Türklerin Gizli Anayasası: Töre

23/03/2009

Adalet Mülkün Temelidir

Filed under: ADALET,DEVLET TEŞKİLATI,Görev Şuuru,Kağanlık — Arslan @ 14:43

ORTAÇAĞ’DAN HUKUK DERSLERİ

1300’lü yılların başı: Yer Bursa. Tahtta Niğbolu Kartalı Yıldırım Bayezid, Kadılık postunda ise, Molla Şemsüddin Fenari oturuyor. Padişah bir konuda şahitlik ekmek üzere mahkemede, Kadı huzurunda… Evvela hüviyet tespiti. Ardından Emir Sultan’ın gürül gürül sesi: “Hünkarum: Teri cemaat baisi cerh idüğün şuyu bulmağilen… şehadetün caiz değildir.” Yani: “Namazlarını cemaatle kılmadığın söylentisi çıktığı için şahitliğini kabul etmiyorum.” Osmanzade Taib’in “Hadikatüsselatin” isimli eserine göre: “Hünkar, sarayı hümayünları pişgahında bir camii şerif bina idüb evkatı hamsede cemaate müdavemet buyurdular.” Evet ya: Padişah sarayının avlusuna bir cami yaptırdı ve beş vakit namazını burada cemaatle kılmaya başladı. Ancak ondan sonra şahitliği kabul edilmiş olmalı.

 “Bağımsız yargı”, meğer ne anlama geliyormuş? Yıl 1393… Başkent hâlâ Bursa: Osmanlı tahtında da hala Yıldırım Bayezid Han oturuyor… Sefer dönüşü bir solukluk uğradığı yerde “Ayak Divanı” (Padişahın doğrudan halkın şikayetlerini dinlemesi) kurdurup halkın dertlerini dinlerken, yaşlı bir kadın bağıra bağıra Padişahı azarlamaya başlıyor: “Padişahum! Yularını gevşek tuttuğun hademelerinden biri, destur dilemeden sütümü içti. Bedelini talep ettiğimde bağırıp çağırdı. İmam efendinin himmeti, ahalinin gayretiyle herifi yakalayıp kadı efendiye götürdüm. Lakin senin kadı, herifin lehine hükmetti. Mağdur oldum. Hakkımı isterim.” Hademe aranıp bulunuyor. Getirilip Padişahın huzuruna çıkarılıyor. Padişah bizzat sorguluyor: “Böyle iken böyle yaptın mı?” Adam boynunu bükmüş, yalvarıyor: “Affediniz Hünkarım şeytana uydum.” Suç sabit. Hademe cezalandırılacak ve konu kapanacak. Hayır! Padişahın aklı bu işin içindeki işte: “Acaba şahitli ispatlı bir suçu, Kadı Efendi neden cezalandırmamış? Yoksa bazı kadıların rüşvet yediği söylentisi doğru mu?” Hademeye sual: “Kadıya rüşvet vererek mi serbest kaldın?” Genç hademenin boynu bükük, elleri önüne bağlı: “Şevketlüm, billahi rüşvet vermedim, sadece senin maiyetinde bulunduğumu söyledim. O da kabahatımı bağışladı.” Yıldırım Bayezid yıldırım gibi gürlüyor: “Kul hakkını Mevla bile bağışlamazken, kadılar bu selahiyeti nereden alır? Tiz o kadı bulunup huzurumuza getirile!” Başını ellerinin arasına alıp mırıldanıyor: “Eyvah ki, eyvah!.. Mülke kıran girmiş de haberimiz yok. Tiz Bostancubaşu gelsün!”
Bostancıbaşı derhal huzurda. “Bre Bostancubaşu, adamlarını topla. Ev ev bütün şehri dolaş. Kadılardan ve mahkeme lerden şikayetçi olanları tek tek tespit et. Sonra da gel bana bildir. Bildir ki, bozuk mizaçların karını itmam idub adaleti tekrar mülkün esası yapalum.” Hakimlerin bozulması adalet terazinin bozulması demekti; adalet terazisinin bozulması ise mülkün zevaline işaretti. En şiddetli tedbirleri alacak, devri saltanatında mülkün zeval bulmasına izin vermeyecekti. Padişah buyruğunu alan Bostancıbaşı birkaç gün içinde tahkikatını tamamlayıp Padişahın huzuruna çıkıyor. Hazırladığı listeyi sunuyor. Padişah anlıyor ki mahkemelerden ve kadılardan yana yoğun şikayetler var. Yüreği kavruluyor, inim inim inliyor: “Biz bitmişiz!” Bursa’ya döner dönmez tüm beylere hitaben bir ferman yazdırıyor: “Kalenüzde, yahut şehrünüzde, yahut keryenüzde, şer’i şerife mugayir hareket ittiği, rüşvet ile hükmittiği şuyu bulmuş (duyulmuş) kadıların derdest Beyşeheri’ne gönderilmesi… fermanımızdır.” Veziri azam Cendereli (Çandarlı) Ali Paşa, Padişaha, kadıların suçu sabit olması halinde ne yapacağını sorunca, yüreğini ürperten bir cevap alıyor: “Adaletin bozulması mümkün zevaline işarettir. Mülkümüzün zevalini hazırlayan kadıları bir eve doldurup evi ateşe vereceğiz! Ta ki ümmet bunların şerrinden halas olsun.” Hüküm korkunç! Başta Çandarlı olmak üzere bütün vezirler telaşta. Ama genç Padişaha o anda itiraz edip söz dinletmeye imkan yok. Böyle durumlarda Padişaha söz söyleyebilecek tek kişi vardır: Habeşli maskara. O komik hareketlerle konuyu yumuşatıp Padişahı eğlendirirken bazı doğruları söylemekte ustadır. Çandarlı Paşa, Habeşliyi bulup derdini anlatıyor. “O iş kolay” diyor Habeşli, “şimdi hallederim.” Yol kıyafetini giyip huzura çıkıyor. Yıldırım Padişah, Habeşli maskarayı yol kıyafetinde karşısında görünce, gülmekten kendini alamıyor. Sonra da soruyor: “Bre maskara yolculuk mu var?” “Beli Hünkarım, gitmek için ruhsat dilemeye geldim.” “Nereye?” “Bizans’a.” “Ne yapmaya?” “Bizans’tan Bursa’ya yüz papaz getirmeye gidiyorum, Hünkarım.” Padişahın kaşları kalkıyor: “Bre Köle! Müslüman mülkünde papazın işi ne?” “Kadılık edecekler Şevketlüm.” Padişah işin özünü ve özetini anlar gibi. Fakat bir yandan da sohbetin ne şekilde gelişeceğini, sonunun nereye varacağını merak etmekte; tekrar soruyor: “Ya bizde kadılık edecek adem yok mudur da papaz getiriyorsun?” “Sayenizde kalmayacak Hünkarım. Kadıları yakacağınıza göre, bari davalarımıza papazlar baksın da ümmetin işi aksamasın. Malüm, kadılık ilim işidir: Eh, papazlar da bir nevi alim sayılır.” Hünkar hükmün ağırlığı altında ezilerek gülmeye çalışıyor. “Tamam tamam vaz geçtik. Belli ki ifrat etmişiz. Söyle seni huzurumuza gönderen vezirlerimize müsterih olsunlar.” Sadece suçluların cezalandırılmasıyla yetiniyor… Bu bir derstir. Dersini alan Padişah kurmaylarına danışıp rüşvete çare arıyor. Rüşvet kapısını kapatmak için tarihimizde ilk defa “mahkeme rusumu” adı altında davayı kaybedenlerden alınmak üzere bir ücret konuyor. Hakimlere bu paradan pay verilmeye başlanıyor. Değil yetişmiş insanların, yerine göre bir kölenin doğrularına bile sahip çıkmak, “Hikmet mü’minin yitiğidir” diyen bir inanca sahip bulun manın gereğidir. Osmanlı’yı altıyüz sene imparatorluk burcunda tutan sırrın özü belki de bu hikmete sahibiyet anlayışıdır. Ve birkaç uyumsuz yüzünden bir camianın cezalandırılmayacağı, ayrıca haklı olmak için güçlü olmak gerekmediği prensibi de hukukun temelidir.

 http://www.temizhikayeler.com/yazi/201

06/01/2009

METE EFSANESİ

Filed under: Kağanlık,Töreyi Çiğneme — Arslan @ 13:40
“Eşimi, atımı verdim, çünkü benimdir!”
“Toprak verilemez, çünkü devletindir!”
METE

 

1. METE’NİN GENÇLİĞİ OĞUZ-HAN’INKİNE BENZİYORDU
“Büyük Hun İmparatoru Mete’nin bir efsane halinde anlatılan gençliği, Oğuz-Han’ın hayatına benzetilmişti” :
Mitoloji, tarih değildir. Zaten tarihte olmuş olaylar mitolojinin konusu içine giremezler. Bunlar daha çok, destan sayılırlar. Bir hadisenin mitoloji olabilmesi için, herşeyden önce kahramanının, tarihteki yerinin silinmiş ve unutulmuş olması gerekir. Oğuz Kağan, müslüman olan Türklere göre, babası Kara Han’ı öldürmüş ve onun yerine geçmişti. Zamanımızdan 200 sene önce büyük bir Türk Tarihi yazmış olan bir Fransız bilgini, Oğuz Han’ın Mete olabileceğini söylemiş ve ikisi arasında da bir bağ görmüştü. Bu Fransız bilgininin görüşü, büsbütün de yanlış değildi.” Çünkü Mete de, Oğuz-Han gibi babasını öldürmüş ve onun yerine, hükümdar olmuştu.”Çin Tarihleri, Mete ile babası arasındaki savaşlar, bir tarih olayı hadisesi gibi anlatıyorlardı. Ama önemli olan nokta, Mete’nin hayatının gençlik çağlarının da, bir efsane olup olmadığı idi. Mete’nin daha sonraki hayatı ve savaşları hakkında, epey şeyler biliyoruz. Tarih kaynaklarından kronolojik olarak kesin bir şekilde verilen bu bilgiler, tarihin ve gerçeğin ta kendileri idiler. Ama bütün tarih boyunca, büyük hükümdarlarla olduğu gibi, Mete’nin hayatının da gençlik çağları, karanlık kalmakta ve bir nevi mitolojiye bürünmüş olarak anlatılmaktadır. Büyük hükümdarların, hemen hemen hepsinin de gençlik çağları, bir mitoloji perdesi arkasında gizlenmiş ve bu devreler, romantik bir şekilde anlatılmıştı. Çinliler, Mete’den sonra Hun’ları ve Ortaasya halklarını, birçok savaş ve temaslar sonunda, çok iyi bir şekilde tanıyabilmişlerdi. Fakat Mete’den önce, Çin kaynaklarında Ortaasya hakkında anlatılan bilgiler, çok karanlıktı. Çinliler bu çağda öyle ki, kendi sınırlarının dışındaki bölgelerden bile haberleri yoktu. Zaten Mete’nin hayatını anlatmağa başlayan Çin tarihleri, üslûp bakımından da mitolojik ve hikâyemsi bir dille konuşuyorlardı. Çin tarihinin üslûbu çok kuru, fakat kronolojik ve kesindi. Zaten bu bilgilerin çoğu, imparatora gelen raporlarla, Çin sarayından çıkan fermanların, kopyalarından başka bir şey değil idiler. Halbuki Mete’nin hayatından Çin tarihleri, âdeta bir Çin romanı gibi söz açıyorlardı.

“Çin tarihlerinin verdikleri yarım mitolojik bilgilere göre Mete, Oğuz-Han gibi kendi babasını öldürmüştü”:
Ortaasya’da Tuman adlı bir Hun reisi varmış. Bu reisin de Mete adlı büyük bir oğlu bulunuyormuş. Gerek babasının ve gerekse oğlunun adları, Çin tarihlerinde, zaten, Çin işaretleri ile yazılıyordu. İkiyüz sene önce bu işaretler, Mete şeklinde okunmuş ve bizim tarihçilerimiz de bu adı; Mete olarak yazmışlar ve Türkiye’ye yaymışlardı. Bugün Türkiye’mizde, bu büyük Hun İmparatorunu, “Mete” adı ile tanıyoruz. Birçok kimseler de bu adı, maalesef 200 sene önce okunan, böyle yanlış bir okunuşla, kendi adları olarak tanımaktadırlar. Aslında ise bu Çince işaretleri, “Mao-dun” şeklinde okumak gerekiyordu. Kendi hususî metodlarımıza göre, Mete’nin Türkçe adının herhalde “Bahadır” dan başka bir şey olmaması gerekiyordu. Ama ne yapalım ki, bugün Türkiye’miz de bu büyük Hun hükümdarı, Mete adı ile tanınmış ve öyle yayılmıştır. Mete hakkındaki Çin kaynaklarında okuduğumuz bu efsanemsi olaylar özet olarak şöyledir:

METE’NIN GENÇLIK EFSANESI
Üçüncü yüzyildi tam, çok önceydi Isa’dan,
Bir firtina kopmustu, tasmisti Iç Asya’dan!
Sonsuz at sürüleri, yerleri inletmisti.
Kurdumsu türküleri, gökleri çinlatmisti!
Atlilar gelmislerdi, ordular biçmislerdi,
Volga, Sari nehirden, kanip, su içmislerdi!
Tarihten ugultular, bir millet var diyordu!
Yazili dogrultular, bir devlet var, diyordu!
Hunlarin ilindeydi, Iç Asya ilindeydi,
Hun reisi Tuman-Han, herkesin dilindeydi!
Bayragi direkteydi, büyük oglu Mete’ydi,
Diger bütün komsular, henüz birer çeteydi.
Tuman-Han da kanarmis, insanogluymuy bu ya!
Bir cariye hep dermis: “Bu Mete ölsün!” Diye.
Tuman fakat korkarmis, kadina da tapirmis,
Bir bahane ararmis, çünkü bir “Töre” varmis!
Soyuna bakarlarmis, tek kadin alirlarmis,
Sonraki hatunlarsa, mir’ssiz kalirlarmis.
Tuman oglunu vermis rehin Yüeçi’lere
Sonra da hücum etmis, sormamis elçileri.
Yüe-çi’ler varmislar, Mete’yi aramislar,
Mete çoktan kaçmismis, yollari taramislar.
Tuman oglunu görmüs, akli basina dönmüs,
Senlik dügün yaptirmis, güya çok mes’ut günmüs.
Mete’ye tümen vermis, eline ferman vermis,
Mete’nin disiplini, Dünyaya hep san vermis!
Asker Tanri sanirmis, hep Mete’ye taparmis,
Ondan ne buyruk gelse, düsünmeden yaparmis.
Orduyu toplamismis, atini oklamismis,
Tümen disiplinini, böylece yoklamismis.
Askerler ok atmismis, atlar yere yatmismis,
Atina kiymayanin, kani yere akmismis!
Bir defa senlik yapmis, aileler toplanmis,
Ok atmis karisina, bütün esler oklanmis!
Biraz nefes alanlar, azicik geç kalanlar,
Kiliçtan geçirilmis, görülmemis kaçanlar!
Avlara gidilirmis, senlikler düzülürmüs,
Gelen ordular ile, hayvanlar sürülürmüs.
Tuman-Han ava gitmis, Mete’ye de gel demis,
Kurdu Mete avlamis, Tuman’sa keklik yemis!
Avda bir ok uçmusmus, Tuman-Han’a gelmismis!
Gerçi derler ilk oku, Mete atmisti, çogu,
Mete’nin tümeni de, bu hedefi delmismis!
Oguz’un babasiysa, yemisti “Tanri oku”!
Bu bir efsane idi, ok bir bahane idi,
Töre’yi bozan Tuman, tam bir divane idi!

Çin tarihlerinde, Mete’nin babasını öldürüşü ile ilgili olay, böyle anlatılıyordu. “Zaten olayların anlatılışından da, bunun bir mitoloji olduğu, açık olarak görülüyordu.” Öyle anlaşılıyor ki bu çağda, Hunlar arasında da, buna benzer efsaneler yok değildi. Mete gibi büyük bir hükümdarın ortaya çıkışı, bütün Ortaasya’yı hakimiyeti altına alışı ve ayrıca komşularını da büyük bir dehşet saçısı sebebi ile, Ortaasya’nın eski mitoloji kahramanlarının hususiyetleri, Mete’ye yakıştırılmış ve onun faaliyetlerine uydurulmuştu.

2. “TÖRE”Yİ BABA BİLE BOZSA, ÖLMELİYDİ
“Dünya mitolojilerinde “Baba öldürme” olayı, erkek çocukların şuur altlarında saklı hislerin, masallardaki birer görüntüleri halinde kabul ediliyorlardı”:
Aslında ise, “Babalarını öldüren çocuk efsaneleri”, insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı ‘kisleri idiler. Yunanistan’da da “Kral Ödip”, babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip’le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski “Rüya Tabirn’meleri” mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubal’ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla,”Oğuz Kağan Destanı” nın, kesin olarak Freud’un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı’lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık aramak zorundayız.”, insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı ‘kisleri idiler. Yunanistan’da da “Kral Ödip”, babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip’le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı. Bizim eski “Rüya Tabirn’meleri” mizde de, bu gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu konuları Freud, birazda mubal’ğa etmiş ve büyütmüştü. Ama kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle, cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin, ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları yapmakla,”Oğuz Kağan Destanı” nın, kesin olarak Freud’un nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz. Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de vardır. Bu motifler, Avrupalı’lar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık aramak zorundayız.

Türk mitolojisinde, “Türk töresi” ne uymadığı gerekçesi ile, baba öldürme olayları yer alıyorlardı”:

Ortaasya’da söylene gelen efsanelerde büyük kahramanlara, insan üstü hususiyetler verilmek istenmişti. Oğuz Kağan Destanında da, bunun örneklerini pek çok görüyoruz. “Oğuz’un ayağı, ayı ayağı gibi; bileği ise, kurt bileğine benziyordu. Vucûdu, baştan aşağıya tüylerle örtülü idi. Annesinden doğar doğmaz, memeyi ağzına bir defa almış ve sütten bir yudum içtikten sonra da, annesine bir daha yanaşmamıştı. “Çiğ et yiyip, şarap istemeğe başlamıştı”. Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi, “Türkler çiğ et yemezlerdi”. Ama korkunç bir kahraman, onlara göre, çiğ et de yiyebilirdi. Çünkü O, o kadar korkunç ve o kadar bahadır, bir kimse idi:

“Korkunç bir hakan olsun, çok büyük bir han olsun, “Babasını öldürsün, Türk Töresi korunsun”.

Ortaasya efsanelerinde, “Manas Han’ın oğlu Semetey doğmuş ve epeyde büyümüştü. Ama ona hiç kimse bir ad bulamamıştı. Günün birinde yurtta, ansızın “Gök sakallı ” bir ihtiyar peyda olmuş ve Semetey-Han’ı kucağına alarak, O’na Semetey adını vermişti. Bundan sonra da bir şiir okumağa başlamıştı. Bu şiirin başında, “Semetey öyle büyük, öyle korkunç bir bahadır olacak ki, babasını bile öldürecek” diye söze başlanıyordu. Bu da, büyük bahadırlığın, bir hususiyeti idi. Çünkü, büyük bir kahraman gerekirse, babasına bile acımazdı ve öyle olması l’zımdı. Ama, Türk Mitolojisinde çok önemli bir nokta vardır. Bunu da, hiçbir zaman unutmamamız l’zımdır: “Ne Oğuz Kağan ve nede Mete, kendi öz ihtirasları için babalarını öldürmemişlerdi”. Babalarının öldürüşlerinin tek sebebi, onların “Türk töresine uymamış ve riayet etmemiş olmaları” idi. Çünkü Türk töresine göre taht, Mete’nin hakkı idi. Kendisi Baş-Hatun’dan, yani hükümdarın en asil hatunundan doğmuştu. Eski Türk töresine göre hükümdarlık, ancak onun hakkı olabilirdi. Halbuki, Mete’nin babasının yeni bir cariyesi araya girmişti. Babası zayıftı. Kadının tesirinde kalıyordu, “Töreyi unutuyor” ve asil olmayan bir çocuğu, onun yerine geçirmek istiyordu. Göktürk tarihinde, bunun örnekleri çoktur: Üçüncü Göktürk Kağanı Mohan Kağan’ın, çok değerli bir oğlu vardı. Savaşçılığı ve idaresi ile, Türkler arasında büyük bir ün yapmıştı. Ama annesi, birinci hatun değildi. Onun annesi de asil idi ama; asillik derecesi bir kağan doğurmak için yeterli görülmüyordu. Bu sebeple, Mohan Kağan’ın vasiyeti üzerine, kendi oğlu hükümdar olamamış ve yerine küçük kardeşi geçmişti. Hatta Mohan Kağan: Bir evl’tla baba arasındaki bağ, hiçbir şeyle mukayese edilemez. Ama ne yapayım ki aramızda bir de töre var”, şeklinde konuşmak zorunda kalmıştı.

“Oğul ile babanın, arasına girilmez,
“Mayasıdır Hakanın, Türk Töresi geçilmez!”

Oğuz-Han da babasını öldürmüştü. Türk cemiyeti, Oğuz-Han’ın babasını öldürmesini, doğru ve töreye uygun bir hareket olarak görüyordu. Çünkü babası, Hak dinini kabul etmemiş ve Tanrı yoluna girmemişti. Hatta Oğuz-Kağan destanları, Kara-Han’ın kendi oğlu Oğuz-Kağan tarafından öldürüldüğünü de söylemiyorlardı. Kara-Han, bilinmeyen bir yerden gelen, bir kılıç darbesi ile ölmüştü. Bazıları da, “Kimin attığı bilinmeyen bir ok Kara-Han’ın hayatına son vermiştir”, diyorlardı. Bütün bu sözleri altında yatan, bir istek ve bir eğilim görülüyordu. “Kara-Han’ı, oğlu Oğuz Kağan değil; yine Tanrı öldürmüştü”. Kimden geldiği bilinmeyen bu kılıç darbesi veya ok, Tanrı tarafından atılmış ve Kara-Han da, bu yolla cezalandırılmıştı. Türk destanlarının hiçbiri, Oğuz Han’ın elini, baba kanına bulandırmıyorlardı. Mete’de öyle idi. Mete’nin bizzat kendisi, babasını öldürmemişti. Türklerde ordu, bir milletin sembolü ve gerçek varlığı idi. Mete’nin babasını öldüren oklar, ordu tarafından atılmıştı. Tuman-Han, binlerce ve hatta onbinlerce ok ile ölmüştü. Mete’nin babası, bütün bir milletin okları ile cezalandırılmış ve bu yolla da töre, yerine getirilmişti.

“Mete ile Oğuz’un, babaları yanılmış,
“Tanrı vermiş cezayı, oğul yaptı sanılmış!”

 

02/01/2009

TÜRK DEVLETİ TÖRE’YE (KANUNLARA) BAĞLI BİR KURULUŞTUR

KARA BUDUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir

       Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

Kağan’ın gömüleceği yer gizli kalmalıdır

Filed under: Asalet,Ölüm,Kağanlık — Arslan @ 08:35
Ekleyen Dede Korkut   
Pazar, 05 Mart 2006
Hayrani Ilgar’ın hazırladığı fakat henüz yayınlanmadığı tarihi romanlardan CENGİZHAN adlı kitabı şöyle başlıyor:“Ben Nakubeğoğlu Boğorçu,
Bugünlere kadar at sırtından inmeyen,günlerce ve aylarca yol alıp yorulduğunu bilmeyen;otlattığı kısraklardan kımız yapmak için süt sağan,yağı içine şimşek gibi ağan,güçlü kolları ile üç ayıyı boğan;yapılan bütün savaşlara giren,karanlıkta bile yağıyı gören,dostuna ihanet nedir bilmeyen,hakkı olmadan bir lokma aş yemeyen Boğorçu!…Kaan Cengiz Han ile dolanan, hem mutlu hem de yaslı günleri çok olan Kaan’ın hem yoldaşı hem de sırdaşı;yakınlarının neşesi ve gözyaşı Boğorçu!…Ömür boyu savaştan savaşa koşan,vuruşmalarda her şeyi unutup çoştukça çoşan,çok yağı başı ezen,yüzlerce kent görüp gezen,dostunu da düşmanını da gözünden sezen Boğorçu!…Bir gün olsun yumuşak döşekte yatmayan,midesine haram aş katmayan,işveli ve alımlı da olsa yad avratlarla yatmayan,kimsenin dinine ve inancına hor bakmayan Boğorçu!…

Devletin yücelmesini Türklüğün güçlenmesini en büyük ülkü bilen,yalnız Kaan ve yasalar önünde baş eğen Boğorçu!….

Savaş ve uğraşlardan artık elimi çektiğim şu kocalmış günümde çevreme toplanmış olan Çok sevdiğim torunlarım!….Anlatacaklarım sizlere ders ve ibret olsun isterim.Sakın ola ki, yaşadığınız süre içinde millet arasında boyculuk,hele hele bölgecilik yapmayın…Milleti ve Türklüğü bir bütün olarak görüne….Doğruluktan asla sapmayın,tek ve ulu Tanrı’dan başkasına tapmayın!…

Bu günlere kadar çok çeşitli kavimler ve topluluklar gördüm;çeşitli dinler ve inançlar tanıdım.En sonunda kocayınca yanınıza geldim,uçmağa burada ulaşmak istedim…Yerimi gençlere bırakmanın daha yerinde olacağını düşündüm…

Sizlere anlatacaklarımın içinde eksiği vardır,fazlası ve hele hele yalanı asla yoktur!…Benim için önemsiz sayılan veya haberim olmayan olayları anlatmamış olabilirim.Ama anlatacaklarım gerçeğin ta kendisidir torunlarım!….

Sizlere anlatacaklarım kendi macerammış gibi görünse de ben aslında Çingiz Kaan’ın hayatını anlatacağım!….Zira ömrüm kanın yanında geçti,onsuz geçen günüm pek olmadı diyebilirim…Çingiz Kaan daha Kaan olmadan,daha adı Temuçin iken üç beş hayvanından fazlası,beş on kişiden fazla yakını bulunmadığı,çok günler karnını doyuramadığı için aç yattığı günlerde Temuçin’e yoldaş ve arkadaş oldum…Şimdi o geçmiş günler aklıma geliyor da içim şenleniyor,gönlüm o günlerin özlemini çekiyor…Sizler de içinde yaşadığınız dönemin değerini bilin,o döneme hakkını verin ve gerekenleri eksiksiz yapın ki, sonradan gönlünüz benimki gibi huzurla dolsun…

Bizler hiçbir zaman ve hiçbir yerde aman dileyene ve hatunlara ve çocuklara kılıç çekmedik;ağlayanın gözyaşını sildik….Ama bu arada, yasalarımızı dinlemeyip bizlere karşı gelen,yolumuza engel olan,bizlere kötülük yapan ve yalan söyleyenlere de asla aman vermedik….Hayatta dileğim odur ki,sizler de aynı yolda yürüyün ve Temuçin’in koymuş olduğu yasaların dışına çıkmayın…. “

Cengizhan kitabının sonu ise şöyledir:

“Çağatay’ın konuşması üzerine dedim ki:töremize göre Kaan’ın gömüleceği yer bilinmemelidir,herkese saklı olmalıdır!…Bunun için arabanın önünde ben gideceğim,arabayı da yalnız kanın çocukları takip etmelidir.ötekiler bizleri burada beklemelidirler!…Son sözüm budur…

Benim bu konuşmama karşı konuşan yine Çağatay oldu…Büyük Komutan Boğorçu yine doğru söyler!…Bizler dönünceye kadar bizi burada bekleyeceksiniz….Yürü Komutan Boğorçu!…

Arabanın önünde ben arkasında oğulları olduğu halde Çingiz’i Burhan Haldun dağına götürdük…Orada Çingiz’in zaman zaman Gök Tanrı’ya yakardığı tepenin kayalıklarına vardık.Orada kazdığımız çukura Çinzgiz’i koyduk ve üzerini toprakla örttükten sonra,kimse tarafında anlaşılmayacak şekilde üzerini kuru ağaç dalları ile kapatarak ayrıldık…

Böylelikle,Çingiz’in gömüldüğü yer kimse tarafından bilinmiyor,bilinmeyecek de….”

 

 

 

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers