Türklerin Gizli Anayasası: Töre

24/02/2010

KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİNDE “TÖRE MÜESSESESİ”

Hacımurat SABANÇI-Hamit MALKONDU
Aktaran: Adilhan ADİLOĞLU

Karaçay-Malkarlılarınkendilerine has eski hayat tarzları, onların tarihi hakkında kaydedilmemiş birçok önemli noktayı gün ışığına çıkarmaktadır. Karaçay-Malkarlıların bazı kesimlerinin geçim kolaylığı, zenginliklerine zenginlik kattıkları, bazı kesimlerinin ise fakirlikleri; halkın ekonomik ve sosyal sınıflara ayrışmaya başladığı dönemlerde, buna
paralel olarak halkın adetleri ve töreleri de yeniden şekillenmiştir. Halkın hayatını tanzim eden ve düzeni sağlayan gelenekleri bozmayıp, halkın büyük çoğunluğu tarafından onaylanmış ve rıza gösterilmiş ortak kararlarına herkesin uymasını sağlamak için “Töre” müessesesinin oluşması, gerçekten o dönemler için çok kıymetlidir. Töre, halkın en zor günlerinde kurulmuş, halkın hayat düzeninin bozulmasını önleyerek sürekliliğini sağlamıştır.

Töre müessesesi, Karaçay-Malkar’da, halkın bölünmesini önlemiş, sülalelerin birbirlerine karşı düşmanlıklarım ve savaşlarını engellemiştir. Töre’nin kararlarına herkes uymak zorundadır. Töre, zenginlere ve fakirlere aynı şekilde uygulanmıştır. Töre’nin kararlarına uymayan, bu kararları kendi işine göre yorumlamaya çalışanlar olamaz. Çünkü, Töre’de
karar verenler ve uygulayanlar, halkın sevip saydığı, itibar ettiği kişilerdir.

“Töre” sözü, “tör” sözünden gelmektedir. Karaçay-Malkar Türkçesinde “tör” sözü, evin en
kıymetli yeri için kullanılır. İlkel inanışlar döneminde de kutsal yerler için bu söz kullanılırdı. Sözgelimi bugün Müslümanların ibadetgahı olan cami ve mescitler gibi… S. A. Pletnöva, “Eski Türklerin evlerinin en kıymetli yeri, giriş kapısının karşısı idi” diyor. Anlaşılacağı gibi, “töre” sözü “kutsal istişare-toplantı” anlamına gelmektedir. “Tör” ya da “töre” sözü, “kanun”, “düzen”, “karar” anlamlarında bütün Türk ve Moğol halklarında kullanılmaktadır. R. G. Ahmetanov, Batı Türklerinde şehzadelere, soylu kimselere, halkın davalarını çözen kişilere (kadılara) töre denildiğini yazıyor. Töre sözü zamanla bu anlamını yitirerek başka anlamlara kaymıştır. Ancak, Karaçay-Malkarlılarda hakim ve yargıç sözü için
halen “töreçi” demektedirler. “Töre” ile ilgili yazılmış makale çok azdır. Olanları da töre hakkında yeterli bilgi vermez. Bununla birlikte; V. F. Miller, M. M. Kovalevski, İ. î. İvaninkov, N. Petruseviç, Basiyat Şahananov, B. Z. Baranova gibi araştırmacılar töre hakkında bildiklerini yazıya geçirmeyi de ihmal etmemişlerdir. Onların yazdığı makaleler XIX. Yüzyılın sonlarına doğru basılmıştır. Bilhassa Malkarlıların eski tarihi hakkındaki, “Balkarya” adlı uzun makalesiyle Musos Abayev, Malkarlılar için çok büyük iş yapmıştır. M. Abayev bu makalede, Malkarlıların tarihi, hayat tarzları, gelenekleri, görenekleri, adetleri hakkında
birçok kıymetli bilgi vermektedir. Töre müessesesinin Malkarlıların hayatındaki önemini
anlatmaktadır. Malkarlıların tarihiyle ilgilenen araştırmacılar, genellikle M. Abayev’in bu
makalesinden faydalanmaktadırlar. Sözgelimi, G. H. Mambetov’un, “Kabardey-Malkar’ınTarihi” adlı eserin ikinci cildinde yayımlanan, “Hukuki işler; Henja Töre” başlıklı makalesini söyleyebiliriz. Kamil Azamatov ile Hanapi Hutiyev, M. Abayev’den sonra Malkar tarihiyle ilgili olarak ilk ciddi tarih kitabını hazırlayarak, 1980 yılında yayımladılar. Kitapta, Karaçay-Malkar’da halkınhayatının hukuki bakımdan nasıl tanzim edildiği, eski hukuki işlerin nasıl yapıldığı anlatılmaktadır. Biz de, bu çalışmamızda, yukarıda adı geçen araştırmacıların çalışmalarından ve halk ağzından derlediğimiz materyallerin ışığında, Töre müessesesinin nasıl işlediğini anlatmaya çalışacağız.

M. Abayev’e göre; Töre müessesesi, halkın eski adetlerinden ve geleneklerinden kaynaklanarak; halk arasındaki anlaşmazlıkları, problemleri çözmeye çalışır, çeşitli kanunlar çıkarır, halkın hayatını kolaylaştırmaya ve rahatlatmaya çalışan bir kurumdur. Zamana bağlı olarak kanunlar da değişmiştir. Çünkü zamanla birlikte hayat ve hayatın şartları da değişmiştir. Sözgelimi eskiden beri olagelen adetlerle bağlantılı olmayan bazı yeni durum
ve olaylarla karşılaşıldığı zaman, Töre müessesesi de bu yeni durumu, çıkardığı yeni bir kanunla tanzim eder, halkın bu durumla bağlantılı problemlerini çözmeye çalışır. Böylelikle, Karaçay-Malkar’da Töre müessesesinin en birinci işi kanun ve buyruk çıkarına işiydi. Töre, hiçbir kimsenin hakkını yemiyor, bir başkasının yemesine de izin vermiyordu. Töre çok
güçlü yetkilere sahipti. K. Azamatov ve H. Hutiyev’e göre, Töre öylesine güçlüydü ki, Malkar’ın en büyük prensinin (valisinin) kararlarını bile engelleyebiliyor, hatta geçersiz sayabiliyordu.

İslam dininin kabulünden sonra, Töre heyetine Kadılar da dahil olmuşlardır. Töre heyetini
halk seçiyordu. V.F. Miller ve M.M. Kovalevski’ye göre, “Töre heyeti, zengin-fakir ayrımı olmaksızın, halkın akıllı ve dirayetli kişilerinden seçilir. Ancak bu heyete halkın alt tabakasından kimse giremez. Prensler, halkın hayatında her ne kadar önemli bir olgu ise de, Töre müessesesinde, halkın içinden çıkmış iyi insanlar oturuyor…” Töre heyetinin halk katındaki değeri, onların karakterleriyle, hakkaniyete bağlı olarak yaptıkları doğru işleriyle ölçülüyordu. Töre heyetindeki kişilerde aranan başlıca özellikler; namuslu olmak, akıllı olmak, ağır başlı olmak, halkın eski ve yeni adetlerini, geleneklerini çok iyi bilmektir. Töre
heyetine mensup birinin gücü ve halk tarafından değer görmesi, onun insaniyeti, doğrulu ve hakkaniyeti, halkın hayatına ve adetlerine saygısı, halkın hayat tarzım iyi bilmesine bağlıydı.

Değişik zamanlarda, Karaçay-Malkar’da Töre heyetinde görev yapan en bilinen kişilerden bir kısmının adları şöyledir: Sosran Abay, Balaka Bittir, İsmail Orusbiy, Teberdi Orusbiy, Hasan Kuliy, Kanşavbiy Ahmat, Jabeli Jabel, Kelemet Malkaruk, Tram Tram, Mussa Basiyat, Cammot Canika, Tavsoltan Gaza, Hacı-Geriy Bici, Süleyman Ette, İlyas Süyünduk, Konak Caza, Tebo Kuday, Ali-Mırza Kuday, İslam Girgok, Musos Süyünç, Ali-Hacı Biy, Kasbolat Sozay, Bödene Bayçora, Ali-Hacı Kırımşamhal, Tutar Gıllı, İbrahim Edok…

Töre heyeti yedi yılda bir seçilirdi. Seçimler, hileye fırsat vermemek için, halkın gözü önünde, bir meydanda, açıktan yapılırdı. Her köy, en güvendikleri beş veya yedi kişiyi Töre heyetine seçerdi. Köylerde oluşturulan bu beş veya yedi kişilik heyete “El-Töre” (Köy Töresi) adı veriliyordu. El-Töre’ye seçilen kişilerden biri de, El-Töre’yi temsil etmesi için
“Gitçe-Töre”ye (Küçük Töre) gönderiliyordu. Gitçe-Töre, büyük vadiler kuşağında kurulmuş, çevresinde küçük köylerin olduğu büyük köylerde kurulmuştu. Küçük köylerin Töre heyetlerinden temsilciler gelerek Gitçe-Töre’yi oluşturuyorlardı. Genellikle 10 kişiden oluşan Gitçe-Töre; Baksan, Çegem,Ullu Malkar, Ullu Karaçay, Holam-Bızıngı vadilerinde kuruluyordu. Her Gitçe-Töre de, kendi içlerinden bir temsilci seçerek “Halk-Töre”ye gönderiyorlardı. Halk-Töre’de görev yapanlar; V.F. Miller ve M.M. Kovalevski’nin dediği gibi “Halkın en akıllı adamlarından; halkın rahatlığını, düzenini sağlayabilecek dirayetli ve basiretli insanlarından oluşuyordu…” Bunlardan sonra bir de; “Ullu-Töre” (Büyük Töre) ve “Biy-Kengeş” (Prens Heyeti) vardır. Biy-Kengeş, adından da anlaşılacağı gibi
prenslerden oluşuyor ve bir nevi danışma kurulu özelliğindeydi.

