Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Türk’ün Asaleti

Kategori: Asalet, Düşman, Savaş, Şehitlik — okuz @ 11:16

ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL

3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey’in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları’yla ilgili sunuş yazısında:
“Takdimine cür’et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale’nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim.” İlgili yazı şudur:
“Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla “Milli Misak” hududunu çizdirdi. Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi’ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü’nün güneyinde Kereviz Dere’den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi’nde, Saros sahilinde nihayet bulan beş buçuk, altı km.’lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları, yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı, Anafartalar batısında Suvla’nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor, binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor, sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar, başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle, obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran, parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya, geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah’ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir. Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur’anda bu ölçü takdir manasınadır. Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz. “Harp, Savaş” yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor, infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden görmüyordu.
Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi: “Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor. Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma’kesi oluyordu. Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı. Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü. Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor, cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından, gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu. Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu.
Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin /Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu. Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk.
Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün, bir lâhza Kocaçimen’e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı ATATÜRK’ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı.
Türk’ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale’ye münhasır değil, Kafkas’ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina’nın, Irak’ın kızgın ve ateşin çöllerinde, Hicaz’la İran’ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya’nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya’nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla çarpıştık. Türk’ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore’de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor. Şehamet destanları yaratarak Türk’ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor. Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in sözlerinden ilham alarak “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış” vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa! Türk’ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!

 

07/01/2009

Gafile Af Yok

Kategori: Düşman, Hayat, Savaş — okuz @ 09:53

GAFİLE AF YOKTUR TÖREMİZDE

ZALİME BOYUN EĞMEYİZ BİZLER SON NEFESTE BİLE

06/01/2009

TÜRK GENCİ VE İDEALİZM

 Her insan bir maksat üzerine yaşar. Bu maksadın temelini, kiminde ferdiyetçilik, kiminde egosunu tatmin, kiminde hiç bir şeylik, kiminde ise her şeylik oluşturur. Türk‘ün maksadı ise bütün insanlık için huzur, adalet, kanun ve insanın eşref-i mahlukat olduğunu isbat etmektir. Onun içindir ki yeryüzünde hırsızın, soyguncunun, çıkarcının, zulümkârın, ahlaksızın, iltimasçının, hainin ve haysiyetsizin ölümüne düşman olduğu millet Türkler, zihniyet ise Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresidir. Türk gencinin ideali, en mükemmel nizamı tesis etmek ve yaşamak olmalıdır. Ancak ideallerin gerçekleşmesi, merhalelerin akıllıca aşılması ile mümkündür. Türk idealinin üç hareket noktası vardır. Bunların birincisi akıl ve azim, ikincisi Türk tarihi, Türk töresi ve Türk insanı, üçüncüsü ise lidere bağlılık ve milli bir fikre sahip olmaktır. Bunlardan birindeki aksaklık, ideali daha ilk merhalede geçersiz ve gerçekleşmez kılar. Türk idealinin temel gayesi de üç ana düşünceden oluşur. Bunlardan birincisi güçlü Türkiye, ikincisi güçlü Türk dünyası, üçüncüsü ise bütün insanlığın refah, huzur, adalet ve bekası için Cihan Hakimiyeti düşüncesidir. İlk basamak olan güçlü Türkiye davası, ilim ve teknoloji temeline dayanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini en kısa zamanda zengin, refah ve güçlü kılmaktır. Onu yeryüzünün en güçlü devleti haline getirmektir. Buna ulaşmak için ise metotları iyi seçmek gerekir. Öncelikle Türk Milletini, içinde bulunduğu ve bulunacağı buhran durumunun, yıkıcı emperyalist faaliyetlerin farkında olmasını sağlamak, tarihini ve kültürünü iyi bilmesini, kıyas yapabilmesini, ısrarla ve ilmi ölçülerde çalışma gayreti içerisinde olmasını, sürüklenmek istendiği noktanın farkında olmasını sağlamak gerekir. Milletini, yaşayan insanına karşı sevgi, saygı ve kardeşlikle yoğurmak, bencillik ve nemelâzımcılıktan uzaklaştırmak, kısacası şuurlu, ahlaklı, namuslu, iltimastan uzak bir topluluk oluşturmaya gayret etmek gerekir. Bu sebeple her Türk genci, yaşayan ve etkili bir yönlendirici ve propagandacı olmalıdır. Güçlü Türkiye davasının başarıya ulaşabilmesi için öncelikle geleneğiyle, töresiyle ilmiyle, adaletiyle, ruhuyla tamamen Türk‘ün olan bir sistemin oluşması lâzımdır. Taklite dayalı sistemleri tatbik etmek, zafiyete, acizliğe, neticesinde esarete çıkarılan davetiyedir. Bunun çok iyi farkında olmalı ve milli sistemi oluşturmak için canla başla çalışmalıdır. Diğer bölümde de görüldüğü gibi Türkler, köleci ve sınıfa bir millet olmadıklarından, ne uşaklığı, ne de başkalarının kendi uşağı olmasını istemezler. Bu ulvî düşünceye sahip insanlar olarak kendi öz sistemimizi oluşturana kadar azim, sabır ve ilmî metotlarla mücadele etmeliyiz. Bir taraftan güçlü Türkiye oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan bütün Türk aleminin güçlenmesi için çok sistemli hareket etmelidir. Ancak unutmamak gerekir ki, güçlü Türk dünyası olabilmesi için güçlü Türkiye’nin mutlaka oluşması gerekir. Emperyalist güçlerin oyun ve etkilerini ortadan kaldıramayacak, hiç bir meselede söz sahibi olamayacak bir kaç Türk Devleti’nin bu sistem dahilinde bulunmasındansa, bir tanesini yeryüzünde tek söz sahibi olacak şekilde güçlü duruma getirip, ondan sonra birlik gücü oluşturmak esastır. İşte bu konumda olan devlet Türkiye Cumhuriyetidir. Bütün Türk dünyası da bunu bilmekte ve o güce ulaşmasını arzu etmektedir. Hal böyle olunca görülmektedir ki, 300 milyon Türk insanının kaderi Türk gencinin azmi, başarısı, davasına ve milletine sadakatına bağlıdır. Türk genci bu sorumluluğun ne kadar ağır olduğunun farkında olmalı ve gereğini yerine getirmelidir. Neticede güçlü Türkiye ve refah içinde Türk dünyası, Türk Milletinin İslâm’la en mükemmel şeklini almış adaleti ve töresi, yeryüzü insanlığını zulümden, haksızlıklardan ve insanlık dışı yaşantılardan kurtaracak noktaya gelir. İşte bu gayeye Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi veya İslâm’la şereflendikten sonraki ismiyle âleme nizam getirmek için Allah’ın Kelâmını yayma ülküsü denir. Bir Türk gencinin en üst seviyedeki ideali işte bu olmalıdır. Türk genci, idealine ulaşabilmek için verdiği mücadelede Türk töresini, Türk tarihini ve Türk insanının bütün özelliklerini, yaşayan Türk halkının içinde bulunduğu bütün durumları çok iyi bilmek zorundadır. Aksi takdirde uyguladığı bütün politikalar, Türk milli kimliği ve davasına yabancılık arz eder. Türk töresine aykırı en küçük bir tutum, Türk tarihinin verdiği en küçük dersten nasibini almamak ve yaşayan Türk insanının durumundan habersiz olmak idealin başlamadan bittiği yer olur. Bu ise, farkında olmadan ideal postuna bürünmüş emperyalist esaret sistemlerine şuursuzca hizmet etmek ve yeni fetret dönemlerinin yaşanması demektir. Aynı zamanda millet olarak bugün elimizde bulunan imkân ve nimetlerin bir daha elimize geçmemek üzere alınması anlamına gelir. Ne Göktürkler dönemindeki, ne Timur dönemindeki ne de Lâle devrindeki fetret dönemlerinin bir anını bile yaşamak bu ilim ve uzay çağında ölümden güzel olmasa gerektir. Türk genci bunun farkında ve şuurunda olmalıdır. İdealden uzaklaştırıcı ilgalara, çekici ve geçici emperyalist akımlara kapılmamalı, başını her yastığa koyduğunda milletinin ve dâvasının bekasını düşünmelidir. Türk genci, içinde bulunduğu bu kutlu mücadelede, lidere bağlılık, teşkilatçılık ve milli fikir temel kaynağına bağlı ve sadık olmalıdır. Lideri ne kişiler, ne sistemler, ne de arzular çıkarır. Bilâkis onu, zaman ve verdiği mücadelesi tayin eder. Türk tarihinde yüzlerce hakan ve hükümdar olmuştur ancak, her hakan Mete Han değildir, Atilla değildir, Bilge Kağan değildir, Vezir Tanyukuk değildir. Yine her padişah Fatih Han, Yavuz Han, II. Abdulhamit Han değildir. Ve yine Şeyh Şamilleri, Ebulfeyz Elçibeyleri, Covhar Dudayevleri zaman ve mücadeleleri lider yapmıştır. Bu sebeple Türk genci, emperyalist güçlerin çok etkili olduğu, milli ruh ve törenin adeta yok olduğu özellikle son yarım asır içinde, verilen mücadelenin ve gelişmelerin çıkardığı liderini çok iyi tanımak ve fikirlerine bağlı olmak zorundadır. Son zamanlarda lidersiz Türk Milliyetçiliği çalışmaları bayağı yoğun bir şekilde devam etmektedir. Türk‘ün ruhuna ve karakterine temelden aykırı olan bu düşünce son derece tehlikeli ve yanlıştır. Emperyalistlerin uygulamış olduğu planların devamıdır. Çok dikkatli olmalı ve bu gibi oyunlara gelmemelidir. Bugün Çeçen halkı Dudayev’e gönülden bağlı olmasaydı, O’nu kurtarıcı lider olarak kabul etmeseydi acaba durum ne olurdu? Tabi ki önce başıboşluk, ardından yenilgi ve esaret gelirdi. Türk genci de ülke meselelerini ve bu uğurda verilen mücadeleleri esas alarak liderni iyi tesbit edip, ona bağlanmak durumundadır. Bunun yanında Türk genci, tam bir milli ruha yakışır şekilde teşkilatçı olmak zorundadır. Türk‘lerin teşkilatı, içerisinde hiç bir bölücü ve terör örgütünü barındırmaz. Çünkü Türk‘ün anlayışında terör ve bölücülük asla yoktur. Onun teşkilatı illegal değil, tamamen olması gereken legal bir sistemdir. Bu sisteme illegal demek, Türklerin dört bin yıllık tarihinde uyguladığı içtimaî ve devlet sistemine illegal demek olur. Bu sebeple teşkilatçılıktan taviz vermek Türk‘ün varoluş mücadelesini baltalamak anlamına gelir. Bir teşkilatçının en büyük özellikleri; ciddi, kararlı, ahlaklı, namuslu, çalışkan, azimli olmak, verilen görevi büyük bir vazife şuuruyla yerine getirmek, emre itaat etmek ve sırdar olmaktır. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, temizlik, fitne ve fesattan uzak durmak, laubali ve dengesiz olmamak, verdiği sözü yerine getirmek, toplumun kendisinden emin insan olmak, yardım sever olmak, güzel giyinmek, meşru ve temiz yemek, iltimasçı, rüşvetçi olmamak, laf getirip götürmemek, toplumda ikilik çıkarmamak, hırsızlık yapmamak, insanlara karşı zor kullanmamak, eğitimli ve ilim sahibi olmak, içki, kumar ve zina gibi kötü işleri kesinlikle yapmamak, yoksulun ve haklının yanında olmak, olayları çok iyi sezmek, akıllı ve azimli olmak, bulunduğu toplumda seçkin ve saygın olmak, kesinlikle yalan söylemek, emanete ihanet etmemek, bir teşkilatçıda mutlaka olması gereken özelliklerdir. Bunların yanında en önemlisi, devleti ve milletinin bölünmez bütünlüğü için her an ölüme hazır bir asker gibi olmaktır. Unutmamak gerekir ki, Türk teşkilatının yıkılmaması ve zaafa uğramaması, Türk kültür ve töresini iyi bilip yaşamakla mümkündür. TÜRK GENCİ VE VAZİFE ŞUURU

Bir Türk, kendisine tevdi edilen bir görevi yerine getirirken asla kendini kontrol ettiren veya bunu gerekli hale getiren insan değildir. Çünkü o, en yüksek vazife şuuruna sahiptir. Var oluş gayesini bilir, ülküsüne sadıktır. Bir görevi yerine getirirken, hissiyatı ve şahsiliği ikinci plana bırakıp, aklı ve milli temayülleri ile hareket eder. Türk genci de daima bu şiar üzerine olmalıdır. İnsan karakterinin ve meziyetinin en etkili şubesi vazife şuuru ve sadakattir. Bu ikisinden mahrum olan genç, köklerini yumak etmiş, su verilince yeşeren, verilmeyince kurumayı kaderi sayan ota benzer. Kendine su veren el nâmert dahi olsa ona muhtaçtır. Halbuki Türk genci, köklerini su kaynaklarına doğru uzatmayı bilmeli, aradığı ve muhtaç olduğu en ideali yüksek şuuruyla tesis edebilmelidir. Türk genci, milli bütünlük, gelişmişlik ve insanî değerler adına kendine verilen bir görevi kutsal saymalıdır. Ona o görevi veren için, mutlaka eksiksiz yerine getirileceği güvenini vermelidir. Bunu yaparken de kendi oto kontrol sistemi içinde olmalı, bu kontrol sisteminin kaynağına da milli ve manevi değerleri oturtmayı bilmelidir. Aksi takdirde kişi sayısı kadar uygulama ve kişi sayısı kadar ideal doğar ki; bu dağınıklık esarete fert fert davetiye çıkarmak olur. Türk genci, “bana göre doğrusu bu” gibi bir düşüncenin içinde olmamalıdır. Çünkü doğru kavramı kişilere göre değişebilir, ancak neticede bir tek doğru olduğu kesindir. “Acaba yapsam bana ne kazandırır veya ne kaybettirir” gibi egoist bir düşünceden ziyâde, o görevin milli bütünlük ve bağımsızlık açısından önemini ön planda tutmalıdır. Şahsı acısından belki bazı kayıplar ortaya çıkabilir ancak, milli menfaatleri şahsi menfaatlerin daima üstünde tutmayı kendine şiar edinmelidir. Şunu unutmamak gerekir ki; milli Türk dâvamız bünyesinde her türlü fedakârlıkta bulunmuş, bilgeliği ile, karakteri ve ideali ile tavizsiz bir mücadele içinde olmuş, Türk töresine, Türk tarihine ve Türk ülküsüne bağlılığı hayat standardı yapmış olan kendinden üst seviyedeki bir teşkilatçının verdiği görevin ya da emrin doğru olup olmadığını tartışmak yerine, onu bu sistem içinde muhakkak doğru kabul edip, yapmak esastır. Her zaman kısır tartışma ve yorumlardan uzak durmak gerekir. Çünkü vazife şuuru, çeviklik, atılganlık ve en önemlisi akıllılığı da beraberinde getirir. Akıllı insan hemen tepki gösteren değil, maksadı araştıran insandır. Türk genci, Türk ülküsü ve töresine olduğu gibi, onu tesis etmeye çalışan teşkilatçılara karşı da sadakat içinde olmalıdır. Çünkü güvensizlik, tecrit edilmenin ve esaretin anahtarıdır. Kısacası bir Türk, düşünerek, araştırarak, yapılmasına kanâat getirerek ve yaşayarak bir görevin yerine getirilmesine karar verir ancak, karar verdikten sonra onu yapmanın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu tartışmaz. Bütün samimiyetiyle onu yerine getirir, işte buna yüksek vazife şuuru denir ki, her Türk genci bu şiar üzerine olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AKILLILIK

Türk‘ün en önemli özelliklerinden birisi akıllı ve planlı davranmasıdır. Olaylar karşısında aklını kullanamayan insan için esaret ya da hürriyet fark etmez. Çünkü akılsız insan her fikrin malzemesi, her elin maşası olur. Akıl, doğru ve ideali bulup yaşamanın, nefis ve hissiyat ise gösterişli yok oluşların kaynağıdır. Türk genci düşünmeden hareket etmemelidir. Girdiği mücadelenin sonunu düşünüp, akıllı ve tedbirli olmayan insan, baştan mağlup sayılır. Toplumsal hadiselere karşı ferdî reaksiyonlardan ziyade birlik içinde hareket etmek esastır. Bozkurtlar dahi hayvan oldukları halde avlarının üstüne planlı, sistemli ve birlik içinde giderler. Tek hareket edip avlarını ellerinden kaçırmayı zillet sayarlar. Türk genci de öyle olmalıdır. Başarı getirmeyecek veya sonucu etkilemeyecek şekilde hareket etmemelidir. Bir işi yapmaya niyet ettiğinde onu mutlaka nihayete erdirmeli, onun için de akıllı ve planlı davranmalıdır. Türk genci hiç bir zaman tez davranmamalı, hırsına ve öfkesine mağlup olmamalı, gelecek tehlikeleri önceden çok iyi analiz edip, karşı cephe oluşturmalıdır. Bunun yanında, dâvasının propagandasını öncelikle yaşayarak ve her türlü soruya cevap verecek şekilde yapmalıdır. Emperyalizmin acımasız planlarını çok iyi bilmeli ve kendini ona göre hazırlamalıdır. Güzel, çekici ve geçici zevklere kapılmamalı, yapılmak istenen bir şeyi Türk töresi ve kültürü ile iyi kıyaslamalı, ne getirip götürdüğüne iyi bakmalıdır. Bugün için tehlikeli görülmeyen şeyler, yarın için zihnî, bedenî ve nihayetinde milli esareti doğurabilir. Ki; bütün planlar bunun üzerine yapılmaktadır. Türk genci her provokasyona alet olmamalıdır. Türk düşmanları, Türk milliyetçisi gençleri sokağa çekmek, zayıflatmak,, devlet güçleriyle karşı karşıya getirmek, toplum nazarında huzur bozucu kavgacı ve haksız göstermek istemektedirler. Bu oyunlara gelinmemeli, devletin bekası için her zaman onun yanında olmalı, yeri geldiğinde haksızlıklara karşı müdahalede bulunmayı da bilmelidir. Bu müdahale, Türk töresi ve kültürünün muhafazası, Türkiye’nin kalkınması ve bekası için mücadele esasına dayanmalıdır. Davasını zayıf ve haksız duruma düşürecek her türlü hareketten kaçınmalı, her attığı adım bozguncunun planını bozacak mahiyette olmalıdır. Şunu unutmamak gerekir ki, Türk düşmanları tarafından özellikle bir noktaya ilgi çekilmek istendiği zaman, hainlik mutlaka başka yerden yıkıcı bir şekilde patlak verir. Onun için görünüşe aldanmamalı, ilgalara kanmamalı ve hadiseleri her boyutuyla düşünüp tedbir almalıdır. Kısacası Türk genci, her alanda çevik, atılgan davranırken akıllı ve planlı olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AHLAK

Türk genci, adeta bir ahlâk abidesi olmak durumundadır. Bunun aksi; taşıdığı mükemmel tarihî ve milli değere, hep ahlâkî üstünlükle ayakta kalmış ve bulunduğu insanlık mevkîsini hakketmiş ecdadına, daha önemlisi, en mükemmel din olan İslâm’a ve onun eşsiz ahlakıyla ahlâklanmış Şanlı Peygamberi (s.a.v.)’ne ihanet olur. Nasıl ki toplumlar ahlâksızlıkları neticesinde yok olmuş, devletler batmışsa, insanları da insanlık arenasında zelil ve rezil eden, köle eden ahlâksızlıktır. Bir Türk genci her şeyden önce Türk kültürü ve İslâmî kaideler ölçüsünde ahlâklanmalıdır. Şeref, kendisinden taviz verilemeyen en önemli özelliklerdendir. Şerefsizce ayakta kalmaktansa, şerefli can vermek üstün insanların özelliği ve şiarıdır. Türk genci, kendine istediğini başkalarına da istediği, kendine istemediğini başkalarına reva görmediği ve egosunu yendiği müddetçe ahlâklıdır. Asla yalan söylemez; çünkü yalan söylemek yaprak gibi insanların, doğruluk ise toprak gibi insanların kârıdır. Türk genci toprak gibi ağır, vakur, toplayıcı, verimli, kucaklayıcı ve şefkatli olmalıdır. Halka hizmet Hakka hizmettir” prensibini şiar edinmelidir, insan için ne varsa saygı gösterip onları korumalı, asla nemelazımcı olmamalıdır. Toplumun derdini kendi derdi olarak kabul etmeli, önce mensup olduğu ailenin, milletin ve bütün insanlığın huzuru ve bekasını, sonra kendi nefsini düşünmelidir. Çünkü Türk, ferdiyetçi değil toplumcudur. “Aç kavmimi doyurdum, çıplak kavmimi giydirdim” ifadesiyle kemâle eren o üstün anlayış dahilinde gerekirse nefsini feda edip, toplumun bugünkü ve yarınki refahı için çalışma düşüncesinde olmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, “Milletler meziyetlerle yaşar, rezaletlerle yıkılır.” Meziyet Türk gencinin her anı, rezalet ise ölümüne kadar tatmayacağı şey olmalıdır. Türk genci, hayat standardını her zaman emeği ve onun ürünü üzerine oturtmalıdır. Yağma, gasp hırsızlık en alçak özelliklerdendir. Türk‘ten hırsız, hırsızdan Türk olmaz. Çünkü Türk her zaman kendine yeten ve kendini aşan insandır. Türk asla hilebaz ve art niyetli olmaz. Türk genci de sütun gibi dosdoğru olmalıdır. Mercimek gibi iki yüzü de aynı değil, bilâkis göründüğü gibi olmalı, olduğu gibi görünmelidir. Başak gibi rüzgârın esişine göre yatmamalı, bütün haksızlıklara ve rezaletlere dur diyebilecek güçte, azimde ve kararlılıkta olmalıdır. Türk genci çeliğe sanlı ipek gibidir. Mazlumlara Yunus, zalimlere Yavuz olmayı kendine şair edinmelidir. Aman dileyene e; kalkmaz. Çünkü düşene vurmak gibi sahtekâr bir düşünce Türk‘ün kitabında yoktur. Türk gencinin sözü senet olmalıdır. Verdiği sözden dönmemeli, yapamayacağı şey için söz vermemelidir. Büyüğüne saygı, küçüğüne sevgi beslemek onun belirgin özelliklerinden olmalıdır. Toplumun güvendiği, sözünden ve davranışlarından emin olduğu kişi olmalıdır. Her şeyden önemlisi Türk genci, kendine verilen bir sırrı ölümüne saklamalı, olur olmaz her yerde konuşmamalı, laubali ve ölçüsüz olmamalıdır.

TÜRK GENCİ VE AİLE

Yeryüzünde en güçlü aile yapısına ve bağına sahip millet Türk Milletidir. Türklerde devletin temelini aile oluşturur. Ailede meydana gelecek zafiyet ve dağınıklık doğrudan devleti etkiler. Bu gerçek dahilinde Türk genci de çok sağlam aile yapısına ve kültürüne sahip olmalıdır. Çünkü bizler dağınık ve ferdiyetçi değil, yasalı ve toplumcu bir milletiz. Türk genci her şeyden önce ailesine karşı sorumluluk duygusu içinde olmalıdır. Bu sorumluluğa sahip olmayan kişide milli şuur oluşmaz. Türk töresinin en önemli mihenk taşı, aile bütünlüğü ve namus anlayışıdır. Anne-babaya ve büyüklerine itaat ve saygı, kan bağı bulunan kardeş ve akrabalarına karşı özel merhamet, sevgi ve iyiniyet içinde bulunmak esastır. Türk, atasına ve büyüklerine karşı saygısız, küçüklerine karşı sevgisiz olamayacağı gibi, bu yapıda olan da Türk olamaz. Türk genci, ailesinin ekonomik, sosyal ve ahlâki üstünlüğü için mücadele etmelidir. Babaya ve anneye karşı şükran ve saygı içinde olmalı, maddi ve manevi her türlü sıkıntılarını elinden geldiğince çözmeli, onları baş tacı etmelidir. Bu onun toplum içinde saygınlığını artırır, Allah (c.c) katında rahmete ermesine vesile olur. Türk genci, kendisi de çok güçlü bir aile kurabilmek için çaba sarf etmeli, kuracağı ailenin temelini iyi atmalıdır. Eş seçiminde gösterişten, zenginlikten ve güzellikten ziyade asalete, Türk kültürüne ve islâm ahlâkına değer vermelidir. Namus anlayışı çok güçlü olmalı, aile yapısını iffet üzerine bina etmeyi unutmamalıdır. Öyle bir aile kurmalıdır ki, temeli güven, sadâkat, çalışkanlık, saygı ve güzel ahlâk olmalıdır. Çocuklarını, ülkenin içine düştüğü ve düşeceği bunalımlardan kurtarabilecek, adeta birer bilge ve idealist olarak yetiştirmeyi gaye edinmelidir. Kısacası Türk genci, Türk Milletinin bekâsının sağlam aile yapısına bağlı olduğunu unutmamalıdır. (Sn. Şahin Kabakuş’un ‘Türk Gencinin El Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

l Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

 

02/01/2009

Yaramızı yadellere sardırmayız

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Düşman, Nezaket, Savaş — okuz @ 15:33

Beyler ile  bozuk gitti aramız,
Ayak ayak varmak bizim töremiz,
Yadellere sardırmayız yaramız,
Kendi yarasını saranlardanız…

Ben Bir TÜRKÜM !…Ben; Orta Asya’dan Türeyen, Anadolu’da Büyüyen, Avrupa İçlerine Yürüyen TÜRK’üm !

http://www.kufad.org
http://www.kufad.org/forum/

töre:.. her kim onun evine girerse ona kimse dokunamaz. Tanrı misafiri sayılır.

Kategori: ADAMLIK, Düşman, Gençlerin Tanışması, Misafirlik — okuz @ 15:17

TÖRE
1.NENE 2-KARA HASAN 3-HALA 4-ANA 5-KIZ 6-OĞUL 7-ZÜHRE 8.B.GELİN
9-K.GELİN 10-YEĞEN 11-DELİKANLI
k.hasan:al kadınım,al bacım,aç kapıyı oğul.dikkatli ol
oğul:tamam baba
k.hasan:ana
nene:buyur hasanım
k.hasan:yakubun kanlısı yine köye dönmüş.tez zamanda vurmalıyız onu
nene:ne zaman sona erecek bu kan davası hey oğul
k.hasan:toprak doyunca
nene:cana doymayan toprak kana doyar mı hey oğul
oğul:çıkabılırız baba
k.hasan:haydi gidelim.oğul eğer onu görürsen oracıkta bas kurşunu.yakubun öcünü almalıyız (kapı kapanır)
Zühre:niyedir bu kan davası nene
Nene:bir onlardan bir bizden yıllarır sürer.yeter artık desen kimse dinlemez
Zühre :böyle de gidecek midir?
k.gelin:evet gidecek…bak su yavruma şu yaşında öksüz kaldı.vurulmazsa eğer büyüyünce nasıl bakarız yüzüne…(silah sesleri)
k.gelin:vurdular vurdular iblisi,öcümüzü aldılar
nene:vay aman…işte bir ana daha taaa özünden yandı
(içeriye delikanlı girer)
delikanlı:kimse kıpırdamasın.burası kara hasanın evi değil mi?
Zühre:evet
Delikanlı:evde başka kimse var mı
Zühre:yook ne olacak
Delikanlı:bir su ver öyleyse bacım,içim yanıyor(suyu içer)
Nene:sen kimsin hey oğul
Zühre:silahı var nene
Delikanlı:ben mustafayım.sizin kan davalınız Mustafa
Nene:ne.eeee……aman yandımmm….dağda tuzak bayırda pusu kurma yetmedi mi? Şimdi de evimizi mi basıyorsun
Delikanlı:dur nene kızma hemen…tövbe..ben canımı kurtarmak için buradayım
Nene:ne demekmiş o.
Delikanlı:bir dadaşın evine girmek ne demektir bilirim.her kim onun evine girerse ona kimse dokunamaz.tanrı misafiri sayılır.
Nene:öyledir evet ..ama..
Delikanlı:ölüm korkusuyla yaşamaktan bıktım.sığınıyorum işte size.bağışlayın
Nene:ya bağışlamazsak
Delikanlı:elimden ne gelir.alın silahımı lütfen…
(delikanlı çok mahsun bir şekilde boynunu büker ve birkaç adım atar)
nene:dur oğul….gitme.ben de bir anayım..yüreğim ve törem buna dayanamaz.b
nene:bizimkiler hemen vurur seni.hepsi acılı onların
delikanlı:bıktım yaşamaktan al nene silahımı(nene alır silahı)(kapı vurulur)
Zühre :geliyorlar
nene:çabuk mustafayı öbür odaya götürün.gayrı tanrı misafiridir o.
k.gelin:ama nene o melun kocamı vurmuştu.
Nene:sus gelin sana bu saatten sonra sabır düşer   
(Kapıya vurulur ve kapı açılır)

k.hasan:açın kapıyı biziz
k.gelin:ne olacak şimdi
nene:iş olacağına varır.sen dur kızım ben açayım
k.hasan:kapatın kapıyı,kaçtııı kaçtı hergele..bir yakalarsam onu..hemen oracıkta sıkacağım
oğul:ben vuracağım ben.alnının tam ortasından hemide
nene:hasanım sana bir şey diyeceğim…ama sakın hemen kızma ve şaşırma………….mustafa buradadır
k.hasan:ne…yanlış duymadım deyıl mı..senın dillerin ne söylüyor ana
nene:oğul  artık töreye sığınmıştır.bizim töremize misafir töresine ..ona artık istesen de bir şey yapamazsın.canı bize emanettir
k.hasan:doğru mu der neneniz
k.gelin:doğru der
k.hasan:biliyordum kaçamayacağını güzel..(yürür silahını çıkarır)
nene:dur oğul yapma…….
k.hasan:niye durayım nene,bizden kim kaldı vurulmadık.dal gibi iki oğlum hep gözlerimin önüne geliyor
nene:dur oğul,silahsız bir insanı kıstırıp öldürmek yiğitlik değildir
ev ne demektir hasanım?bir evin kapısı kapandı mı ne bey buyruğu işler ne padişah yasası..sonra töremiz bize ne der düşün hele
k.hasan:doğru ..ama gelinler ne düşünür
b.gelin:kan durmalıdır derım ben yıllardır çile…çekiyoruz
Zühre:ben ölümü sevmiyorum..hayat çok daha güzel
Nene:her ev kendi töresince yaşar hey oğul.bağışla onu..beni odama götür gelinim.dedim diyecegimi.(yürümeye başlarken)
k.hasan:o cibiliyetsiz senin odanda mı kalacak nene
nene:ancak orada selamettedir.
k.hasan:kanlı katili evimizde sakladığımız duyulursa ne derler
nene:evin sırrını saklamak ta töredir hey oğul
k.hasan:peki ana sen kazandın.herkes çıksın sadece nene kalsın.onu da getirin buraya hemen
nene:sakın bir delılık etme oğul
k.hasan:aramızda dolaşacak yemeğimizi yiyecek…..gözlerine bakacaksın ama öldüremeyeceksin….ben böyle törenin………………
nene:sus oğul sus ve soğuk kanlı ol
k.hasan:bir gören oldu mu eve girdiğini
delikanlı:hayır olmadı
uzun süren sessizlik.k.hasan bir aşağı bir yukarı
k.hasan:töreye uyacağız….sakın kimselere görünme.seni ben değil töremiz affetti.sakın unutma bunu
delikanlı:unutmam ağam.
k.hasan:yakubumuzu ..canımızı..nasıl vurdun anlat bakalım
delikanlı:valla ağam..bu kan davasına bulaşmamak için İstanbul a gittimdi.orada bambaşka bir hayat var.eniştemlerin yanında keyfime göre yaşıyordum.derken bir haber geldi köyden anamdan.bacılardan
haberde ne kötü:avrat gibi İstanbullarda gezeceğine gelsin öcümüzü alsın demişler.eniştem hemen alıp beni köye getirdi.elime bir silah tutuşturdular.abin karşıma cıkınca ayagına sıkayım dedım ..tam benım sıktığımda abın kendını yere attı.ve oracıkta öldü.
O öldükten sonra cok ağladım valla ağam dedım kı kendı ellerımle gençliğimi yaktım dedım.ama benim ağlamam yetmiyormuş daha işin başındaymışım…sizinde beni vurmanız gerekıyormuş.nihayet bu işten bıktım ve sizin eve sıgındım.işte hepsi bu
k.hasan:götürün bunu yerine

(10 gün sonra)
Zühre:nene,nene
Nene:buyur kınalı kuzum
Zühre:ne yaptım biliyor musun?
Nene: ne yaptın kızım
Zühre:Mustafa ya süt verdim içti.ateşi de düşmüş
Nene:nasıl anladın
Zühre:10 günden beri kimi görse anası sanıyordu,bugun benı tanıdı,merhaba Zühre kardeş dedi
Nene:çok ıyı aman ıyı olsun kızım
Zühre:ya sana bir şey diyeyim mi nene
Nene:de kınalı kuzum
Zühre:onun adam vurduğuna inanmıyorum ben,çünkü o cok duygusal ve narin birine benziyor
Nene:bilmem kı kızım bana da oyle gıbı geldi
Zühre:şimdi ben bu oğlancığı kolundan tutup çeke çeke getirsem,ne olur?
Nene:bir şey olmaz
Zühre:nenem benim(öper nenesini….delikanlıyı getirir)
Nene:nasılsın oğul,otut bakalım
Delikanlı:ıyıyım nene sağol,bu kuş ötmez mi hiç
Nene:bir türkü dinlemedi ki hey oğul,hep agıt dinledi,nasıl şakısın
Zühre:ne güzel dedin nene
Delikanlı:adı nedır bunun
Zühre:pırpır
Delıkanlı:ötsün ıstermsınız?
Zühre:istemez olur muyum ama nasıl becereceksın bunu?
Delikanlı:cok kolay(ıslık çalar…kuş ötmeye başlar)
Zuhre:nene nene pırpır ötuyor,,,kuş oldugunu hatırladı görüyor musun? Pırpır türkü söylüyor,pırpır sevınç ıcınde
Nene:ne güzel kızım ne guzel,sen de benım kuşumsun aynı bu kuş gıbı,sen de gençiliğini yaşayamadın
Delikanlı:istersenız sıze istanbulu u anlatayım
Zühre:niye
Delikanlı:eğlenirsin biraz bır dınle de gor
Zuhre:hele anlat bakalım
Delıknalı:İstanbul…bır başka hayat var oarada,medenıyet var,,insanlar bır nehirden akıyor gıbı…dıyelım kı ramazan…offf offf cocukalr gençler yaşlılar,,renklı fenerler oyunlar resimler
Zuhre:ya nene duyuyormusun duyuyorsun degıl mı
Delikanlı:semaı kahvelerı ,orada oynanana karagoz oyunu,,tahır ile Zühre oyunu.allı pullu gelinler sonra bır şarkı( evreşe yolları dar…)
(kapı sesi)

nene:kapı çalınıyor
delikanlı:anaaaam  gelinler geldi.şimdi beni döverler. (delikanlı hemen kaçar)
D.gelin:acın bızız
zuhre:ne güzel eğlenıyorduk nene (kapı acılır,buyuk gelin,k.gelin,yegen,ana girer.delikanlı kaçar)
D.gelin:Zühre kapıyı kapasana kızım .biri şarkı mı söylüyordu kızım
nene:evet
d.gelin:kimdi o pekı..
nene:Mustafa
d.gelin:yetti artık…o da cok oluyor o yılanı hoş tutmak bıze  haksızlık degıl mı ana
d.gelin:o bizden bırını vurdu nene sen mı ıstedın sarkı soylemesını
nene:hey a ben ıstedım ölüm sessizliği var evde yıllardır.sonra yıllar boyu cektiklerimiz…zühree..
zuhre:buyur nene
çagır oğlanıcıgı da bıraz eglenelim
(zuhre delıkanlıyı almaya gıder)
nene:k.gelin
k.gelin:buyur nene
nene:kızım gelınım,zuhre bu delıkanlıyı, Mustafa yı sevıyor gıbı bir de sen yoklasana onu
k.gelin:tamam nene nasıl olur ama olacak sey degıl
zuhre:geliyoruz(içeriye gırerler)
d.gelin:yettı artık bu rezillik (masadan sılahı alır) çekıl onumden zuhre vuracagım onu töreyi bazacagım
zuhre:hayır abla hayır sakın vurma onu
nene:kızlar durun sakın olun
zuhre:abla abla ben mustafayı sevıyorum( herkeste bır şaşkınlık)dıyıverdım işte illede vuracaksan benı vur
d.gelin :( eli titremeye başlar) yapamıyorum
(kapı çalınır)
nene:kızım koy o sılahı yerıne..hadı herkes ışine gücüne (herkes toparlanır)
k.hasan:acın kapıyı bızız.
Nene:açıyoruz hasanım.
k.hasan:bir şey vardı ne oldu şaşkınsınız
nene:ne olacak ogul bir şey yok hoş geldiniz
ana:karnınız acmı yemek hazırlayayım
k.hasan:telaşın ne daha erken,o kahrolası Mustafa ne yapıyor nerede şimdi
Zühre:ıyı dede ıyı oldu ateşi de düştü
k.hasan:ne dıyorsun sen odasına mı gırdın onun sen?
Zuhre:hayır dede hayır ben oyle tahmın etmiştim
k.hasan:ıyı ıyı kimse girmesın sakın onun odasına,bir gün elbet çıkacak bu evden o..o günü sabırsızlıkla bekliyorum..hele bır çıksın anında yere serecegım.töreye sığındı.
nene:hasanım,,sakın ol..bız hep kendimizi kinle nefretle intikamla buyuttuk ..yeter artık..bu kadar yeter..artık sevgıyle büyütelım kendımızı ..cunku bunca zamandır zaten huzurumuz yok

Nene:gün ışıdı değil mi?
K Gelin:ışıdı ya.
Nene:Zühre kalkmadı mı daha?
K Gelin:uyandı da kalkmıyor
Nene:hasta mıdır?
K Gelin:yooo…ölürüm de aşağı inmem diyor.akşam da ağzına bir şey koymadı,bütün gece ağladı
Nene:vah vah yazıktır ve zordur onun işi.ama sevmiştir bir kere ne yapalım.sevgi her şeyden üstündür.
K Gelin:nene nene zühreye açık değildir sevgi.üstelik bir de kanlımızı sevmeye hiç hakkı yoktur.
Nene:bilirim bilirim bilmem mi hiç.ama rüzgar eken fırtına biçer gelinim.sen sevgiyi bilmez misin hiç..ona ne dağlar ne ne ırmaklar dayanır.
K Gelin:hayır nene hayır,ona bizim kanlımıza baktıkça kocamın ölüsü geliyor aklıma
Nene:gelinim sen sevdiğin için yiğidin için kendini sebil etmedin mi,saçını süpürge etmedin mi,işte Zühre de kendini sebil edecek.
K Gelin:dedem he der mi bu işe
Nene:demez
K Gelin:diğer kayınlarım he der mi bu işe
Nene:demez ama..iş bizde biter kızım..biz he dedik mi işler yün yumağı gibi açılır gider yeter ki sen bana destek ol bana he de
K Gelin:sen bilirsin nene…ne diyeyim
Nene:gel güzel gelinim,bu bir karanlıktır bu bir kör kuyudur.kan davamız da ancak bu şekilde biter tatlıya bağlanır.gel he de bu cehalete bu rezilliğe bir taş atalım.bak belkı de bu taş attığımın kuyunun kenarından gelincikler çıkıverir.
K Gelin:((bir süre durduktan sonra) peki nene..doğrudur söylediklerin he diyorum sana.
Nene:sağol gelinim sağol..
…………………………………………………………………………………………………..
(kapı açılır kara hasan ve oğul içeriye girer)
K.hasan:gelin bizi yalnız bırak
K Gelin:baş üstüne ağam(dışarıya çıkar)
k.hasan:ana
nene:buyur hasanım
k.hasan:anlaşılan köyü kulağına kar suyu kaçmış.muhtar dün ağzımı yokladı.o kan davalınız size mı size sığınmış doğru mudur?dedi
nene:sen ne dedin
k.hasan:hayır diyemedim,evet de diyemedim
nene:töremize sığınanı başkasına teslim etmek var mı oğul?
k.hasan:yoktur bilirim yoktur.biz tarlaya gittiğimizde muhtar gelip de evi yoklamaya çalışırsa sakın ha açmayın kapıyı nene
Nene:sen merak etme oğul gözün arkanda kalmasın.
k.hasan:peki ana haydi gidelim oğul,aç kapıyı
oğul:içim kaynıyor baba vurayım öldüreyim yere sereyim onu
k.hasan:yürü ogul yürü daha yapacak işlerimiz var.(dışarıya çıkarlar)

K.gelin:nene Zühre ile Mustafa’ severler birbirlerini, şaşmış kalmışımdır  ben bu işe nene,ne yapacağız
Nene:ben de gelin ben de
k.gelin:Mustafa kaçsa kurtulsa bizim evden. Biz de kurtulsak  bu dertten kurtulsak o da.
Nene:doğru söylersin kızım ama….haydi sen git şimdi diğer gelinime anlat de ki ona:nenem böyle düşünür de.senden de yardım istiyor de.sevene yılan bile dokunmaz de.oyun bozanlık etmesin.ben bu işi çekip çevirim he derse. Kin evi düğün evi olsun kızım
k.gelin:peki nene peki. anlatırım derim ama zor olacak bu iş.
Nene:madem zor olacak bu iş sen onu yanıma çağır da birlikte konuşalım
k.gelin:peki nene (kapı kapanır ve bir süre sonra diğer gelinle içeri girerler)
nene:gelin bakalım kızlarım oturun şuraya
d.gelin:buyur nene bir şey mi istedin benden
nene:hayır kızım hayır,
seni bir gün olsun kendim için rahatsız ettim mi ?
d.gelin:hayır etmedin nene
nene:para mal mülk istedim mi senden?
d.gelin:hayır nene
nene:halimden şikayetçi olup da başına çıktım mı senın
d.gelin:hayır nene,hayır bana sen öz annem gibi davrandın hep
nene:kurban olayım şimdi canım dardadır,yüzümü kara çıkarma gel he de bu işe.biz bu hayatta gülmedik bari onlar gülsünler
(bir süre sessizlik olur,d.gelin boynunu büker ve sonra başını kaldırıp)
d.gelin:peki nene sen kazandın.
(tam sevinçle birbirlerine sarılmaya başlarken bir anda telaşla Zühre girer.zühre çok heyecanlı ve üzgündür)
Zühre:nene nene(ağlamaklı bir sesle) Mustafa kaçmış
Nene:nerden nasıl niye zührem
Zühre:nene beni sevdiğini çok sevdiğini söyledi.artık dayanamadığını benı senden ve dedemden Allahın emri isteyeceğini söyledi.ben cok kızdım olmaz dedim
Nene:ee..sonra
Zühre:olmazsa ben de kendimi alır dağlara vururum,bir daha insan içine çıkmam dedi,
k.gelin: Zühre… doğru söylemiş onunki de yaşamak değildi ki burada. hem senı seviyor hem de hiç ulaşamayacağını bildiği halde.
Zühre:ben ne yaparım şimdi(ağlayarak nenenin boynuna sarılır) Mustafa aldı başını gitti.

TÖRE
SON
NENE: (bastonunu yere vurur) ben sıkıldım gelin,ikiniz de gelin.çabuk gelin bunaldım artık.tepemde kara bulutlar dolanmaktadır.beni yalnız bırakmayın bugün
k.gelin:peki nene peki (sarılır)
nene:her bir şeyi oya gibi ince ince düşünmüştüm,tam işler yoluna girdi derken.hey deli oğlan kaçmakla her şeyi berbat etti
b.gelin:hey a doğru dersin nene,bir çuval inciri..
nene:Zühre ne yapıyor kızım,ne eder şimdi odasında mıdır?
k.gelin:çıtı çıkmıyor nene,kapısını da kilitlemiştir.
Nene:bir çare bulmalı da indirmeli aşağı
b.gelin:izin varsa ben alıp geleyim
nene:etme b.gelin Zühre zaten sana kırgındır inmez
b.gelin:biliyorum biliyorum ama işte bu yüzden aşağı indirmek bana düşer gönlünü almak hoş tutmak..çünkü ona en sert davranan bendim bu konuda fakat şimdi daha iyi anlıyorum.kanı kan ile yumazlar deel mi nene
nene:afferim kızım ne güzel düşünmüşsün al da gel hadi(b.gelin dışarı çıkar)
k.gelin:bu hınzır oğlan kaçmasa iyiydi ama…bizi de ne çok eğlendirirdi istanbulu anlatırdı taklitler yapardı,yıllardıt ötmeyen kuş bile ötmeye başladıydı
nene:hey a hepimizi kuru ot gibi yaktı,gitti
(kapıya vurulur,Mustafa nın sesi işitilir)
delikanlı:nene,bacılar Zühre  açın kapıyı açın çabuk ben geldim
nene:Mustafa sen misin
delikanlı:he ya benim (içeri girer)
k.gelin:(sevinç içerisindedir)Zühre Zühre,ben hemen müjdemi vereyim(dışarıya çıkar)
nene:ne ettin sabahtan beri oğul
delikanlı:ne edeceğim,deli dana gibi dolanıp durdum.Baktım başka çıkarı yoktur,döndüm  geldim.
Nene:iyi yaptın oğul iyi yaptın,biz de bir daha dönmeyeceksin sandıydık oğul
(Zühre koşarak içeriye girer,sevinç içerisinde)
Zühre:Mustafa Mustafam demek geldin ha(sarılır)
Delikanlı:geldim tabi ki,sensiz ben ne ederim zührem.
Nene:sevindi yavrucaklar,
Delikanlı:nene ben artık dayanamayacağım akşam olsun isteyeceğim onu kara hasandan,sizden
Nene:dur hele oğul,bir nefes alalım düşünelim,bizden canımızı istemektesin
k.gelin:dedem sana vermez zühreyi,bence sen bunu aklından çıkar
delikanlı:essah mı dersin
b.gelin:vermek istese bile,gönlü razı gelse bile al senindir Zühre diyemez,çünkü o erkektir,hem de gururuna yediremez bunu
nene:o zaman tek çare kaldı çacuklarım,Mustafa zühreyi bu akşam kaçıracak
hep beraber:(şaşkınlık içerisinde)neeeee…
(kapı çalınır,kara hasan tek başına)
k.hasan:açın kapıyı gelinler açın benim
nene:Zühre sen hemen Mustafa yı diğer odaya götür
Zühre:tamam nene,çabuk Mustafa
(k.hasan içeri girer)
k.hasan:gelinim hele bir su ver ciğerim yanmaktadır
nene.hoş geldin hasanım,oğul nerededir
k.hasan:harman yerinde bıraktıydım ama aklım onda kalmıştır.nerdeyse beni bile vuracak.kolay değil küçüklükten beri eline verdim silahı,vur bu çolakgiller,vur aslanım vur benim yagızım
nene:içini serin tut ogul,inşallah bir şeycikler olmaz
k.hasan:kolay mıdır ana,heç yoktan bir de bu iş çıktı başımıza.Kapana kısılmış kedilere döndüm.gitse de kurtulsak bu baş belasından.vursam desem vurulmaz afetim desem gene çıkılmaz bu işten
nene:herşey olacağına varır hasanım
k.hasan:benim biraz uykum var ana yatacağım,haydi görüşürüz
nene:yat hasanım,k gelin dedene yardım et(dışarı çıkarlar)
b.gelin:nene,dedem gerçekten bir çıkmazda ne yapacağız,Zühre ile Mustafa kaçacaklar mı ciddi miydin sen dediklerinde
nene:he ya,başka türlü nasıl derdi deden,açık açık diyemezdi  ya kaçsınlar diye.hem biz de kurtuluruz bu dertten hasanım da kurtulur
b.gelin:peki nasıl olacak bu iş
nene:hemen çağır onları yanıma
(içeri girerler)
nene:bu geceden tezi yok hemen kaçacaksınız Mustafa,zührem
delikanlı:nasıl olacak bu nene
k.gelin:ayy bir şey olursa.ben korkmaya başladım
nene:hiçbir şey olmaz tek çıkış yolumuz budur,evlenip çocuklarınız oldu dönersiniz buraya.arada gül gibi bir bebeğiniz oldu mu herkesin yüreği yumşar belki,bu kör olası kan davamızda eziyetimizde mutsuzluğumuz da biter.
b.gelin:nasıl kaçacaklar nene akşam oldu dedem kalkmak üzeredir
nene:oğul önce sen çıkacaksın,söğütlüğün oraya vardın mı bir köşeye saklan ve bekle tamam mı,arkandan Zühre gelecek.zühre önce Allaha sonra sana emanet oğul
delikanlı:merak etmem nene,ver elini öpeyim nenem.tez gel emi zührem beni kurda kuşa yem etme(çıkar)
nene:çabuk b.gelin k.gelin zühreyi hazırlayın tülbentini bohçasını hazırlayın
(b.gelin bohçasını hazırlamaya koyulur,k.gelin zühreyi sarıp sarmalamaya tülbentleri zührenin kafasına bağlamaya çalışır )
nene:çabuk olun çabuk.bu son umudumuz bizim
………………..silah sesi…..iki el üst üste…………………………..
oğul: baba vurdum vurdum onu ,dışarıda vurdum.töreyi bozmadım.dışarıdaydı soysuz.söğütlüğe kaçıyordu alnından vurdum.
(oğul bunları söyler ve dışarıya hoplaya zıplaya çıkar….)
(herkes diz çöker.yıkılır.büyük üzüntü ve şaşkınlık,Zühre bağırarak ağlamaya başlar)
ve bir acılı türkü başlar,perde kapanır)

TURGUT ÖZAKMAN
NOT:ESER KISALTILIP SADELEŞTİRİLMİŞTİR.

TÜRK DEVLETİ TÖRE’YE (KANUNLARA) BAĞLI BİR KURULUŞTUR

KARA BUDUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir

       Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

Töremiz ve Köroğlu

Kategori: Arkadaşlık, Düşman, Savaş — okuz @ 11:42

KÖROĞLU

Kutluğ-Tonyukuk:

Köroğlu’nun, bu ünlü halk yiğidinin, 24 kollu bir destan kahramanının yaşamı da kesinlikle belli değil. Çoğu söylencelere bağlı görünüyor. Kimilerine göre, Köroğlu, 16. yüzyıldaki Celali ayaklanmalarında yer almış bir “eşkiya-kahraman”dır.

Kimilerine göre, bir yeniçeri ozanıdır. 1577-1590 yıllarında İran-Osmanlı seferine katılmış, bu seferde büyük başarılar sağlayan Özemiroğlu Osman Paşa için söylediği iki şiirle de varlığını saptamıştır.

Kimilerine göre, Köroğlu’nun asıl yurdu Anadolu değil, Horasan’dır. Celali’lerle bir ilgisi yoktur. Bu görüşe göre, Köroğlu, Kun Yabguları soyundan gelme, Oğuznamelerde “Kara-Konak” diye gösterilen “Murat Boyları”nı

Sasanlı İranlılara karşı korumuş bir ailedendir. Bu aile Arapçayı’nda ve Yukarı Aras boyunda da egemen olmuştur. Bu ailenin destanı, bütün Önasya Türklüğüne yayılmış Köroğlu destanları olarak yaşayagelmiştir.

Bütün söylencelerden, varsayımlardan çıkan sonuç şudur ki, Köroğlu, ister bir kişi olsun, ister ayrı ayrı birkaç kişi olsun, Türk halkı Köroğlu’nun kişiliğinde bir yiğitliği, halkı, yoksulu, ezileni koruyan bir savaşçıyı, çeşitli katkılarla simgelemiş, yüreğinde, belleğinde yaşatmıştır. Yaşatmayı da sürdürmektedir.

19. yüzyılda yetişmiş olan Dadaloğlu’nda da Köroğlu’nun yiğitliğinin etkilerini açık seçik görebilme olanakları vardır. Sevi şiirlerinde bile, bir yiğit tutum içinde görülen Köroğlu, Anadolu’nun ortak özleminin, duyarlılığının, yiğitlik duygusunun simgesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Bilinen şiirleri

1 Ay Yansın Ağalar Güneş Tutulsun

2 Benden Selam Olsun Bolu Beyine

3 Bizim İllerin Beyleri

4 Çar Köşe Fani Dünyada

5 Dinle Sözlerimi Han Oğlum Ayvaz

6 Eğer Kendülerde Erlik Var İse

7 Hemen Mevla İle Sana Dayandım

8 Hoylu’m

9 Karşıdan Gelen Piyade

10 Kimisi Pınar Başında

11 Kır-atım Meydan Yerinde

12 Meydan Gümbür Gümbürlenir

13 Muhanetlik Etmek Değil Karımız

14 Sağ Elde Kılınç Ettiğim

15 Selam Verdim Selam Almaz

16 Siyah Kaküllerin Dökmüş

17 Tan Yeri Atmadan Şafak Sökende

18 Yiğit Olan Gümbür Gümbür Gürlesin

19 Yiğitler Silkinip Ata Binende

20 Yol Verin Dumanlı Dağlar

21 Yürün Beyler Korkman Gününüz Doğdu

Hemen Mevla İle Sana Dayandım

Hemen mevla ile sana dayandım

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Yoktur senden gayri kolum kanadım

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Sana derim sana hey ulu yaylam

Meğer başım alam ilimden gidem

Okum senden yayım sendendir cıdam

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Yüce yüce tepesinden yol aşan

Gitmez oldu gönlümüzden endişen

Mürüvvetsiz beyden yeğdir dört köşen

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Köroğlu der tepelerden bakarım

Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim

Bunca yıldır hasretini çekerim

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Muhanetlik Etmek Değil Karımız

Muhanetlik etmek değil karımız

Şehriyar sözüne uyanlardanız

Meydana girende yoktur korkumuz

Kazaya ırıza diyenlerdeniz

Ödleklerle hoş değildir aramız

Teke tek düşmana varmak töremiz

Muhanete sardırmayız yaramız

Yarayı kendimiz saranlardanız

Bineyidim kır atımın üstüne

Alayıdım hançerimi destime

Gafili varmayız düşman üstüne

Vakta hazır olun diyenlerdeniz

Yürün Beyler Korkman Gününüz Doğdu

Yürün beyler korkman gününüz doğdu

Alın kaleleri burçları şimdi

Bir savaş edelim Çin Maçin ile

Basın dereleri leşleri şimdi

Köroğlu’m çıkalım dağlar salına

At sürelim mal yemezin malına

Başım koydum arkadaşın yoluna

Başı dost yoluna koyanlardanız

WordPress.com'dan blog alın.