracağı en ufak teferruatına kadar belliydi. Örneğin Padişah’ın oturduğu tahtın arkasında, sağda Darüssaade Ağası, solda da Silahtar bulunurdu. Buradaki tören sırasında mehter durmadan çalardı. Padişah tahta oturduktan sonra devlet adamları rütbelerine göre sağ taraftan gelerek padişahın eteğini öperlerdi. Veziriazam, Kazasker gibi görevliler etek öperken padişah ayağa kalkardı. Bu üst düzey ricalden sonra sıra Defterdar, Nişancı, Reis’ül Küttap, Defter Emini gibi bürokratlarındı. Ancak bunlar öncekiler gibi etek değil eşik öperlerdi. Şeyhülislam ise, Padişah’ın önünde eğilir ve elini öperdi. El etek öpme işlemini bitiren görevliler, kendileri için belirlenmiş yere geçerek tören müddetince ayakta dururlardı. Kapıkulu Ocakları’nın üst düzey subayları da bu bayramlaşmada hazır bulunurdu.

Törenin bitiminden sonra Padişah,  Has Oda’ya geçerek bayram namazı için üstünü değiştirirdi. Bayram namazı büyük camilerinden birisinde genellikle saraya yakın Ayasofya veya Sultanahmet’te kılınırdı. Bayramdan önce padişaha namazı nerede kılacağı sorulur, buna göre hazırlık yapılırdı. Padişah Harem’den çıkıp özel olarak süslenmiş atına biner ve Bab’üs Selam önünde kendisini bekleyen devlet adamlarıyla birlikte camiye doğru yola çıkardı. Devlet ileri gelenleri rütbelerine göre atlı ya da yaya olarak padişahı takip ederlerdi. Camiye gidilip namaz kılındıktan sonra da aynı düzen içerisinde Saray’a geri dönülürdü. Bayram namazı için yapılan bu gidiş ve dönüşe “Bayram Alayı” adı verilirdi.

Bayram alayları gerçekten yerli ve yabancı seyircileri hayran bırakırdı. Osmanlı Devleti’nin ihtişam ve nizam gösterisi şeklinde cereyan eden bayram alayları İmparatorluk’un bir gövde gösterisi hâlini alırdı. Pek çok yabancı seyyah bu alayları “İstanbullu’ların seyrinden usanç getirmedikleri bir millî, dinî gösteri” olduğunu belirtirler. Özellikle padişahın namaza gidiş gelişini Paus Lucas eserinde şöyle dile getirir:

“At üzerindeki hükümdarın ihtişamı ile hiçbir şey mukayese edilmezdi. Bindiği ve yedekte götürdüğü atları yeryüzünün en güzel atları idi. Atların koşumları altın, inci ve mücevherlere boğulmuştu. Üniformaların çeşitliliği ve debdebesi, atların güzelliği ve koşumlarının zenginliği ve subayların çokluğu içinde alay intizam ve hem kendisinden hem de seyreden halktan gelen dikkate şayan bir sessizlik içinde yol alıyordu. Gerçekten de dünyanın en eğlenceli ve en meraklı gösterisi idi”.

Bütün merasimlerde padişahın hemen arkasında bulunan Rikabdar, Silahdar ve Çukadar ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise solaklar ve peyklerdi. Saray dışına çıkıldığında tertip edilen bütün alaylarda görevli olan bu iki bölük kıyafetleri ile göz dolduran bir görünüm arz ederdi.

Bayramın ikinci günü Padişah “yeni saray” yani Topkapı Sarayı’nda bulunan Gülhane Köşkü’nde bulunurdu. Buraya Kaymakam, Şeyhülislam, Kaptanpaşa gibi görevliler, maiyetleri ile birlikte gelirler ve bayram tebriki için bir tören düzenlenirdi. Bayramın üçüncü günü ise, Padişahlar eski geleneklere göre, Eski Saray’da cirit oyunu seyrederlerdi.

Bayram nedeniyle Harem halkının istediği zincir, küpe ile gerdanlık broş gibi mücevherat, Saray’ın bu tür ziynet eşyasını aldığı kuyumculara bir mektup ile bildirilerek temin edilirdi. Padişah tarafından fakirlere yardım yapılırdı. İmparatorluğun dağılma döneminde zor durumda bulunan göçmen çocuklarını bayramlarda giydirmek de gelenek hâline gelmişti.

Bazı bayramlarda Padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenletirdi. Bu bayram şenliklerinden yakın tarihte yapılanlardan biri, Sultan Abdülaziz’in 25-28 Nisan 1866 tarihleri arasında düzenlettirdiği şenliktir. Bayramlarda seyirciler yarım ay şeklinde otururlar padişahın otağı da bunların tam merkezinde bulunurdu. Padişahın otağının sol yanında ziyafet çadırı yer alırdı. 15. yüzyıldan sonra şenlik düzeni belirli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pişkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Yapılan gösterilerde çeşitli hünerler, esnaf oyunları, dramatik oyunlar, sportif oyunlar yer alırdı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde bayramlar, devlet erkânının katıldığı, büyük hazırlıkların yapıldığı alanlarda halkın da geniş katılımıyla yapılırdı. Saray’da da hazırlıklar önceden başlar, yapılan merasimlerle halk ile devlet erkânının kaynaşması sağlanırdı.

02/01/2009

Küslük

Filed under: Aile,Bayram,Din,Sevgi — Arslan @ 15:22

BU BAYRAM KÜSMEYE KÜSÜN

Nasil gecti anlamadik.
Bu sene günler uzadi diye korktuk ama nasil tuttuk nasil gecti anlamadik
Anladigimiz aclik ve susuzluk ac ve susuzlari hatirlatirken orucun sadece ac ve susuz kalmaktan ibaret olmadigini ic cebimizde hazir tuttuk…
Mümkün oldukca kalp kirmamaya özen gösterdik, iftar öncesi kirdiklarimizdan iftar sonrası özür diledik ve…

…Iste geldi BAYRAM

Bayram’da sadece bir kutlama degil, ziyaret baris ve bagis günüdür…
Önce ölüleri, sonra dirileri ziyaret…
Kücüklere kücük kücük bagislar, hediyeler…
Tüm küslüklere aninda son verme ve baris…

Bende bayramin en büyük anlami bu.
Tüm kirginliklarin kalkmasi ve kimsenin kimseye küs kalmamasi…
“Ben kac kere gittim o hâlâ barismıyor” dediklerinize bir firsat daha verme zamani.
Dedem öyle der “sen git günahini dök”…
Ben de dedemin diliyle diyorumki sizde gidin günahinizi dökün…

Bizim töremizde üc günden fazla küslük olmaz…
Amca, dayi, hala, teyze, eniste, yenge, yâr yâren kim varsa barisin ve bu bayram, küsmeye küsün
Yarin onun aci haberini almadan, tabutunun altina girmeden, koltugunun altina girin.

Genc yasli olana gitsin, yasli olanda yasina yakisani yapsin; affetsin.
Kücük büyüge gitsin, büyük de büyüklügüne yakisani yapsin; affetsin…
Aydin DOGAN gitse Basbakanin boynuna sarilsa “bayramdır bitirelim” dese, “yok mu” der Basbakan acaba…
ya da biz, “bak gördü sIkIyi gitti baristi” mi deriz?
Bu üc bes cig adamin tavri olur; biz “ne güzel ‘ÖRNEK deriz…

Eger iki taraf gitmiyorsa siz araya girin…
Önce iki tarafi ayri ayri ziyaret edip “O senin icin böyle böyle güzel seyler söylüyor” deyin sonra ayni tavri diger tarafa uygulayin kalp yumusatin, yumusatani siz olun…

Zaman ilactir, ve son yaradan kalan kabugu siz kaldirin…
Ne güzeldi o sarkı…;
Nasil olsa her seyin zamanla sonu yok mu..?
Ömür dediğimiz sey, küsecek kadar cok mu..?

İYİ BAYRAMLAR TÜRKİYEM

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers