Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Ağanın Asaleti

Arif Molu’ nun şahsında tecessüm eden “Ağa” asâleti, bu insanların, ne şartlar altında ve ne şekilde olursa olsun, başkalarının huzuru için, nefislerinde duydukları acıları bala tahvil etmenin çarpıcı tezahürleriyle doludur. Bir gün, içlerinde Darsıyak’ lı Hacı Mahmut Bey’in bulunduğu, Kayseri’ li seçkinlerden, oluşan bir kalabalık, Molu’ ya, Arif Bey’i ziyarete giderler. Saygıdeğer konuklar, pencereleri geniş avluya bakan odalarda ağırlanmaktadırlar. Bu arada ilahi bir raslantı başgösterir. Arif Bey’in çoktan beri hasta yatan oğlu Cafer, ölür. Yaslı baba, konuklarının neş’esini kaçırmak istemez. Ev halkından, çığlıklarını, göğüslerinin derinliklerinde boğmalarını rica eder. Hıçkırıklar boğazlarda düğümlenir, kimseden çıt çıkmaz. Evin arka duvarı yıktırılır, cenaze oradan çıkarılır, kaldırılır. Konuklara bir şey sezdirilmez. (Ahmet KAPLAN) Erciyes’in Eteğinden Geçenler, Kayseri Ticaret Odası Yayınları:28, Ocak 2000, Kayseri Sayfa:101

02/01/2009

TÜRK DEVLETİ TÖRE’YE (KANUNLARA) BAĞLI BİR KURULUŞTUR

KARA BUDUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir

       Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

Milletine hizmet eden Asildir!

Kategori: Asalet, Beylik — okuz @ 08:08
MİLLÎ ÖLÇÜLERİMİZ
 
• Milletin efendisi ona hizmet edendir.
- Hadis -
Târih boyunca Türk Milleti’nin hayât akışına dikkatle bir göz atarsak, orada şaşmaz bir takım ölçülerin varlığını müşâhede ederiz. Bu ölçüler o derece şaşmaz ve isâbetlidir ki, çok kere, vahye dayanan hükümlerle ayniyet göstermekte, yâni vahiy, o ölçünün aynen doğru olduğunu teyit etmektedir. Meselâ, Töremize göre, Türk Milleti için büyük ve hayırlı birtakım işler yapmamış birisine hiç bir sûretle Beylik ve asalet verilmez. Hattâ böyle birisi, önceleri kendine bir ad bile alamaz. Millet için hayırlı bir iş yapacağı güne kadar adsız kalır. Ne zaman ki büyük bir iş yapar veya bir kahramanlık gösterirse işte o zaman kendisine bir ad verilir. Esasen o da, kendisinin ruhî asâlet ve necâbetini isbât eder bir şey yapmadıkça milletten herhangi bir talepte bulunamaz. Durup dururken, kendisine beylik – asâlet – soyluluk verilmesini istemez. Üstelik, milleti için yaptığı hayırlı büyük işi, şan-şöhret kazanmak ve şahsî-nefsânî duygu ve ihtiraslarını tatmin etmek hevesiyle yapmaz. Bilâkis, gönlünden geldiğince ve sırf milletine faydalı olmak maksadiyle yapar. Sonunda kendisine verilen Beylik ünvânını da Kemâl-i tevazu içinde ve hiç bir kasıntıya kapılmadan kabul eder. Artık bir Oğuz – Türk Beyi olan bu kişinin bundan sonraki hayâtı, milletinin huzûru, refahı, saadet ve selâmeti uğrunda fisebilillâh çalışmakla geçer. Açları doyurmak, çıplakları giydirmek, zayıfları ve düşkünleri himâye etmek, başlılara baş eğdirmek, dizlilere diz çöktürmek,… onun başlıca vazifeleri arasındadır. Bu hususiyetler Oğuz – Türk Beylerinin o derece tabiileşmiş vasıflandır ki, Malazgirt zaferinin büyük kumandanı Gâzî Alpaslan’ın ağzından şöyle ifâde edilir:
- Biz Türkler temiz müslümanlarız. Riyâ nedir bilmeyiz…
Türk milletinin. kendisi için büyük ve hayırlı işler yapmayanları beyliğe ve asâlete lâyık görmemesi bir ölçüdür. Bu ölçünün doğruluğunu da, yazımızın başına meâlini aldığımız peygamber sözü tasdik etmektedir.
- Milletin efendisi ona hizmet edendir…
Fakat, şan – şöhret – gösteriş için, şahsî – nefsanî duyguların tatmini için ve sırf menfaat hesaplariyle yapılan hizmetler aslâ makbul değildir. Töremizle vahiy arasında bu hususta da ayniyet vardır.
Her devirde, sırf şahsı ihtiraslarını tatmin için hizmete talip olanlar bulunur. Böyleleri günümüzde de bulunacaktır. Hattâ diyebiliriz ki, birtakım menfaat hesaplariyle hizmete tâlip olanların sayısı zamanımızda daha da kabaracaktır. İşte bu noktada, milletin efendisi olmağa lâyık ve kabiliyetli kişilerin, köşelerinde pusmayıp derhal ortaya çıkmaları gerekir. Aksi halde meydan yine menfaatçılara kalır.
Yeni bir devreye girildiği şu günlerde, yukarıdan beri izâhına çalıştığımız ve vahiy ile de teyid olunan bu millî ölçüyü milletçe iyi kullanmamız gerekiyor….
Olaylara Bakış Dergisi 14. Sayı 1983

WordPress.com'dan blog alın.