|
15.10.2008
|
|
Bizler Türk Milleti olarak, yediden yetmişine dek gelenek ve göreneklerimize yürekten bağlıyız. Günlük hayatımızda hiç farkında olmadan, “örf /adet” dediğimiz, toplumun kendiliğinden oluşturup ve işlettiği bu kanunlara uyar ve uygularız. Toplu kentleşmenin her ne kadar etkilemeye çalıştığı bazı törelerimiz yok olmaya yüz tutsa da, küçük yerleşim birimlerinde özellikle Anadolu’da halen bu geleneklerden çoğu yaşamaktadır. Ben bugünkü yazımda ocakların sönmemesi, sülale tütününün tütmesi için yaşanan bir fedakârlık hikâyesini aktarmak istiyorum. ANADOLU/ ANA-DOLU; Bu necip millet yakın tarihine kadar ne analar çıkarmıştır bağrından. Karafatmalar, Nene Hatunlar, Hüsne Gelinler… Hüsne Gelin uzun boylu, beyaz tenli, sürmeli gözleri, sümbül gibi saçlarıyla akılları baştan alan bir güzelliktedir. Şefaatli’nin Kepez’inden el tutan Çopraşık Köyü’nde yaşayan bu cerene herkes sevdalıdır. Gelin görün ki ürkek ceylan gönlünü bir yiğide kaptırmıştır. Bu yiğit bir ocağın tek umudu olan Hacı Ağa’nın oğlu Şahan’dır. Tez zamanda dillere destan bir düğünle ak duvaklar içinde muratlarına ererler. Güzel gelin ne yazık ki evimin direği dediği sevdalısının, evlenmeye engel teşkil eden bir hastalığın pençesinde yaşadığını, ancak evlilik hayatının altıncı ayında öğrenir. Neylesin “Allah’ın yazgısı, talihim” der razı olur. Şahan’ın beklenen akıbeti gerçekleşir, yeşeren umutlar yerine kara bulutlar çöker. Hüsne’nin sadakati ocağın ateşini yakmak üzere mücadele azmini güçlendirmiştir. Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkılacağını iyi bilir ve öyle bir kültürle yetişmiştir. Bu tütün tütecektir diyerek henüz diriliğini kaybetmeyen kaynatasını evlendirmeye karar verir, nihayetinde başarır. Kaynatasının evliliğinden nurtopu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Hüsne’nin duaları kabul olmuştur. Ellerine doğan bu yavruyu kendi evladı gibi korur, büyütür. Askerlik dönüşü köyün en güzel kızıyla evlendirir. Hüsne ev reisi olarak ilk torununu da bağrına basar. Doksan yaşlarında ölmeden önce “ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir” dediği halen söylenegelmiştir.
HÜSNELER HOŞ ZAMANLARINDA ELLERİ ÖPÜLESİ HATUN, ZOR ZAMANLARDA HAN’DIR…
Gelsin
Dağılmaz üstümden bu kara duman Aklımı başımdan alanım gelsin Doktora tabibe götürmen aman İçime pençesin salanım gelsin
Köklenmiş çıbana merhem kâr etmez Seven mecnun olur elden ar etmez Bu sırrı bilenler intizar etmez Yıllardır saklanan yalanım gelsin
Bölünmüş uykuda düşler görüp de Bile bile bir çıkmaza girip de Kuşkulu sözlere kulak verip de Dolu bardaklara dolanım gelsin
Sevda cephesinde atıldık öne Ölsek de geriye dönmedik gene Sam vurup da bağımızı bu sene Tomurcuk gül iken solanım gelsin
Tanesiz ekinler diker başağı Yağmursuz bağlamaz bulut kuşağı Kendi dağlarından itip aşağı Alıp taştan taşa çalanım gelsin
Boşuna da deli gönül boşuna Yüz sürersin hanesinin taşına Orta yerde koyup kendi başına Gidip bir hoyratın olanım gelsin
Ağzındadır kırlangıcın sıvası Onun için güzel olur yuvası Huzuru mahşerde gönül davası Bu garip Özcan’a kalanım gelsin |
12/01/2009
Hüsne gelin; “Ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir!”
02/01/2009
Diş Hediği
Göçmen insanların hayatı, çelişkiler ve zorluklar içinde geçer. Göçmenler, bir taraftan içinde yaşadığı yabancı topluma entegre olmaya çalışırken, diğer taraftan kendi kültürünü korumaya çalışırlar. Çocuklarına bu kültürü aşılamak için didinip dururlar. Bunun için çeşitli ekonomik, sosyal, kültürel ve politik kurumlar oluştururlar. Bu konuda aktif görev yapan kişiler, bazen iki, bazen üç kültür arasında gider gelirler. Çoğu zaman ne yapması gerektiğine karar vermekte zorlanırlar.
Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalen Eyaletinde yer alan Wuppertal kentinde, on bin civarında Kürt yaşıyor. Almanya’nın birçok kentinde olduğu gibi burada da, KOMKAR çatısı altında çalışan bir Kürt kültür kurumu var. Bu dernek, Wuppertal’de oturan tüm göçmen Kürtlere hizmet sunmaya çalışıyor.
Biz de aile olarak bu derneğin üyesiyiz. Dernek yöneticileri, hem Alman toplumuna entegre olmamız, hem de Kürt kültürü içinde yaşamamız için, çeşitli etkinliklerde bulunuyorlar. Üyelerimiz, tanıdıkları, ahbaplık yaptıkları Almanları da, bu etkinliklere çağırıyorlar Almanlar, çeşitli nedenlerle ülkelerine gelmiş yabancıların adet, töre ve kültürlerine büyük ilgi gösteriyorlar.
Geçenlerde, ilk dişini çıkaran bir çocuk için düzenlenen diş hediği kutlaması nedeniyle, dernek binasında toplanmıştık. Bir kaç Alman misafirimiz de toplantıya gelmişti. İyi Almanca bilen bir üyemiz, toplantıya katılan misafirlerimize, yapılacak kutlamayla ilgili kısa bir tarihi bilgi sundu. Bu kutlamanın en çarpıcı yönünü hakkında da şu açıklamada bulundu.
“Binlerce yıl içinde oluşan ve bizlere ulaşan töremize göre, diş çıkaran çocuğun önüne, içinde hedik bulunan bir tepsi getiriyoruz. Bu tepsinin içine, makas, bıçak, kalem, kitap, para, elma gibi şeyler koyuyoruz. Çocuğun eline alacağı eşyaya dayanarak, onun hangi mesleği seçeceğini öğrenmiş oluyoruz. Örneğin makası alan terzi, kitap alan imam, para alan tüccar olacak demektir.”
Bu açıklamadan sonra, içinde hedik, kuru üzüm, fındık, ceviz, şeker ve çeşitli eşyalar bulunan büyük bir tepsi, diş çıkaran çocuğun önüne konuldu. Genelde çocuklar önlerine konulan tepsideki eşyalara saldırırlar. Ama, bu seremoninin aktörü olan çocuk, inadına hiç bir eşyaya ilgi göstermiyordu. Anne, baba ve diğer akrabalarının teşvik edici sözlerine karşın, tepsi içinde bulunan eşyalara elini uzatmamakta inat ediyordu.
Bu durumu gören misafir Almanlardan biri, bizlere dönüp şunları söyledi. “Boşuna uğraşıyorsunuz, bu çocuk tepside bulunan hiç bir eşyayı almayacaktır. çünkü bu çocuğun seçeceği simge, tepside bulunmuyor” İçimizde iyi almanca bilen biri, kendisine sordu. “Çocuğun başka bir simge aradığını nerden çıkarıyorsunuz? Söyler misiniz, çocuk hangi eşyayı istiyor?” Alman misafir, hepimizi hem güldüren hem de düşündüren şu açıklamada bulundu. Bize dedi ki, “Sizde bu dağınıklık, Kürdistan’ı işgal eden devletlerde bu despotluk varken, sizin daha uzun süre onlarla savaşmanız gerekecek. Bence bu çocuk ülkesini özgürlüğü için savaşçı olmak istiyor. Hele tepsiye bir tüfek, tabanca veya el bombası koyun. Onlara nasıl saldırdığını göreceksiniz.”
Alman misafirimizin söylediği sözlere hepimiz kahkahalarla güldük. O günden beridir yapılan bu yorum üzerinde düşünüp duruyorum. Kaç nesil insanımız, Kürt halkının özgürlüğü ve mutluluğu için kendini feda etti. Kişisel çıkar peşinden gitme yerine, ülkesinin ve halkının özgürlüğü ve mutluluğu için, her türlü eza ve cefaya katlandı. İşkence gördü, zindanlarda çürüdü, dağlarda vuruşarak öldü. Ama hala nihayi hedefimize ulaşmış değiliz. Alman dostumuzun dediği gibi, Kürt ulusal mücadelesine gönül vermiş kesimlerde görülen bu dağınıklık varken, statükonun devam edeceği ortadadır. Öyle görünüyor ki, çocuklarımız ve torunlarımızın durumu bizden çok farklı olmayacaktır.
Hayat, bizleri Kürt ulusal çıkarını gündemin birinci maddesine koyacak bir birlik oluşturmaya zorluyor. Kürt sorununu kendine dert edinen kişi, kurum ve partiler, ulusal birliğin kurulması için, çaba gösteriyorlar. Ama hala, halka güven verecek bir organizasyon ortaya çıkmış değil. Bu konuda daha özverili, ilkeli ve kararlı bir çabaya ihtiyacımız var.