Karaçay-Malkar’daki Töre müessesesini şematik olarak şöyle gösterebiliriz:
Biy-Kengeş Ullu-Töre
Halk-Töre Gitçe-Töre Gitçe-Töre
El-Töre El-Töre El-Töre El-Töre

Karaçay’da Töre müessesesinin nasıl işlediğini Abuk-Ali Özdenov şöyle anlatıyor: “Eskiden,
Karaçaylılar çeşitli adet ve geleneklerine göre hayatlarını tanzim ederek yaşıyorlardı. Halkın
tamamını ilgilendiren kararların alınması i şi için Kart-Curt köyünde, halkın uygun gördüğü bir yerde toplanılırdı. Daha sonraları, Hurzuk ve Uçkulan köylerinin de kurulmasından sonra, Uçkulan köyü diğer iki köyün ortasında olduğu için toplantılar bu köyde yapılmaya başlandı. Üç köyden üç temsilci seçilerek Töre heyetini 9 kişi oluşturuyordu. Çok önemli bir iş için acil karar alınması gerektiği zamanlarda, halktan davet edilen kişiler de, Töre heyetiyle beraber toplantılara katılıyorlardı. Toplantı başlamadan önce şöyle yemin edilirdi:
And ediyoruz, Ölsek de birlikte ölmeye, Kalsak da birlikte kalmaya, Birlikte, geri durmamaya, Tanrıya (karşı) doğruluğa, Tanrı andın(ı) bozmamaya…”

Malkarlıların tarihinde El-Töre’nin ayrı bir önemi vardır. Bu konuyla ilgili Basiyat Şahanov şöyle yazıyor: “Önemli bir problem konusunda anlaşmazlık içinde olanlar, önce birbirleriyle anlaşarak Ullu-Töre’ye gitmeye gerek görmeden El-Töre’ye gitmeyi uygun görmüşlerdir…”
Karaçay-Malkarlılar, anlaşmazlıklarını çözüme kavuşturmak için, komşu halkların Töre heyetlerini davet ettikleri de oluyordu. Töre müessesesi toprakla ilgili anlaşmazlıklara
da bakıyordu. El-Töre’nin yahut Gitçe-Töre’nin kararlarını benimsemeyenler, Halk-Töre’ye
gidiyorlardı. Halk-Töre, iki-üç ayda bir toplanıyordu. Gitçe-Töre sürekli mesai halindeydi. Ullu-Töre ise bir veya birkaç yılda bir toplanıyordu. Ullu-Töre toplanacağı zaman, Halk-Töre ve Gitçe-Töre temsilcileri gelerek Ullu-Töre’yi oluşturuyorlardı. Bazen, Ullu-Töre’nin toplantılarına Töre muhafız şefinin katıldığı da oluyordu. “Biy-Kengeş” ise prenslerin kendi aralarındaki problemleri çözmek için toplanıyordu. Bunun dışında, Ullu-Töre’nin aldığı kararların özellikle uygulanması yönünde kulis ve baskı yaptığı oluyordu. Ullu-Töre
heyetine tavsiyelerde bulunuyordu. Biy-Kengeş, genellikle Abay, Malkaruk, Orusbiy ve Kırımşamhal ailelerinde toplanıyordu. Prenslerin izni dahilinde, bu toplantılara kendi halklarından ve komşu halkların ileri gelenleri de katılıyordu. V.F. Miller ve M.M.
Kovalevski’ye göre: “Malkar’daki prenslerin gücü sınırsız değildi. Halkı da ilgilendiren çok önemli konular söz konusu olduğunda, Biy-Kengeş halkın bilge-yaşlılarını da toplantıya çağırmak zorundaydı…”

Töre heyetine seçilen kişiler, üstlendikleri bu büyük işin bilincinde olmak ve ona göre hareket etmek zorundaydılar. Aksi halde Töre heyetinden çıkarılabilirlerdi. Sözgelimi Bayçora ve Aydabol gibi köklü ailelere mensup iki kişi Töre heyetinden çıkarılmıştır.
Töre müessesesinin bir muhafız gücü (Mırtazak) de vardı. Bunlar, Töre’nin ve Töre heyetinin güvenliğinden sorumluydular. Töre toplantılarına muhafız şeflerinin katıldığı da oluyordu. Ancak, onların görevi genellikle Töre heyetinin direktiflerini dinlemekti. Onların toplantılarda bir söz hakkı yoktu. Bunun dışında, Töre heyetinin angarya işlerini
yaptırmak için görevli leri (Barçı-kelçi) ve tellalları (Koduçu) vardı. Töre toplantısı olacağı zaman tellallar sokaklarda dolaşarak bunu halka bildiriyorlardı. Töre toplantılarına “Ayrakçı” (Savcı) ve Kadılar da çağırılıyordu. Davalı da, kendi istediği birini “Ökül” (Vekil, avukat) olarak çağırıyordu. Ökül, Töre heyetinin çok zor sorularına kolaylıkla cevap verebilen, çetrefil olayları çözebilen zeki ve akıllı kişilerden seçiliyordu. Töre heyetinin gündemindeki
anlaşmazlık durumlarını (davaları) Ayrakçılar araştırıp, Töre heyetine bilgi veriyorlardı. M.
Abayev’e göre, Ayrakçılar zaman zaman davacılardan veya davalılardan rüşvet aldıkları için
işlerini dürüstçe yapmıyorlardı. Sözgelimi eskiden yaşanmış konuyla ilgili bir olayı anlatım: (Bıllım köyünden Macir Şava’nın ağzından) Gestenti’de bulunan Tolgur-Çeget’teki tarla için, Tolgur ailesi ile Çegemli Barazbiy ailesi kavgalı haldeydi. İki aile de, bu tarla üstünde hak iddia ediyorlardı. Ayrakçı olarak Karaçay’dan çağırılan Musa Batça adlı birisi, konuyu
hiç araştırmadan ve incelemeden: “Tolgur ailesi boş konuşuyor. Bu tarla Barazbiy ailesinindir” diye hüküm veriyor. Ancak, Tolgur ailesi işin peşini bırakmıyor ve derin bir araştırmadan sonra bu tarlanın Tolgur ailesine ait olduğunu ispatlanıyor. Töre de tarlayı Tolgur (Kırımşamhal) ailesine veriyor…”

N.A. Karaulov, “Töre’de yalan söylemek, boş konuşmak ve yalancı şahitlik yapmak çok büyük ayıp sayılırdı. Bu ayıbı alan kimseler, aynı zamanda bu ayıbı mensup oldukları sülaleye de bulaştırmış oluyorlardı. Halk da onları buna göre değerlendiriyordu” diyor.
Basiyat Şahanov’un yazdığını göre: ‘Toprakların sınırlarıyla ilgili anlaşmazlıkları da Töre müessesesi çözüyordu. Buna rağmen, davalı-davacı yine anlaşamıyorsa, Töre heyetinin önünde, “Toprağın sınırını hileli, yanlış gösteren ben olursam, kolum-bacağım kurusun” diye yemin ediyorlardı. Halk bu tür yeminlere çok itibar ediyor ve inanıyordu. Sözgelimi, Tengiz Süyünç adlı bir ihtiyar şöyle anlatıyor: “Ben küçüklüğümde, Bızmgı köyünden Ebu Rahay adında bir adamın kolunun kuruduğunu görmüştüm. Önce yemin edip, sonra bu yeminine
uymayarak toprağın sınırını hileyle değiştirdiği için kolunun kuruduğunu söylüyorlardı. Yeminini tutmayıp hile yaptığı içim Allah’ın lanetine uğramış…” Karaçay-Malkar’da İslam dini gelmeden önce de bu tür yeminler varmış. Barasbiy Biyazir’in anlattığına göre Töre heyetinin önünde yapılan yemin şöyleymiş: “Ben Töre ‘nin önünde and ediyorum
Bugün olacak işten Kaçmamaya, geri durmamaya Hayatımı feda etmeye…”
B. Biyazir’in söylediğine göre, Töre heyetinin önünde yemin edip de somadan yeminini bozanlar öldürülüyormuş.

Malkar’da Töre müessesesi ilk önce Zılgı köyünde çalışmaya başlamış. Daha sonraları ise Çerek ırmağı kenarında ve Abay-Kala’da çalışmaya başlamış. Çegem vadisinin girişinde, Töre ile ilgili yer adları, taş adları vardır. V.F. Miller ve M.M. Kovalevski: “Buralarda bazı ilginç taşlar gördük. Bu taşların üzerinde Töre heyetine mensup kişiler oturuyormuş ve burada toplantılar yapılıyormuş” diyor. Ulu-Elin yakınlarındaki, oturmaya elverişli işlenmiş taşlar vardır. Bunlara “Töre Taşları” deniyor. Töre heyeti yazın burada toplanırmış. Töre heyeti istişare etmek için ise “Bayrım-Çuvanası”nda toplanırmış. Buna göre, G.D. Çikovanin’in, “Malkar’da taş oturaklı meydanlar yoktur” sözünde bir yanlışlık olmalıdır. Töre heyeti genellikle köyün dışında bir yerde toplantı yapardı. G.D. Çikovanin, Osetlerin Töre toplantıları hakkında şöyle diyor: “Töre heyeti, üzerinde çalıştığı olay hakkında, başkalarına bilgi sızmaması için toplantılarını köyün dışında bir yerde yapar…” Bu durum, Malkar Töresi için de geçerlidir. M. Abayev, Malkar tarihinde Çerek vadisi sakinlerinin önemli bir yerinin olduğunu söylüyor. Halk-Töre’nin sürekli burada toplandığını ifade ediyor. Malkar Halk-Töre’nin toplantılarına diğer Töre müesseselerinin temsilcileri de katılıyorlardı. Bu toplantılara Karaçay’dan, Osetya’dan katılanlar da oluyordu. Basiyat Şahanov da, Malkar Halk-Töre’nin yaptığı doğru işlerle meşhur olduğunu söylüyor.

Sözgelimi, komşu halklar, anlaşmazlıklarını çözmesi için Malkar Halk-Töre’ye geliyorlarmış. V.F. Miler ve M.M.Kovalevski’nin söylediğine göre, başka yerlerde sonuca bağlanan kararları değiştirecek veya bozacak kadar Malkar Halk-Töre’nin komşu halklar üzerinde
itibarı varmış. Zaman geçtikçe, Ullu Malkar’da olduğu gibi, Çegem’deki Töre müessesesinin itibarı da yükseliyordu. Halk, Çegem Töresi’nin itibarının artmasını, Kırım’dan vergi toplamak için gelen Kırım Hanı’nın askerleriyle yapılan mücadeleye bağlıyor. Bu olayla ilgili; Aznor Akbolat, Lokman Atakku, Kanşavbiy Curtubay, Muhammed Kalabek, Hızır Kötençi, Macir Caza’nın anlattıkları şöyle: “Her yıl olduğu gibi, Kırım Hanı’nın askerleri vergi toplamak
için Kafkasya’ya geleceklerdi. Onlar gelmeden önce Malkar’da Töre heyeti toplanryor. Töre heyeti, Kırım Hanı’nın vergisinden ve askerlerinden kurtulmak için çözüm yolu arıyor. Toplantı sonunda, Kırım’dan gelen askerlerin hepsinin öldürülmesi kararı alınıyor.
Askerlerin kimler tarafından öldürüleceği konusunda kura çekilmesi uygun görülüyor. Ancak, Basiyat Ebu adında Çegem’den gelen bir temsilci, kura çekmeye gerek olmadığını, bu işi doğrudan kendisinin üstleneceğini söylüyor. Töre heyeti de bu isteği kabul ediyor. Ayrıca, Kırım askerleri Çegem’e saldırdıkları zaman diğer vadi köylerinden de yardım edileceği
yönünde karar alınıyor. Basiyat Ebu, hemen Çegem’e dönerek hazırlıklarına başlıyor. İlk önce büyük kazanlarla bol alkollü şıralar hazırlatıyor. Kırım Hanı’nın askerleri Çegem’e geldikleri zaman, Çegem halkı onları çok güzel bir törenle karşılıyor. Onlar için büyük şölenler tertipliyorlar. Kırım’dan gelen askerler şölenler sırasında, Çegem’in “meşhur” şırasından “kana kana” içiyorlar. Onlar içip iyice sarhoş olduklarında, Basiyat Ebu’nun önderliğindeki Çegem halkı Kırımlı askerlerin hepsini öldürüyorlar ve uçurumlardan
aşağıya atıyorlar. Kırım Hanı vergi toplamak için Çegem’e gönderdiği askerlerinden bir haber gelmeyince meraklanıyor ve onları aramaları için yeniden adamlarını gönderiyor. Ancak bütün aramalara rağmen askerler bulunamıyor. İşte bu olaydan sonra, Kırım Hanı durumu anlamış olacak ki, bir daha Malkar’a vergi toplamak için askerlerini göndermiyor…” Bütün bu olan bitenden sonra, Çegem halkı bu kahramanlığı için diğer vadi köyleri tarafından saygıyla anılmaya başlanıyor, itibarı artıyor. Kimileri ise, Kırımlı askerleri sarhoş edip öldürdükleri için
onlara “Hileci Çegemliler” diyorlar. Çegem halkının bu kahramanlığından soma Ullu-Töre toplantıları Çegem’de yapılmaya başlanıyor. XIX. yüzyıl ortalarında; Ullu-El, Dumala,
Aktoprak, Bızmgı, Holam sakinleri Ullu-El ile Dumala ortasındaki Dongat denilen bir yerde; Töre toplantılarının yapılması için bir bina inşa ediliyor. Bugün bu binanın sadece temel taşlan kalmıştır. Halk buraya, “Töre heyetinin toplandığı ev” diyor. 1890′li yıllarda Holam’da bulunan yassı taşların üzerinde Arap harfleriyle yazılmış Malkarca kısa metinler vardır. Bu metinler Töre heyetinin işleriyle ilgilidir. N.P. Tulçinski bu konuda, 1903 yılında yazdığı makalesinde şöyle diyor: “Birkaç yıl önce Holam’da, Ushur köyünün yukarı tarafında bulunan bir kale harabesinin duvarında iki tane yassı taş bulduk. Taşlarında üzerinde Arap harfleriyle yazılmış Malkarca sözler var. Taşların birinin üzerinde; Kırım’dan, Kabardey’den, Malkar’dan ileri gelen kişilerin adları yazılı. Taşın üzerine yazılmış metinde; Malkar topraklarının Rusya ve Kırım’la olan sınırlarından bahsediliyor. Diğer taşta ise; Bekmırza
Girgok adlı bir adam ile (adı belirtilmemiş) başka bir adam arasındaki anlaşmazlığın çözümü için; Baksan’dan İsmail Orusbiy, Ullu Malkar’dan Mırtazaliy Biy, Holam’dan Soltan Şakman’ın
şahitlikleriyle bir toplantı yapılıyor ve Bekmırza Girgok’un topraklarının sınırları belirleniyor. Bu işlerin yapıldığı tarih (Hicri takvimle) 1127 (M. 1711) yılı. Durum böyle ise, 200 yıl önce bu bölgelerde, prenslerin dışında da halktan geniş topraklara sahip olan kişiler varmış. Bu duruma prenslerin de bir itirazı yokmuş. Çünkü bizzat kendileri de bu işte şahitlik yapmışlar…” M. Abayev’in de bu tür taşlarla ilgili olan incelemesi bize çok şeyi açıklıyor. Sözgelimi, taşların birinde şöyle bir olaydan bahsediliyor: “Malkar’da, Bızıngı’da, Holam’da, Çegem’de, Baksan’da yaşayan halkın topraklarıyla sınırları olan Kırım Hanı ile Kabardey prensinin bu topraklar üzerinde hak iddia etmeleri, bunun için de başka milletlerden temsilciler gelip toplantı yapılarak anlaşmazlık çözüme kavuşturulmuş. Bu anlaşmazlığın çözümü için toplantıya katılanlar arasında Gürcü-Svan prensi Otar Otarov, Kırım’ dan
Ağalar Han da var. Bizim anladığımıza göre; Kırımlılar, Kabardeyler ve Pyatigorsk (Beştav-Malkarlılar) halkı arasında bir sınır anlaşmazlığı ç ıkmış. Malkarlılar Aslanbek Kaytuk’u, Kabardeyler Jabağı Kazanıko’yu, Kırımlılar Bayan Sarsan’ı vekil olarak seçmişler.
Tatartüp bölgesinden Terek ırmağına kadar olan yerler, Kuban düzlüğüne kadar olan yerler, Lesken geçidine kadar olan yerler, Canbaş ve Balık’a kadar olan yerlerin Malkarlılara ait olduğu; Taşlı-Kala’dan Tatartüp’e kadar olan yerlerin Kırımlılara ait olduğu;
Taşlı-Kala’nın aşağı kısmındaki yerlerin ise Ruslara ait olduğu tespit edilmiş. Şahitlik edenler ise; Gürcü-Svan prensi Otar Otarov ile Kırım’dan Ağalar Han’dır. Bu anlaşmayı yazıya geçiren Abdulkadı Halil’dir. Recep ayının son günleri, Pazar günü, 1127 (M. 1709)…” Holam’da bulunmuş olan bu taşlar şimdi Moskova’da bir müzede saklanıyor.

Töre müessesesi her zaman halkın yanında olmuştur. Halkın sahip olduğu hakların devamı için çalışmıştır. Komşu halklarla barış içinde yaşamak için önemli görevler yapmıştır. M. Abayev makalesinde şöyle bir olaydan bahsediyor: “Aydabol ailesine mensup bir kişi, Malkar’ın valisi olmak için Kabardey prensi Aslanbek Kaytuk’tan yardım istiyor. Bunun için, Aslanbek Kaytuk’un askerleriyle Malkar’a gelerek, kendisine karşı olanları ortadan kaldırmasını istiyor. Aslanbek Kaytuk, askerleriyle Malkar’ı işgal etmek için hazırlanıyor. Bu arada, Malkar’ın valisi olan Sosran Abay’a da bir elçi göndererek vergi talep ediyor. Malkar valisi Sosran Abay, Kabardey prensinin elçilerini tersleyerek: “Gidin söyleyin! Kaytukoğlu’nun Malkar ile bir işi varsa Töre’ye gelsin. Yok eğer benimle özel bir işi varsa bana misafir gelsin!” diyor. Elçiler geri dönerek durumu Kabardey prensine bildiriyorlar. Kabardey prensi, Malkar valisi Sosran Abay’ın çetin ceviz birisi olduğunu anlayıp bu işten vazgeçiyor ve onunla dostluk kurarak barış içinde yaşamayı tercih ediyor. Sosran Abay da, Kabardey prensinin dostluğuna karşılık veriyor. Herhalde, Aslanbek Kaytuk’u 1709 yılında Malkar Ullu-Töre toplantısına bu yüzden davet etmiş olmalı…” O zamanlarda Kafkasya’ya dışarıdan gelen saldırılar oldukça yoğundu. Bu yüzden komşu Kafkas halkları birbirleriyle dayanışma içinde olmak zorundaydılar. Bu dayanışma işinin sağlanmasında Töre müessesesinin önemli rolü vardı. XVII. yüzyılın ortasında, Kırım Hanı Aslan Gerey, Kabardey topraklarını istila etmek için hazırlanırken; Karaçay ve Malkar’dan, Osetya’dan asker birlikleri hazırlanarak Kabardey’e yardım için gönderildi. Bu organizasyonu Ulu-Töre yapmıştı. L.İ. Lavrov: “1894 yılında Kabardeyler ile Malkarlılar birlik olup Rus Generali G.İ. Glaznappa’a karşı savaştılar” diyor. Çegem vadisinde, 9 Mayısta çok kanlı bir savaş yapıldı. G.İ. Glaznapp, Rus Çarı I. Aleksandır’a gönderdiği mektupta, savaşın gündüz 11′den akşam 18′e kadar sürdüğünü yazıyor. Kabardey, Karaçay-Malkar birliklerinden oluşturulan Kafkas ordusunun 11.000 kadar olduğunu söylüyor. General Bulgakov, 1810 yılında Kabardey topraklarını işgal etmek için Kafkasya’ya geldiğinde, Kabardeyler ile birlikte diğer Kafkas halkları da savaşıyorlardı, özellikle de Karaçay-Malkarlılar… General Emanuel, 1828 yılında Karaçay topraklarını i şgal etmek için geldiğinde de, Malkar’dan ve Osetya’dan yardım etmek için askerler gelmişti… îşte bütün bu işler, Töre müessesesinin organizasyonlarıyla gerçekleşiyordu. Baksan ve Holam vadilerinde yaşayan Malkarlılar ile komşu Gürcü-Svanlar arasında bir anlaşmazlık çıktığı zaman devreye yine Töre müessesesi giriyordu. Sözgelimi, Malkarlılar sürekli Gürcü-Svan topraklarına saldırarak yağmacılık yapıyorlardı. Bu durumdan şikayetçi olan Gürcü-Svanlar, Malkar Töresine başvurarak durumu çözmelerini istemişlerdi. Malkar Töresi de Gürcü-Svanlardan alınacak bir toprak karşılığında Malkar çetelerinin saldırılarını engellemeyi başarmıştı. Gürcü-Svanlar da, Holam-Bızmgı meralarında sürülerini otlatabileceklerdi… Komşu halklar ile sınır anlaşmazlıklarıyla ilgili işlerden başka, bizzat Malkarlıların kendi içlerinde, prensler arasında da sınır anlaşmazlıkları oluyordu.
Hatta aynı sülaleye mensup olan kişiler arasında da bu tür anlaşmazlıklar mevcuttu.
Bu anlaşmazlıkları çözmek için yine Töre’nindi. Töre müessesesi, prensler ile halkın ileri gelen zenginlerinin işlerine ayrı bir önem veriyordu. Onların işlerini uzun ve derin araştırmalardan sonra karara bağlıyordu. Töre müessesesi, kişilerin prens yahut zengin olmasına bakmıyor, eğer onları suçlu bulursa en ağır müeyyidelerle cezalandırıyordu. Hatta
ölüm cezasına bile çarptırabiliyordu. Sözgelimi, Ullu Malkar’da gelinlerin zifaf gecesine gitmeyi adet haline getiren Botaş ailesine mensup zengin birini ölüm cezasına çarptırmış ve bu ceza uygulanmıştı. Raçikav adlı bir sülale, Çegem halkına yaptığı zulümden dolayı, Töre müessesesi tarafından toptan öldürülmeleri cezasına çarptırılmıştı. Kelemet Malkaruk’un önderliğinde Töre müessesesinin muhafızları Raçikav ailesini toptan öldürdüler. Bu olayla ilgili bir Malkar halk şarkısı da vardır: “Bereket gelsin ElbaylarınTayçık ile Bala ‘ya
Kan döküldü Gestenti ‘de Raçikavların merasına” Töre, Raçikav ailesi toptan kırıldıktan sonra onların topraklarını topraksız köylülere pay etti. Halk da, Töre’ye bu adaletinden dolayı minnettar kaldılar. Halk şarkısı şöyle devam ediyor: ‘Büyük Töre ‘ye şimdi teşekkür edelim Topraksızlara ödünç hayvanlar verelim Ullu-Çegem ‘de Ullu-Töre ‘ye yol ettik
Raçikavların kökünü yok ettik… ” Raçikav sülalesi ortadan kaldırılırken, bu sülaleye mensup birinin hanımı o sırada baba evinde (Karabugaylarda – Osetya’da) idi ve bir oğlan çocuğu
doğurmuştu. Çocuk 7-8 yaşına geldiğinde, annesi onu alarak Malkar’a gelerek Töre heyetinin huzuruna çıkıyor. Töre, Raçikav sülalesine mensup olan bu çocuğun, eskiden Raçikav sülalesine ait olan toprakları vermeyi kabul etmiyor ve sadece ona kendisini geçindirebilecek kadar toprak ve hayvan veriyor. Hatta çocuğun, toptan ortadan kaldırılmış olan Raçikav sülalesinin adını taşımasını da yasaklıyor. Daha sonra çocuk “Tuvdu”
adıyla anılıyor ve bu ad onun sülale adı olarak kalıyor. E.Z. Baranova’nın yazdıklarına göre, birisi durup dururken, hiçbir suçu olmaksızın, başka birini yaraladığı veya öldürdüğü zaman, Töre bu adamı ölümle cezalandırıyordu. N. Petraseviç anılarında şöyle bir olaydan
bahsediyor: “Karaçay’da, İsaliy Erken adlı birisi, ücretini vermek kaydıyla Haciyat Dola adlı bir kadından çizme yapmak için deri alıyor. Daha sonra İsaliy Erken sözünde durmayarak derinin ücretini ödemiyor. Aradan 7 yıl geçtikten sonra Haciyat Dola, El-Töre’ye başvuruyor. El-Töre, kadını haklı buluyor ve İsaliy Erken’i de kadına tazminat olarak üç buzağılı inek, gebe inek ve iki tane de kuzulu koyun ödemeye mahkum ediyor…”
Çegem’de, Botaş Makıt adında birisi, kendisine saldırdığı için, Malkaruk ailesinin bir keçisini
öldürüyor. Malkaruk ailesi de, öldürülmüş olan bu keçinin parasını istiyor ve Botaş Makıt’ı Töre’ye dava ediyor. Töre olayı inceledikten sonra, keçiyi kendisini korumak için öldürdüğü kanaatine varıyor ve Botaş Makıt’ı haklı buluyor…

Karaçay-Malkar Türklerinin Töresi hakkında şimdiye kadar anlatılanları, halkın ağzından derlediğimiz Töre ile ilgili ata sözleriyle özetleyelim: “Sen davacı olsan da, Töre kendi işini (bildiği gibi) yapar. Davacıdan dava kalmazsa, Töreci ‘den de töre kalmaz. Töre’nin kestiği yerden, kan çıkmaz. Töre ‘nin yumuşaklığı, sertliği (Töre) Başkanının sorgusuna göre olur. Töre ‘nin söyleyeceklerini bilmiyorsan Töre ‘ye gitme. Dünyada adalet kalmamışsa, Ullu Malkar’da Töre de mi kalmamış…”

Bilig-6/Yaz’97 sf.193-200

02/07/2009

Türk’ün Asaleti

Filed under: Asalet,Düşman,Savaş,Şehitlik — Arslan @ 11:16

ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL

3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey’in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları’yla ilgili sunuş yazısında:
“Takdimine cür’et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale’nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim.” İlgili yazı şudur:
“Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla “Milli Misak” hududunu çizdirdi. Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi’ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü’nün güneyinde Kereviz Dere’den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi’nde, Saros sahilinde nihayet bulan beş buçuk, altı km.’lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları, yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı, Anafartalar batısında Suvla’nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor, binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor, sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar, başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle, obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran, parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya, geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah’ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir. Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur’anda bu ölçü takdir manasınadır. Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz. “Harp, Savaş” yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor, infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden görmüyordu.
Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi: “Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor. Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma’kesi oluyordu. Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı. Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü. Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor, cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından, gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu. Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu.
Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin /Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu. Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk.
Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün, bir lâhza Kocaçimen’e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı ATATÜRK’ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı.
Türk’ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale’ye münhasır değil, Kafkas’ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina’nın, Irak’ın kızgın ve ateşin çöllerinde, Hicaz’la İran’ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya’nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya’nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla çarpıştık. Türk’ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore’de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor. Şehamet destanları yaratarak Türk’ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor. Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in sözlerinden ilham alarak “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış” vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa! Türk’ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!

 

Türk’ün Asaleti

Filed under: Asalet — Arslan @ 11:14

Şimdi size anlatacağım olay yaşanmış bir olaydır. Bu olayın kahramanı ise hala yaşıyor. Bir Doktor.

Ben okuduğumda tüylerim diken diken oldu. Türk olduğum için bir kere daha gurur duydum.
Dünyadaki diğer ülkeler tarafından istilacı millet diye anılan Türk milletinin asaleti bu olayla bir kere daha gözler önüne seriliyor.

Çanakkale zaferlerinde bu ve bunun gibi birçok olayı okumak bilmek mümkün. Bu sadece onlardan bir tanesi. Bu savaşın dünya tarihindeki önemini ise tek bir cümleyle anlatmak gerekirse, bir milletin, Türk milletinin, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde emperyalizme karşı kazandığı zaferdir demek yeterli olacak bana göre. İşte dış güçlerinde hazmedemediği budur. O günden bugüne değişen bir şey olmamıştır. En korktukları millet Türk milletidir. Ömür boyuda korkmaya, bu devleti yıkmak için ellerinden geleni yapmaya devam edeceklerdir. Bunun açık nedenini işte aşağıdaki hikâyede bulacaksınız.

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden Doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar. New York’ta, Medical Center Hospital’ da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.

—Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Dedim.

Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?
—Kaşlarını yukarıya kaldırarak “hayır” manasına bir işaret yaptı.
—Ama ben hala merak ediyorum. “Peki, bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?”
-”Aldırma öylesine bir şey işte” dedi.

Ben yine ısrarla: “Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…”

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?
—Evet Türk’üm.

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: ‘Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. ‘ Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.

Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana.

İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime:

-Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.

Bu duygularla

—Yazıklar olsun bana! Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış! diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.
Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk…

Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türk ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle
—Bana adınızı söyler misiniz?” dedi.
—Ömer” cevabını verdim. Merakla tekrar sordu:
—Peki, niçin Ömer ismini vermişler sana?
—Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.”
—Senin adın Müslüman adı mı?
—Evet, Müslüman adı deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
—Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun.
—Olsun dedim.
—Peki, doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?”

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

—Tabii dedim. “Müslüman olmak çok kolay.” Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu..

Mırıldandı:

—Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

—Beni yalnız bırakma olur mu?

—Ne gibi Ömer amca?

—Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.”

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

-Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!

Hemen yukarı çıktım.

Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

Ne yalan söyleyeyim, ağladım…

Saygılarımla.

Zeynep ORUNCAK (TÜRK)

Ağanın Asaleti

Arif Molu’ nun şahsında tecessüm eden “Ağa” asâleti, bu insanların, ne şartlar altında ve ne şekilde olursa olsun, başkalarının huzuru için, nefislerinde duydukları acıları bala tahvil etmenin çarpıcı tezahürleriyle doludur. Bir gün, içlerinde Darsıyak’ lı Hacı Mahmut Bey’in bulunduğu, Kayseri’ li seçkinlerden, oluşan bir kalabalık, Molu’ ya, Arif Bey’i ziyarete giderler. Saygıdeğer konuklar, pencereleri geniş avluya bakan odalarda ağırlanmaktadırlar. Bu arada ilahi bir raslantı başgösterir. Arif Bey’in çoktan beri hasta yatan oğlu Cafer, ölür. Yaslı baba, konuklarının neş’esini kaçırmak istemez. Ev halkından, çığlıklarını, göğüslerinin derinliklerinde boğmalarını rica eder. Hıçkırıklar boğazlarda düğümlenir, kimseden çıt çıkmaz. Evin arka duvarı yıktırılır, cenaze oradan çıkarılır, kaldırılır. Konuklara bir şey sezdirilmez. (Ahmet KAPLAN) Erciyes’in Eteğinden Geçenler, Kayseri Ticaret Odası Yayınları:28, Ocak 2000, Kayseri Sayfa:101

23/03/2009

Adalet Mülkün Temelidir

Filed under: ADALET,DEVLET TEŞKİLATI,Görev Şuuru,Kağanlık — Arslan @ 14:43

ORTAÇAĞ’DAN HUKUK DERSLERİ

1300’lü yılların başı: Yer Bursa. Tahtta Niğbolu Kartalı Yıldırım Bayezid, Kadılık postunda ise, Molla Şemsüddin Fenari oturuyor. Padişah bir konuda şahitlik ekmek üzere mahkemede, Kadı huzurunda… Evvela hüviyet tespiti. Ardından Emir Sultan’ın gürül gürül sesi: “Hünkarum: Teri cemaat baisi cerh idüğün şuyu bulmağilen… şehadetün caiz değildir.” Yani: “Namazlarını cemaatle kılmadığın söylentisi çıktığı için şahitliğini kabul etmiyorum.” Osmanzade Taib’in “Hadikatüsselatin” isimli eserine göre: “Hünkar, sarayı hümayünları pişgahında bir camii şerif bina idüb evkatı hamsede cemaate müdavemet buyurdular.” Evet ya: Padişah sarayının avlusuna bir cami yaptırdı ve beş vakit namazını burada cemaatle kılmaya başladı. Ancak ondan sonra şahitliği kabul edilmiş olmalı.

 “Bağımsız yargı”, meğer ne anlama geliyormuş? Yıl 1393… Başkent hâlâ Bursa: Osmanlı tahtında da hala Yıldırım Bayezid Han oturuyor… Sefer dönüşü bir solukluk uğradığı yerde “Ayak Divanı” (Padişahın doğrudan halkın şikayetlerini dinlemesi) kurdurup halkın dertlerini dinlerken, yaşlı bir kadın bağıra bağıra Padişahı azarlamaya başlıyor: “Padişahum! Yularını gevşek tuttuğun hademelerinden biri, destur dilemeden sütümü içti. Bedelini talep ettiğimde bağırıp çağırdı. İmam efendinin himmeti, ahalinin gayretiyle herifi yakalayıp kadı efendiye götürdüm. Lakin senin kadı, herifin lehine hükmetti. Mağdur oldum. Hakkımı isterim.” Hademe aranıp bulunuyor. Getirilip Padişahın huzuruna çıkarılıyor. Padişah bizzat sorguluyor: “Böyle iken böyle yaptın mı?” Adam boynunu bükmüş, yalvarıyor: “Affediniz Hünkarım şeytana uydum.” Suç sabit. Hademe cezalandırılacak ve konu kapanacak. Hayır! Padişahın aklı bu işin içindeki işte: “Acaba şahitli ispatlı bir suçu, Kadı Efendi neden cezalandırmamış? Yoksa bazı kadıların rüşvet yediği söylentisi doğru mu?” Hademeye sual: “Kadıya rüşvet vererek mi serbest kaldın?” Genç hademenin boynu bükük, elleri önüne bağlı: “Şevketlüm, billahi rüşvet vermedim, sadece senin maiyetinde bulunduğumu söyledim. O da kabahatımı bağışladı.” Yıldırım Bayezid yıldırım gibi gürlüyor: “Kul hakkını Mevla bile bağışlamazken, kadılar bu selahiyeti nereden alır? Tiz o kadı bulunup huzurumuza getirile!” Başını ellerinin arasına alıp mırıldanıyor: “Eyvah ki, eyvah!.. Mülke kıran girmiş de haberimiz yok. Tiz Bostancubaşu gelsün!”
Bostancıbaşı derhal huzurda. “Bre Bostancubaşu, adamlarını topla. Ev ev bütün şehri dolaş. Kadılardan ve mahkeme lerden şikayetçi olanları tek tek tespit et. Sonra da gel bana bildir. Bildir ki, bozuk mizaçların karını itmam idub adaleti tekrar mülkün esası yapalum.” Hakimlerin bozulması adalet terazinin bozulması demekti; adalet terazisinin bozulması ise mülkün zevaline işaretti. En şiddetli tedbirleri alacak, devri saltanatında mülkün zeval bulmasına izin vermeyecekti. Padişah buyruğunu alan Bostancıbaşı birkaç gün içinde tahkikatını tamamlayıp Padişahın huzuruna çıkıyor. Hazırladığı listeyi sunuyor. Padişah anlıyor ki mahkemelerden ve kadılardan yana yoğun şikayetler var. Yüreği kavruluyor, inim inim inliyor: “Biz bitmişiz!” Bursa’ya döner dönmez tüm beylere hitaben bir ferman yazdırıyor: “Kalenüzde, yahut şehrünüzde, yahut keryenüzde, şer’i şerife mugayir hareket ittiği, rüşvet ile hükmittiği şuyu bulmuş (duyulmuş) kadıların derdest Beyşeheri’ne gönderilmesi… fermanımızdır.” Veziri azam Cendereli (Çandarlı) Ali Paşa, Padişaha, kadıların suçu sabit olması halinde ne yapacağını sorunca, yüreğini ürperten bir cevap alıyor: “Adaletin bozulması mümkün zevaline işarettir. Mülkümüzün zevalini hazırlayan kadıları bir eve doldurup evi ateşe vereceğiz! Ta ki ümmet bunların şerrinden halas olsun.” Hüküm korkunç! Başta Çandarlı olmak üzere bütün vezirler telaşta. Ama genç Padişaha o anda itiraz edip söz dinletmeye imkan yok. Böyle durumlarda Padişaha söz söyleyebilecek tek kişi vardır: Habeşli maskara. O komik hareketlerle konuyu yumuşatıp Padişahı eğlendirirken bazı doğruları söylemekte ustadır. Çandarlı Paşa, Habeşliyi bulup derdini anlatıyor. “O iş kolay” diyor Habeşli, “şimdi hallederim.” Yol kıyafetini giyip huzura çıkıyor. Yıldırım Padişah, Habeşli maskarayı yol kıyafetinde karşısında görünce, gülmekten kendini alamıyor. Sonra da soruyor: “Bre maskara yolculuk mu var?” “Beli Hünkarım, gitmek için ruhsat dilemeye geldim.” “Nereye?” “Bizans’a.” “Ne yapmaya?” “Bizans’tan Bursa’ya yüz papaz getirmeye gidiyorum, Hünkarım.” Padişahın kaşları kalkıyor: “Bre Köle! Müslüman mülkünde papazın işi ne?” “Kadılık edecekler Şevketlüm.” Padişah işin özünü ve özetini anlar gibi. Fakat bir yandan da sohbetin ne şekilde gelişeceğini, sonunun nereye varacağını merak etmekte; tekrar soruyor: “Ya bizde kadılık edecek adem yok mudur da papaz getiriyorsun?” “Sayenizde kalmayacak Hünkarım. Kadıları yakacağınıza göre, bari davalarımıza papazlar baksın da ümmetin işi aksamasın. Malüm, kadılık ilim işidir: Eh, papazlar da bir nevi alim sayılır.” Hünkar hükmün ağırlığı altında ezilerek gülmeye çalışıyor. “Tamam tamam vaz geçtik. Belli ki ifrat etmişiz. Söyle seni huzurumuza gönderen vezirlerimize müsterih olsunlar.” Sadece suçluların cezalandırılmasıyla yetiniyor… Bu bir derstir. Dersini alan Padişah kurmaylarına danışıp rüşvete çare arıyor. Rüşvet kapısını kapatmak için tarihimizde ilk defa “mahkeme rusumu” adı altında davayı kaybedenlerden alınmak üzere bir ücret konuyor. Hakimlere bu paradan pay verilmeye başlanıyor. Değil yetişmiş insanların, yerine göre bir kölenin doğrularına bile sahip çıkmak, “Hikmet mü’minin yitiğidir” diyen bir inanca sahip bulun manın gereğidir. Osmanlı’yı altıyüz sene imparatorluk burcunda tutan sırrın özü belki de bu hikmete sahibiyet anlayışıdır. Ve birkaç uyumsuz yüzünden bir camianın cezalandırılmayacağı, ayrıca haklı olmak için güçlü olmak gerekmediği prensibi de hukukun temelidir.

 http://www.temizhikayeler.com/yazi/201

06/01/2009

METE EFSANESİ

Filed under: Kağanlık,Töreyi Çiğneme — Arslan @ 13:40
“Eşimi, atımı verdim, çünkü benimdir!”
“Toprak verilemez, çünkü devletindir!”
METE

 

1. METE’NİN GENÇLİĞİ OĞUZ-HAN’INKİNE BENZİYORDU
“Büyük Hun İmparatoru Mete’nin bir efsane halinde anlatılan gençliği, Oğuz-Han’ın hayatına benzetilmişti” :
Mitoloji, tarih değildir. Zaten tarihte olmuş olaylar mitolojinin konusu içine giremezler. Bunlar daha çok, destan sayılırlar. Bir hadisenin mitoloji olabilmesi için, herşeyden önce kahramanının, tarihteki yerinin silinmiş ve unutulmuş olması gerekir. Oğuz Kağan, müslüman olan Türklere göre, babası Kara Han’ı öldürmüş ve onun yerine geçmişti. Zamanımızdan 200 sene önce büyük bir Türk Tarihi yazmış olan bir Fransız bilgini, Oğuz Han’ın Mete olabileceğini söylemiş ve ikisi arasında da bir bağ görmüştü. Bu Fransız bilgininin görüşü, büsbütün de yanlış değildi.” Çünkü Mete de, Oğuz-Han gibi babasını öldürmüş ve onun yerine, hükümdar olmuştu.”Çin Tarihleri, Mete ile babası arasındaki savaşlar, bir tarih olayı hadisesi gibi anlatıyorlardı. Ama önemli olan nokta, Mete’nin hayatının gençlik çağlarının da, bir efsane olup olmadığı idi. Mete’nin daha sonraki hayatı ve savaşları hakkında, epey şeyler biliyoruz. Tarih kaynaklarından kronolojik olarak kesin bir şekilde verilen bu bilgiler, tarihin ve gerçeğin ta kendileri idiler. Ama bütün tarih boyunca, büyük hükümdarlarla olduğu gibi, Mete’nin hayatının da gençlik çağları, karanlık kalmakta ve bir nevi mitolojiye bürünmüş olarak anlatılmaktadır. Büyük hükümdarların, hemen hemen hepsinin de gençlik çağları, bir mitoloji perdesi arkasında gizlenmiş ve bu devreler, romantik bir şekilde anlatılmıştı. Çinliler, Mete’den sonra Hun’ları ve Ortaasya halklarını, birçok savaş ve temaslar sonunda, çok iyi bir şekilde tanıyabilmişlerdi. Fakat Mete’den önce, Çin kaynaklarında Ortaasya hakkında anlatılan bilgiler, çok karanlıktı. Çinliler bu çağda öyle ki, kendi sınırlarının dışındaki bölgelerden bile haberleri yoktu. Zaten Mete’nin hayatını anlatmağa başlayan Çin tarihleri, üslûp bakımından da mitolojik ve hikâyemsi bir dille konuşuyorlardı. Çin tarihinin üslûbu çok kuru, fakat kronolojik ve kesindi. Zaten bu bilgilerin çoğu, imparatora gelen raporlarla, Çin sarayından çıkan fermanların, kopyalarından başka bir şey değil idiler. Halbuki Mete’nin hayatından Çin tarihleri, âdeta bir Çin romanı gibi söz açıyorlardı.

“Çin tarihlerinin verdikleri yarım mitolojik bilgilere göre Mete, Oğuz-Han gibi kendi babasını öldürmüştü”:
Ortaasya’da Tuman adlı bir Hun reisi varmış. Bu reisin de Mete adlı büyük bir oğlu bulunuyormuş. Gerek babasının ve gerekse oğlunun adları, Çin tarihlerinde, zaten, Çin işaretleri ile yazılıyordu. İkiyüz sene önce bu işaretler, Mete şeklinde okunmuş ve bizim tarihçilerimiz de bu adı; Mete olarak yazmışlar ve Türkiye’ye yaymışlardı. Bugün Türkiye’mizde, bu büyük Hun İmparatorunu, “Mete” adı ile tanıyoruz. Birçok kimseler de bu adı, maalesef 200 sene önce okunan, böyle yanlış bir okunuşla, kendi adları olarak tanımaktadırlar. Aslında ise bu Çince işaretleri, “Mao-dun” şeklinde okumak gerekiyordu. Kendi hususî metodlarımıza göre, Mete’nin Türkçe adının herhalde “Bahadır” dan başka bir şey olmaması gerekiyordu. Ama ne yapalım ki, bugün Türkiye’miz de bu büyük Hun hükümdarı, Mete adı ile tanınmış ve öyle yayılmıştır. Mete hakkındaki Çin kaynaklarında okuduğumuz bu efsanemsi olaylar özet olarak şöyledir:

METE’NIN GENÇLIK EFSANESI
Üçüncü yüzyildi tam, çok önceydi Isa’dan,
Bir firtina kopmustu, tasmisti Iç Asya’dan!
Sonsuz at sürüleri, yerleri inletmisti.
Kurdumsu türküleri, gökleri çinlatmisti!
Atlilar gelmislerdi, ordular biçmislerdi,
Volga, Sari nehirden, kanip, su içmislerdi!
Tarihten ugultular, bir millet var diyordu!
Yazili dogrultular, bir devlet var, diyordu!
Hunlarin ilindeydi, Iç Asya ilindeydi,
Hun reisi Tuman-Han, herkesin dilindeydi!
Bayragi direkteydi, büyük oglu Mete’ydi,
Diger bütün komsular, henüz birer çeteydi.
Tuman-Han da kanarmis, insanogluymuy bu ya!
Bir cariye hep dermis: “Bu Mete ölsün!” Diye.
Tuman fakat korkarmis, kadina da tapirmis,
Bir bahane ararmis, çünkü bir “Töre” varmis!
Soyuna bakarlarmis, tek kadin alirlarmis,
Sonraki hatunlarsa, mir’ssiz kalirlarmis.
Tuman oglunu vermis rehin Yüeçi’lere
Sonra da hücum etmis, sormamis elçileri.
Yüe-çi’ler varmislar, Mete’yi aramislar,
Mete çoktan kaçmismis, yollari taramislar.
Tuman oglunu görmüs, akli basina dönmüs,
Senlik dügün yaptirmis, güya çok mes’ut günmüs.
Mete’ye tümen vermis, eline ferman vermis,
Mete’nin disiplini, Dünyaya hep san vermis!
Asker Tanri sanirmis, hep Mete’ye taparmis,
Ondan ne buyruk gelse, düsünmeden yaparmis.
Orduyu toplamismis, atini oklamismis,
Tümen disiplinini, böylece yoklamismis.
Askerler ok atmismis, atlar yere yatmismis,
Atina kiymayanin, kani yere akmismis!
Bir defa senlik yapmis, aileler toplanmis,
Ok atmis karisina, bütün esler oklanmis!
Biraz nefes alanlar, azicik geç kalanlar,
Kiliçtan geçirilmis, görülmemis kaçanlar!
Avlara gidilirmis, senlikler düzülürmüs,
Gelen ordular ile, hayvanlar sürülürmüs.
Tuman-Han ava gitmis, Mete’ye de gel demis,
Kurdu Mete avlamis, Tuman’sa keklik yemis!
Avda bir ok uçmusmus, Tuman-Han’a gelmismis!
Gerçi derler ilk oku, Mete atmisti, çogu,
Mete’nin tümeni de, bu hedefi delmismis!
Oguz’un babasiysa, yemisti “Tanri oku”!
Bu bir efsane idi, ok bir bahane idi,
Töre’yi bozan Tuman, tam bir divane idi!

Çin tarihlerinde, Mete’nin babasını öldürüşü ile ilgili olay, böyle anlatılıyordu. “Zaten olayların anlatılışından da, bunun bir mitoloji olduğu, açık olarak görülüyordu.” Öyle anlaşılıyor ki bu çağda, Hunlar arasında da, buna benzer efsaneler yok değildi. Mete gibi büyük bir hükümdarın ortaya çıkışı, bütün Ortaasya’yı hakimiyeti altına alışı ve ayrıca komşularını da büyük bir dehşet saçısı sebebi ile, Ortaasya’nın eski mitoloji kahramanlarının hususiyetleri, Mete’ye yakıştırılmış ve onun faaliyetlerine uydurulmuştu.

2. “TÖRE”Yİ BABA BİLE BOZSA, ÖLMELİYDİ
“Dünya mitolojilerinde “Baba öldürme” olayı, erkek çocukların şuur altlarında saklı hislerin, masallardaki birer görüntüleri halinde kabul ediliyorlardı”:
Aslında ise, “Babalarını öldüren çocuk efsaneleri”, insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı ‘kisleri idiler. Yunanistan’da da “Kral Ödip”, babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip’le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski “Rüya Tabirn’meleri” mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubal’ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla,”Oğuz Kağan Destanı” nın, kesin olarak Freud’un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı’lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık aramak zorundayız.”, insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı ‘kisleri idiler. Yunanistan’da da “Kral Ödip”, babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip’le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski “Rüya Tabirn’meleri” mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubal’ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla,”Oğuz Kağan Destanı” nın, kesin olarak Freud’un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı’lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık aramak zorundayız.

Türk mitolojisinde, “Türk töresi” ne uymadığı gerekçesi ile, baba öldürme olayları yer alıyorlardı”:

Ortaasya’da söylene gelen efsanelerde büyük kahramanlara, insan üstü hususiyetler verilmek istenmişti. Oğuz Kağan Destanında da, bunun örneklerini pek çok görüyoruz. “Oğuz’un ayağı, ayı ayağı gibi; bileği ise, kurt bileğine benziyordu. Vucûdu, baştan aşağıya tüylerle örtülü idi. Annesinden doğar doğmaz, memeyi ağzına bir defa almış ve sütten bir yudum içtikten sonra da, annesine bir daha yanaşmamıştı. “Çiğ et yiyip, şarap istemeğe başlamıştı”. Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi, “Türkler çiğ et yemezlerdi”. Ama korkunç bir kahraman, onlara göre, çiğ et de yiyebilirdi. Çünkü O, o kadar korkunç ve o kadar bahadır, bir kimse idi:

“Korkunç bir hakan olsun, çok büyük bir han olsun, “Babasını öldürsün, Türk Töresi korunsun”.

Ortaasya efsanelerinde, “Manas Han’ın oğlu Semetey doğmuş ve epeyde büyümüştü. Ama ona hiç kimse bir ad bulamamıştı. Günün birinde yurtta, ansızın “Gök sakallı ” bir ihtiyar peyda olmuş ve Semetey-Han’ı kucağına alarak, O’na Semetey adını vermişti. Bundan sonra da bir şiir okumağa başlamıştı. Bu şiirin başında, “Semetey öyle büyük, öyle korkunç bir bahadır olacak ki, babasını bile öldürecek” diye söze başlanıyordu. Bu da, büyük bahadırlığın, bir hususiyeti idi. Çünkü, büyük bir kahraman gerekirse, babasına bile acımazdı ve öyle olması l’zımdı. Ama, Türk Mitolojisinde çok önemli bir nokta vardır. Bunu da, hiçbir zaman unutmamamız l’zımdır: “Ne Oğuz Kağan ve nede Mete, kendi öz ihtirasları için babalarını öldürmemişlerdi”. Babalarının öldürüşlerinin tek sebebi, onların “Türk töresine uymamış ve riayet etmemiş olmaları” idi. Çünkü Türk töresine göre taht, Mete’nin hakkı idi. Kendisi Baş-Hatun’dan, yani hükümdarın en asil hatunundan doğmuştu. Eski Türk töresine göre hükümdarlık, ancak onun hakkı olabilirdi. Halbuki, Mete’nin babasının yeni bir cariyesi araya girmişti. Babası zayıftı. Kadının tesirinde kalıyordu, “Töreyi unutuyor” ve asil olmayan bir çocuğu, onun yerine geçirmek istiyordu. Göktürk tarihinde, bunun örnekleri çoktur: Üçüncü Göktürk Kağanı Mohan Kağan’ın, çok değerli bir oğlu vardı. Savaşçılığı ve idaresi ile, Türkler arasında büyük bir ün yapmıştı. Ama annesi, birinci hatun değildi. Onun annesi de asil idi ama; asillik derecesi bir kağan doğurmak için yeterli görülmüyordu. Bu sebeple, Mohan Kağan’ın vasiyeti üzerine, kendi oğlu hükümdar olamamış ve yerine küçük kardeşi geçmişti. Hatta Mohan Kağan: Bir evl’tla baba arasındaki bağ, hiçbir şeyle mukayese edilemez. Ama ne yapayım ki aramızda bir de töre var”, şeklinde konuşmak zorunda kalmıştı.

“Oğul ile babanın, arasına girilmez,
“Mayasıdır Hakanın, Türk Töresi geçilmez!”

Oğuz-Han da babasını öldürmüştü. Türk cemiyeti, Oğuz-Han’ın babasını öldürmesini, doğru ve töreye uygun bir hareket olarak görüyordu. Çünkü babası, Hak dinini kabul etmemiş ve Tanrı yoluna girmemişti. Hatta Oğuz-Kağan destanları, Kara-Han’ın kendi oğlu Oğuz-Kağan tarafından öldürüldüğünü de söylemiyorlardı. Kara-Han, bilinmeyen bir yerden gelen, bir kılıç darbesi ile ölmüştü. Bazıları da, “Kimin attığı bilinmeyen bir ok Kara-Han’ın hayatına son vermiştir”, diyorlardı. Bütün bu sözleri altında yatan, bir istek ve bir eğilim görülüyordu. “Kara-Han’ı, oğlu Oğuz Kağan değil; yine Tanrı öldürmüştü”. Kimden geldiği bilinmeyen bu kılıç darbesi veya ok, Tanrı tarafından atılmış ve Kara-Han da, bu yolla cezalandırılmıştı. Türk destanlarının hiçbiri, Oğuz Han’ın elini, baba kanına bulandırmıyorlardı. Mete’de öyle idi. Mete’nin bizzat kendisi, babasını öldürmemişti. Türklerde ordu, bir milletin sembolü ve gerçek varlığı idi. Mete’nin babasını öldüren oklar, ordu tarafından atılmıştı. Tuman-Han, binlerce ve hatta onbinlerce ok ile ölmüştü. Mete’nin babası, bütün bir milletin okları ile cezalandırılmış ve bu yolla da töre, yerine getirilmişti.

“Mete ile Oğuz’un, babaları yanılmış,
“Tanrı vermiş cezayı, oğul yaptı sanılmış!”

 

02/01/2009

TÜRK DEVLETİ TÖRE’YE (KANUNLARA) BAĞLI BİR KURULUŞTUR

KARA BUDUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir

       Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

Kağan’ın gömüleceği yer gizli kalmalıdır

Filed under: Asalet,Ölüm,Kağanlık — Arslan @ 08:35
Ekleyen Dede Korkut   
Pazar, 05 Mart 2006
Hayrani Ilgar’ın hazırladığı fakat henüz yayınlanmadığı tarihi romanlardan CENGİZHAN adlı kitabı şöyle başlıyor:“Ben Nakubeğoğlu Boğorçu,
Bugünlere kadar at sırtından inmeyen,günlerce ve aylarca yol alıp yorulduğunu bilmeyen;otlattığı kısraklardan kımız yapmak için süt sağan,yağı içine şimşek gibi ağan,güçlü kolları ile üç ayıyı boğan;yapılan bütün savaşlara giren,karanlıkta bile yağıyı gören,dostuna ihanet nedir bilmeyen,hakkı olmadan bir lokma aş yemeyen Boğorçu!…Kaan Cengiz Han ile dolanan, hem mutlu hem de yaslı günleri çok olan Kaan’ın hem yoldaşı hem de sırdaşı;yakınlarının neşesi ve gözyaşı Boğorçu!…Ömür boyu savaştan savaşa koşan,vuruşmalarda her şeyi unutup çoştukça çoşan,çok yağı başı ezen,yüzlerce kent görüp gezen,dostunu da düşmanını da gözünden sezen Boğorçu!…Bir gün olsun yumuşak döşekte yatmayan,midesine haram aş katmayan,işveli ve alımlı da olsa yad avratlarla yatmayan,kimsenin dinine ve inancına hor bakmayan Boğorçu!…

Devletin yücelmesini Türklüğün güçlenmesini en büyük ülkü bilen,yalnız Kaan ve yasalar önünde baş eğen Boğorçu!….

Savaş ve uğraşlardan artık elimi çektiğim şu kocalmış günümde çevreme toplanmış olan Çok sevdiğim torunlarım!….Anlatacaklarım sizlere ders ve ibret olsun isterim.Sakın ola ki, yaşadığınız süre içinde millet arasında boyculuk,hele hele bölgecilik yapmayın…Milleti ve Türklüğü bir bütün olarak görüne….Doğruluktan asla sapmayın,tek ve ulu Tanrı’dan başkasına tapmayın!…

Bu günlere kadar çok çeşitli kavimler ve topluluklar gördüm;çeşitli dinler ve inançlar tanıdım.En sonunda kocayınca yanınıza geldim,uçmağa burada ulaşmak istedim…Yerimi gençlere bırakmanın daha yerinde olacağını düşündüm…

Sizlere anlatacaklarımın içinde eksiği vardır,fazlası ve hele hele yalanı asla yoktur!…Benim için önemsiz sayılan veya haberim olmayan olayları anlatmamış olabilirim.Ama anlatacaklarım gerçeğin ta kendisidir torunlarım!….

Sizlere anlatacaklarım kendi macerammış gibi görünse de ben aslında Çingiz Kaan’ın hayatını anlatacağım!….Zira ömrüm kanın yanında geçti,onsuz geçen günüm pek olmadı diyebilirim…Çingiz Kaan daha Kaan olmadan,daha adı Temuçin iken üç beş hayvanından fazlası,beş on kişiden fazla yakını bulunmadığı,çok günler karnını doyuramadığı için aç yattığı günlerde Temuçin’e yoldaş ve arkadaş oldum…Şimdi o geçmiş günler aklıma geliyor da içim şenleniyor,gönlüm o günlerin özlemini çekiyor…Sizler de içinde yaşadığınız dönemin değerini bilin,o döneme hakkını verin ve gerekenleri eksiksiz yapın ki, sonradan gönlünüz benimki gibi huzurla dolsun…

Bizler hiçbir zaman ve hiçbir yerde aman dileyene ve hatunlara ve çocuklara kılıç çekmedik;ağlayanın gözyaşını sildik….Ama bu arada, yasalarımızı dinlemeyip bizlere karşı gelen,yolumuza engel olan,bizlere kötülük yapan ve yalan söyleyenlere de asla aman vermedik….Hayatta dileğim odur ki,sizler de aynı yolda yürüyün ve Temuçin’in koymuş olduğu yasaların dışına çıkmayın…. “

Cengizhan kitabının sonu ise şöyledir:

“Çağatay’ın konuşması üzerine dedim ki:töremize göre Kaan’ın gömüleceği yer bilinmemelidir,herkese saklı olmalıdır!…Bunun için arabanın önünde ben gideceğim,arabayı da yalnız kanın çocukları takip etmelidir.ötekiler bizleri burada beklemelidirler!…Son sözüm budur…

Benim bu konuşmama karşı konuşan yine Çağatay oldu…Büyük Komutan Boğorçu yine doğru söyler!…Bizler dönünceye kadar bizi burada bekleyeceksiniz….Yürü Komutan Boğorçu!…

Arabanın önünde ben arkasında oğulları olduğu halde Çingiz’i Burhan Haldun dağına götürdük…Orada Çingiz’in zaman zaman Gök Tanrı’ya yakardığı tepenin kayalıklarına vardık.Orada kazdığımız çukura Çinzgiz’i koyduk ve üzerini toprakla örttükten sonra,kimse tarafında anlaşılmayacak şekilde üzerini kuru ağaç dalları ile kapatarak ayrıldık…

Böylelikle,Çingiz’in gömüldüğü yer kimse tarafından bilinmiyor,bilinmeyecek de….”

 

 

 

Milletine hizmet eden Asildir!

Filed under: Asalet,Beylik — Arslan @ 08:08
MİLLÎ ÖLÇÜLERİMİZ
 
• Milletin efendisi ona hizmet edendir.
- Hadis -
Târih boyunca Türk Milleti’nin hayât akışına dikkatle bir göz atarsak, orada şaşmaz bir takım ölçülerin varlığını müşâhede ederiz. Bu ölçüler o derece şaşmaz ve isâbetlidir ki, çok kere, vahye dayanan hükümlerle ayniyet göstermekte, yâni vahiy, o ölçünün aynen doğru olduğunu teyit etmektedir. Meselâ, Töremize göre, Türk Milleti için büyük ve hayırlı birtakım işler yapmamış birisine hiç bir sûretle Beylik ve asalet verilmez. Hattâ böyle birisi, önceleri kendine bir ad bile alamaz. Millet için hayırlı bir iş yapacağı güne kadar adsız kalır. Ne zaman ki büyük bir iş yapar veya bir kahramanlık gösterirse işte o zaman kendisine bir ad verilir. Esasen o da, kendisinin ruhî asâlet ve necâbetini isbât eder bir şey yapmadıkça milletten herhangi bir talepte bulunamaz. Durup dururken, kendisine beylik – asâlet – soyluluk verilmesini istemez. Üstelik, milleti için yaptığı hayırlı büyük işi, şan-şöhret kazanmak ve şahsî-nefsânî duygu ve ihtiraslarını tatmin etmek hevesiyle yapmaz. Bilâkis, gönlünden geldiğince ve sırf milletine faydalı olmak maksadiyle yapar. Sonunda kendisine verilen Beylik ünvânını da Kemâl-i tevazu içinde ve hiç bir kasıntıya kapılmadan kabul eder. Artık bir Oğuz – Türk Beyi olan bu kişinin bundan sonraki hayâtı, milletinin huzûru, refahı, saadet ve selâmeti uğrunda fisebilillâh çalışmakla geçer. Açları doyurmak, çıplakları giydirmek, zayıfları ve düşkünleri himâye etmek, başlılara baş eğdirmek, dizlilere diz çöktürmek,… onun başlıca vazifeleri arasındadır. Bu hususiyetler Oğuz – Türk Beylerinin o derece tabiileşmiş vasıflandır ki, Malazgirt zaferinin büyük kumandanı Gâzî Alpaslan’ın ağzından şöyle ifâde edilir:
- Biz Türkler temiz müslümanlarız. Riyâ nedir bilmeyiz…
Türk milletinin. kendisi için büyük ve hayırlı işler yapmayanları beyliğe ve asâlete lâyık görmemesi bir ölçüdür. Bu ölçünün doğruluğunu da, yazımızın başına meâlini aldığımız peygamber sözü tasdik etmektedir.
- Milletin efendisi ona hizmet edendir…
Fakat, şan – şöhret – gösteriş için, şahsî – nefsanî duyguların tatmini için ve sırf menfaat hesaplariyle yapılan hizmetler aslâ makbul değildir. Töremizle vahiy arasında bu hususta da ayniyet vardır.
Her devirde, sırf şahsı ihtiraslarını tatmin için hizmete talip olanlar bulunur. Böyleleri günümüzde de bulunacaktır. Hattâ diyebiliriz ki, birtakım menfaat hesaplariyle hizmete tâlip olanların sayısı zamanımızda daha da kabaracaktır. İşte bu noktada, milletin efendisi olmağa lâyık ve kabiliyetli kişilerin, köşelerinde pusmayıp derhal ortaya çıkmaları gerekir. Aksi halde meydan yine menfaatçılara kalır.
Yeni bir devreye girildiği şu günlerde, yukarıdan beri izâhına çalıştığımız ve vahiy ile de teyid olunan bu millî ölçüyü milletçe iyi kullanmamız gerekiyor….
Olaylara Bakış Dergisi 14. Sayı 1983

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers