Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Doğuşundan Tanzimat’a Türk Tarihinde “Temel Haklarda Kısa Bir Gezinti”

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Töre Kavramı — okuz @ 12:19

Mustafa Kemal TOLUNAY*

Temel Haklar Kavramı İnsan hakları, insan değerini korumayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesini amaçlayan, üstün kurallar bütünüdür.1 Hür ve demokratik toplumlarda kişilere tanınan haklar ve hürriyetler çeşitli terimlerle adlandırılmaktadır. Bu konuda “ferdi haklar” (kişi hakları) veya “ferdi hürriyetler” (Kişi hürriyetleri), “insan hakları”, “Temel Haklar” ve “Kamu Hürriyetleri” terimlerinin kullanıldığı görüyoruz.2 “İnsan Hakları”, bu alandaki terimlerin şüphesiz ki en genişidir. Bu terim, insanlığın belli bir gelişme çağında teorik olarak bütün insanlara tanınması gereken ideal bir haklar listesini ifade eder. Bu ideal liste, çeşitli ülkelerde, değişik ölçülerde pratik değer kazanmış ve uygulama alanına geçmiş bulunabilir. Fakat, “insan hakları” denince, genel olarak, daha çok “olması gereken” alanında kalan veya sadece platonik bildirilere geçen bir “ulaşılacak hedefler programı akla gelir.3 Yenisey’e göre, insan hakları insanın doğmadan önce sahip bulunduğu vazgeçilmeyen ve değerler sisteminde en üst sırada yer alan temel haklar şeklinde tanımlanmaktadır.4 İnsan hakları olgusunda önemli olan konunun kuramsal alanda kendini belli etmesi değil, bir siyasal ve hukuksal örgüt içerisinde gerçekleşme olanağı bulmasıdır.5 “Kamu Hürriyetleri” bu ideal programın gerçekleşmiş kısmıdır. Daha açık bir deyişle kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder. Belli haklar ve hürriyetler, anayasa ve kanunlar tarafından düzenlenmiş, sınırları belirtilmiş ve böylece kişiler pratik olarak kullanılma imkanları sağlanmıştır.6 “Kamu”, bir devletle yaşayan insan topluluğunun bütünüdür. “Kamuya ait” dernekle, istisnasız toplumun tamamı ve onun bütün bireylerine ait olmak kastedilir. Kamunun içine, bütün topluluğu yönelen devlet gücü ile onun bireyinin sahip olduğu haklar girer.7 Bunlara “kamu hürriyetleri” denmesi, sadece bir sınıfa veya zümreye değil, fakat istisnasız olarak herkese (kamuya) tanınmış olmasından ve dolayısıyla fert-devlet ilişkilerin düzenleyen kamu hukukun bir kolunu teşkil etmesindendir. Son zamanlar, “kamu hürriyetleri karşılığında” Temel Haklar” teriminin de sık sık kullanıldığı görülmektedir.8 Bizde 1961’den bu yana “Temel haklar” deyimi konulmaktadır. Bunun İnsan haklarından farklı olup olmadığı yinelenen bir sorudur. Her iki anayasa (1961 ve 1982) da Temel Haklar ve özgürlükler deyiminden başka, İnsan Hakları deyimine de yer verilmiştir. Bu nedenle iki kümenin farklı anlamlara geldiği söylenebilir.9 Çalışmamızda, insan haklarının Türk tarihindeki gelişimini,üç ana başlık altında değerlendireceğiz. 1-Doğuştan İslam’ın Kabulüne Temel Hak ve Hürriyetler Türk tarihinde, İnsan Haklarının daha iyi incelenebilmesi için, öncelikle Türk Kültürünü iyi tanımak gerekir. Her kültürün üç temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: Coğrafi çevre, insan unsuru, cemiyet. Bu durum başka başka coğrafi çevrelerde yaşayan ve ayrı karakterlere sahip insan gruplarına mahsus olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağını gösterir. Böylece 3500 yıllık hayatın bozkır şartları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine mahsus bir kültür tipine sahip olacağı anlaşılır. Biz buna Türklerin yaşadıkları sahadan dolayı “Bozkır Kültürü” diyoruz. At ve demir kültürünün iki temel unsurudur. Ayrıca tabiatıyla farklı bir hukuk anlayışına sahip bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi olduğu için, din, düşünce, ahlak yönlerinden de tamamlanarak bir manevi değerler birliği meydana gelmiştir.10 İnsanın doğal hayatını etkileyen bozkır kültüründe, varlığından kaynaklanan insan hakları, başta özgürlük ve eşitlik duyguları olmak üzere birçok hak ve hürriyetleri etkilemiştir. Eski Türk ailesi “Geniş aile” şeklinde görünmekte ise de, aslında “Küçük aile” tipinde kurulu bulunması akla daha yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi; aile reisinin, adeta mülk sayılan aile efradı üzerinde kesin söz hakkına sahip eski Yunan’ da ki “genose” ve Roma ‘da ki “gens” (geniş aileler) den çok farlı olduğu gibi İslav’lardaki aile büyüğünün bütün aile halkına köleleri gibi hükmettiği, kollektif mülkiyete dayalı, tipik “geniş aile” olan “Zadruga” ya benzemez. Bu tip ailelerde evlatlar, anlaşılacağı üzere, mülk ve söz hakkından yoksunluğun baskısı altındadır. Gelişmiş çoban ailesinde ise ortaklık yalnız otlaklar ve hayvan sürülerinde görülülür.11 Ailede hususi mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletlerinde taşınır mallarda olduğu gibi tarım arazisi üzerinde de özel mülkiyet cari idi.12 Hususi mülkiyet kişi haklarını ve hürriyetinin teminatıdır. İnsan şahsi mülke sahip olup istediği gibi kullandığı veya değerlendirdiği sürece hürdür. 10. asırda Bulgar Türkleri kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdara bir şey vermiyorlardı. Hazar hakanı ve idarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuz’larda beyler, Han’ın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi.13 Gerek, aile hayatında gerekse, ülke üzerinde yaşayan insanların özel mülkiyeti olduğu ve bu mülkiyetin korunduğu anlaşılmaktadır. Türk kültüründe hak ve hürriyetlerin açıkça belirtildiği ve korunduğu hukukun yerini tutan “Töre” yi görüyoruz. Devlette tabiatı ile halk, hak ve hürriyetlerini isteyecek ve bunu başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu talepleri, amme (kamu) hukukunu, hükümdarın vazifelerini belirleyen ve cezai hükümleri ile dikkati çeken törenin tatbiki ile yerine getiriliyordu. Aslında bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukuki sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve umumiyetle “kanun” manasına alınan töre (aslı;törü) eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburi kaideler bütünü idi.14 Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukuki normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkanlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktı. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini koruyordu. Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve “meclis” lerinin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebiliyorlardı. Bununla beraber Anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, Kutadgu Bilig ‘deki kayıtlardan tespit edilebildiği kadarı ile şunlardı: Könilik(adalet), Uz’luk (iyilik,faydalılık), Tüz’lük (eşitlik) ve Kişilik (insanlık)15 Mecliste bütün Türk boyları, hükümdar ailesi ve eşi ve hatta yabancı zümreler temsilcilerinin söz hakkı olduğu, kadının da erkekle aynı yaşayış tarzı ile birlikte her türlü eşitliğin bulunduğu anlaşılmaktadır.16 Böylece yönetimde demokrasinin temel unsuru seçme ve seçilme hakları Türk tarihinde karşımıza çıkıyor bunun yanında eşitlik, insanca davranış ve adalet ilkeleri de insan haklarında Türk insanının daha ilk çağlardan itibaren önemli yeri olduğu gözleniyor. İslamiyet’ten önce hüküm sürmüş Türk devletlerinde; özgürlük, mülkiyet, seçme ve seçilme haklarının kullanıldığı ve töre ile birlikte kamu düzeninin sağlandığı anlaşılmaktadır. Eskiçağda insan hakları kavramının gelişmesine eski Yunan şehir devletlerinin de katkısı olmuştur. Ancak bu devletlerde bireyci bir anlayış olmadığından bireylerin devlete karşı ileri sürebilecekleri hakları yoktur ve kişi birey olarak değil, toplumun bir üyesi olarak kabul edildiği için sadece bazı siyasal haklara sahipti. Köleler dışında kişiler, kanun önünde eşittir.17 Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesinin Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu, yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.18 Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.19 Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.20 Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.21 Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen “Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz halkının kişi güvenliği, malları krala karşı güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.22 2-İslamın Kabulünden Fatih’e Temel Hak ve Hürriyetler Sosyal ve fikri hayat itibariyle “yerleşik” kültür değerlerinin yaşadığı şehir ve kasabalarında İslam hilafetince temsil edilen doğu-islam inanç ve davranışlarının hüküm sürdüğü, aynı zamanda, açıklamağa çalıştığımız geniş imkanlar dolayısıyla bu kültürün boyuna geliştirildiği Horasan çevresinde Bozkırlardan gelen Selçukluların devlet kurabilmeleri ancak İslamiyet’in ve mahalli hususiyetlerin değerlendirilmesi ile mümkündü ve binlerce yıllık bir idarecilik geleneğine sahip Selçuklu başbuğları da bunun farkında idiler. Nitekim İslam’da ve Türkler’de ortak telakki olan adalet ve nizam saygısı daha 1038 yılında, Tuğrul Bey’ in öncüsü sıfatı ile Nişapur’a gelen İbrahim Yınal’ın konuşmasından anlaşılmakta idi. Yınal’a göre, o zamana kadar etrafta görülen asayişsizlik “küçük adamların işi” idi. Fakat artık adil padişah Tuğrul Bey’in idaresi sayesinde kimse nizamı bozmaya cesaret edemeyecekti.23 İslamiyet’in kabulünden sonra töre ile fıkıh (İslam hukuku) birleşmiş insan haklarına geniş yer veren; Yaşama hakkı, mülkiyet, seçme ve seçilme, özel hayatın gizliliği, eşitlik, onurlu bir şekilde yaşama, seyahat etme gibi hak ve hürriyetler daha geniş bir şekilde Türk kültürüne girmiştir. Bu haklar karşılığında devlet işlerinin yürütülmesi konusunda vergi alınması doğal hale gelmiştir. İkta denilen halka paylaştırılan belirli sayıda asker beslemek zorunda olan veya bunun karşılığında vergi veren bir toprak sistemi oluşturulmuştur.24 Türk devletlerinde her ne kadar İslam’ın etkisi görülse de toplum ve aile hayatında kendine has kültür yapısı özelliklerini korumaktadır. Halifeye bağlı gibi gözüken hükümdarlar aslında ülke üzerinde, yönetimde tek söz sahibidir. Hatta devlet işleri din işlerine pek karış-tırılmamıştır. Bağdat’ta oturan halifeyi uyaran Melikşah ülkesinin iç işlerine karışılmaması gerektiğini, belirtilmiştir. Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesi Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.25 Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’ nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.26 Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.27 Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.28 Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen “Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz halkının, kişi güvenliği, malları krala karşı güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri, içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.29 3-Fatih’ten Tanzimata Temel Hak ve Hürriyetler Anadolu beyliklerinde ve Osmanlı devletinin ilk yıllarında benzer yapılar görülmektedir. Ancak, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u feth etmesiyle birlikte imparatorluğa dönüşen ülkede yine Fatih tarafından ünlü fermanı da, örnek olarak kabul edilebilir. O’nun zamanında, insan hakları konusunda önemli kanunlar hazırlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam’ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin temel kanunu olarak mer’iyette kalan Fatih Kanunnamesi çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, nişancı Leyszade Mehmet Çelebi kaleme almıştır.(Kanunname-i al-i Osman)30 Fatih Sultan Mehmet, Hristiyan dini liderlerinin de desteğini almak istiyordu. Bu nedenle Ortodoks rahiplerinin, din özgürlüğüne sahip çıkmak istiyor ve buna sahip çıkacağını belirterek Roma ile birleşme düşüncesinin baş muhalifi Skolorus’ u Patrik seçmiştir ve özgürlük tanımıştır. Bu durum daha sonra Ermenilere, Musevilere ve diğer önemli Müslüman olmayan azınlıklara tanınmıştır. Böylelikle Hristiyan devletleri eskisinden daha farklı olarak kendi güçlerini sergileyebiliyorlardı. Osmanlıların Avrupa’ya girmesinden sonra bölgedeki Rum-Slav Hristiyanların çoğu Rum Patriği altında birleşerek kiliseyi, Osmanlı yayılmasından faydalandırmak istediler. Fethin hemen ardından, Padişah; kent halkından mal ve canlarının korunacağını belirten bildiriler yayınlattı. Fatih başkentinin, İmparatorluğunun bütün ırk ve dinlerini içinde toplayan bir yer yapmak istiyordu. Kentin iktisadi yaşamını canlandırmak için vergi bağışıklığı sağlanıyor, taşınmaz mallar armağan ediliyor, Müslümanlar, Ermeniler, Museviler, Rumlar, Slavlar ve diğerleri imparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a geldiler. Bu dönemde yeni bir zulüm dalgası altında inleyen Museviler Batı Avrupa’dan göç edip imparatorluğa sığınmışlardı. Bu tanınan haklar, özellikle Musevilere tanınan ayrıcalıkları İspanya’dan, Polonya’dan, Avusturya ve Bohemya’dan kaçan Museviler ticaret ve öteki yetenekleri ile beraber Osmanlı Devletine sığındılar ve II.Selim ve III.Murat döneminde bunlar sarayda önemli etkinliklere sahip oldular. Kısacası Osmanlı İmparatorluğunda ki oturan yabancı uyruklular millet statüsünü sağladığı çıkarların çoğu ile Osmanlı yasalarından bağışıklıklarıyla kazandıkları ayrıcalıklı durum sonunda “Millet içinde millet” kendi başlarına bir imparatorluk olup Osmanlı yetkililerinin müdahalesi olmadan istediklerini yapar hale geldiler. O zaman padişahın sağlamış olduğu kurumsal bağlar dışında Osmanlı toplumunu bir araya getiren ve böyle tutan şey neydi? Düzenin en sağlam bağlayıcı gücü, tanrı ile birleşmede ortak bir amaç, ekonomik çıkar ve eylemlerde ortaklık sonucu Müslüman ve Müslüman olmayan halkı bir araya getiren toplumun birleştirici alt yapısı idi. Osmanlı bu hal içinde geleneksel davranış kuralları ve yasaların zorlamaları dışında hiçbir sınıra bağlı olmadan istediğini yapmakla özgürdü. Ancak başkasının haddine müdahale korkusu ile bunun dışına çıkamazdı. Böyle bir davranış yalnızca kalabalık ve cahillikle nitelendirilmekle beraber, Osmanlı toplumunda yerini kaybetmesine kadar çeşitli cezalar ile cezalandırılıyordu. Öyleyse şu şekilde bir anlayış çıkartabiliriz. Büyük ve uzun ömürlü devletler üstün bir adalet sistemine sahiptir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklarda olmuş ise de ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine ait özellikler ve kendi dışındaki dinlere tanınan haklar, yani işlerine, ibadetlerine, adaletlerine hiç karışmamakla özellik gösteren Türk adaleti çok yüksek meziyetlere sahiptir. F. Doney şöyle demektedir. “Bir çok Hristiyan adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ülkelerinden ayrılıp Osmanlı ülkelerine gelip yerleşmişlerdir”. XV. YY. içinde ise F.BABİNGER “Osmanlı Padişahının ülkesinde herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu ve bu şekilde inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı” demektedir. Bu gün bile bir çok ülkede bizim azınlıklara sağladığımız haklar bir çok devletin yapmaya cesaret edemeyeceği hassas konulardır. Örneğin kendilerine ait okullar mabetler ve dillerini serbest bırakma vb. yine gayri müslümler tarafından hazırlanan istenen hırsızlık, gasp, soygun, adam öldürme,devlet makamına zarar verme İslam dinine karşı devlet tarafından yasaklananlara uymayıp casusluk yapanı kendi kilise ve havralarında mahkeme edilirdi. Yol üzerinde ve kasabalarda han ve kervansaraylar vardı. Burada milliyet din inanış ayrımı yapılmaksızın bütün yolculara üç gün ücretsiz barındırılır, emniyetleri sağlanır ve binek eşyaları korunurdu. Osmanlı ülkesinde (İstanbul 1883) isimli eserinde Edmando Amicis şöyle yazmaktadır. “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk de vekar ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile aynı terbiye ile yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa İstanbul’da bir tabaka insan olduğu sanılır. İstanbul’un Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancının küçük bir tehlike ile karşılaşması imkanı yoktur. Namaz kılarken bile bir Hristiyan camiye girip namaz kılanları seyredebilir. Size bakmazlar ve küçümseyip horlamazlar. Kahkaha duyamazsınız. Sokaklarda birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak ayıp sayılır.” Kanuni Sultan Süleyman zamanında, adını veren önemli kanunlar hazırlatmıştır. O’ nun zamanında en mükemmel şeklini almıştır. Bu kanunname,üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde, ceza kanunları genişletilmiş ve sistematik bir şekilde düzenlenmiştir. (Yargısız infaz yapılmayacağı, mal ve can güvenliğini bozanların cezalandırılacağı vs. konularla, insan haklarını garanti altına almıştır.) İkinci bölümde, tımar sistemi ve adil vergilendirilme konuları yer almıştır. İnsan haklarına geniş yer verin üçüncü bölümde, halkın hak ve görevleriyle toprağın kullanılması gibi konular bulunmaktadır.31 Tanzimat’a kadar çeşitli konularda kanunnameler hazırlandı ise de temel olarak, Kanuni zamanında yapılan temel alınmıştır. Osmanlı’da Magna Carta benzeri bir konu: Sened-i İttifak karşımıza çıkmaktadır. 2. Mahmut zamanında, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Sened-i İttifak, ayanlarla padişah arasında, devlet otoritesinin yeniden güçlenmesi için yapılan bir anlaşmadır. Anlaşmada ayanlara kendi bölgelerinde bir takım imtiyazlar verilmeştir. Bu belgede hak ve hürriyetlerle ilgili olarak, 7. Maddede “Her hanedan, kendi bölgesindeki güvenliği ve vergi adaletini temin edecektir. Haksız vergilerin kaldırılması hususunda vükela ile hanedan arasında görüşmeler yapılacaktır.”32 demektedir. Tanzimat’a kadar, devlet idaresiyle alakalı çeşitli düzenlemeler yapılmak istense de istenen sonuçlar alınamamıştır. İnsan hakları konusunda asıl çalışmalar; Tanzimat’tan sonra başlamıştır.

*Başkomiser, Aksaray Polis Okulu Müdürlüğü.

1AKILLIOĞLU, Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü.S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları, S;19. 2KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, s.13. 3KAPANİ, Kamu, A.g.e., s.14. 4YENİSEY, Feridun, İnsan Hakları, s.67, Polis Okulları Ders Kitabı, EGM Basımevi, Ankara, 1994. 5SAVCI, Bahri, İnsan Hakları, s.4, AÜSBF Yayınları, Ankara, 1953. 6KAPANİ, Kamu, s.14. 7AKIN, İlhan, Kamu Hukuku, s.27, Beta Yayınları, 2.Baskı, İstanbul,1980. 8KAPANİ, Kamu, s.14. 9AKKILLIOĞLU Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü. S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları No:17, Ankara, 1995. 10KAFESOĞLU İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1995, S;202-203. 11FREYER H, Sosyolojiye Giriş; 283. 12ÖGEL B., Türk Kültür Tarihi, S;198. 13SÜMER F., Oğuz’lara Dair Destani Mahiyetteki Eserler, s:104, 424. 14ARSAL M., Türk Tarihi ve Hukuk, S; 287. 15KAFESOĞLU İ., Kutadgu-Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, S; 13-20. 16M.MORİ, Bozkır Devletlerinin Teşkilatı, S;220. 17ÜNAL, Temel, s.11. 18KAPANİ, Kamu, s.22. 19MUMCU, İnsan, s.38. 20KAPANİ, Kamu, s.23. 21ÜNAL, Temel, s.27. 22MUMCU, İnsan, s.52. 23KAFESOĞLU İ., Türk Milli Kültürü, S; 345. 24NİZAM’ÜL MÜLK, Siyasetname, fasıl 5 S; 38 Türk terc. M.A.Köymen. 25KAPANİ, Kamu, s.22. 26MUMCU, İnsan, s.38. 27KAPANİ, Kamu, s.23. 28ÜNAL, Temel, s.27. 29MUMCU, İnsan, s.52. 30Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, Cilt 3, S:71. 31Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, 3. Cilt S; 81, (Türkiye Gazetesi). 32YILMAZ F., Türk Anayasa Tarihi, S:21, Niğde, 1998.

http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/26/yeni/web/Mustafa_Kemal_TOLUNAY.htm

Türk’ün Asaleti

Kategori: Asalet, Düşman, Savaş, Şehitlik — okuz @ 11:16

ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL

3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey’in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları’yla ilgili sunuş yazısında:
“Takdimine cür’et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale’nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim.” İlgili yazı şudur:
“Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla “Milli Misak” hududunu çizdirdi. Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi’ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü’nün güneyinde Kereviz Dere’den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi’nde, Saros sahilinde nihayet bulan beş buçuk, altı km.’lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları, yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı, Anafartalar batısında Suvla’nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor, binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor, sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar, başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle, obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran, parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya, geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah’ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir. Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur’anda bu ölçü takdir manasınadır. Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz. “Harp, Savaş” yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor, infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden görmüyordu.
Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi: “Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor. Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma’kesi oluyordu. Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı. Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü. Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor, cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından, gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu. Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu.
Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin /Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu. Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk.
Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün, bir lâhza Kocaçimen’e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı ATATÜRK’ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı.
Türk’ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale’ye münhasır değil, Kafkas’ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina’nın, Irak’ın kızgın ve ateşin çöllerinde, Hicaz’la İran’ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya’nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya’nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla çarpıştık. Türk’ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore’de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor. Şehamet destanları yaratarak Türk’ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor. Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in sözlerinden ilham alarak “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış” vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa! Türk’ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!

 

Türk’ün Asaleti

Kategori: Asalet — okuz @ 11:14

Şimdi size anlatacağım olay yaşanmış bir olaydır. Bu olayın kahramanı ise hala yaşıyor. Bir Doktor.

Ben okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Türk olduğum için bir kere daha gurur duydum.
Dünyadaki diğer ülkeler tarafından istilacı millet diye anılan Türk milletinin asaleti bu olayla bir kere daha gözler önüne seriliyor.

Çanakkale zaferlerinde bu ve bunun gibi birçok olayı okumak bilmek mümkün. Bu sadece onlardan bir tanesi. Bu savaşın dünya tarihindeki önemini ise tek bir cümleyle anlatmak gerekirse, bir milletin, Türk milletinin, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde emperyalizme karşı kazandığı zaferdir demek yeterli olacak bana göre. İşte dış güçlerinde hazmedemediği budur. O günden bugüne değişen bir şey olmamıştır. En korktukları millet Türk milletidir. Ömür boyuda korkmaya, bu devleti yıkmak için ellerinden geleni yapmaya devam edeceklerdir. Bunun açık nedenini işte aşağıdaki hikâyede bulacaksınız.

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden Doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar. New York’ta, Medical Center Hospital’ da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.

—Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Dedim.

Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?
—Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı.
—Ama ben hala merak ediyorum. “Peki, bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”
-”Aldırma öylesine bir şey işte” dedi.

Ben yine ısrarla: “Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…”

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?
—Evet Türk’üm.

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: ‘Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. ‘ Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.

Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana.

İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime:

-Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.

Bu duygularla

—Yazıklar olsun bana! Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış! diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.
Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk…

Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türk ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle
—Bana adınızı söyler misiniz?” dedi.
—Ömer” cevabını verdim. Merakla tekrar sordu:
—Peki, niçin Ömer ismini vermişler sana?
—Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.”
—Senin adın Müslüman adı mı?
—Evet, Müslüman adı deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
—Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.
—Olsun dedim.
—Peki, doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?”

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

—Tabii dedim. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu..

Mırıldandı:

—Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

—Beni yalnız bırakma olur mu?

—Ne gibi Ömer amca?

—Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.”

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

-Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!

Hemen yukarı çıktım.

Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

Ne yalan söyleyeyim, ağladım…

Saygılarımla.

Zeynep ORUNCAK (TÜRK)

Ağanın Asaleti

Arif Molu’ nun şahsında tecessüm eden “Ağa” asâleti, bu insanların, ne şartlar altında ve ne şekilde olursa olsun, başkalarının huzuru için, nefislerinde duydukları acıları bala tahvil etmenin çarpıcı tezahürleriyle doludur. Bir gün, içlerinde Darsıyak’ lı Hacı Mahmut Bey’in bulunduğu, Kayseri’ li seçkinlerden, oluşan bir kalabalık, Molu’ ya, Arif Bey’i ziyarete giderler. Saygıdeğer konuklar, pencereleri geniş avluya bakan odalarda ağırlanmaktadırlar. Bu arada ilahi bir raslantı başgösterir. Arif Bey’in çoktan beri hasta yatan oğlu Cafer, ölür. Yaslı baba, konuklarının neş’esini kaçırmak istemez. Ev halkından, çığlıklarını, göğüslerinin derinliklerinde boğmalarını rica eder. Hıçkırıklar boğazlarda düğümlenir, kimseden çıt çıkmaz. Evin arka duvarı yıktırılır, cenaze oradan çıkarılır, kaldırılır. Konuklara bir şey sezdirilmez. (Ahmet KAPLAN) Erciyes’in Eteğinden Geçenler, Kayseri Ticaret Odası Yayınları:28, Ocak 2000, Kayseri Sayfa:101

23/03/2009

Adalet Mülkün Temelidir

Kategori: ADALET, DEVLET TEŞKİLATI, Görev Şuuru, Kağanlık — okuz @ 14:43

ORTAÇAĞ’DAN HUKUK DERSLERİ

1300’lü yılların başı: Yer Bursa. Tahtta Niğbolu Kartalı Yıldırım Bayezid, Kadılık postunda ise, Molla Şemsüddin Fenari oturuyor. Padişah bir konuda şahitlik ekmek üzere mahkemede, Kadı huzurunda… Evvela hüviyet tespiti. Ardından Emir Sultan’ın gürül gürül sesi: “Hünkarum: Teri cemaat baisi cerh idüğün şuyu bulmağilen… şehadetün caiz değildir.” Yani: “Namazlarını cemaatle kılmadığın söylentisi çıktığı için şahitliğini kabul etmiyorum.” Osmanzade Taib’in “Hadikatüsselatin” isimli eserine göre: “Hünkar, sarayı hümayünları pişgahında bir camii şerif bina idüb evkatı hamsede cemaate müdavemet buyurdular.” Evet ya: Padişah sarayının avlusuna bir cami yaptırdı ve beş vakit namazını burada cemaatle kılmaya başladı. Ancak ondan sonra şahitliği kabul edilmiş olmalı.

 “Bağımsız yargı”, meğer ne anlama geliyormuş? Yıl 1393… Başkent hâlâ Bursa: Osmanlı tahtında da hala Yıldırım Bayezid Han oturuyor… Sefer dönüşü bir solukluk uğradığı yerde “Ayak Divanı” (Padişahın doğrudan halkın şikayetlerini dinlemesi) kurdurup halkın dertlerini dinlerken, yaşlı bir kadın bağıra bağıra Padişahı azarlamaya başlıyor: “Padişahum! Yularını gevşek tuttuğun hademelerinden biri, destur dilemeden sütümü içti. Bedelini talep ettiğimde bağırıp çağırdı. İmam efendinin himmeti, ahalinin gayretiyle herifi yakalayıp kadı efendiye götürdüm. Lakin senin kadı, herifin lehine hükmetti. Mağdur oldum. Hakkımı isterim.” Hademe aranıp bulunuyor. Getirilip Padişahın huzuruna çıkarılıyor. Padişah bizzat sorguluyor: “Böyle iken böyle yaptın mı?” Adam boynunu bükmüş, yalvarıyor: “Affediniz Hünkarım şeytana uydum.” Suç sabit. Hademe cezalandırılacak ve konu kapanacak. Hayır! Padişahın aklı bu işin içindeki işte: “Acaba şahitli ispatlı bir suçu, Kadı Efendi neden cezalandırmamış? Yoksa bazı kadıların rüşvet yediği söylentisi doğru mu?” Hademeye sual: “Kadıya rüşvet vererek mi serbest kaldın?” Genç hademenin boynu bükük, elleri önüne bağlı: “Şevketlüm, billahi rüşvet vermedim, sadece senin maiyetinde bulunduğumu söyledim. O da kabahatımı bağışladı.” Yıldırım Bayezid yıldırım gibi gürlüyor: “Kul hakkını Mevla bile bağışlamazken, kadılar bu selahiyeti nereden alır? Tiz o kadı bulunup huzurumuza getirile!” Başını ellerinin arasına alıp mırıldanıyor: “Eyvah ki, eyvah!.. Mülke kıran girmiş de haberimiz yok. Tiz Bostancubaşu gelsün!”
Bostancıbaşı derhal huzurda. “Bre Bostancubaşu, adamlarını topla. Ev ev bütün şehri dolaş. Kadılardan ve mahkeme lerden şikayetçi olanları tek tek tespit et. Sonra da gel bana bildir. Bildir ki, bozuk mizaçların karını itmam idub adaleti tekrar mülkün esası yapalum.” Hakimlerin bozulması adalet terazinin bozulması demekti; adalet terazisinin bozulması ise mülkün zevaline işaretti. En şiddetli tedbirleri alacak, devri saltanatında mülkün zeval bulmasına izin vermeyecekti. Padişah buyruğunu alan Bostancıbaşı birkaç gün içinde tahkikatını tamamlayıp Padişahın huzuruna çıkıyor. Hazırladığı listeyi sunuyor. Padişah anlıyor ki mahkemelerden ve kadılardan yana yoğun şikayetler var. Yüreği kavruluyor, inim inim inliyor: “Biz bitmişiz!” Bursa’ya döner dönmez tüm beylere hitaben bir ferman yazdırıyor: “Kalenüzde, yahut şehrünüzde, yahut keryenüzde, şer’i şerife mugayir hareket ittiği, rüşvet ile hükmittiği şuyu bulmuş (duyulmuş) kadıların derdest Beyşeheri’ne gönderilmesi… fermanımızdır.” Veziri azam Cendereli (Çandarlı) Ali Paşa, Padişaha, kadıların suçu sabit olması halinde ne yapacağını sorunca, yüreğini ürperten bir cevap alıyor: “Adaletin bozulması mümkün zevaline işarettir. Mülkümüzün zevalini hazırlayan kadıları bir eve doldurup evi ateşe vereceğiz! Ta ki ümmet bunların şerrinden halas olsun.” Hüküm korkunç! Başta Çandarlı olmak üzere bütün vezirler telaşta. Ama genç Padişaha o anda itiraz edip söz dinletmeye imkan yok. Böyle durumlarda Padişaha söz söyleyebilecek tek kişi vardır: Habeşli maskara. O komik hareketlerle konuyu yumuşatıp Padişahı eğlendirirken bazı doğruları söylemekte ustadır. Çandarlı Paşa, Habeşliyi bulup derdini anlatıyor. “O iş kolay” diyor Habeşli, “şimdi hallederim.” Yol kıyafetini giyip huzura çıkıyor. Yıldırım Padişah, Habeşli maskarayı yol kıyafetinde karşısında görünce, gülmekten kendini alamıyor. Sonra da soruyor: “Bre maskara yolculuk mu var?” “Beli Hünkarım, gitmek için ruhsat dilemeye geldim.” “Nereye?” “Bizans’a.” “Ne yapmaya?” “Bizans’tan Bursa’ya yüz papaz getirmeye gidiyorum, Hünkarım.” Padişahın kaşları kalkıyor: “Bre Köle! Müslüman mülkünde papazın işi ne?” “Kadılık edecekler Şevketlüm.” Padişah işin özünü ve özetini anlar gibi. Fakat bir yandan da sohbetin ne şekilde gelişeceğini, sonunun nereye varacağını merak etmekte; tekrar soruyor: “Ya bizde kadılık edecek adem yok mudur da papaz getiriyorsun?” “Sayenizde kalmayacak Hünkarım. Kadıları yakacağınıza göre, bari davalarımıza papazlar baksın da ümmetin işi aksamasın. Malüm, kadılık ilim işidir: Eh, papazlar da bir nevi alim sayılır.” Hünkar hükmün ağırlığı altında ezilerek gülmeye çalışıyor. “Tamam tamam vaz geçtik. Belli ki ifrat etmişiz. Söyle seni huzurumuza gönderen vezirlerimize müsterih olsunlar.” Sadece suçluların cezalandırılmasıyla yetiniyor… Bu bir derstir. Dersini alan Padişah kurmaylarına danışıp rüşvete çare arıyor. Rüşvet kapısını kapatmak için tarihimizde ilk defa “mahkeme rusumu” adı altında davayı kaybedenlerden alınmak üzere bir ücret konuyor. Hakimlere bu paradan pay verilmeye başlanıyor. Değil yetişmiş insanların, yerine göre bir kölenin doğrularına bile sahip çıkmak, “Hikmet mü’minin yitiğidir” diyen bir inanca sahip bulun manın gereğidir. Osmanlı’yı altıyüz sene imparatorluk burcunda tutan sırrın özü belki de bu hikmete sahibiyet anlayışıdır. Ve birkaç uyumsuz yüzünden bir camianın cezalandırılmayacağı, ayrıca haklı olmak için güçlü olmak gerekmediği prensibi de hukukun temelidir.

 http://www.temizhikayeler.com/yazi/201

13/01/2009

Osmanlı Sarayı’nda bayramlaşma!

Kategori: Bayram, DEVLET TEŞKİLATI, Eğlence, Nezaket, Protokol — okuz @ 09:24

Osmanlı Sarayı'nda bayramlaşma!

İslam tarihinde bayramları halk arasında merasim şeklinde kutlama geleneğini başlatan da Büveyhilerden sonra Bağdat ve civarına hâkim olan Türk hükümdarları olmuştur.

 Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

Tanzimat’la birlikte Osmanlı diplomatikası ve bürokrasisindeki gelişmelere paralel olarak, teşrifat veya protokol kuralları da değişmiş, resmî bayramlaşma törenleri de bu değişimden nasibini almıştır. Önceleri Ramazan ayının 26’sında başlayan ve bayram günlerinde de devam eden törenler, şeyhülislamlık, sadaret ve sarayda ayrı ayrı yapılırken zamanla sadece sarayla ve bayramın ilk günü ile sınırlandırılmıştır. Tanzimat sonrası bayramlaşma törenleri ve tarihsel gelişimle alakalı bugüne dek çeşitli çalışmalar yapılmış, bunlardan bazıları da yayınlanmıştır.

Ancak klasik dönem anlayışından epey uzak, “mutlak Batılılaşma” zihniyetinin bir uzantısı olarak sık sık değişen bu törenleri, ilgili çalışmalara havale ederek XVII. yüzyılda saraydaki bir bayramlaşma törenini o dönemin önemli bir kaynağından özetleyerek ve sadeleştirerek aktarıyoruz. XVII. yüzyılda Kânunnâme yazarlarından Hezarfen Hüseyin Efendi (1600-1676), Telhîsü’l-Beyan fî Kavânîni Âl-i Osman adlı eserinde 17. yy’daki bayramlaşma geleneğini ayrıntılarıyla anlatır. Onun bu eseri Osmanlı Kanûnnâmeleri serisinin de ilk muntazam örneği kabul edilmiştir.

Arefe günü öğle namazından sonra saray çavuşları, divan önünde divan heyeti ile birlikte, ellerinde süslü âsâlarla saf tutarlar. Mehteran da Adl Köşkü önünde bekler. Sultanın has atlarından birkaç tanesine, kös seslerinden ürküp kaçmaması, bir sonraki gün yapılacak törene hazırlamak için başlarına resmî kavuklar giymiş saraçlar binerler ve mehterin hemen arkasında dururlar. İkindi ezanı okunup namaz kılındıktan sonra selâtin camilerinin hatib ve imamları Bâb-ı Saâdet’in sağında ve solunda bulunan sekilere otururlar ve padişahın teşrifini beklerler.

Ve Bâb-ı Saâdet’in önüne hükümdarın tahtı yerleştirilir. Padişah gelip oturduktan sonra kendisini bekleyen imam ve hatibler Kur’an’dan kısa birer bölüm okurlar. Hazînedârbaşı keselerle hediyelerini verdikten sonra mehteran yeri göğü inletecek şekilde bir nevbet vurur. Ve “hemîşe bunun emsâli eyyama erişmek nimeti müyesser ola!” (her zaman bunun gibi günlere erişmek nimeti nasip ola!) diyerek alkış (burdaki anlamı duâ ve temenni) tutarlar. Daha sonra adı geçen zümre içinde duâcılık görevinde bulunan çavuş, veciz bir duâ eder ve dağılırlar.

Bayram gecesinin üçte biri geçtikten sonra Bâb-ı Hümâyun açılır ve ehl-i divan gelip yerlerine otururlar… Saray Hazinesi ve divanhâne önünde beklerler. Sabah namazı vaktinin girmesiyle birlikte şeyhülislam da gelip meclisin en muteber yerine oturur. En sonra sadrazam tam bir ihtişam içinde gelir ve yerini alır. Sabah olmadan önce bayram günlerinde kullanılan altın süslemeli özel taht, Bâb-ı Saâdet’in iki kapısı arasındaki sofa üzerine yerleştirilir. Yüz yirmi vukiyye (okka) (yaklaşık 154 kg) ağırlığındaki meşhur halı Bâb-ı Saâdet’in sağ tarafındaki mermer sütunlardan ilk ve ikinci sütun arasından ileriye doğru serilir.

Sabah vaktinden sonra taht halı üzerine alınır, padişahın teşrifine dek beklenilir. Haremin has oda tarafındaki odasından -dünyayı aydınlatan güneş misali- sabah namazı vaktinde kalkan padişah, namazı mescidde cemâatle kılıp has odaya şeref verince önce dilsizler, sonra cüceler, kıdem sırasına göre gelip padişahın elini öperler. Daha sonra has oda başısı, silahdar ağa, çukadar ağa vs. saray bürokratları teker teker gelip el öperler. Sonra padişah üzerindeki kaftanını değiştirerek dışarıya çıkar. Bu arada mescidin karşısında meydanda bulunan fıstık ağacı altındaki imam ve baştabibin karşısına gelince kısa bir süre durur, iltifat dolu bakışıyla onları selamlar. Bu arada onlar da etek öperler. İmam Efendi devletin devamı için duâ edip fatiha okuduktan sonra padişah kapı dışında olan tahtına doğru yürür. Çevresinde toplananlara selam verdikten sonra çavuşlar yüksek bir sadâ ile alkış tutup duâ ederler. Daha sonra tahtına geçer. Sarayın kapıcıbaşıları gümüş âsâlarıyla tahtın karşısında kıyam ederler.

Osmanlı’nın eski kanunu üzere; önce Nakîb-i Eşrâf, sonra Kırım hanları evladından olup İstanbul’da bulunan han çocukları hükümdarın sol tarafından yaklaşıp etek öptükten sonra geri geri çekilip huzurdan çıkarlar.

(Kırım hanlarına gösterilen bu ilgi dikkat çekicidir.) Onları şehzade hocaları, çaşnigirler, azledilmiş beğlerbeyileri, diğer beyler izlerler. Ancak bunlar eşik öperler. Daha sonra divân erkânından çavuşbaşı, kapıcılar kethüdası Dîvanhâne’ye gidip vezirlere işaret edince, sadrazam ve diğer vezirler, kadıaskerler, nişancı ve defterdarlar ve onların hemen ardından reisülküttab selam yerine gelince kıyamda dururlar.

Sadrazam da padişahın sol tarafından dolaşarak gelir etek öper ve daha sonra padişahın sağında ayakta durur. Diğer vezirler ve kadıaskerler de birer birer gelip makam ve mertebelerine göre selam verip etek öperler. Sonra sadrazamın yanındaki yerlerini alırlar. Daha sonra ulemâya izin verilir. Önce şeyhülislam, arkasında görevden ayrılmış kadıaskerler, müderrisler derecelerine göre kalabalık bir halde gelirler. Şeyhülislam selam mahalline gelince padişah ayağa kalkar, (bu kanunnâmeye göre yalnızca şeyhülislam için ayağa kalkıyor). Padişahın elini öpen şeyhülislam geriye çekilerek huzurdan ayrılır. Daha sonra diğer alimler de derecelerine göre etek öperken, üst kademe görevlerde bulunanların isimleri sadrazam tarafından elindeki listeye göre teker teker sultana bildirilir. Padişah da onlara makam ve mansıblarına uygun bir biçimde iltifatta bulunur. Daha sonra Ayasofya Câmiî hatibi ve sonra yeniçeri ağası tüm ocak ağalarıyla birlikte gelip usul üzere etek öperler. (Anlaşılacağı üzere, divan üyeleri ve üst kademe devlet ricali ile bayramlaşma merasimi bayram namazından önce tamamlanmış oluyor. Tanzimat’tan sonra bu tören bayram namazı sonrasına alınıyor.)

Sonra padişah hazretleri dualarla birlikte saray harîminden kendi hanelerine (hâne-i hâssa) dönerler. Bir müddet istirahat ettikten sonra bayram namazını kılmak için yine dışarı teşrif ederler. Üzengi ağaları eşliğinde padişah atına binip ‘Orta Kapı’dan çıktığında vezirler ve diğer devlet erkânı kapının dışında atları üzerinde hazır beklerler. Namazdan sonra tekrar saraya dönülür ve hükümdar kendi hanesine çekilir.

Hükümdâr bayram namazında iken padişah odasının sağ tarafındaki sofada taht kurulur. Kapı ağası, hazinedâr-başı, kilârcı-başı ve saray ağası, sonra diğer ağalar sırayla gelip el öperler ve kendilerine ayrılmış yerlerine geçip kıyam ederler… (Bu kanunnamede belirtilmemekle birlikte, Kurban Bayramı ise bahçede kurbanlar kesiliyor.) Saray görevlilerinin bayramlaşma merasimi de oldukça ayrıntılı bir protokole bağlıdır. Tüm saray görevlilerinin bayramlaşma töreni tamamlanınca padişah arz ağalarını selamlayarak ‘has oda’nın sofasına varırlar. Bu arada bahçeye gidilecek merdivene ibrişimden bir halı serilir ve karşısına da altından yapılmış bir sandalye konulur. Padişah teşrif buyurunca önce bostancı-başı, bostancılar kethüdası ve haseki ağa el öperler. Bostancıbaşı, bayramda kanun olan hediyeyi arz ettikten sonra padişah ‘has oda’ya çekilir ve yemek yerler. Bu sırada tabaklarla helvalar getirilir, vezirlere, şeyhülislam ve bazı şeyhlere bohçalar içinde gönderilir. Vezirler ve ehl-i divan yerlerine geçince saray mutfağından yeniçerilere yemek ikram edilir. Daha sonra divan üyeleri görev yerlerine dönerler.

Yemekten sonra ata binip İrem bahçelerine benzeyen ‘has bahçe’de dolaşan hükümdâr, daha sonra Yalı Köşkü’ne varır. Sol yanında saray ağaları yerlerini alırlar. Kaptan paşa, tersane ağası ve diğer derya beyleri teker teker gelip el öperler. Onları donanma subayları izler. Daha sonra mehter takımı gelir, güreşler yapılır, ok atma, gülle atma vs. diğer spor gösterileri yapılır, hüner ve sanat erbabı padişah huzurunda tüm maharetlerini göstermeye çalışırlar. Beklediklerinin çok üstünde hediye ve ihsanlara boğulurlar. Daha sonra padişah hazretleri Yalı Köşkü’nden ayrılır ve Topkapı’daki saraya dönerler. Bu arada top atışları yeri göğü inletirken büyük şenlikler de başlamış olur.

Nevşehir Ünİversİtesİ Öğretİm Üyesi  Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

 Zaman

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram Kutlamalari
Dolmabahçe, Tanzimatla birlikte batı anlayışının Osmanlı’nın yaşamına girmeye başladığı bir devrin sarayıydı. Mesela eskiden olduğu gibi bayram kutlaması, ramazanın 27.günü şeyhülislamın sadrazamla bayramlaşmasıyla başlamıyordu bu sarayda.
 
Osmanlı Saraylarında, ramazan ve bayramlar, devletin şanına yakışır bir coşkuyla kutlanırdı. Hem üç kıta üzerine yayılmış bir imparatorluktu Osmanlı, hem de Padişah aynı zamanda Halife idi. Ama bu gelenek Dolmabahçe Sarayı’nda biraz değişerek karşılıyordu bayramları.

Osmanlı Padişahları, halife sıfatını Yavuz Sultan Selim zamanında aldılar fakat pek fazla kullanmadılar, ama islami kuralların en görkemli uygulayıcısıydılar.
 
Topkapı Sarayı’nda bayramlar, ramazanın 27.gününde başlardı. Bab-ı Ali’de, şeyhülislam ile adrazam bayramlaşırlar ve kutlamalar başlamış olurdu. Üç aşamalı olarak üç gün bayram öncesi üç gün de bayram olmak üzere  altı günde tamamlanırdı. Ramazan içinde de  Hırka-i Saadet ziyaretleri, baklava veya kadir alayları gibi geleneksel dini törenler yüzlerce yıl boyunca devam etmişti. Yani ramazan ve bayram payitaht için görkemin en son sınırı demek olurdu. Halk da karınca kararınca, güçleri ölçüsünde uygulardı bu ayrıcalıklı zamanları.

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram

Dolmabahçe Sarayı’nda da bundan geri kalınmadı ama Dolmabahçe, tanzimatla birlikte batı üslubunun, imparatorluğun hayatına girdiği bir zaman diliminin sarayıydı. Dolayısıyla, bayramlar da, bir takım yabancı kutlama ve kabullerin sentezlenmesiyle kutlandı bu sarayda. 

Sarayın en görkemli yeri  Muayede (bayramlaşma) Salonuydu. Bu salon, Avrupa saraylarındaki emsallerinin en büyüğüydü. Harem mensuplarıyla bayramlaşmanın gerçekleştiği Mavi Salon’da sarayın muhteşem mekanlarındandı. Fakat Muayede Salonu, ihtişamıyla rakipsizdi. Orası, imparatorluğun dini prestijini sergilemeye devam ediyordu. Zaman zaman değişik amaçlarla kullanılmış olsa da “bayramlaşma salonu” olarak yapılmış ve öyle adlandırılmıştı. Batılı yaşama geçmeye çalışılsa da yaşamın gerçek figürleri Osmanlı’ya özgüydü ve tabii büyük ölçüde dine dayalıydı.

Ama, Topkapı Sarayı’ndaki bayram kutlamalarından farklılıklar yaşanıyordu burada. Yabancı Elçiler, eşleri ve Harem kadınları kendilerine ayrılmış localarda töreni izliyorlardı. Eskiden olduğu gibi sadrazam ve diğer vükela heyeti sultanın ayaklarını değil sadece saçak öpüyorlardı. Bayram kutlaması Nakibul Eşraf’ın (Peygamber sülalesinden gelen bir zat) ilk gün muayede salonunda yaptığı duayla Padişahın huzurunda başlatılıyordu. Böyle değişiklikler vardı Dolmabahçe Sarayı’ndaki bayram kutlamalarında.                                      

Dolmabahçe Sarayında İlk Bayram Kutlaması 1868′de.

Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz, bayramları Topkapı Sarayı’nda kutlamaya devam etmişlerdi. 1868 tarihinde yani Sultan Abdülaziz saltanatı devam ederken bayramlar Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’nda kutlanmaya başlandı ve çok nadir olarak aksadı. Halife unvanını adının önünde kullanmaya başlayan ilk padişah olan II.Abdülhamit Yıldız’da yaşasa da bayramları Dolmabahçe’de kutluyordu. Kızı Ayşe Sultanın anılarında etraflıca anlatılan kutlamalarda, bayram namazının da Beşiktaş’ta ki Sinan Paşa Camisinde kılındığını biliyoruz. Ama, bayram namazlarında ağırlıklı olarak kullanılan cami Dolmabahçe Camisiydi.

Muayede Salonu süslemelerinde sanatın doruğuna çıkılmıştı. Yaklaşık bin sekiz yüz metrekare büyüklüğündeki salonda 56 adet mermer görünümlü, ştuk denilen alçı kaplamalı ahşap sütun bulunuyordu. Köşelerde odalar konumlandırılmış, 36 metre yüksekliğindeki kubbeden 4,5 ton ağırlığında, 664 mumla aydınlatılan, Londra’dan alınmış, Bohemia Kristalinden bir avize konulmuştu.Yerdeki 124 metrekarelik halı, perde ve döşemeler Hereke’ydiler. Salon, sütunların altından içeriye sıcak hava üfleyen özel bir sistemle ısıtılıyordu. Galeri katında harem kadınlarının bayramlaşmayı izleyebilecekleri kafesli locaların yanı sıra müzisyenler, yabancı elçi ve eşleri için de özel bölümler vardı.
 
Topkapı Sarayından getirilen Altın Taht 

İmparatorlukta adettendi, bayramlarda, padişah gelenleri altın tahta oturarak  kabul ediyordu. Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan bayram kutlamalarında bu gelenek bozulmadı. Bir gece öncesinden büyük bir özenle Topkapı Sarayı’ndaki Hazine Dairesinden alınan altın taht Dolmabahçe Sarayı’na getirilip, salonun kuzey bölümüne kuruluyordu. 250 kg. ağırlığındaydı. Zebercet denilen binlerce küçük vuruşun olduğu altın plakalarla kaplıydı.

Tahtı, Topkapı’dan, Enderun-u Humayun muhafızları getirip kuruyorlar ve bayram sabahına kadar başında nöbet tutuyorlardı.

Mağrur Olma Padişahım senden büyük Allah var

Muayede Salonuna önce vükela ve davetliler yerleşirler Padişah daha sonra gelirdi. Salona adım atar atmaz Mızıka-i Hümayun “selam” marşını çalardı. Kenarda bekleyen ve şimdi Dolmabahçe Sarayında hiç kımıldamadan nöbet tutan askerler gibi hiç hareket etmeyen adeta cansızmış gibi duran, uzun boylu delikanlılardan oluşmuş Hademe-i Hassa-i Şahane (Saray Tören Kıtası) padişah önlerinden geçer geçmez ani bir şekilde hep bir ağızdan, yüksek sesleriyle “bayram alkışı” yaparlardı.
Aleyke aynullah, uğurun açık olsun, ikbalin fizun, padişahım devletinle bin yaşa, maşallah, mağrur olma padişahım senden büyük Allah var, uğurun hayır ola”
şeklindeki bayram alkışı, çalan orkestra ile birlikte etkileyici bir giriş sahnesi yaratırdı. Padişah tahta oturur, Nakibul Eşraf’ın (Peygamberin sülalesinden bir zat) duasıyla bayramlaşma başlardı.

Bayramlaşma, gelenlerin önce padişahın karşısında temenna etmesi ve sonra padişahın belirlediği bir görevlinin göğüs hizasında tuttuğu saçağı öpmeleriyle gerçekleşiyordu. Topkapı Sarayı’ndaki kutlamalarda yapılan padişahın sağ ayak, sol ayak öpmeleri, sadrazamın yeri öpmesi Dolmabahçe Sarayı kutlamalarında yoktu. Burda, yer öpmeleri temennaya önüşmüş etek öpmenin yerini de saçak öpme almıştı. Önce sadrazam bayramlaşırdı, sonra belirlenen sırayla diğer görevliler. Şeyhülislam, bayramlaştıktan sonra dua okurdu. Rum ve Ermeni patrikleri bayramlaşmayı kendi dillerine yaparlar, padişah ulema ve dini liderleri ayakta karşılardı.

Padişah salondan çıkarken, yine marş ve bayram alkışıyla uğurlanır, üç bölümden oluşan ve Muayede Salonunda yapılan bayram kutlamaları aynı şekilde tekrarlanırdı. Daha sonra padişah Harem-i Hümayun’daki Mavi Salona geçerek Harem kadınlarıyla bayramlaşırdı. Akşamları da Yıldız Sarayı veya Dolmabahçe Sarayı’nda, tiyatro, sinema, Hacivat-Karagöz, kukla, operet gibi değişik gösterilerle bayram kutlamaları devam ederdi.

Saray’da  Bayram hazırlıkları 

Günler öncesinden başlıyordu bu tatlı telaş. Hem Padişah, hem Valide Sultan bir çok yere bir çok hediye gönderiyorlardı bayramlarda. Bu da günlerce öncesinden başlayan büyük bir telaşa sebep oluyordu. II.Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan anılarında uzun uzun anlatır bunları. Her kesin yeni giysiler diktirdiğini ve birbirinden gizlediğini söyler.

Sarayın son Bayram Kutlaması

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında bayram kutlamalarında da bir takım aksamalar olmaya başlamış. İmparatorluğun son bayram kutlaması 1919 Eylülünde Sultan VI.Mehmet Vahideddin zamanında Dolmabahçe’de yapılmıştır. 1920,1921,1922 yıllarında ülke işgal altında bulunduğundan, bayram kutlamaları, Yıldız Sarayında yapılan özel bayramlaşma programlarıyla geçiştirilmişlerdir.
 
Günümüzde Dolmabahçe Sarayı 

Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu o günlerdeki bütün özelliklerini koruyor. Hiçbir değişiklik yapılmamış. Sadece üst kattaki koridorun camları rıhtıma çarpan bir gemiden dolayı dökülmüş, yani harem kadınlarının yüksek minderlerde bayram muayedelerini seyretiği vitraylar değişmiş o kadar. Mavi Salon da herhangi bir değişiklil yok. Yanlız, altın taht Topkapı Sarayındaki hazine dairesinde artık  Dolmabahçe sarayı’na hiç getirilmiyor.

Günümüzde saray müzeye dönüştürülmüş.Pazartesi ve Perşembe günleri dışındaki günlerde, yaz saati uygulamasında 09/16, kış saati uygulamalarında 09/15 saatleri arasında ziyaret edilebilmektedir. Bir de, yılın ilk günü ile dini bayramların ilk günlerinde de  ziyarete kapalı tutuluyor.

Dolmabahçe Sarayı: 0212 236 90 00

Yazı ve Fotoğraflar :
Bilsen  GÜRER
bgurer@isiltur.com.tr

Osmanli Sarayinda Bayram
Eski Istanbul’da, bayramlarin en görkemli yasandigi mekan Topkapi Sarayi idi. Tesrifat-i Kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen dinî törenlerin yanisira bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca süren saraya özgü sasaali kutlamalar yapilirdi.

Ramazan ayi ve izleyen üç günlük bayram, Osmanli payitahti Istanbul’u ve saray seremonisini renklendiren önemli bir süreçti. Daha Ramazana girmeden, padisahin dindarlik ve iyilikseverligini vurgulamak amaciyla yoksullara sadakalar dagitilir; bereketli, güvenli, dinsel doyumlu bir oruç ayi geçirilmesi için önlemler alinir; kente daha fazla zahire, meyve, sebze, canli hayvan getirtilmesi saglanir; büyük camilerin avlularina yemis, sarküteri, baharat, sekerlemeden mum, fener, kandil çesitlerine, kapamaci isi hazir giysilere, kumas çesitlerine, kitaplara, oyuncaklara kadar akla gelen her seyin pazarlandigi “Ramazan sergileri” açilirdi.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Eski Istanbul, hatta Islam dünyasi ölçeginde, Ramazan ve bayramlarin en yogun ve görkemli yasandigi mekansa Saray-i Amire (Topkapi Sarayi) idi. Tesrifat-i kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen Hirka-i Saadet ziyareti, Baklava alayi, Kadir alayi gibi dinsel-geleneksel ikincil törenlerden ayri olarak bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca aksatilmayan bir dizi gelenek, saraya özgü törenler, kutlamalar sözkonusuydu. “Tehniyye-i iydiyye” (bayram kutlamalari) denilen bu program, arife muayedesi (arife bayramlasmasi), muayede resm-i hümayunu (bayramlasma töreni), alay-i iyd (bayram alayi) olmak üzere üç asamaliydi.

Arife muayedesi, Ramazanin 27. günü seyhülislamin Pasakapisi’nda sadrazami kutlamasiyla baslar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, Ocak agalari sadrazami ziyaret ederlerdi. Ramazanin son gününde ise sarayda arife divani yapilirdi.

O gün ögle namazindan sonra, divan çavuslari, tören giysili ve ellerinde uzun âsalari oldugu halde Divanhane’nin (Kubbealti) önünde saf tutarlar;bunlarin arkasinda padisahin, hazine degerinde rahtlarla donatilmis binek atlari ve üniformali Has Ahir saraçlari siralanir; ikindi namazindan sonra Mehterhane’nin “nöbet” (marslar) çalmaya baslamasiyla Divanhane’de sadrazam, divan üyelerinin; Arzodasi önüne konulan sedef isli Arife tahtina oturan padisah da Birun ve Enderun halklarinin (saray görevlileri), Ocak agalarinin kutlamalarini kabul ederler; bayram ihsanlarinda bulunurlardi. Arife divanindan sonra padisahin, silahdar aganin hediye ettigi ata binerek Hasbahçe’de kisa bir gezinti yapip bahçe kösklerinden birinde dinlenmesi, iç oglanlarinin müsabakalarini izlemesi gelenekti.

Padisah, bayram gecesini Hasoda’da geçiririrken gece yarisindan sonra, Mehterhane nöbetler çalmaya baslar; önce sadrazam daha sonra kubbe vezirleri, divan üyeleri, seyhülislam ve ulema, Kubbealti’na gelip sadrazami kutlarlar; sabah namazini Ayasofya hatibinin imamliginda Divanhane’de kilarlar; namazdan sonra, sarayin tören kapisi olan Babüssaade önünde yapilacak muayede resm-i hümayunu için disari çikip revaklar altinda protokol sirasina girerlerdi.

Diger yandan, muayede (bayramlasma) için Içhazine’den çikartilan altin kaplamali, mücevher islemeli merasim tahti, saray halilari, al serendazlarla (ipek yolluklar) bir tören salonu gibi donatilan “Saçak Alti”na konulurdu. Padisah ise Enderun avlusundaki Agalar Camii’nde sabah namazini kilip Enderun agalarinin kutlamalarini kabul ettikten sonra büyük bayramlasma için, Babüssaade agasi ve Enderun ileri gelenleriyle disari çikar; bu sirada “alkisçi” denen koro, “Aleyke Avnullah! Padisahim çok yasa!” vb. alkis sözlerini yinelerler; Nakibülesraf efendinin duasi bitince yine alkisla padisah tahta oturur; Darüssaade agasi ve silahdar aga arkasinda yer alirlar; muayede resm-i hümayunu (padisahla bayramlasma) baslardi.

Divanhane avlusunu kusatan revaklarin altinda ve önünde yerlerini almis bulunan protokole dahil kisilerin tesrifat kurallari geregi tahtin önüne gelip padisahi kutlamalarinin sirasi ve bir dizi kurali vardi. Önce padisahin hocasi, sonra sirasiyla Kirim hanzadeleri, kapicibasilardan mir-i âleme degin saray görevlileri, sonra sadrazam ve vezirler, seyhülislâm, kazaskerler, büyük müderrisler; yeniçeri agasi ve kapikulu ocaklari agalari, tören düzenini bozucu en basit bir yanlisliga yer vermeksizin tesrifatî efendinin *protokol müdürü* yönetiminde, konumlarina göre belirlenmis “saçak öpme”, “etek öpme”, “musafaha” ve “yer öpme” tarzlarindan biriyle kutlamada ve saygi sunusunda bulunurlardi.

Bayramlasmanin en ilginç sahnesi, vezir-i âzamin Kubbealti önünden çavusbasilarin esliginde hareketle kürkünün sag yenini eliyle tutarak alana girmesi, üç adim ilerleyip diz çökerek yer öpmesi, bunu üçer adimda üç kez yinelemesi, tahta yaklasinca ayaga kalkan padisahin önce sag, sonra sol ayagini öpmesiydi.

Harem dairesine geçen padisah, annesi, hasekileri, çocuklari ve harem kadinlariyla bayramlasir; bayram alayi için kiyafet degistirirdi. Bu sirada, sarayin Alay Meydani’nda da rikâb alayi ya da mevkib-i hümayun denilen, görkemli kortej hazirlanirdi. Mirahor aga ile üzengi agalarinin Haremin Taht Kapisi önüne getirdikleri ata binen padisah, Babüsselâm’dan çikip kortej ortasinda yerini alir; alkislar ve dualarla bayram namazinin kilinacagi camiye hareket ederdi.

Bayram namazini caminin hünkâr mahfilinde kilan padisah, yine alayla saraya dönerdi. Kurban Bayrami’nda, Hasoda önünde padisah için 9 koç kurban edilmesi de âdetti. Bayram günlerini saray kösklerinde geçiren padisah ve ailesi için türlü eglenceler; havalar güzelse Bogaziçi köylerine geziler düzenlenirdi.

Osmanli Hanedani’nin 19. yüzyil ortalarina dogru Besiktas-Ortaköy saraylarina tasinmasindan sonra, saray bayramlarina alafranga âdetlerin de eklendigi saptaniyor.
Bu son dönemde, resmi bayramlasma töreni “Muayede Sofasi” (salonu) denilen büyük kapali mekanda yapilirken harem kadinlari bu töreni kafesli galerilerden, bayram alayini ise kapali saltanat arabalarindan izleyebilmekteydiler.

Muayededen sonra harem dairesine geçen padisah, Valide Sultan Sofasi’nda, haremin kadin sefleri olan hazinedar usta ve yardimcilari tarafindan karsilanir; müzisyen cariyelerden olusan orkestra marslar çalarken padisah da annesi, kizlari, kadinefendileri, ikbâlleri ve cariyelerle bayramlasir; hazinedar usta, futalarla getirilen altin ve gümüs paralari serperdi. Aksam, Muayede Sofasi’nda hanedanin tüm bireylerinin davetli oldugu ve kadinlarinin son moda tuvaletlerle katildigi balo-kokteyl-konser karisimi bir suare verilir; izleyen gün ve gecelerde de sarayda orta oyunu, tiyatro, konser, köçek, çocuklar için hokkabaz, karagöz ve kukla gösterileri yapilirdi.

*Necdet Sakaoglu* (SkyLife 2000/Ocak)

Osmanlı sarayında bayram kutlamaları

Ali Rıza Kardüz


      Ramazan Bayramı eskiden nasıl kutlanırdı diyerek kitapları karıştıranların dikkatini bir şey çeker: “Kitaplarda halkın Ramazan’ı veya bayramı anlatılmaz. Saray’da ve ekabir konaklarında olan biten hikaye edilir.”
     Sayın okuyucularıma eski ramazanlar ve bayramlarda olan biteni anlatmak için dört kitaptan aktarmalar yapacağım. Bu kitaplar şunlardır:
     (1) Büyük Efendi’nin Sarayı, Robert Withers’den çeviren Cahit Kayra, Pera Turizm Yayını, 1996.
     (2) Saray Hatıralarım, Safiye Ünüvar, Cağaloğlu Yayınevi, 1964.
     (3) Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri, Abdülaziz Bey, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995.
     (4) İstanbul’da Ramazan Mevsimi, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Kitabevi Yayını, 1998.
     Safiye Ünüvar sarayda bulunduğu günlerde izlediği bir bayram gününü hikaye eder. Topkapı Sarayı’ndan Beşiktaş Sarayı’na getirilen tahtta padişahın bayram tebriklerini nasıl kabul ettiğini anlatır:
     ”…İşbu tahtın oturulacak yeri ve arkası kırmızı kadife üzerine altın sırma ile işlenmiştir. Ve yine tahtın arkasında yukarıda cevahirle müzeyyen bir tac vardır. Ve iki yanı taraflarında altın saçakları sarkar. Tahtın ön tarafında kıymettar seccade yayılır. Muayede esnasında padişah kime irade ettiyse saçağı göğüs hizasında olarak o şahıs tutar. Ziyaretçiler ise padişahın el veya eteğini öpmezler. Bu saçağı öperler.”
     ”Büyük Efendinin Sarayı” isimli kitapta Robert Withers, Cahit Kayra’nın çevirisi ile Büyük Efendi’nin (padişahın) bayramlaşmasını şöyle anlatır:
     ”Büyük Efendi (padişah) İmparatorluğun yasalarına bağlı olarak Bayram’ın ilk gününde kendisini halka göstermek, bütün büyük kişilerin ve kendi hizmetkarlarından yüksek rütbeli olanlarının eteğini öpmesine müsaade etmek durumundadır. Taht denilen üstüne ipek ve sırma işlemeli bir Acem halısı serilmiş sedire oturur. Eteğini öper, saygıda bulunacak kişiler görevlerini yapıp bitene kadar kıpırdamadan durur.”
     Abdülaziz Bey’in “Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri” isimli kitabında ekabir konaklarındaki verasim ve tebrik daha geniş biçimde anlatılır:
     ”İslam’da Ramazan ayı ile sonundaki bayramın çok önemi olduğundan herkes kudretince bolluk içinde yiyip içmek, eğlenmek için elinden geleni yapardı. Davetler, ziyafetler tertiplenir, hele çocuklar Ramazan geceleri hayal oyunlarına gitmek, sokaklarda akranlarıyla gezmek, bayramda yeni elbiselerini giymek, İstanbul’un her yerinde kurulan eğlence yerlerine giderek eğlenip hoş vakit geçirmek hevesiyle bu bayramı dört gözle beklerlerdi.
     Ramazan Bayramı’na beş-on gün kala bayram için gerekli olanlar alındığı gibi erkekler ve hanımlar da bayramlık elbiseler diktirir, çocuklara da kendi isteklerine göre yeni elbiseler yaptırırlardı.
     Ev ve konaklarda bulunan cariyelerin elbiseleri bayramdan önce biçilir, dikilir, hazırlanır, verilecek iç çamaşırları da herkesin kıdem ve derecesine göre ayrılır, birer bohça içine konup hazır edilirdi.
     Bu iç çamaşırları ve içlerine konan bahşişler
     bütün selamlık halkına hanım adına bayram gecesi ayrı ayrı dağıtılırdı.
     Konaklarda aşçıbaşı bu gece için özel olarak un kurabiyesiyle, un helvası yapar, süslü bir tepside üstü sarı varaklarla bezenerek ve tepsinin kenarlarına balmumundan şema’lar yapıştırılıp yakılarak hareme gönderilirdi. Kurabiye ve helva içeride alıkonur, tepsiye kırmızı kese içinde aşçıbaşıya ve sakankurlar içinde de diğer aşçılara bahşişler konarak tepsi iade edilirdi. Herkes halince Ramazan Bayramları’na böyle itina gösterir, her sınıf halk bayramın sevincine kudretince katılırdı.
     Ramazan Bayramı üç gün olduğu için büyüklere hürmeten ilk gün gidilir, akraba ve teklifsiz ahbaplar diğer günlerde de tebrik edilebilirdi. Kübera haremleri de bayramlarda aynı şekilde misafirlerinin tebriklerini kabul ederlerse de Osmanlı hanımları arasında tebrik bir hafta sürerdi. Yine de herhalde ilk gün tebrik etme bir hürmet gösterisi idi.”
     Bu anlatımları okuyunuz ve de Cumhuriyetin faziletini anlayınız. Osmanlı döneminde padişahın, vezir vüzera ile ekabir’in olan bayram, Cumhuriyet döneminde “halkın bayramı” oldu.
     Şimdi cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanların, zenginlerin bayrama ilgisi azaldı. Halkın ilgisi çoğaldı.
     
Dürrizade’nin buzdan hoşaf kasesi     

Meşhur Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Molla, II. Mahmud zamanında zenginliğiyle beraber ikramının bolluğu ve kibarlığıyla şöhret bulmuştu. Abdullah Molla’nın her tarafa yayılan bu şöhreti padişahın da kulağına gitmiş.
     II. Mahmud Dürrizade’nin kibarlığı hakkında söylenenleri biraz mübalağalı bulmakla beraber, işittiklerinin doğru olup olmadığı hakkında kesin bir kanaate ulaşmayı da arzu etmiş. Bu düşüncenin sevkiyle Dürrizade hakkında söylenen medh ü senaların sıhhatini tahkik etmek ve kendisini sınamak için, bir ramazan günü haber vermeden Dürrizade’nin konağına misafir olmak istemiş.
     Mahmud Dürrizade’yi karşısına alarak birlikte iftar etmişler. Padişah kendisine sunulan yemeklerin lezzetini takdir etmekle beraber her yemek kabının çok kıymetli ve nefis kaplar olduğunu görmüş, yalnız pilavdan sonra gelen hoşafın bulunduğu kabın billur olduğu halde diğer kaplar gibi nefis bir işçiliğe sahip olmamasının sebebini Dürrizade’ye sorduğu zaman efendi: “Kulunuz hoşafın lezzetini bozmasın diye buz parçalarını hoşafın içine attırmıyorum da, gördüğünüz gibi buzdan kase yaptırıp hoşafı onun içine koyduruyorum” demiş. Padişah bu hadiseyi anlatırken bunu kendiliğinden anlayamadığından “Pek utandım” dermiş. Yemekten sonra “Efendi sizin aşçı pek iyi, isterseniz bizim aşçıyla değiştirelim” diyerek kendisini taltif etmiş. Sultan Mahmud, bu olaydan sonra Dürrizade’nin ismi ne zaman huzurunda zikrolunsa “Herif kibardır!” dermiş.
     (Balıkzade Nazırı Ali Rıza Bey’in “İstanbul’da Ramazan Mevsimi” hatıratından özetlenmiştir.)

OSMANLI’NIN BAYRAMI

Mutlu ÖZGEN • Mostar/46. Sayı

Osmanlı İmparatorluğu’nda bayramlar yerleşmiş kuralları olan törenlerle kutlanırdı. Üç gün süren Ramazan Bayramı’na “Iyd-i Said-i Fıtr”, dört gün süren Kurban Bayramı’na ise “Iyd-i Adha” adı verilirdi. Bayramlar, hicretten sonra, yani 634’te başlamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ramazan Ayı’nda, bayramın başlaması için Şevval Ayı’nın girdiğinin işareti olarak hilâlin görülmesi beklenirdi. Eğer Ramazan’ın 29’unda hilâl görülmezse, Ramazan’ın 30’unda top atılarak ertesi günün bayram olduğu ilan edilirdi.

Hilâl görülmediği takdirde bu şekilde bayram gününün tespitine “tekmil-i selasin” denilirdi. Kurban Bayramı’nda da ayın durumuna göre, Zilhicce ayının birinci gününün tespitiyle Arife ve Bayram günü belli olurdu. Ramazan’ın başlangıcını, bitişini, Kadir Gecesi’ni ve Kurban Bayramı’nın ne zaman olduğunu belirlemek, İstanbul Kadısı’nın göreviydi. Kadı bu günleri tespit ettikten sonra Saray’a bildirir, daha sonra da durum halka ilan edilirdi. Saray’a bu günleri bildiren İstanbul Kadısı yüklü bir bahşiş alırdı.

Bayramdan önce subaylara ve memurlara birer maaş ikramiye dağıtılırdı. Devlet hazinesinin zor durumda olduğu dönemlerde bazen bu ikramiye yarım maaşa düşürülmüş, bazen de hiç verilmemiştir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih gibi büyük camilerin ulemaya “kürk bahası”, “iftariye” adı altında hediyeler dağıtılırdı. Bayramlarda askere şeker, kuzu, helva ve salata verilirdi. Zaptiyeye ise, birer adet fes ve püskül verilir veya bedeli ödenirdi. Bayramın birinci günü, hapishanelerdeki mahkûmlara helva dağıtılırdı. Bayram nedeniyle, cezasının üçte ikisini çekmiş mahkûmların bir kısmı da affedilirdi.

Resmî bayramlaşmalar bayramdan önce başlardı. Tanzimat’tan sonra çeşitli günlerde olduğu gibi bayramlarda da bir mektup veya telgraf ile bayram tebriki usulü başlamıştı. Memurlar ve müdürler amirlerinin ve padişahın bayramını mektup veya telgraf ile kutlarlar ve sadakâtlerini arz ederlerdi. Bayram tebriki gönderenlerin bir listesi yapılarak padişaha sunulurdu. Daha sonra bunlara tebriklerinden duyulan memnuniyeti belirten cevap yazısı gönderilirdi.

Bayram tebrikini yalnız Müslümanlar yapmazdı. Ermeni Patriği’nden Keldani Patriği’ne, Ortodoks Metropolitler’den Karadağ Prensi’ne kadar herkes padişaha bayram tebriki gönderirdi.

Memurlar da bayramlaşmak için amirlerinin evlerine giderlerdi. Ancak bu durum çok masraflı olduğu için, Tanzimat’tan sonra 1845’te bir karar alınarak bu uygulamaya son verilmişti. Bu tarihten sonra memurlar amirleriyle iş yerlerinde bayramlaşırlar. Bayramın bitmesinden sonra resmî dairelerdeki memurlar işyerlerinde önce kendi aralarında bayramlaşır, ardından da bayram tebriki için önce müdürlerinin, daha sonra da müdürleriyle birlikte bakanlarının yanına giderlerdi. Bu işler bittikten sonra farklı dairelerin memurları birbirlerini ziyaret ederek kendi aralarında bayramlaşırlardı.

Bayram tatilleri ise, devletin zor durumda olduğu zamanlarda, kısa tutulmuştur. Örneğin 1919 yılı Kurban Bayramı’nda, ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle bayramın üçüncü ve dördüncü günleri, devlet daireleri açılmış ve bütün memurlar işlerinin başında bulunmuştur.

Arife günü, ikindiden itibaren Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, Kurban Bayramı’nın ise dördüncü günü akşamına kadar her gün top atılırdı. Bu toplar genellikle Tersane’den ve Donanma’dan ateşlenirdi. Bazen limanda bulunan yabancı gemiler de top atarlardı. Ramazan ve Kurban Bayramı öncesi Arife Gecesi bütün cami ve mescitlerin kandilleri yakılırdı. Tahirü’l Mevlevi’de yayımlanan 1921 tarihli bir yazıda, eski bayramlar şöyle anlatılır:

“Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arife günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Genelde hamam işi son güne bırakıldığı için, hamamlarda iğne atsan yere düşmezdi. Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı. Bayram sabahı gün ağırmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı. Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını kılarlardı. Daha sonra camilerde kürsüye çıkan vaizler, bayram namazı vakti gelinceye kadar camide bulunanlara vaaz ederlerdi. Namazdan sonra genelde birbirini tanıyan insanlar bayramlaşıp mezarlıkların yolunu tutarlardı. Mezarlık ziyaretlerinde, ölmüş büyüklere dualar edildikten sonra herkes evine giderdi. Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, daha sonra yeni elbiseleriyle komşuları dolaşırlardı. Bu ziyaretlerde el öpen çocuklara bayram harçlığı ve mendil verilirdi”.

Mahalle’de bayramlaşma ise, ayrı bir anlam ifade ederdi. Mahalle bekçileri ve Ramazan davulcuları ev ev dolaşarak bahşişlerini toplarlardı. Eğer mendil ve kumaş verilirse bu bir sırığa bağlanırdı. Bunların ardından tulumbacılar, daha sonra da çöpçüler ziyarete gelirdi. Bu ziyaretçileri uğurlayan ev sahipleri, yola düşerek ilk gün yakın akrabaları olan büyüklerini ziyarete giderlerdi. Bayramda eve gelen insanlara önce şeker, ardından da kahve ikram edilirdi. Ancak şeker öyle bir tane verilmez, şeker tepsisi misafirin önüne konulurdu. Misafir tepsiden istediği kadar şekeri yerdi.

SARAY’DAKİ TÖREN

Bayramlarda düzenlenecek törenin teferruatı Teşrifat Kalemi’nin işiydi. Padişah için düzenlenecek tebrik töreninin teferruatı bu “Daire” tarafından hazırlanır ve işlemler buna göre yürürdü. Ramazan Bayramı Namazı ve bayramlaşma merasimine katılacaklara, davet tezkireleri dağıtılırdı.

Osmanlı Sarayı’ndaki bayramlaşmanın nasıl yapılacağı Fatih Kanunnamesi ile belirlenmişti. Bu kanunnameye göre, padişah bayram sabahı namazını Hırka-i Saadet Dairesi’nde kılar, daha sonra bu yerin önüne taht konulurdu. Padişah tahta oturunca orada bulunan hocalar dualar okur, ardından görevliler bunlara hediyeliklerini verirlerdi. Mehter çalmaya başlayınca bir taraftan da “Bu gibi günlere yetişmek her zaman müyesser ola” diye bağırır ve dua edilirdi.

Osmanlı Padişahı ile bayramlaşma hakkı olanlar da, kanunnamede belirlenmişti. Bu hakkı haiz olan kişiler sabah namazını Ayasofya Camii’nde kıldıktan sonra Saray’a gidip Divan-ı Hümayun’da toplanırlardı. Topluluğun geldiği haberi padişaha iletilince, o da bunun üzerine Arz Odası’na geçerdi. Daha sonra da görevlilerin dizildiği yoldan, tahtın bulunduğu yere gelirdi. Burada padişahı karşılayan Nakibüleşraf Efendi, yüzü padişaha dönük, ayakta ellerini kaldırıp bir dua okuduktan sonra padişahın bayramını kutlar selam vererek huzurundan çıkardı. Enderun Ağaları da bayramlaşma esnasında yüksek sesle;  “Aleyke avnullah! (Allah’ın yardımı üzerine olsun)”, “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada Mehterân Bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı.

Tören sırasında kimin nerede duracağı en ufak teferruatına kadar belliydi. Örneğin Padişah’ın oturduğu tahtın arkasında, sağda Darüssaade Ağası, solda da Silahtar bulunurdu. Buradaki tören sırasında mehter durmadan çalardı. Padişah tahta oturduktan sonra devlet adamları rütbelerine göre sağ taraftan gelerek padişahın eteğini öperlerdi. Veziriazam, Kazasker gibi görevliler etek öperken padişah ayağa kalkardı. Bu üst düzey ricalden sonra sıra Defterdar, Nişancı, Reis’ül Küttap, Defter Emini gibi bürokratlarındı. Ancak bunlar öncekiler gibi etek değil eşik öperlerdi. Şeyhülislam ise, Padişah’ın önünde eğilir ve elini öperdi. El etek öpme işlemini bitiren görevliler, kendileri için belirlenmiş yere geçerek tören müddetince ayakta dururlardı. Kapıkulu Ocakları’nın üst düzey subayları da bu bayramlaşmada hazır bulunurdu.

Törenin bitiminden sonra Padişah,  Has Oda’ya geçerek bayram namazı için üstünü değiştirirdi. Bayram namazı büyük camilerinden birisinde genellikle saraya yakın Ayasofya veya Sultanahmet’te kılınırdı. Bayramdan önce padişaha namazı nerede kılacağı sorulur, buna göre hazırlık yapılırdı. Padişah Harem’den çıkıp özel olarak süslenmiş atına biner ve Bab’üs Selam önünde kendisini bekleyen devlet adamlarıyla birlikte camiye doğru yola çıkardı. Devlet ileri gelenleri rütbelerine göre atlı ya da yaya olarak padişahı takip ederlerdi. Camiye gidilip namaz kılındıktan sonra da aynı düzen içerisinde Saray’a geri dönülürdü. Bayram namazı için yapılan bu gidiş ve dönüşe “Bayram Alayı” adı verilirdi.

Bayram alayları gerçekten yerli ve yabancı seyircileri hayran bırakırdı. Osmanlı Devleti’nin ihtişam ve nizam gösterisi şeklinde cereyan eden bayram alayları İmparatorluk’un bir gövde gösterisi hâlini alırdı. Pek çok yabancı seyyah bu alayları “İstanbullu’ların seyrinden usanç getirmedikleri bir millî, dinî gösteri” olduğunu belirtirler. Özellikle padişahın namaza gidiş gelişini Paus Lucas eserinde şöyle dile getirir:

“At üzerindeki hükümdarın ihtişamı ile hiçbir şey mukayese edilmezdi. Bindiği ve yedekte götürdüğü atları yeryüzünün en güzel atları idi. Atların koşumları altın, inci ve mücevherlere boğulmuştu. Üniformaların çeşitliliği ve debdebesi, atların güzelliği ve koşumlarının zenginliği ve subayların çokluğu içinde alay intizam ve hem kendisinden hem de seyreden halktan gelen dikkate şayan bir sessizlik içinde yol alıyordu. Gerçekten de dünyanın en eğlenceli ve en meraklı gösterisi idi”.

Bütün merasimlerde padişahın hemen arkasında bulunan Rikabdar, Silahdar ve Çukadar ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise solaklar ve peyklerdi. Saray dışına çıkıldığında tertip edilen bütün alaylarda görevli olan bu iki bölük kıyafetleri ile göz dolduran bir görünüm arz ederdi.

Bayramın ikinci günü Padişah “yeni saray” yani Topkapı Sarayı’nda bulunan Gülhane Köşkü’nde bulunurdu. Buraya Kaymakam, Şeyhülislam, Kaptanpaşa gibi görevliler, maiyetleri ile birlikte gelirler ve bayram tebriki için bir tören düzenlenirdi. Bayramın üçüncü günü ise, Padişahlar eski geleneklere göre, Eski Saray’da cirit oyunu seyrederlerdi.

Bayram nedeniyle Harem halkının istediği zincir, küpe ile gerdanlık broş gibi mücevherat, Saray’ın bu tür ziynet eşyasını aldığı kuyumculara bir mektup ile bildirilerek temin edilirdi. Padişah tarafından fakirlere yardım yapılırdı. İmparatorluğun dağılma döneminde zor durumda bulunan göçmen çocuklarını bayramlarda giydirmek de gelenek hâline gelmişti.

Bazı bayramlarda Padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenletirdi. Bu bayram şenliklerinden yakın tarihte yapılanlardan biri, Sultan Abdülaziz’in 25-28 Nisan 1866 tarihleri arasında düzenlettirdiği şenliktir. Bayramlarda seyirciler yarım ay şeklinde otururlar padişahın otağı da bunların tam merkezinde bulunurdu. Padişahın otağının sol yanında ziyafet çadırı yer alırdı. 15. yüzyıldan sonra şenlik düzeni belirli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pişkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Yapılan gösterilerde çeşitli hünerler, esnaf oyunları, dramatik oyunlar, sportif oyunlar yer alırdı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde bayramlar, devlet erkânının katıldığı, büyük hazırlıkların yapıldığı alanlarda halkın da geniş katılımıyla yapılırdı. Saray’da da hazırlıklar önceden başlar, yapılan merasimlerle halk ile devlet erkânının kaynaşması sağlanırdı.

12/01/2009

Hüsne gelin; “Ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir!”

Hüsne gelin…
15.10.2008

Bizler Türk Milleti olarak, yediden yetmişine dek gelenek ve göreneklerimize yürekten bağlıyız. Günlük hayatımızda hiç farkında olmadan, “örf /adet” dediğimiz, toplumun kendiliğinden oluşturup ve işlettiği bu kanunlara uyar ve uygularız.

         Toplu kentleşmenin her ne kadar etkilemeye çalıştığı bazı törelerimiz yok olmaya yüz tutsa da, küçük yerleşim birimlerinde özellikle Anadolu’da halen bu geleneklerden çoğu yaşamaktadır. Ben bugünkü yazımda ocakların sönmemesi, sülale tütününün tütmesi için yaşanan bir fedakârlık hikâyesini aktarmak istiyorum.

         ANADOLU/ ANA-DOLU; Bu necip millet yakın tarihine kadar ne analar çıkarmıştır bağrından. Karafatmalar, Nene Hatunlar, Hüsne Gelinler…

         Hüsne Gelin uzun boylu, beyaz tenli, sürmeli gözleri, sümbül gibi saçlarıyla akılları baştan alan bir güzelliktedir. Şefaatli’nin Kepez’inden el tutan Çopraşık Köyü’nde yaşayan bu cerene herkes sevdalıdır. Gelin görün ki ürkek ceylan gönlünü bir yiğide kaptırmıştır. Bu yiğit bir ocağın tek umudu olan Hacı Ağa’nın oğlu Şahan’dır. Tez zamanda dillere destan bir düğünle ak duvaklar içinde muratlarına ererler. Güzel gelin ne yazık ki evimin direği dediği sevdalısının, evlenmeye engel teşkil eden bir hastalığın pençesinde yaşadığını, ancak evlilik hayatının altıncı ayında öğrenir. Neylesin “Allah’ın yazgısı, talihim” der razı olur.

         Şahan’ın beklenen akıbeti gerçekleşir, yeşeren umutlar yerine kara bulutlar çöker. Hüsne’nin sadakati ocağın ateşini yakmak üzere mücadele azmini güçlendirmiştir. Gelinlikle girilen yerden kefenle çıkılacağını iyi bilir ve öyle bir kültürle yetişmiştir. Bu tütün tütecektir diyerek henüz diriliğini kaybetmeyen kaynatasını evlendirmeye karar verir, nihayetinde başarır. Kaynatasının evliliğinden nurtopu gibi bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Hüsne’nin duaları kabul olmuştur. Ellerine doğan bu yavruyu kendi evladı gibi korur, büyütür. Askerlik dönüşü köyün en güzel kızıyla evlendirir. Hüsne ev reisi olarak ilk torununu da bağrına basar. Doksan yaşlarında ölmeden önce “ocaktan maksat devlete nefer yetiştirmektir” dediği halen söylenegelmiştir.

        

 HÜSNELER HOŞ ZAMANLARINDA ELLERİ ÖPÜLESİ HATUN, ZOR ZAMANLARDA HAN’DIR…

 

 Gelsin 

 

Dağılmaz üstümden bu kara duman

Aklımı başımdan alanım gelsin

Doktora tabibe götürmen aman

İçime pençesin salanım gelsin  

 

Köklenmiş çıbana merhem kâr etmez

Seven mecnun olur elden ar etmez

Bu sırrı bilenler intizar etmez       

Yıllardır saklanan yalanım gelsin

 

Bölünmüş uykuda düşler görüp de

Bile bile bir çıkmaza girip de

Kuşkulu sözlere kulak verip de

Dolu bardaklara dolanım gelsin

 

Sevda cephesinde atıldık öne

Ölsek de geriye dönmedik gene

Sam vurup da bağımızı bu sene

Tomurcuk gül iken solanım gelsin

 

Tanesiz ekinler diker başağı

Yağmursuz bağlamaz bulut kuşağı

Kendi dağlarından itip aşağı

Alıp taştan taşa çalanım gelsin

 

Boşuna da deli gönül boşuna

Yüz sürersin hanesinin taşına

Orta yerde koyup kendi başına

Gidip bir hoyratın olanım gelsin

 

Ağzındadır kırlangıcın sıvası

Onun için güzel olur yuvası

Huzuru mahşerde gönül davası

Bu garip Özcan’a kalanım gelsin

07/01/2009

Töremizde ne var, ne yok?

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI — okuz @ 10:12

ANAP’ın parti içi demokrasiyi uygulayan en iyi parti olduğunu iddia eden Keçeciler, DSP ve MHP’yi demokratik olmamakla suçladı. Keçeçiler, ‘ANAP’ta her şey serbestçe söylenir. Ama bizim öyle ortaklarımız var ki, kongresinde aday olan diğer adayı konuşturmaz, ötekisi de cumhurbaşkanlığına aday olanlara töre uygular. Bizim töremizde yok öyle bir şey, bizim töremizde herkese serbestlik var, herkes gelir konuşur’ diye konuştu.

06/01/2009

TÜRKLERİN DEVLET ANLAYIŞI

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Töre Kavramı — okuz @ 14:23

9-CİHANGİRLİK:
TÜRKLERİN İMPARATORLUK KURMA VE
YÜCELTMESİNDEKİ ANLAYIŞ
Bir milletin devlet kurma ve bu devleti yaşatma yeteneği hiç şüphesiz, o milletin kendisine has
değerlere sahip olmasıyla ilgilidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkler’in tarih boyunca kurmuş
oldukları devletlerin çokluğu, Türklerin teşkilâtçı bir millet olduklarını gösterir. Türklerin devlet kurma
ve yaşatmasındaki anlayışı izah edebilmek için Türk kültürünü, vatan ve millet anlayışını, hâkimiyet
telâkkisini ve idarî ve askerî yapılanmasını anlamak gereklidir.
Türk Kültürü
Bir milletin tarih boyunca meydana getirdiği maddî ve manevî unsurların bütünü, o milletin kendine
has “değerleri”dir. Gündelik hayattan devlet hayatına kadar bütün bir yaşayışı içine alan bu değerler
manzumesi “kültür”ün konusunu teşkil eder. Dolayısıyla, dil, edebiyat, sanat, içtimaî ve iktisâdî
hayat vs. hep bir kültürün ortaya çıkardığı ve şekillendirdiği veyahut bir kültürü şekillendiren ve
yaşatan unsurlardır. İlk bakışta girift görülebilen bu izah aslında gayet basittir. Nitekim bazı
sosyologlara göre kültür; her şey unutulduktan sonra akılda kalandır.
Yani hayatın tabiî akışı içerisinde aile ve çevreden kazanılan âdeta şuuraltında mevcut bir davranış
biçimidir. Ferde münhasır gibi görülen bu davranış biçimi, topluma şamil olduğu zaman “millî kültür”
adını alır. Dolayısıyla millî kültür, bir topluluğu “millet” haline getirebilir. Fakat her kültür, her toplumu
millet yapmaya da yetmez. Nitekim Afrika veya Avustralya’daki ilkel kabileler, eski ve farklı bir
kültüre sahip oldukları hâlde, günümüzde dahi, millet kavramından bihaber yaşamaktadırlar. Ancak
kendini geliştirebilen, özünü bozmadan kendini yenileyebilen kültürler güçlü bir millet ve devlet
geleneğine sahip olabilir.
Milleti yaşayan bir varlık olarak düşünecek olursak, onu hayatta tutan yegâne gıdanın kültür
olduğunu görürüz. İşte bu sebeple, millî kültür ile beslenen ve mücehhez kılınan halkın “organize”
olmuş biçimine “millet” denilmektedir. Milletin oluşturduğu yüce organizasyon ise “devlet”i ortaya
çıkarır. Bazı ilim adamları bu tanımları kültür ve medeniyetle karşılaştırarak bir sonuca varırlar.
Onlara göre millet veya milliyet, “millî kültür” ile “medeniyet” ise “devlet” ile irtibatlıdır. Irk, dil, din ve
coğrafya kültür ve medeniyetin müşterek unsurlarıdır. Bu unsurlardan birkaçına sahip olabilen
medeniyeti, kültürden ayıran en önemli husus ise, medeniyetin “beynelmilel” olabilmesidir. Özellikle
din ve coğrafya birliğinden kaynaklanan medeniyetlerde bu durum daha açık bir biçimde görülebilir.
Bu açıdan ele aldığımızda, medeniyet tek bir kültürden oluşmaz. Meselâ İslâm medeniyeti Arap,
Fars ve Türk kültürlerinin bir sentezi durumundadır.
Bozkır medeniyeti olarak adlanan aynı coğrafya ve yaşayıştan beslenen medeniyette ise aslî unsur
“Türk kültürü” olmuştur. Çünkü Türk millî kültürü, tekamül edebilme özelliği ile Orta Asya
coğrafyasında baskın bir kültürdür ve kısa zamanda milletleşmeden devletleşmeye
sıçrayabilmektedir.
Hâkimiyet Telâkkisi
Türklerin en erken devirlerden beri oluşturdukları devlet anlayışı, diğer milletlerden ayrılır. “Türk Cihan
Hâkimiyeti”, “Nizam-ı âlem ülküsü” gibi anlayışlarla ifade edilen “üniversel” yani “cihanşümul” devlet
fikrinin temelinde elbette Türklerin üzerinde bulunduğu coğrafyanın, yaşayış ve inanç tarzının etkisi
büyüktür. Bunları bilmeden Türk milleti ve devletini izah edebilmek, Türklerin imparatorluklar kurma
ve yaşatma başarısını anlayabilmek oldukça güçtür.
Devlet bir anlamda milletin en üst seviyede organize olmuş şeklidir ve bu anlamıyla günümüzde
hemen her devletin yapılanması birbirine benzer. Ancak devlet anlayışı, milletlerin tarih ve kültürü ile
doğrudan ilişkilidir. Bu sebeple Türk devlet anlayışı kendine mahsus özelliklere sahiptir. Devleti
tanımlayan veya devletin unsurlarını oluşturan kavramlar dahi, Türklerin köklü ve kendine has bir
devlet fikrine sahip olduklarını gösterir. Daha önce de belirtildiği gibi Türk devletleri “cihanşümul” bir
anlayış ile oluşturulmuştur.
Yani cihana hâkim olma ve yönetme düşüncesi tarihte kurulan Türk devletlerinin ortak hususiyetidir.
Bu düşüncenin oluşmasında elbette eski Gök Tanrı inancının izleri görülür. Nitekim Göktürk
Kitabelerinde bu anlayış açık bir şekilde dile getirilmiştir:
Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisin arasında kişioğlu (insanoğlu) yaratılmış ve
kişioğlunun başına babam, amcam Bumin ve İstemi kağanlar Tanrı tarafından oturtulmuştur”.
Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, Türk kağanı ilâhî bir menşeden yani Tanrıdan devlet kurma ve
yönetme yetkisini (kut) almaktadır. Kut sahibi kağan, dünyayı yönetme gibi ağır bir mesuliyeti
üslenirken, insanoğlunun huzur ve refahını ön plânda tutmak zorundadır. Dolayısıyla, batıdaki
“imperium=imparatorluk” kavramı ile Türklerdeki devlet kavramı özünde birbirinden farklıdır. Batıda
imperium anlayışı her hâl ve şartta ceberut bir “hükmetme” ve “kazanma” esasına dayanır. Bu
anlayış, çok uluslu bir imparatorluğun zaman içerisinde, diğer milletleri “sömürge” olarak görmesine
yol açmıştır. Türk tarihinde ise bu anlamda hiçbir “imparatorluk” yoktur. Çünkü Türk devletinin temel
felsefesinde, “almak” değil “vermek” esastır. Devlet kelimesinin “saadet, huzur” anlamında
kullanılması dahi bunu gösterir. Türk devleti adalet içerisinde, töreye bağlı olarak bütün zenginliğini
halkına dağıtır. İşte bu sebepledir ki Türklerde zengin yani “bay” kişi, malı mülkü çok olan kişi değil,
onu halkıyla paylaşan kişidir. Bey olmanın gereği budur. Türklerin kısa zamanda devlet kurmalarının
ve başka milletlerin de bu devlete itaat etmelerinin özünde bu anlayış yatar.
Devleti Oluşturan Unsurlar
Günümüz devlet kavramına göre devletin oluşabilmesi için şu unsurların bir arada bulunması
gerekmektedir; ülke, millet, siyasi hâkimiyet ve teşkilâtlanma. Türkler en eski çağlardan beri bu
unsurları esas alan pek çok devlet kurmuş ve yaşatmıştır. Gerek İslâm öncesi olsun, gerek İslâmî
dönemde olsun kurulan her Türk devleti birbirinin devamı niteliğindedir. Çünkü, devletlerin adı veya
coğrafyası farklı da olsa, Türk devlet anlayışı umumî hatlarıyla hep aynı kalmıştır.
Vatan ve Millet Anlayışı
Üzerinde yaşanılan coğrafya, milletlerin kültüründe, dolayısıyla yaşayış ve inançlarında önemli bir
yer tutar. Ancak coğrafyayla bütünleşebilen bir millette vatan ve devlet anlayışı gelişebilir. Günümüz
Türk dünyasını da göz önünde bulundurduğumuzda aynı sonuca varılabilir ki, Türklerin eskiden beri
yaşadıkları topraklar, nispeten yüksek plâtolarla çevrili, su kaynaklarına sahip, yaylak ve kışlak
alanlarının bulunduğu, uçsuz bucaksız bozkırlardır. Bu özellikleriyle Türk coğrafyası daha çok
hayvancılığa müsait bir hayat tarzını ifade eder. Ancak kendine ve hayvanlarına yetecek ölçüde
ziraat da yapılır. Atın bu geniş coğrafyada ayrı bir önemi vardır. Yaylak ve kışlak hayatının
vazgeçilmez unsuru olan “konargöçer”lik, Türklere has bir yaşayış biçimidir. Konargöçerlik, ilkel
göçebelik ile karıştırılır.
Halbuki bu tip hayat tarzında, iki menzil arasında (yaylak ve kışlak) töre yani hukuk ile sınırları
çizilmiş bir gidip gelme söz konusudur. Yani göçebelikte olduğu gibi herhangi bir hukuka bağlı
olmayan, gelişigüzel bir göç söz konusu değildir. Dolayısıyla “karnının doyduğu her yeri” makbul
gören göçebelikte vatan mefhumu gelişmezken, Türk konargöçerliğinde, yer ve sub (su) “ıduk” yani
mukaddes addedilir ve bu inanış, güçlü bir vatan anlayışını ifade eder. Büyük oranlarda hayvan
sürülerine sahip olan Türk boyları, bir taraftan kutlu saydıkları coğrafya ile uyum içerisinde hayatlarını
idame ettirirken, diğer yandan öteki boylar ile “töre” gereği münasebetlerini geliştirirler. Çünkü aynı
tarz yaşayışa sahip olan boylar, gerektiğinde sürülerini birleştirerek, tabiî afetler, kuraklık, otlak
darlığı vs. gibi durumlarda ya da düşmanlarının saldırıları karşısında, iş birliği yapmak zorundadır. Bu
ve benzer sebepler Türk konargöçerlerini birlikte yaşamaya tasa ve sevinçte birliğe kısacası “millet”
olma şuuruna götürür. Sınırları belirli bir coğrafya üzerinde siyasî örgütlenmeye giden milletin ortaya
çıkardığı hükmî kişilik ise devlet olarak nitelendirilir.
Bugün yanlış olarak doğrudan doğruya milletin karşılığı olarak kullanılan “ulus”, aslında üzerinde
halkın yaşadığı belirli bir idarî taksimata ayrılmış toprak parçasıdır. Bu anlamıyla Türkler “ulus” veya
“uluş” sözünü, eyalet anlamında kullanmışlardır. Ancak bu kavram dahi vatan ile milletin birbirinden
ayrılmaz olduğunu göstermektedir. Türklerin devlet için “il” sözünü kullanması da bu anlayışı
doğrular. Göktürk, Uygur ve Karahanlı çağında il kavramı doğrudan devlet sözünü karşılamıştır. Bu
devlet, belirli sınırları olan, üzerinde halkın yaşadığı bir devlettir.
Teşkilât
Türkler yukarıda da belirttiğimiz gibi, en eski çağlardan beri güçlü bir millet anlayışına sahiptir. Millet
için Göktürk Kitabelerinde “bodun” veya “budun” ifadesi kullanılmıştır. Bodun sözü, bod veya boy
olarak günümüze kadar gelen ve insan vücudunu karşılayan bir kelimedir. Dolayısıyla, ahenk
içerisinde birbirini tamamlayan bir işleyiş yapısına dayanan sosyal birlik veya kabileler için de aynı
kullanılmıştır. Ancak daha çok milletin temelini teşkil eden güçlü sosyal birlikler bodun olarak
nitelenir ve “bağımsız, illi ve kağanlı” Türk milletini ifade eder. Göktürk Kitabelerinde, devleti kuran
boylar için Türk budun tabiri kullanılır. Bu anlamda Türgeşler, Oğuzlar için “Türküm budunum”
denilmektedir. Dolayısıyla kitabelerde geçen Türk budun siyasî bir birlik içerisinde yaşayan hür,
müstakil bir ve beraber olan boyları kucaklayan geniş ve gelişmiş bir kavramdır. “Türk Sir Budun”
tabiri de bu anlamda birleşik Türk boylarını karşılar. Bir araya gelememiş, dağınık boylara ise
kitabelerde “Tölös (Töles)” denir. Kısacası budun veya milletin, devlet ve kağana sahip, siyasî bir
birlik oluşturmaları şarttır. Nitekim boyları ifade eden “ok” tabiri de bu açıdan değerlendirilmelidir. On-
ok, Üç,ok, Boz-ok gibi Oğuz kollarının adında görülen “ok”, sosyal ve siyasî açıdan belirli bir birliğe
bağlı olan boy anlamına gelir. “Ok”suz olan boy, hiçbir otoriteyi tanımayan, asi grup demektir. Bu
sebepten dolayı Türklerde ok tâbiliğin sembolüdür.
Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Han, üç küçük oğlunu temsil eden Üç-Ok’lara sembol olarak ok, üç
büyük oğlunu temsil eden Boz-oklara ise sembol olarak yay verir ve şöyle der; “Nasıl ki ok, yay
kendisini nereye çevirirse oraya gitmek zorunda ise, küçük oğul da (hâkim olan) büyük oğula öyle
tâbi olmak zorundadır”. Bugün Anadolu’nun bazı bölgelerinde, düğün merasimlerine davet edilmek
üzere düğün sahibinin, yakınlarına “okuntu” yollaması da bu anlayışın değişik bir ifadesidir.

Kısacası, Türklerde bodun veya millet, birlikte yaşama arzusu gösteren, siyasî bir teşkilâtlanmaya
sahip hür ve müstakil topluluktur. Ortak hedef ve gayeleri olan insanlar, elbette aynı tarih, kültür ve
yaşayışa sahip olurlarsa, bir ve beraber olurlar. Milliyet duygusunun gelişmesinde ortak değerleri
benimseme ve onlara sahip çıkma bu açıdan önemlidir. Nazizm ve faşizm’de görülen üstün ırk
anlayışı veya komünizmde ütopya olarak kalan işçi sınıfının hâkimiyetine dayalı “proletarya
diktatörlüğü” düşüncesinde, bütün bir milleti ve insanlığı kucaklayan ortak değerlerin olamayacağı
açıktır. Türk tarihinde bizi komplekse düşürecek bu tür en ufak bir örnek dahi yoktur. Aksine
Türklerde millet telâkkisi, ayırıcı değil birleştirici bir unsur olarak düşünülmüştür. Meselâ Mete, Hun
devletini kurduktan hemen sonra Çin hükümdarına yazdığı mektupta “Eli ok ve yay tutan herkes Hun
oldu” der. Eğer dar anlamda kabileci bir anlayış Türklerde olsa idi, Selçuklu devletinin hanedanı
oluşturan Kınık boyunu; Osmanlıların Kayı’yı devletlerine isim olarak seçmeleri gerekirdi.
Aksine Osmanlılarda millet kavramı yalnız Türkleri kapsamıyor, devlet içindeki tüm insanları içine
alıyordu. Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ve “Türkiye Cumhuriyetini kuranlara ve burada
yaşayanlara Türk denir” tanımlaması da, bütünleştirici bir anlayışın ifadesidir. Osmanlının bir cihan
devleti hâline geleceğini kerametiyle önceden bildiren Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e vasiyeti
Türklerin ne kadar ulvî bir anlayışa sahip olduklarını göstermesi açısından çok anlamlıdır;
“Ey oğul! Beğsin, bundan sonra öfke bize uysallık sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik-
yanılgı bize, hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize,
adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey oğul bundan sonra
bölmek bize, bütünlemek sana.”
Böyle bir örnek başka hiçbir millet ve devlete nasip olmamıştır. Türk devlet anlayışının temellerine
inecek olursak, Şeyh Edebalı’nın sözlerini daha iyi anlayabiliriz.
Devlet Anlayışı ve Hükümdar
Daha önce de belirttiğimiz gibi Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini esas alan ilâhî kaynaklı bir
hâkimiyet esasına dayanır. Tanrı yönetme yetki ve gücünü Türk kağanına vermiştir. Kitabelerde bu
durum; “kutum var olduğu için, tanrı yarlıgadığı için özüm kağan oldu.” şeklinde sık sık geçmektedir.
Tanrı, Türk’ün yeri suyu ıssız kalmasın diye kağanlık görevini tevdi etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî
menşeli olduğu bu anlayış, İslâmî döneme girildiğinde de nispeten devam etmiştir. İslâmî dönemde
de aleme nizam verme ülküsü “gaza ve cihat” yoluyla sürdürülmüştür.
Türk devlet anlayışına göre devlet hanedanın ortak malıdır ve sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan
azaları taht üzerinde hak iddia edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı tarihine kadar bütün Türk devletleri
tarafından korunmuştur. Ancak batıda olduğu gibi yönetme yetki ve kudreti babadan oğula süren ve
soy asaletine bağlı olan bir anlayışla açıklanamaz. Aksine Türklerde hükümdarlık “liyakat” ile
kazanılır. Kutadgu Bilig’de devlet yönetiminin esasları açık bir şekilde ortaya konmuştur. Buna göre
bir kişinin kağan olabilmesi için şu üç özelliğin tanrı tarafından kendisine bahşedilmesi gerekir; 1-
Kut, 2-Ülüg, 3-Yarlık.
Kut, doğrudan doğruya tanrının bir kişiye devlet yönetme güç ve yetkisini vermesidir. Zaman
içerisinde bu kavram doğrudan doğruya devletin kendisini ifade eder olmuştur. Yarlıg da umumiyetle
kut kavramı ile beraber kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu söz, tanrının emir ve bağışlamasını ifade
eder. Tanrının devlet yönetme yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de yeterli değildir. Bu
özelliklerin yanı sıra kağanın iyi talih ve kadere sahip olması yani ülüg’ünün de bulunması gereklidir.
Bütün bu özellikleri şahsında toplayan kağan kül yani şan ve şöhret sahibi olabilir.
Kutadgu Bilig’de devlet idaresi şahıslarla sembolize edilmektedir. Eserde Gündoğdu adlı şahıs,
hâkimiyeti yani hükümdarı; vezir Aydoğdu, devlet anlamında kut’u ve vezirin oğlu Öğdülmüş ise aklı
temsil eder. Hükümdar devlet yönetiminde Aydoğdu ve Öğdülmüş tarafından frenlenir. Aslında bu
şahıslar kağana Türk töresini hatırlatır. Çünkü Türklerde “İl gider töre kalır” felsefesi esastır. Devletin
bekası ancak töreye bağlı olmasına bağlıdır. Türk töresi üç saç ayağından oluşmaktadır; könilik,
uzluk ve tüzlük.
Könilik, adaletin karşılığı olarak kullanılır. Hükümdarın ve dolayısıyla devletin adil olması, adalet
dağıtması şarttır. Kamu vicdanının sağlanması Türk töresinin en önemli özelliğidir. Uzluk ise akıl ve
mantık demektir. Türk töresi us yani aklı ön plânda tutar. Zaten törenin kendisi de Türklerin uzun
geçmişi içerisinde akıl ve irade ile şekillenen davranış biçimlerinin kurallara bağlanmış bir ifadesidir.
Türkçemizde yer alan uzlaşma da insan ilişkilerinde veya devlet ile halk arasındaki münasebetlerde
aklı ön plâna alarak ortak bir noktada buluşmayı anlatır. Könilik ve uzluk’un tamamlayıcısı
durumunda olan tüzlük ancak adalet içerisinde uzlaşmış toplumlarda görülür. Çünkü tüzlük, eşitlik
içerisinde sağlanan nizam demektir. Türk toplum ve devlet anlayışında insanlar hak ve
yükümlülükleri bakımından eşittir. Düzen ve tüzük sözlerinin içerisinde aslında bu kavram vardır.
Asayiş ve düzen ancak, törenin gereği olan “tüzlük” ile sağlanır. Eşitlik sözü bazı dış ideolojik
akımlarda sınıf çatışmaları ve yöneten- yönetilen ya da ezen-ezilen ikilikleri üzerine kurulmuştur.
Halbuki Türk devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu ikiliklere yabancıdır. Türk devleti sadece
kendi milleti için değil, hâkimiyetine aldığı başka milletler için de Türk töresine uygun hareket
etmiştir. Osmanlı Devleti’nin bugün üç kıt’aya yayılmış, üzerinde 35 devletin kurulduğu büyük bir
coğrafyayı ve değişik milletleri barış içerisinde, 600 yılı aşan bir süre bir arada tutmasının özünde bu
gerçek yatar.
Her şeyden evvel Türklerde kan asaletine dayanan asillik, aralarında uçurumlar bulunan kast veya
sınıflar yoktur. Türklerde millet devletin devlet de milletin hizmetindedir. Soy asaletinin yerine liyakat
esas alınmıştır. Meselâ Oğuz töresine göre 24 Oğuz boyu aynı atanın soyundan gelir. Dolayısıyla bir
boyun ötekinden asil olması mümkün değildir. Ancak Oğuz töresi ile belirlenen ve temelde liyakatını
ispat etmiş olan boylar, Oğuz yaşayışında ve teşkilâtında sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz’un
en büyük oğlu olan ve Osmanlı devletini kuran Kayı’dan başka bir boyun devlet kuramaması
gerekirdi. Halbuki Oğuz teşkilât yapısında en küçük yani 24. boy olan Kınıklar Selçuklu devletini
kurmuşlardır.
Nasıl ki Türk devletiyle milleti arasındaki münasebetler, könilik, uzluk ve tüzlük gibi üç temel unsura
dayanan Töre ile tespit edilmişse, Eski Türk toplumunda boylar arasındaki münasebetler de ongun,
orun ve ülüş gibi yine töreye dayanan üç temel kavram ile tanzim edilmiştir. Türk sosyal hayatındaki
nizam aslında devlet anlayışına olduğu gibi aksetmektedir. Dolayısıyla bir boyun içtimaî hayattaki
yeri aynı zamanda onun devlet içerisindeki hatta askerî teşkilâttaki mevkiini de belirler. Çünkü
yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, devlet, millet ve ordu Türklerde iç içe girmiş unsurlardır.
Hunlardan Osmanlılara uzanan büyük tarihi çizgide, Oğuzlar, bizim de içerisinde bulunduğumuz,
Batı Türklüğünün ana gövdesini oluşturmaktadır. 24 Oğuz boyundan ibaret Oğuz içtimaî teşkilâtı,
Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı devlet ve askerî teşkilâtlanmasından örnek alınmıştır.
Oğuznamelerde edebi biçimde ifade edilen bu yapılanmada Oğuzlar iki ana gruba ayrılır; Sağ kolda
bulunan ve hâkim olan Boz-oklar (Gün, Ay ve Yıldız), sol kolda bulunan ve tâbi olan Üç-oklar (Kök,
Dağ ve Deniz). Dede Korkut Oğuzlarında İç-oğuz (Üç-ok) ve Dış-oğuz (Boz-ok) biçiminde anılan bu
ikili teşkilât Hunlarda Kuzey-Güney, Göktürklerde Doğu – Batı şeklinde yaşatılmıştır. Selçuklu ve
Osmanlılarda ise sağ ve sol Beylerbeyiliği, Anadolu ve Rumeli kadıaskerliği vb. biçimde ifade
edilmiştir. Bu ikili yapının içerisinde yer alan üç kol ve bu kollara ait dörder oğul, 24′lü sistemi
tamamlarlar. Hunlardan Osmanlılara kadar, özellikle askerî yapılanmada bu 24′lü sistem az çok
muhafaza edilmiştir.
Oğuz teşkilât yapısında her boyun mevkii, sahip olduğu ongun, orun ve ülüş ile belirlenir. Meselâ
Günhan oğullarının ongunu, yani onların sembolü şahindir. Ayrıca 24 boyun her birine ait bir damgası
bulunmaktadır. Teşkilât düzeninde her boyun nerede oturacağı yani orun’u da tespit edilmiştir.
Büyük oğulu ve hâkimiyeti temsil eden Boz-oklar toyda veya divanda sağ tarafta yer alırken, küçük
oğul durumundaki Üç-oklar solda bulunurlar.
Boylar teşkilât içinde sahip oldukları mevkiye göre, bir toy esnasında kesilen bir koyunun neresinin
kendi hisselerine düşeceğini (ülüş) dahi bilmektedirler. Hâkimiyeti elinde bulunduran kağan, koyunun
baş kısmını kendi hissesi olarak ayırırken, en büyük boy olan Kayılar, koyunun “sağ karı yağrın”ını
alır. İlk bakışta katı bir kural gibi görülen bu teşrifat, protokol kuralları, aslında tamamen “liyakat”a
dayanan bir uzlaşmanın sonucunda doğmuştur. Fatih Kanunnamesinde dahi, Osmanlılarda
uygulanacak teşrifat kuralları, Oğuzlarda olduğu gibi kesin çizgilerle tespit edilmiştir. Dede Korkut
hikâyelerinde boyların veya beylerin teşkilât içerisindeki yerlerinin nasıl tespit edildiği sarih bir
şekilde açıklanmaktadır. Bir Oğuz kahramanın Oğuz beylerinin omuzlarına basa basa ön tarafa
geçmeye çalışması üzerine ona; “Mere sen kan mı döktün, baş mı kestin, aç mı doyurdun, yalınçak
mı donattın” ki öne geçersin diye ikaz edilir. Bu ifadede bey olmanın veya protokolde yer almanın
nelere bağlı olduğu güzel bir şekilde ifade edilir.
Askerî ve İdarî Yapı
Türk devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili olan diğer bir unsur, hiç şüphesiz askerî
teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu diğer millet ve devletlerin gıpta ettiği, öykündüğü bir ordu
olmuştur. Türk askeri düşmana korku, dostuna ise büyük bir güven vermiştir. Türk ordusu hem
teşkilâtlanma hem de savaş düzeni açısından kendine has özelliklere sahip olmuştur.
Türkler askerlik alanında birçok kavim ve devleti etkilemiş, savaş gereçleri, giyim kuşam ve askerî
nizam gibi konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş aracı olarak da ilk kez kullanan
Türkler, bu sayede büyük bir hız ve manevra kabiliyeti elde etmişler, kısa zamanda geniş
coğrafyalara hâkim olmayı başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun hareket kabiliyetine uygun
olarak hafif ve etkili silâhlardan oluşmuştur. Özellikle Türk okları, kılıçları ve zırhları hafif fakat etkili
vasıflarıyla, Türk askerînin vazgeçilmez silâhları olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket hâlindeyken
bile bu silahları büyük bir ustalıkla kullanabilmişlerdir. Türk silâhları çeşit ve nitelik bakımından,
zaman içerisinde gelişip çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş taktiği, temel özelliklerini, bütün
Türk devletlerinde muhafaza etmiştir.

Merkez, sağ ve sol kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has taktiklere başvurarak, kendinden çok daha büyük orduları dahi bozguna uğratmayı bilmiştir. Düşmanın imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği “bozkır taktiği”, “turan taktiği” ve “bozkurt taktiği” gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir. Sahte ricat ile düşman ordusunu merkezden uzaklaştırıp, pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve sol kollar düşman ordusunu bir hilâl içerisine alarak, imha eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi, İslâmî dönemde de başarıyla uygulanmıştır. Dandanakan Savaşında, Malazgirt Meydan Muharebesinde, Miryakefalon’da, Mohaç’ta ve hatta Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk devletlerinin kuruluşu ya da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm noktası olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Yukarıda belirtildiği üzere Türk devletlerinde belirli devlet ve askerlik düzeninin pek fazla değişmediği
görülür. Bir devlet yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen aynı teşkilâtı devam
ettirmiştir. Çünkü Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Özellikle barış zamanında sivil ve askerî
diye bir ayırım yapılmamaktaydı. Bu sebepten ünlü kültür tarihçimiz Bahaeddin Ögel haklı olarak
Türklerde “halk ordu, ordu da halktır” demiştir. Dolayısıyla aynı halka, yani aynı kültür ve geleneğe
dayanan yeni Türk devletinde teşkilât özelliklerinin devam etmesi tabiîdir. Bütün Türk devletlerinde
ordu, halk ile iç içe girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman sadece eli silâh tutan kişiler değil,
onların aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler, kitabelerde yazdığı şekliyle,
fethedecekleri topraklara “süleyip konarlardı”. Yani sadece “sü” (asker) göndermekle kalmazlar,
bunun yanında halkı o bölgeye “iskân” ederlerdi. Türk fetihlerinin kalıcı olması ve fethedilen
bölgelerin “Türkleşmesi” bu şekilde gerçekleşirdi. Yurt tutmayı amaçlayan “sülemek” ve
“kondurmak” siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. “Gaza ve cihat” aşkıyla XI. yüzyıldan
itibaren Azerbaycan, Suriye ve Anadolu’ya giren Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu
bölgeleri işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri için yeni bir yurt olduğu şuuruyla,
girdikleri toprakları mamur hâle getirmeyi hedeflemişlerdir.
Çadırlarıyla, arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir millet, Anadolu’ya yerleşmiş, buraya kendi
kültürünün damgasını vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak sistemi, askerî olduğu
kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da devlet ve milletin gelişip, güçlenmesine imkân sağlamıştır.
Türklerin İslâmî dönemde de büyük ve kalıcı imparatorluklar oluşturabilmesinde uygulanan toprak
sisteminin büyük önemi vardır. Selçuklu ve Osmanlı toprak sisteminin genel özelliklerini ortaya
koymak, bu devletlerin sosyal, idarî ve askerî yapısındaki değişme ve gelişmeleri takip edebilmemiz
açısından da oldukça önemlidir. Selçuklularda miri toprakların “ikta” yoluyla hizmet ehline verilmesi,
İslâm devletlerinde görülen bir uygulama olmakla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, Türklerin yaşayış
ve teşkilâtı göz önüne alındığında bu sistemde İslâm öncesi uygulamaların izleri de görülebilir.
Konargöçer Türk yaşayışında belirli yaylak ve kışlaklarda “yurt” tutan halk, Selçuklularda ve
Osmanlılarda görülen “ikta”, “tımar” veya “yurtluk-ocaklık” sistemine pek de yabancı değildir. Bu
uygulamalar arasındaki farklar ise daha çok sosyal yaşantıdaki değişme ve gelişmelerle izah
edilebilir. Selçuklu “ikta” sisteminde hizmetleri karşılığında askerî ve sivil görevlilere verilen topraklar
oldukça büyük iken, feodal yapıyı kırmaya çalışan Osmanlılar “dirlik”leri küçük tutarak merkezi
yapıyı kuvvetlendirmişlerdir. Askerî sistemde de benzer değişiklikler, sosyal ve idarî yapının
gelişmesiyle izlenebilir. Haşer-kaşer sisteminden yaya-müsellem’e geçiş, yaya-müsellemden
“kapıkulu” ve timarlı sipahi’ye geçiş aslında bu açıdan ele alınmalıdır.
Selçuklular, hizmetleri karşılığı belirli toprakların gelirlerini alan ikta sahibi askerlerin yetersiz kaldığı
hâllerde, taşrada oturan veya konargöçer yaşayan kimseler arasından askerlik hizmeti için
yararlanmışlardır. Kimine göre “haşer-kaşer” denilen ve sultanın hassa askerî sayılan bu zümre,
“ulufe” alan maaşlı askerlerdir. Ancak bunların bütün zamanlarını askerliğe ayırmamaları, onları
profesyonel askerlerden ayırır. “Haşer ve kaşer”ler, taşrada tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta,
ancak savaş zamanı seferlere katılmaktadır. Dolayısıyla, profesyonel olmayan bu sınıf, sefere
gitmedikleri zaman, “elli başı” veya “bölükbaşı” denilen görevliler tarafından belirli bir süre
eğitilmektedir. Neticede “haşer-kaşer”, her ne kadar sultanın hassa birliği olarak taltif edilmişlerse
de, hizmetleri açısından “gönüllü asker” sayılmalıdır. Anadolu Beylikleri döneminde, hükümdarın atlı-
yaya kuvvetleri, beylerin sahip oldukları ikta dolayısıyla beslemek zorunda oldukları askerler, dirlik
sahibi sipahlar ve “çerik” denilen aşiret kuvvetleri, orduyu oluşturan belli başlı unsurlardı. Savaş
zamanında “gönüllü” adı ile birtakım kuvvetler de orduya katılmaktaydı ki, bunlar Anadolu
Selçuklularındaki “haşer-kaşer”lerle aynı statüye sahipti. Zaman içerisinde çerik denilen aşiret
kuvvetleri ve haşer kaşer denilen gönüllüler askerî sistem içerisinde güç kazanmışlardır. Osmanlı
Devletinin kuruluşunda “yaya-müsellem” adıyla daha da gelişen sistem, bu açıdan köklerini
Selçuklular ve beyliklerden alır.
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey, Bizans’a ucunda giriştiği gaza ve cihatlarda, fetih sonrası
tımar tevcih edeceği Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında haşer kaşer diye bilinen çift
çubuk sahipleri ve ahi gençleri (feteyan) gibi gönüllülerden faydalanmıştır. Söğüt, Bilecik,
Karacahisar, Eskişehir civarındaki köy ve çiftliklerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kır kesimi yoğun
biçimde savaşlarda ve fetihlerde rol almıştır. Dolayısıyla bunlar bir nev’i hükümdarın hassa ordusu
görevini görmüş ve bu görevleri karşılığında ise belirli gelirlere sahip olmuşlardır. Orhan Bey
zamanında fetihlerin artması, idarî, malî ve askerî düzenlemeleri zorunlu hale getirmiştir. Savaş
zamanında Orhan Bey’in yanında yer alan bu gönüllü gençler, o sırada vezir olan Alaaddin Paşa’nın
önerisiyle tanzim edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar başlarına “ak börk” giyerler. Fetihlerden
sonra tımar alanlar ise “kırmızı börk” giymeye başlarlar.
Köylü çiftçi gönüllülerin ve Türkmen kuvvetlerinin sürekli askerliğe geçişleri için, onların gönüllü
olmaktan çıkarılması ve verdikleri hizmete karşılık belirli vergilerden muaf tutulmaları gerekli idi.
Çandarlı Halil Paşa, kendilerine “çiftlik” verilmeleri karşılığında, bu grubu düzenli asker statüsüne
sokmayı başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden sonra pek çok kişi “yaya” yazılmak üzere
başvurmuştur. İdris-i Bitlisi’ye göre yayalar 10, 100 ve 1000 kişiye göre tanzim edilip, başlarına bir
görevli getirilmiştir. Yayalar piyade olarak, müsellemler ise atlı olarak hizmet görmüşlerdir.
Çiflik gelirlerinin büyüklüğüne göre yayanın dışında, umumiyetle kendi ailesinden olan “yamak”
beslemek yolu ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu ve Rumeli’nin fethinde önemli roller oynayan yaya
ve müsellemler zaman içerisinde önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü çiftini çubuğunu bırakarak,
uzun seferlere çıkmak, hem kendileri için hem de devletin fetih siyaseti için uygun düşmemektedir.
Nitekim padişahın hassa ordusu içerisinde müsellemlerin yerini “sipah” zümresi, yayaların yerini ise
“azab” zümresi alarak, kapıkulu askerlerinin temeli atılacaktır. Bu zümrelerin güçlenmesi yaya ve
müsellemlerin fonksiyonlarını ikinci plâna atmış, Osmanlı devletinin fetih amaçlı savaşlarında,
belirleyici bir unsur olma özelliklerini kaybetmelerine yol açmıştır.
Görüldüğü gibi, Selçuklu devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar, Anadolu ve Rumeli’nin
Türkleşmesinde gönüllü diyebileceğimiz “haşer-kaşer” veya “yaya-müsellem”ler, Göktürklerdeki
“sülemek-kondurmak” siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır. Osmanlı Devleti’nin bir cihan
imparatorluğu hâline geldiği yıllarda ise, Selçuklu “ikta”sının daha gelişmiş şekli olan “dirlik” (tımar)
uygulaması ön plâna çıkacaktır. Savaş ve fetihlerde yararlık gösteren sipahilere, belirli toprakların
gelirinin verilmesini esas alan “dirlik”ler, XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı idarî, mali ve askerî yapısının
temelini oluşturmuştur. Dirlikler, liyakat ve görev esasına göre üç kısma ayrılırdı.
20 bin akçaya kadar olan vergi gelirleri “tımar”, 100 bin akçaya kadar ki gelirler “zeamet” ve 100
binden fazlası ise “has” adıyla kaydedilirdi. Dirlik sahipleri umumiyetle her 5 bin akça için bir
“cebelü”, yani donanımlı asker beslemek ve savaş zamanı onlarla birlikte sefere “eşmek”
zorundaydı. Fethedilen topraklar büyüdükçe, yeni tımar tevcihleri yapılarak, asker sayısı hızla artıyor
ve böylece, hem askerî hem malî hem de idarî açıdan Osmanlı devleti güçleniyordu. Osmanlı
ülkesinin büyük bir bölümü tımar sistemi içinde yer aldığından, idarî yapının esasında da toprak
tasarruf şekilleri belirleyici unsur olmuştur.
Osmanlı Devleti esas olarak güçlü bir merkezi yapıya sahip olmakla birlikte, yerinde yönetim güzel
bir şekilde uygulanmıştır. Tabandan tavana yükselen bir piramit oluşturan taşra teşkilâtında
köylerden eyaletlere uzanan bir idarî bütünlük görülür. Aynı zamanda müstakil vergi birimleri olan
mezraa ve köyler bir araya gelerek “nahiye”yi, nahiyeler “kaza”yı, kazalar ise “sancak”ı oluşturur.
Sancaklar ise “beylerbeyilik” veya “eyalet” denilen üst idarî yapılara bağlanır. Başlangıçta sadece
askerî görevli olarak görülen fakat daha sonra hem askerî hem de idarî açıdan görevler üstlenen dirlik
sahipleri, bu idarî ünitelerin yöneticileridir. Timar sistemine göre “ehl-i seyf” (askerî kesim)
umumiyetle nahiye ve kazalarda “sübaşı”, sancaklarda “sancak beyi” ve eyaletlerde “beylerbeyi”
adıyla liyakat ve vazifelerine göre dirlik alırlar.
Ehl-i ilm (ilim sahibi) olanlar ise kaza ve sancak merkezlerinde “kadılık” görevini üstlenirler.
Anadolu ve Rumeli kadılıklarına bağlı olan kadılar, Osmanlı hukukunu bulundukları bölgede
uygulamakla yükümlü en üst sivil görevlilerdir. Onlar da rütbe ve derecelerine göre “yevmiye” alırlar.
Burada Osmanlı askerî ve idarî yapısının tamamını değil sadece bir bölümünü ele aldık. Çünkü
Osmanlı Devleti’nin bir cihan devleti hâline gelmesinde bu sistem hayatî bir rol oynamıştır. XVI.
yüzyıldan sonra fetihlerin durması, dirlik sisteminin bozulmaya başlaması, devleti sarsmaya başlar.
Buna rağmen Osmanlı Devleti üç yüzyıl daha iyi kötü varlığını devam ettirir. Şüphesiz devleti uzun
müddet ayakta tutmaya yeten gücün ardında, köklü Türk kültürü ve devlet anlayışı yatar. Osmanlı
Devleti, uzun müddet Türk töresini ve anlayışını, çağının şartlarına uygun olarak geliştirerek
korumasını bilmiştir. Bu anlayıştan uzaklaşılması ve kurtuluş çarelerinin yanlış yerlerde aranması
devletin sonu olmuştur.

TÜRK GENCİ VE İDEALİZM

 Her insan bir maksat üzerine yaşar. Bu maksadın temelini, kiminde ferdiyetçilik, kiminde egosunu tatmin, kiminde hiç bir şeylik, kiminde ise her şeylik oluşturur. Türk‘ün maksadı ise bütün insanlık için huzur, adalet, kanun ve insanın eşref-i mahlukat olduğunu isbat etmektir. Onun içindir ki yeryüzünde hırsızın, soyguncunun, çıkarcının, zulümkârın, ahlaksızın, iltimasçının, hainin ve haysiyetsizin ölümüne düşman olduğu millet Türkler, zihniyet ise Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresidir. Türk gencinin ideali, en mükemmel nizamı tesis etmek ve yaşamak olmalıdır. Ancak ideallerin gerçekleşmesi, merhalelerin akıllıca aşılması ile mümkündür. Türk idealinin üç hareket noktası vardır. Bunların birincisi akıl ve azim, ikincisi Türk tarihi, Türk töresi ve Türk insanı, üçüncüsü ise lidere bağlılık ve milli bir fikre sahip olmaktır. Bunlardan birindeki aksaklık, ideali daha ilk merhalede geçersiz ve gerçekleşmez kılar. Türk idealinin temel gayesi de üç ana düşünceden oluşur. Bunlardan birincisi güçlü Türkiye, ikincisi güçlü Türk dünyası, üçüncüsü ise bütün insanlığın refah, huzur, adalet ve bekası için Cihan Hakimiyeti düşüncesidir. İlk basamak olan güçlü Türkiye davası, ilim ve teknoloji temeline dayanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini en kısa zamanda zengin, refah ve güçlü kılmaktır. Onu yeryüzünün en güçlü devleti haline getirmektir. Buna ulaşmak için ise metotları iyi seçmek gerekir. Öncelikle Türk Milletini, içinde bulunduğu ve bulunacağı buhran durumunun, yıkıcı emperyalist faaliyetlerin farkında olmasını sağlamak, tarihini ve kültürünü iyi bilmesini, kıyas yapabilmesini, ısrarla ve ilmi ölçülerde çalışma gayreti içerisinde olmasını, sürüklenmek istendiği noktanın farkında olmasını sağlamak gerekir. Milletini, yaşayan insanına karşı sevgi, saygı ve kardeşlikle yoğurmak, bencillik ve nemelâzımcılıktan uzaklaştırmak, kısacası şuurlu, ahlaklı, namuslu, iltimastan uzak bir topluluk oluşturmaya gayret etmek gerekir. Bu sebeple her Türk genci, yaşayan ve etkili bir yönlendirici ve propagandacı olmalıdır. Güçlü Türkiye davasının başarıya ulaşabilmesi için öncelikle geleneğiyle, töresiyle ilmiyle, adaletiyle, ruhuyla tamamen Türk‘ün olan bir sistemin oluşması lâzımdır. Taklite dayalı sistemleri tatbik etmek, zafiyete, acizliğe, neticesinde esarete çıkarılan davetiyedir. Bunun çok iyi farkında olmalı ve milli sistemi oluşturmak için canla başla çalışmalıdır. Diğer bölümde de görüldüğü gibi Türkler, köleci ve sınıfa bir millet olmadıklarından, ne uşaklığı, ne de başkalarının kendi uşağı olmasını istemezler. Bu ulvî düşünceye sahip insanlar olarak kendi öz sistemimizi oluşturana kadar azim, sabır ve ilmî metotlarla mücadele etmeliyiz. Bir taraftan güçlü Türkiye oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan bütün Türk aleminin güçlenmesi için çok sistemli hareket etmelidir. Ancak unutmamak gerekir ki, güçlü Türk dünyası olabilmesi için güçlü Türkiye’nin mutlaka oluşması gerekir. Emperyalist güçlerin oyun ve etkilerini ortadan kaldıramayacak, hiç bir meselede söz sahibi olamayacak bir kaç Türk Devleti’nin bu sistem dahilinde bulunmasındansa, bir tanesini yeryüzünde tek söz sahibi olacak şekilde güçlü duruma getirip, ondan sonra birlik gücü oluşturmak esastır. İşte bu konumda olan devlet Türkiye Cumhuriyetidir. Bütün Türk dünyası da bunu bilmekte ve o güce ulaşmasını arzu etmektedir. Hal böyle olunca görülmektedir ki, 300 milyon Türk insanının kaderi Türk gencinin azmi, başarısı, davasına ve milletine sadakatına bağlıdır. Türk genci bu sorumluluğun ne kadar ağır olduğunun farkında olmalı ve gereğini yerine getirmelidir. Neticede güçlü Türkiye ve refah içinde Türk dünyası, Türk Milletinin İslâm’la en mükemmel şeklini almış adaleti ve töresi, yeryüzü insanlığını zulümden, haksızlıklardan ve insanlık dışı yaşantılardan kurtaracak noktaya gelir. İşte bu gayeye Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi veya İslâm’la şereflendikten sonraki ismiyle âleme nizam getirmek için Allah’ın Kelâmını yayma ülküsü denir. Bir Türk gencinin en üst seviyedeki ideali işte bu olmalıdır. Türk genci, idealine ulaşabilmek için verdiği mücadelede Türk töresini, Türk tarihini ve Türk insanının bütün özelliklerini, yaşayan Türk halkının içinde bulunduğu bütün durumları çok iyi bilmek zorundadır. Aksi takdirde uyguladığı bütün politikalar, Türk milli kimliği ve davasına yabancılık arz eder. Türk töresine aykırı en küçük bir tutum, Türk tarihinin verdiği en küçük dersten nasibini almamak ve yaşayan Türk insanının durumundan habersiz olmak idealin başlamadan bittiği yer olur. Bu ise, farkında olmadan ideal postuna bürünmüş emperyalist esaret sistemlerine şuursuzca hizmet etmek ve yeni fetret dönemlerinin yaşanması demektir. Aynı zamanda millet olarak bugün elimizde bulunan imkân ve nimetlerin bir daha elimize geçmemek üzere alınması anlamına gelir. Ne Göktürkler dönemindeki, ne Timur dönemindeki ne de Lâle devrindeki fetret dönemlerinin bir anını bile yaşamak bu ilim ve uzay çağında ölümden güzel olmasa gerektir. Türk genci bunun farkında ve şuurunda olmalıdır. İdealden uzaklaştırıcı ilgalara, çekici ve geçici emperyalist akımlara kapılmamalı, başını her yastığa koyduğunda milletinin ve dâvasının bekasını düşünmelidir. Türk genci, içinde bulunduğu bu kutlu mücadelede, lidere bağlılık, teşkilatçılık ve milli fikir temel kaynağına bağlı ve sadık olmalıdır. Lideri ne kişiler, ne sistemler, ne de arzular çıkarır. Bilâkis onu, zaman ve verdiği mücadelesi tayin eder. Türk tarihinde yüzlerce hakan ve hükümdar olmuştur ancak, her hakan Mete Han değildir, Atilla değildir, Bilge Kağan değildir, Vezir Tanyukuk değildir. Yine her padişah Fatih Han, Yavuz Han, II. Abdulhamit Han değildir. Ve yine Şeyh Şamilleri, Ebulfeyz Elçibeyleri, Covhar Dudayevleri zaman ve mücadeleleri lider yapmıştır. Bu sebeple Türk genci, emperyalist güçlerin çok etkili olduğu, milli ruh ve törenin adeta yok olduğu özellikle son yarım asır içinde, verilen mücadelenin ve gelişmelerin çıkardığı liderini çok iyi tanımak ve fikirlerine bağlı olmak zorundadır. Son zamanlarda lidersiz Türk Milliyetçiliği çalışmaları bayağı yoğun bir şekilde devam etmektedir. Türk‘ün ruhuna ve karakterine temelden aykırı olan bu düşünce son derece tehlikeli ve yanlıştır. Emperyalistlerin uygulamış olduğu planların devamıdır. Çok dikkatli olmalı ve bu gibi oyunlara gelmemelidir. Bugün Çeçen halkı Dudayev’e gönülden bağlı olmasaydı, O’nu kurtarıcı lider olarak kabul etmeseydi acaba durum ne olurdu? Tabi ki önce başıboşluk, ardından yenilgi ve esaret gelirdi. Türk genci de ülke meselelerini ve bu uğurda verilen mücadeleleri esas alarak liderni iyi tesbit edip, ona bağlanmak durumundadır. Bunun yanında Türk genci, tam bir milli ruha yakışır şekilde teşkilatçı olmak zorundadır. Türk‘lerin teşkilatı, içerisinde hiç bir bölücü ve terör örgütünü barındırmaz. Çünkü Türk‘ün anlayışında terör ve bölücülük asla yoktur. Onun teşkilatı illegal değil, tamamen olması gereken legal bir sistemdir. Bu sisteme illegal demek, Türklerin dört bin yıllık tarihinde uyguladığı içtimaî ve devlet sistemine illegal demek olur. Bu sebeple teşkilatçılıktan taviz vermek Türk‘ün varoluş mücadelesini baltalamak anlamına gelir. Bir teşkilatçının en büyük özellikleri; ciddi, kararlı, ahlaklı, namuslu, çalışkan, azimli olmak, verilen görevi büyük bir vazife şuuruyla yerine getirmek, emre itaat etmek ve sırdar olmaktır. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, temizlik, fitne ve fesattan uzak durmak, laubali ve dengesiz olmamak, verdiği sözü yerine getirmek, toplumun kendisinden emin insan olmak, yardım sever olmak, güzel giyinmek, meşru ve temiz yemek, iltimasçı, rüşvetçi olmamak, laf getirip götürmemek, toplumda ikilik çıkarmamak, hırsızlık yapmamak, insanlara karşı zor kullanmamak, eğitimli ve ilim sahibi olmak, içki, kumar ve zina gibi kötü işleri kesinlikle yapmamak, yoksulun ve haklının yanında olmak, olayları çok iyi sezmek, akıllı ve azimli olmak, bulunduğu toplumda seçkin ve saygın olmak, kesinlikle yalan söylemek, emanete ihanet etmemek, bir teşkilatçıda mutlaka olması gereken özelliklerdir. Bunların yanında en önemlisi, devleti ve milletinin bölünmez bütünlüğü için her an ölüme hazır bir asker gibi olmaktır. Unutmamak gerekir ki, Türk teşkilatının yıkılmaması ve zaafa uğramaması, Türk kültür ve töresini iyi bilip yaşamakla mümkündür. TÜRK GENCİ VE VAZİFE ŞUURU

Bir Türk, kendisine tevdi edilen bir görevi yerine getirirken asla kendini kontrol ettiren veya bunu gerekli hale getiren insan değildir. Çünkü o, en yüksek vazife şuuruna sahiptir. Var oluş gayesini bilir, ülküsüne sadıktır. Bir görevi yerine getirirken, hissiyatı ve şahsiliği ikinci plana bırakıp, aklı ve milli temayülleri ile hareket eder. Türk genci de daima bu şiar üzerine olmalıdır. İnsan karakterinin ve meziyetinin en etkili şubesi vazife şuuru ve sadakattir. Bu ikisinden mahrum olan genç, köklerini yumak etmiş, su verilince yeşeren, verilmeyince kurumayı kaderi sayan ota benzer. Kendine su veren el nâmert dahi olsa ona muhtaçtır. Halbuki Türk genci, köklerini su kaynaklarına doğru uzatmayı bilmeli, aradığı ve muhtaç olduğu en ideali yüksek şuuruyla tesis edebilmelidir. Türk genci, milli bütünlük, gelişmişlik ve insanî değerler adına kendine verilen bir görevi kutsal saymalıdır. Ona o görevi veren için, mutlaka eksiksiz yerine getirileceği güvenini vermelidir. Bunu yaparken de kendi oto kontrol sistemi içinde olmalı, bu kontrol sisteminin kaynağına da milli ve manevi değerleri oturtmayı bilmelidir. Aksi takdirde kişi sayısı kadar uygulama ve kişi sayısı kadar ideal doğar ki; bu dağınıklık esarete fert fert davetiye çıkarmak olur. Türk genci, “bana göre doğrusu bu” gibi bir düşüncenin içinde olmamalıdır. Çünkü doğru kavramı kişilere göre değişebilir, ancak neticede bir tek doğru olduğu kesindir. “Acaba yapsam bana ne kazandırır veya ne kaybettirir” gibi egoist bir düşünceden ziyâde, o görevin milli bütünlük ve bağımsızlık açısından önemini ön planda tutmalıdır. Şahsı acısından belki bazı kayıplar ortaya çıkabilir ancak, milli menfaatleri şahsi menfaatlerin daima üstünde tutmayı kendine şiar edinmelidir. Şunu unutmamak gerekir ki; milli Türk dâvamız bünyesinde her türlü fedakârlıkta bulunmuş, bilgeliği ile, karakteri ve ideali ile tavizsiz bir mücadele içinde olmuş, Türk töresine, Türk tarihine ve Türk ülküsüne bağlılığı hayat standardı yapmış olan kendinden üst seviyedeki bir teşkilatçının verdiği görevin ya da emrin doğru olup olmadığını tartışmak yerine, onu bu sistem içinde muhakkak doğru kabul edip, yapmak esastır. Her zaman kısır tartışma ve yorumlardan uzak durmak gerekir. Çünkü vazife şuuru, çeviklik, atılganlık ve en önemlisi akıllılığı da beraberinde getirir. Akıllı insan hemen tepki gösteren değil, maksadı araştıran insandır. Türk genci, Türk ülküsü ve töresine olduğu gibi, onu tesis etmeye çalışan teşkilatçılara karşı da sadakat içinde olmalıdır. Çünkü güvensizlik, tecrit edilmenin ve esaretin anahtarıdır. Kısacası bir Türk, düşünerek, araştırarak, yapılmasına kanâat getirerek ve yaşayarak bir görevin yerine getirilmesine karar verir ancak, karar verdikten sonra onu yapmanın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu tartışmaz. Bütün samimiyetiyle onu yerine getirir, işte buna yüksek vazife şuuru denir ki, her Türk genci bu şiar üzerine olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AKILLILIK

Türk‘ün en önemli özelliklerinden birisi akıllı ve planlı davranmasıdır. Olaylar karşısında aklını kullanamayan insan için esaret ya da hürriyet fark etmez. Çünkü akılsız insan her fikrin malzemesi, her elin maşası olur. Akıl, doğru ve ideali bulup yaşamanın, nefis ve hissiyat ise gösterişli yok oluşların kaynağıdır. Türk genci düşünmeden hareket etmemelidir. Girdiği mücadelenin sonunu düşünüp, akıllı ve tedbirli olmayan insan, baştan mağlup sayılır. Toplumsal hadiselere karşı ferdî reaksiyonlardan ziyade birlik içinde hareket etmek esastır. Bozkurtlar dahi hayvan oldukları halde avlarının üstüne planlı, sistemli ve birlik içinde giderler. Tek hareket edip avlarını ellerinden kaçırmayı zillet sayarlar. Türk genci de öyle olmalıdır. Başarı getirmeyecek veya sonucu etkilemeyecek şekilde hareket etmemelidir. Bir işi yapmaya niyet ettiğinde onu mutlaka nihayete erdirmeli, onun için de akıllı ve planlı davranmalıdır. Türk genci hiç bir zaman tez davranmamalı, hırsına ve öfkesine mağlup olmamalı, gelecek tehlikeleri önceden çok iyi analiz edip, karşı cephe oluşturmalıdır. Bunun yanında, dâvasının propagandasını öncelikle yaşayarak ve her türlü soruya cevap verecek şekilde yapmalıdır. Emperyalizmin acımasız planlarını çok iyi bilmeli ve kendini ona göre hazırlamalıdır. Güzel, çekici ve geçici zevklere kapılmamalı, yapılmak istenen bir şeyi Türk töresi ve kültürü ile iyi kıyaslamalı, ne getirip götürdüğüne iyi bakmalıdır. Bugün için tehlikeli görülmeyen şeyler, yarın için zihnî, bedenî ve nihayetinde milli esareti doğurabilir. Ki; bütün planlar bunun üzerine yapılmaktadır. Türk genci her provokasyona alet olmamalıdır. Türk düşmanları, Türk milliyetçisi gençleri sokağa çekmek, zayıflatmak,, devlet güçleriyle karşı karşıya getirmek, toplum nazarında huzur bozucu kavgacı ve haksız göstermek istemektedirler. Bu oyunlara gelinmemeli, devletin bekası için her zaman onun yanında olmalı, yeri geldiğinde haksızlıklara karşı müdahalede bulunmayı da bilmelidir. Bu müdahale, Türk töresi ve kültürünün muhafazası, Türkiye’nin kalkınması ve bekası için mücadele esasına dayanmalıdır. Davasını zayıf ve haksız duruma düşürecek her türlü hareketten kaçınmalı, her attığı adım bozguncunun planını bozacak mahiyette olmalıdır. Şunu unutmamak gerekir ki, Türk düşmanları tarafından özellikle bir noktaya ilgi çekilmek istendiği zaman, hainlik mutlaka başka yerden yıkıcı bir şekilde patlak verir. Onun için görünüşe aldanmamalı, ilgalara kanmamalı ve hadiseleri her boyutuyla düşünüp tedbir almalıdır. Kısacası Türk genci, her alanda çevik, atılgan davranırken akıllı ve planlı olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AHLAK

Türk genci, adeta bir ahlâk abidesi olmak durumundadır. Bunun aksi; taşıdığı mükemmel tarihî ve milli değere, hep ahlâkî üstünlükle ayakta kalmış ve bulunduğu insanlık mevkîsini hakketmiş ecdadına, daha önemlisi, en mükemmel din olan İslâm’a ve onun eşsiz ahlakıyla ahlâklanmış Şanlı Peygamberi (s.a.v.)’ne ihanet olur. Nasıl ki toplumlar ahlâksızlıkları neticesinde yok olmuş, devletler batmışsa, insanları da insanlık arenasında zelil ve rezil eden, köle eden ahlâksızlıktır. Bir Türk genci her şeyden önce Türk kültürü ve İslâmî kaideler ölçüsünde ahlâklanmalıdır. Şeref, kendisinden taviz verilemeyen en önemli özelliklerdendir. Şerefsizce ayakta kalmaktansa, şerefli can vermek üstün insanların özelliği ve şiarıdır. Türk genci, kendine istediğini başkalarına da istediği, kendine istemediğini başkalarına reva görmediği ve egosunu yendiği müddetçe ahlâklıdır. Asla yalan söylemez; çünkü yalan söylemek yaprak gibi insanların, doğruluk ise toprak gibi insanların kârıdır. Türk genci toprak gibi ağır, vakur, toplayıcı, verimli, kucaklayıcı ve şefkatli olmalıdır. Halka hizmet Hakka hizmettir” prensibini şiar edinmelidir, insan için ne varsa saygı gösterip onları korumalı, asla nemelazımcı olmamalıdır. Toplumun derdini kendi derdi olarak kabul etmeli, önce mensup olduğu ailenin, milletin ve bütün insanlığın huzuru ve bekasını, sonra kendi nefsini düşünmelidir. Çünkü Türk, ferdiyetçi değil toplumcudur. “Aç kavmimi doyurdum, çıplak kavmimi giydirdim” ifadesiyle kemâle eren o üstün anlayış dahilinde gerekirse nefsini feda edip, toplumun bugünkü ve yarınki refahı için çalışma düşüncesinde olmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, “Milletler meziyetlerle yaşar, rezaletlerle yıkılır.” Meziyet Türk gencinin her anı, rezalet ise ölümüne kadar tatmayacağı şey olmalıdır. Türk genci, hayat standardını her zaman emeği ve onun ürünü üzerine oturtmalıdır. Yağma, gasp hırsızlık en alçak özelliklerdendir. Türk‘ten hırsız, hırsızdan Türk olmaz. Çünkü Türk her zaman kendine yeten ve kendini aşan insandır. Türk asla hilebaz ve art niyetli olmaz. Türk genci de sütun gibi dosdoğru olmalıdır. Mercimek gibi iki yüzü de aynı değil, bilâkis göründüğü gibi olmalı, olduğu gibi görünmelidir. Başak gibi rüzgârın esişine göre yatmamalı, bütün haksızlıklara ve rezaletlere dur diyebilecek güçte, azimde ve kararlılıkta olmalıdır. Türk genci çeliğe sanlı ipek gibidir. Mazlumlara Yunus, zalimlere Yavuz olmayı kendine şair edinmelidir. Aman dileyene e; kalkmaz. Çünkü düşene vurmak gibi sahtekâr bir düşünce Türk‘ün kitabında yoktur. Türk gencinin sözü senet olmalıdır. Verdiği sözden dönmemeli, yapamayacağı şey için söz vermemelidir. Büyüğüne saygı, küçüğüne sevgi beslemek onun belirgin özelliklerinden olmalıdır. Toplumun güvendiği, sözünden ve davranışlarından emin olduğu kişi olmalıdır. Her şeyden önemlisi Türk genci, kendine verilen bir sırrı ölümüne saklamalı, olur olmaz her yerde konuşmamalı, laubali ve ölçüsüz olmamalıdır.

TÜRK GENCİ VE AİLE

Yeryüzünde en güçlü aile yapısına ve bağına sahip millet Türk Milletidir. Türklerde devletin temelini aile oluşturur. Ailede meydana gelecek zafiyet ve dağınıklık doğrudan devleti etkiler. Bu gerçek dahilinde Türk genci de çok sağlam aile yapısına ve kültürüne sahip olmalıdır. Çünkü bizler dağınık ve ferdiyetçi değil, yasalı ve toplumcu bir milletiz. Türk genci her şeyden önce ailesine karşı sorumluluk duygusu içinde olmalıdır. Bu sorumluluğa sahip olmayan kişide milli şuur oluşmaz. Türk töresinin en önemli mihenk taşı, aile bütünlüğü ve namus anlayışıdır. Anne-babaya ve büyüklerine itaat ve saygı, kan bağı bulunan kardeş ve akrabalarına karşı özel merhamet, sevgi ve iyiniyet içinde bulunmak esastır. Türk, atasına ve büyüklerine karşı saygısız, küçüklerine karşı sevgisiz olamayacağı gibi, bu yapıda olan da Türk olamaz. Türk genci, ailesinin ekonomik, sosyal ve ahlâki üstünlüğü için mücadele etmelidir. Babaya ve anneye karşı şükran ve saygı içinde olmalı, maddi ve manevi her türlü sıkıntılarını elinden geldiğince çözmeli, onları baş tacı etmelidir. Bu onun toplum içinde saygınlığını artırır, Allah (c.c) katında rahmete ermesine vesile olur. Türk genci, kendisi de çok güçlü bir aile kurabilmek için çaba sarf etmeli, kuracağı ailenin temelini iyi atmalıdır. Eş seçiminde gösterişten, zenginlikten ve güzellikten ziyade asalete, Türk kültürüne ve islâm ahlâkına değer vermelidir. Namus anlayışı çok güçlü olmalı, aile yapısını iffet üzerine bina etmeyi unutmamalıdır. Öyle bir aile kurmalıdır ki, temeli güven, sadâkat, çalışkanlık, saygı ve güzel ahlâk olmalıdır. Çocuklarını, ülkenin içine düştüğü ve düşeceği bunalımlardan kurtarabilecek, adeta birer bilge ve idealist olarak yetiştirmeyi gaye edinmelidir. Kısacası Türk genci, Türk Milletinin bekâsının sağlam aile yapısına bağlı olduğunu unutmamalıdır. (Sn. Şahin Kabakuş’un ‘Türk Gencinin El Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

l Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

 

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.