Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Ağanın Asaleti

Arif Molu’ nun şahsında tecessüm eden “Ağa” asâleti, bu insanların, ne şartlar altında ve ne şekilde olursa olsun, başkalarının huzuru için, nefislerinde duydukları acıları bala tahvil etmenin çarpıcı tezahürleriyle doludur. Bir gün, içlerinde Darsıyak’ lı Hacı Mahmut Bey’in bulunduğu, Kayseri’ li seçkinlerden, oluşan bir kalabalık, Molu’ ya, Arif Bey’i ziyarete giderler. Saygıdeğer konuklar, pencereleri geniş avluya bakan odalarda ağırlanmaktadırlar. Bu arada ilahi bir raslantı başgösterir. Arif Bey’in çoktan beri hasta yatan oğlu Cafer, ölür. Yaslı baba, konuklarının neş’esini kaçırmak istemez. Ev halkından, çığlıklarını, göğüslerinin derinliklerinde boğmalarını rica eder. Hıçkırıklar boğazlarda düğümlenir, kimseden çıt çıkmaz. Evin arka duvarı yıktırılır, cenaze oradan çıkarılır, kaldırılır. Konuklara bir şey sezdirilmez. (Ahmet KAPLAN) Erciyes’in Eteğinden Geçenler, Kayseri Ticaret Odası Yayınları:28, Ocak 2000, Kayseri Sayfa:101

26/01/2009

Zeybekliğin Kuralları

Zeybekliğin Kuralları

Ali Haydar Avcı

 Toplumda düzen bozulur, bir kez hak elde edebilmek zora ve güce dayanırsa orada “dağların yasası” egemen olur. Dağ yasalarının sahipleri ise bellidir: Dağlarda iç içe yaşayanlar… Zeybekler de bunlardan bir kesimidir.Şurası bir gerçek ki, insan koşullarının ürünüdür. Bir dönem sonra koşullar kaçınılmaz olarak yaşam biçimini ve kuralları belirler.

Bu bağlamda, efelerin ve zeybeklerin de uymak zorunda oldukları yaşamlarının temel unsuru olan başkaldırı geleneğinin ve kendi aralarındaki yiğitlik ve mertlik anlayışının ortaya çıkardığı birçok kural ve töreleri vardır. Bu oldukça ilginç özellikler taşıyan gelenek ve kurallar yığınının adına kısaca “efelik ve zeybeklik töreleri” diyebiliriz.
 

 

 

Adı, etkinliği, ünü, şanı ne olursa olsun, hiçbir efe ve zeybek bu kuralların dışına çıkamaz. Çıkmayı da düşünmez. Çünkü bu kuralların dışına çıkanların toplum tarafından nasıl karşılanacağı, nasıl dışlanacağı iyi bilinir. Açıktır ki, toplumsal dayanağı olmayan, destek görmeyen, hiçbir hareketin ve eylemin yaşama ve başarıya ulaşma şansı yoktur.Efelerin en önemli, hatta birinci derecedeki törelerinden biri, çetedeki zeybeklerin ve kızanların her türlü gereksinimlerini sağlamak, onları en iyi şekilde korumak, kollamak, güvenliğini sağlamak yükümlülüğüdür. Efe, bu konuda bencil olamaz, bireysel düşünemez. Zaten aralarındaki ilişki paylaşım esası üzerine kuruludur. Bundan dolayı efe, çetede en üst düzeydeki otorite olarak genellikle zeybekler ve kızanlar karşısında “babalık ve komutanlık” görevini yerine getiren bir öncü işlevini görür.
Zeybekler ve kızanlar her koşulda, her zamanda, her mekânda efeye uymak, yani “itaat etmek” ve onun söylediklerini eksiksiz yerine getirmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır. İtaat ortadan kalkar, kuralların dışına çıkılırsa o zaman silahlar konuşur. Kurallara uyan, efenin öncülüğünü, yönlendiriciliğini kabullenen kızan, baştan silahını onun ayaklarının dibine atar. Efe ise bu silahı tekrar almasına izin verir. Bu bir çeşit, her koşulda efeye uyulacağının, efenin söylediklerinin dışına çıkılmayacağının, yani itaat altında girildiğinin sözüdür. Yaptığımız incelemelerde zeybekler arasında herhangi bir “itaatsizlik” olayına rastlamadık.

Efe, yiğitliği, mertliği, cömertliği, korkusuzluğu, sabırlılığı, yardımseverliği, olgunluk örneği davranışları, olayı değerlendirme ve silah kullanmadaki yetenekleriyle çetedeki zeybek ve kızanlara sürekli örnek olmak durumundadır. Çünkü her yerde gözler kendi üzerindedir. Çevresindekileri yeterince etkileyemeyen, gerektiği gibi çekip çeviremeyen, yani yönlendiricilik ve yöneticilik görevini en iyi şekilde yerine getiremeyen efelerin etkili olma şansı yoktur. İncelediğimiz örneklerde efelerin genellikle bu niteliklere sahip ve sezgilerinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir.

Efenin haberi ve izni olmadan hiçbir zeybek ve kızan çeteden ayrılamaz, kendi başına iş yapamaz. Çünkü çok önemli, kendileri için can alıcı öneme sahip sırları paylaşmışlardır. Sığınakları, yatakları, kendilerine yardım edenleri, çetenin konumunu, zayıf ve güçlü yanlarını, gezdikleri coğrafyayı, giriştikleri eylemler iyi bilmektedir. Bu nedenle ayrılıklarda mutlaka efenin izni ve onayı gerekir.

Efeler bekâr olan kızanlarını ve zeybeklerini genellikle kendileri evlendirirler ya da evlenmelerine izin verirler. Bu durumda masrafları genellikle efe karşılar. Efeler, zeybek ve kızanlarının düğün törenlerinin şanlı şöhretli olmasına özen gösterirler. Çünkü bu durum aynı zamanda kendi şanlarını artırır.

Batı Anadolu bölgesinde bu gelenekleri yaşam biçimi haline getirmiş birçok efe zeybek vardır. Bunlar yaşadıkları dönemlerde toplumu da önemli ölçüde etkilemişlerdir.

Efelerin kendi aralarındaki ilişki ve iletişimde uydukları ilginç törelerden biri de “davet” olayıdır. Efelik töresince bir efe, başka bir efenin davetini mutlaka kabul eder. Kabul etmezse bu efelik töresince ayıptır, korkaklık sayılır. Yiğitliğe yakıştırılmaz. Nitekim Çakırcalı Mehmet Efe ile arası iyi olmamasına, aradaki adı konulmamış gizli bir rekabete rağmen Pusluoğlu Mehmet Efe, Çakırcalı’nın davetini kabul etmiştir.

Yine efelik töresine göre, bir efe oturma anında diğer efeye tüfeğinin ucunu çevirirse bu, “Sen sensin, ben de benim” demektir. Herhangi bir kalleşlik yapılacak, pusu kurulacak, mertliğe sığmayan olumsuz bir girişimde bulunulacak olursa, karşılığı silahla verilecek anlamına gelir. Bu durum güvensizliğin, kuşkunun ve tedirginliğin belirtisidir. Dostça olmayan bir davranış olarak kabul edilir.

Dostça bir davranış sayılmayan bu davranış biçimi, daha çok birbirinden çekinen zeybeklerin davranışıdır.

Zeybekler aradıkları kişileri kendi deyimleriyle “öküzün boynuna bile girse” mutlaka arar bulurlar. Gerekli dersi verirler. Bunlar, genellikle kendilerine ve halka düşmanlık eden kişiler, vurguncular, tefeciler, ihbarcılar, ırz düşmanları, sömürücüler, hak hukuk bilmeyen ağa ve zorba takımıdır.

Diğer bir ilginç davranışları da ölüm karşısındaki soğukkanlı tutumlarıdır. Ölüme aldırmayan, korku duvarlarını aşmış insan, ölümün kendisidir. Zeybeklerin kendi aralarında “Alıcı kuşun ömrü az olur” denir. Onlara göre, “Yiğit olan yiğit yaşadığı günün hesabını yapmaz.” Ölümden korkup da işinden geri durmaz. Sorun “alıcı kuş” olabilmektir. Bu nedenle olsa gerek “Zeybek yatak ölümü göremez” derler.

Geleneği, yazgıyı değiştirmek zordur. Kendilerine göre, zeybeğin de sonu, ya bir kurşun, ya bir tuzak, ya da bir çatışma ve vuruşma sonunda ansızın gelen ölümdür. Kendileri en azından iç dünyalarında buna inanır, buna hazırlanırlar.

Zeybeklik töresince efeler, yolsuzluğun ve haksızlığın yapıldığı yerde ezilen insanların hakkını korumakla yükümlüdür. Halkı soyanlardan, ağalardan ve tefecilerden aldıklarını ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar. Zorbalarla, soyguncularla, “çakal” ve “çalıkakıcı” dedikleri çapulcularla mücadele ederler. Halkın gözünde efeler, iyinin dostu, kötünün düşmanıdır. Hak severdir. Doğruluğun yanındadır.

Efeler bu töre ve gelenekte dolayı halk yığınlarınca “hak arayan kahramanlar” olarak algılanır ve efsaneleşirler. Haklarında övgü, özlem ve gurur dolu başkaldırı ve sevda türküleri, destanlar yakılır. Bu türküler halkın sazında ve sözünde, dilden dile, telden tele dolaşır durur. Olayın derinlemesine incelediğimizde bu özellikleri taşıyan birçok efe ve zeybeği görebiliriz.

Sözgelimi yıllar yılı yoksul köylüler, göçebeler, ezilen halk kesimleri Çakırcalı Mehmet Efe’nin şahsını, kendilerinden vergi ve asker almaktan başka bir şey yapmayan, üstelik de çoğu zaman baskı uygulamaktan, kıyımdan, sürgün etmekten çekinmeyen Osmanlı yönetimine karşı koruyucu gibi görmüşlerdir.

Karşılıklı dayanışma gereği Çakırcalı’da bu kesimlerden desteğini esirgememiştir. Bundan dolayı adı “Büyük Efe”ye çıkmış, ölümünden sonra bile yıllarca “Büyük Efe” olarak anılmıştır. Çakırcalı’nın “Kahpe Osmanlıya güven olmaz” diyerek yıllarca mücadele edebilmesinin, ayakta kalabilmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu bütünleşmedir.

Birçok deneylerden geçmiş, kısa sürede nice yoğun olaylar yaşamış olan zeybekler, ağırbaşlı kâmil, temkinli insanlardır. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Aralarında yalan söyleyeni, düzenlerine uymayanı barındırmazlar. Sululuktan, saygısızlıktan hoşlanmaz, övünmeyi ve kendini beğenmişliği sevmezler. Az ve öz konuşurlar.

Sözgelimi Kurtuluş Savaşı anıları sorulduğunda kısaca “Biz vazifemizi yaptık” biçiminde konuyu geçiştirmeleri, onların bu alçakgönüllü, sessiz ve derin tavırlarının göstergesidir.

Değindiğimiz konular dışında, bir de efe ve zeybeklerin toplum tarafından onaylanan, kendilerine saygı ve sevgi oluşumunun temellerinden biri olan davranış biçimleri vardır. Sözgelimi efeler, yüksek fiyatla mal satan tüccarlara çok kızarlar. Böylelerine rastladıklarında haksız kazanç sağladıkları gerekçesiyle, kumaşları arşın yerine kargıyla ölçtürürler, tartıda ise malları okka yerine batmanla çektirirlerdir. Böylece haksız kazancın acısını çıkarır, onlara ders verirlerdi. Bazen de köylerde çeşme yaptırırlar, çeşme oluklarını, su yollarını tamir ettirirler, kuyular açtırırlar, köy odalarının bakımını ve onarımını yaptırırlardır. Yoksullara yardım, kimsesiz gençlerin çeyizini düzmek zaten genel karakterleridir. Bu özellikleri yüzünden köylü, zeybekleri kendisine yöneticilerden daha yakın sayar; alacak, verecek, tarla sınırı, evlilik gibi anlaşmazlıklarda bile efelerden hakemlik etmesi istenirdi. Bilinirdi ki, efeler haksızlık yapmaz, taraf tutmaz, tartıda ayarı kaçırmaz. Efeler beğenmedikleri, halkın onaylamadığı, kendilerine uygun düşmeyen muhtar, din adamı ve korucuları değiştirirlerdi. Yöneticilerin elinden bu konuda bu yeni atananları onaylamaktan başka bir iş gelmezdi.

Zeybekler tanımadığı, güvenmediği evden su içmez; bilmediği, tehlikeli kabul ettiği yoldan geçmezdi. Bir yerden bir yere gidecekleri zaman sürekli yön değiştirirler; izlerini, gittikleri yeri belli etmemeye özen gösterirlerdi.

Zeybeklerin kayıtsız şartsız uydukları bu kurallar dışında bazı kesimlere karşı öfke ve kızgınlarını sergiledikleri değişik davranış biçimleri vardır. Bunların dışında paralı asker olan ve çoğunlukla zeybekleri takip etmekle görevlendirilen zaptiyeler gelirdi. Bir arada bulunduklarında söz konusu edildiğinde zaptiye kesiminden “kahpe dinli”, “Osmanlı köpeği” gibi aşağılayıcı deyimlerle bahsederlerdi. Buna karşılık, zorunlu askerlik görevini yerine getiren askerlere karşı daha yumuşak ve hoşgörülü davrandıkları, zorunlu kalmadıkça onlarla çatışmaya girmekten, onları vurmaktan kaçındıkları da bilinen bir durumdur.

Efe ve zeybekler kendi aralarında kuş ötüşü, ıslık, çeşitli hayvan seslerini taklit gibi bazı özel haberleşme işaretleri ve yeri geldiğinde yalnız kendilerinin anladığı söz ve deyimler kullanırlar, güvenlik amacıyla günlük parolalar tespit ederlerdi. Bu özel işaretleri ve parolaları kendilerinden başka kimse bilmezdi.

“Bir posta iki aslan sığmaz” ya da “İki koç başı bir kazanda kaynamaz” diyen büyük efeler, aynı zamanda, aynı dağlarda bulunmazlardı.

Bunun nedeni vardır. Çünkü herhangi bir nedenle her zaman karşı karşıya gelebilirler. Bu durumda mutlaka birine zarar gelecektir. Ayrıca dağlar etkinlik alanlarının önemli bir bölümüdür. Bu nedenle bir büyük efe yüze indi mi, diğer kızanlarını toplar, dağa çıkar. Kendini korumaya çalışır. Bu konuda en büyük çatışma, Ege dağlarında yıllarca Çakırcalı Mehmet Efe ve Çamlıcalı Hüseyin Efe arasında yaşanmıştır.

13/01/2009

Osmanlı Sarayı’nda bayramlaşma!

Kategori: Bayram, DEVLET TEŞKİLATI, Eğlence, Nezaket, Protokol — okuz @ 09:24

Osmanlı Sarayı'nda bayramlaşma!

İslam tarihinde bayramları halk arasında merasim şeklinde kutlama geleneğini başlatan da Büveyhilerden sonra Bağdat ve civarına hâkim olan Türk hükümdarları olmuştur.

 Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

Tanzimat’la birlikte Osmanlı diplomatikası ve bürokrasisindeki gelişmelere paralel olarak, teşrifat veya protokol kuralları da değişmiş, resmî bayramlaşma törenleri de bu değişimden nasibini almıştır. Önceleri Ramazan ayının 26’sında başlayan ve bayram günlerinde de devam eden törenler, şeyhülislamlık, sadaret ve sarayda ayrı ayrı yapılırken zamanla sadece sarayla ve bayramın ilk günü ile sınırlandırılmıştır. Tanzimat sonrası bayramlaşma törenleri ve tarihsel gelişimle alakalı bugüne dek çeşitli çalışmalar yapılmış, bunlardan bazıları da yayınlanmıştır.

Ancak klasik dönem anlayışından epey uzak, “mutlak Batılılaşma” zihniyetinin bir uzantısı olarak sık sık değişen bu törenleri, ilgili çalışmalara havale ederek XVII. yüzyılda saraydaki bir bayramlaşma törenini o dönemin önemli bir kaynağından özetleyerek ve sadeleştirerek aktarıyoruz. XVII. yüzyılda Kânunnâme yazarlarından Hezarfen Hüseyin Efendi (1600-1676), Telhîsü’l-Beyan fî Kavânîni Âl-i Osman adlı eserinde 17. yy’daki bayramlaşma geleneğini ayrıntılarıyla anlatır. Onun bu eseri Osmanlı Kanûnnâmeleri serisinin de ilk muntazam örneği kabul edilmiştir.

Arefe günü öğle namazından sonra saray çavuşları, divan önünde divan heyeti ile birlikte, ellerinde süslü âsâlarla saf tutarlar. Mehteran da Adl Köşkü önünde bekler. Sultanın has atlarından birkaç tanesine, kös seslerinden ürküp kaçmaması, bir sonraki gün yapılacak törene hazırlamak için başlarına resmî kavuklar giymiş saraçlar binerler ve mehterin hemen arkasında dururlar. İkindi ezanı okunup namaz kılındıktan sonra selâtin camilerinin hatib ve imamları Bâb-ı Saâdet’in sağında ve solunda bulunan sekilere otururlar ve padişahın teşrifini beklerler.

Ve Bâb-ı Saâdet’in önüne hükümdarın tahtı yerleştirilir. Padişah gelip oturduktan sonra kendisini bekleyen imam ve hatibler Kur’an’dan kısa birer bölüm okurlar. Hazînedârbaşı keselerle hediyelerini verdikten sonra mehteran yeri göğü inletecek şekilde bir nevbet vurur. Ve “hemîşe bunun emsâli eyyama erişmek nimeti müyesser ola!” (her zaman bunun gibi günlere erişmek nimeti nasip ola!) diyerek alkış (burdaki anlamı duâ ve temenni) tutarlar. Daha sonra adı geçen zümre içinde duâcılık görevinde bulunan çavuş, veciz bir duâ eder ve dağılırlar.

Bayram gecesinin üçte biri geçtikten sonra Bâb-ı Hümâyun açılır ve ehl-i divan gelip yerlerine otururlar… Saray Hazinesi ve divanhâne önünde beklerler. Sabah namazı vaktinin girmesiyle birlikte şeyhülislam da gelip meclisin en muteber yerine oturur. En sonra sadrazam tam bir ihtişam içinde gelir ve yerini alır. Sabah olmadan önce bayram günlerinde kullanılan altın süslemeli özel taht, Bâb-ı Saâdet’in iki kapısı arasındaki sofa üzerine yerleştirilir. Yüz yirmi vukiyye (okka) (yaklaşık 154 kg) ağırlığındaki meşhur halı Bâb-ı Saâdet’in sağ tarafındaki mermer sütunlardan ilk ve ikinci sütun arasından ileriye doğru serilir.

Sabah vaktinden sonra taht halı üzerine alınır, padişahın teşrifine dek beklenilir. Haremin has oda tarafındaki odasından -dünyayı aydınlatan güneş misali- sabah namazı vaktinde kalkan padişah, namazı mescidde cemâatle kılıp has odaya şeref verince önce dilsizler, sonra cüceler, kıdem sırasına göre gelip padişahın elini öperler. Daha sonra has oda başısı, silahdar ağa, çukadar ağa vs. saray bürokratları teker teker gelip el öperler. Sonra padişah üzerindeki kaftanını değiştirerek dışarıya çıkar. Bu arada mescidin karşısında meydanda bulunan fıstık ağacı altındaki imam ve baştabibin karşısına gelince kısa bir süre durur, iltifat dolu bakışıyla onları selamlar. Bu arada onlar da etek öperler. İmam Efendi devletin devamı için duâ edip fatiha okuduktan sonra padişah kapı dışında olan tahtına doğru yürür. Çevresinde toplananlara selam verdikten sonra çavuşlar yüksek bir sadâ ile alkış tutup duâ ederler. Daha sonra tahtına geçer. Sarayın kapıcıbaşıları gümüş âsâlarıyla tahtın karşısında kıyam ederler.

Osmanlı’nın eski kanunu üzere; önce Nakîb-i Eşrâf, sonra Kırım hanları evladından olup İstanbul’da bulunan han çocukları hükümdarın sol tarafından yaklaşıp etek öptükten sonra geri geri çekilip huzurdan çıkarlar.

(Kırım hanlarına gösterilen bu ilgi dikkat çekicidir.) Onları şehzade hocaları, çaşnigirler, azledilmiş beğlerbeyileri, diğer beyler izlerler. Ancak bunlar eşik öperler. Daha sonra divân erkânından çavuşbaşı, kapıcılar kethüdası Dîvanhâne’ye gidip vezirlere işaret edince, sadrazam ve diğer vezirler, kadıaskerler, nişancı ve defterdarlar ve onların hemen ardından reisülküttab selam yerine gelince kıyamda dururlar.

Sadrazam da padişahın sol tarafından dolaşarak gelir etek öper ve daha sonra padişahın sağında ayakta durur. Diğer vezirler ve kadıaskerler de birer birer gelip makam ve mertebelerine göre selam verip etek öperler. Sonra sadrazamın yanındaki yerlerini alırlar. Daha sonra ulemâya izin verilir. Önce şeyhülislam, arkasında görevden ayrılmış kadıaskerler, müderrisler derecelerine göre kalabalık bir halde gelirler. Şeyhülislam selam mahalline gelince padişah ayağa kalkar, (bu kanunnâmeye göre yalnızca şeyhülislam için ayağa kalkıyor). Padişahın elini öpen şeyhülislam geriye çekilerek huzurdan ayrılır. Daha sonra diğer alimler de derecelerine göre etek öperken, üst kademe görevlerde bulunanların isimleri sadrazam tarafından elindeki listeye göre teker teker sultana bildirilir. Padişah da onlara makam ve mansıblarına uygun bir biçimde iltifatta bulunur. Daha sonra Ayasofya Câmiî hatibi ve sonra yeniçeri ağası tüm ocak ağalarıyla birlikte gelip usul üzere etek öperler. (Anlaşılacağı üzere, divan üyeleri ve üst kademe devlet ricali ile bayramlaşma merasimi bayram namazından önce tamamlanmış oluyor. Tanzimat’tan sonra bu tören bayram namazı sonrasına alınıyor.)

Sonra padişah hazretleri dualarla birlikte saray harîminden kendi hanelerine (hâne-i hâssa) dönerler. Bir müddet istirahat ettikten sonra bayram namazını kılmak için yine dışarı teşrif ederler. Üzengi ağaları eşliğinde padişah atına binip ‘Orta Kapı’dan çıktığında vezirler ve diğer devlet erkânı kapının dışında atları üzerinde hazır beklerler. Namazdan sonra tekrar saraya dönülür ve hükümdar kendi hanesine çekilir.

Hükümdâr bayram namazında iken padişah odasının sağ tarafındaki sofada taht kurulur. Kapı ağası, hazinedâr-başı, kilârcı-başı ve saray ağası, sonra diğer ağalar sırayla gelip el öperler ve kendilerine ayrılmış yerlerine geçip kıyam ederler… (Bu kanunnamede belirtilmemekle birlikte, Kurban Bayramı ise bahçede kurbanlar kesiliyor.) Saray görevlilerinin bayramlaşma merasimi de oldukça ayrıntılı bir protokole bağlıdır. Tüm saray görevlilerinin bayramlaşma töreni tamamlanınca padişah arz ağalarını selamlayarak ‘has oda’nın sofasına varırlar. Bu arada bahçeye gidilecek merdivene ibrişimden bir halı serilir ve karşısına da altından yapılmış bir sandalye konulur. Padişah teşrif buyurunca önce bostancı-başı, bostancılar kethüdası ve haseki ağa el öperler. Bostancıbaşı, bayramda kanun olan hediyeyi arz ettikten sonra padişah ‘has oda’ya çekilir ve yemek yerler. Bu sırada tabaklarla helvalar getirilir, vezirlere, şeyhülislam ve bazı şeyhlere bohçalar içinde gönderilir. Vezirler ve ehl-i divan yerlerine geçince saray mutfağından yeniçerilere yemek ikram edilir. Daha sonra divan üyeleri görev yerlerine dönerler.

Yemekten sonra ata binip İrem bahçelerine benzeyen ‘has bahçe’de dolaşan hükümdâr, daha sonra Yalı Köşkü’ne varır. Sol yanında saray ağaları yerlerini alırlar. Kaptan paşa, tersane ağası ve diğer derya beyleri teker teker gelip el öperler. Onları donanma subayları izler. Daha sonra mehter takımı gelir, güreşler yapılır, ok atma, gülle atma vs. diğer spor gösterileri yapılır, hüner ve sanat erbabı padişah huzurunda tüm maharetlerini göstermeye çalışırlar. Beklediklerinin çok üstünde hediye ve ihsanlara boğulurlar. Daha sonra padişah hazretleri Yalı Köşkü’nden ayrılır ve Topkapı’daki saraya dönerler. Bu arada top atışları yeri göğü inletirken büyük şenlikler de başlamış olur.

Nevşehir Ünİversİtesİ Öğretİm Üyesi  Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

 Zaman

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram Kutlamalari
Dolmabahçe, Tanzimatla birlikte batı anlayışının Osmanlı’nın yaşamına girmeye başladığı bir devrin sarayıydı. Mesela eskiden olduğu gibi bayram kutlaması, ramazanın 27.günü şeyhülislamın sadrazamla bayramlaşmasıyla başlamıyordu bu sarayda.
 
Osmanlı Saraylarında, ramazan ve bayramlar, devletin şanına yakışır bir coşkuyla kutlanırdı. Hem üç kıta üzerine yayılmış bir imparatorluktu Osmanlı, hem de Padişah aynı zamanda Halife idi. Ama bu gelenek Dolmabahçe Sarayı’nda biraz değişerek karşılıyordu bayramları.

Osmanlı Padişahları, halife sıfatını Yavuz Sultan Selim zamanında aldılar fakat pek fazla kullanmadılar, ama islami kuralların en görkemli uygulayıcısıydılar.
 
Topkapı Sarayı’nda bayramlar, ramazanın 27.gününde başlardı. Bab-ı Ali’de, şeyhülislam ile adrazam bayramlaşırlar ve kutlamalar başlamış olurdu. Üç aşamalı olarak üç gün bayram öncesi üç gün de bayram olmak üzere  altı günde tamamlanırdı. Ramazan içinde de  Hırka-i Saadet ziyaretleri, baklava veya kadir alayları gibi geleneksel dini törenler yüzlerce yıl boyunca devam etmişti. Yani ramazan ve bayram payitaht için görkemin en son sınırı demek olurdu. Halk da karınca kararınca, güçleri ölçüsünde uygulardı bu ayrıcalıklı zamanları.

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram

Dolmabahçe Sarayı’nda da bundan geri kalınmadı ama Dolmabahçe, tanzimatla birlikte batı üslubunun, imparatorluğun hayatına girdiği bir zaman diliminin sarayıydı. Dolayısıyla, bayramlar da, bir takım yabancı kutlama ve kabullerin sentezlenmesiyle kutlandı bu sarayda. 

Sarayın en görkemli yeri  Muayede (bayramlaşma) Salonuydu. Bu salon, Avrupa saraylarındaki emsallerinin en büyüğüydü. Harem mensuplarıyla bayramlaşmanın gerçekleştiği Mavi Salon’da sarayın muhteşem mekanlarındandı. Fakat Muayede Salonu, ihtişamıyla rakipsizdi. Orası, imparatorluğun dini prestijini sergilemeye devam ediyordu. Zaman zaman değişik amaçlarla kullanılmış olsa da “bayramlaşma salonu” olarak yapılmış ve öyle adlandırılmıştı. Batılı yaşama geçmeye çalışılsa da yaşamın gerçek figürleri Osmanlı’ya özgüydü ve tabii büyük ölçüde dine dayalıydı.

Ama, Topkapı Sarayı’ndaki bayram kutlamalarından farklılıklar yaşanıyordu burada. Yabancı Elçiler, eşleri ve Harem kadınları kendilerine ayrılmış localarda töreni izliyorlardı. Eskiden olduğu gibi sadrazam ve diğer vükela heyeti sultanın ayaklarını değil sadece saçak öpüyorlardı. Bayram kutlaması Nakibul Eşraf’ın (Peygamber sülalesinden gelen bir zat) ilk gün muayede salonunda yaptığı duayla Padişahın huzurunda başlatılıyordu. Böyle değişiklikler vardı Dolmabahçe Sarayı’ndaki bayram kutlamalarında.                                      

Dolmabahçe Sarayında İlk Bayram Kutlaması 1868′de.

Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz, bayramları Topkapı Sarayı’nda kutlamaya devam etmişlerdi. 1868 tarihinde yani Sultan Abdülaziz saltanatı devam ederken bayramlar Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’nda kutlanmaya başlandı ve çok nadir olarak aksadı. Halife unvanını adının önünde kullanmaya başlayan ilk padişah olan II.Abdülhamit Yıldız’da yaşasa da bayramları Dolmabahçe’de kutluyordu. Kızı Ayşe Sultanın anılarında etraflıca anlatılan kutlamalarda, bayram namazının da Beşiktaş’ta ki Sinan Paşa Camisinde kılındığını biliyoruz. Ama, bayram namazlarında ağırlıklı olarak kullanılan cami Dolmabahçe Camisiydi.

Muayede Salonu süslemelerinde sanatın doruğuna çıkılmıştı. Yaklaşık bin sekiz yüz metrekare büyüklüğündeki salonda 56 adet mermer görünümlü, ştuk denilen alçı kaplamalı ahşap sütun bulunuyordu. Köşelerde odalar konumlandırılmış, 36 metre yüksekliğindeki kubbeden 4,5 ton ağırlığında, 664 mumla aydınlatılan, Londra’dan alınmış, Bohemia Kristalinden bir avize konulmuştu.Yerdeki 124 metrekarelik halı, perde ve döşemeler Hereke’ydiler. Salon, sütunların altından içeriye sıcak hava üfleyen özel bir sistemle ısıtılıyordu. Galeri katında harem kadınlarının bayramlaşmayı izleyebilecekleri kafesli locaların yanı sıra müzisyenler, yabancı elçi ve eşleri için de özel bölümler vardı.
 
Topkapı Sarayından getirilen Altın Taht 

İmparatorlukta adettendi, bayramlarda, padişah gelenleri altın tahta oturarak  kabul ediyordu. Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan bayram kutlamalarında bu gelenek bozulmadı. Bir gece öncesinden büyük bir özenle Topkapı Sarayı’ndaki Hazine Dairesinden alınan altın taht Dolmabahçe Sarayı’na getirilip, salonun kuzey bölümüne kuruluyordu. 250 kg. ağırlığındaydı. Zebercet denilen binlerce küçük vuruşun olduğu altın plakalarla kaplıydı.

Tahtı, Topkapı’dan, Enderun-u Humayun muhafızları getirip kuruyorlar ve bayram sabahına kadar başında nöbet tutuyorlardı.

Mağrur Olma Padişahım senden büyük Allah var

Muayede Salonuna önce vükela ve davetliler yerleşirler Padişah daha sonra gelirdi. Salona adım atar atmaz Mızıka-i Hümayun “selam” marşını çalardı. Kenarda bekleyen ve şimdi Dolmabahçe Sarayında hiç kımıldamadan nöbet tutan askerler gibi hiç hareket etmeyen adeta cansızmış gibi duran, uzun boylu delikanlılardan oluşmuş Hademe-i Hassa-i Şahane (Saray Tören Kıtası) padişah önlerinden geçer geçmez ani bir şekilde hep bir ağızdan, yüksek sesleriyle “bayram alkışı” yaparlardı.
Aleyke aynullah, uğurun açık olsun, ikbalin fizun, padişahım devletinle bin yaşa, maşallah, mağrur olma padişahım senden büyük Allah var, uğurun hayır ola”
şeklindeki bayram alkışı, çalan orkestra ile birlikte etkileyici bir giriş sahnesi yaratırdı. Padişah tahta oturur, Nakibul Eşraf’ın (Peygamberin sülalesinden bir zat) duasıyla bayramlaşma başlardı.

Bayramlaşma, gelenlerin önce padişahın karşısında temenna etmesi ve sonra padişahın belirlediği bir görevlinin göğüs hizasında tuttuğu saçağı öpmeleriyle gerçekleşiyordu. Topkapı Sarayı’ndaki kutlamalarda yapılan padişahın sağ ayak, sol ayak öpmeleri, sadrazamın yeri öpmesi Dolmabahçe Sarayı kutlamalarında yoktu. Burda, yer öpmeleri temennaya önüşmüş etek öpmenin yerini de saçak öpme almıştı. Önce sadrazam bayramlaşırdı, sonra belirlenen sırayla diğer görevliler. Şeyhülislam, bayramlaştıktan sonra dua okurdu. Rum ve Ermeni patrikleri bayramlaşmayı kendi dillerine yaparlar, padişah ulema ve dini liderleri ayakta karşılardı.

Padişah salondan çıkarken, yine marş ve bayram alkışıyla uğurlanır, üç bölümden oluşan ve Muayede Salonunda yapılan bayram kutlamaları aynı şekilde tekrarlanırdı. Daha sonra padişah Harem-i Hümayun’daki Mavi Salona geçerek Harem kadınlarıyla bayramlaşırdı. Akşamları da Yıldız Sarayı veya Dolmabahçe Sarayı’nda, tiyatro, sinema, Hacivat-Karagöz, kukla, operet gibi değişik gösterilerle bayram kutlamaları devam ederdi.

Saray’da  Bayram hazırlıkları 

Günler öncesinden başlıyordu bu tatlı telaş. Hem Padişah, hem Valide Sultan bir çok yere bir çok hediye gönderiyorlardı bayramlarda. Bu da günlerce öncesinden başlayan büyük bir telaşa sebep oluyordu. II.Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan anılarında uzun uzun anlatır bunları. Her kesin yeni giysiler diktirdiğini ve birbirinden gizlediğini söyler.

Sarayın son Bayram Kutlaması

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında bayram kutlamalarında da bir takım aksamalar olmaya başlamış. İmparatorluğun son bayram kutlaması 1919 Eylülünde Sultan VI.Mehmet Vahideddin zamanında Dolmabahçe’de yapılmıştır. 1920,1921,1922 yıllarında ülke işgal altında bulunduğundan, bayram kutlamaları, Yıldız Sarayında yapılan özel bayramlaşma programlarıyla geçiştirilmişlerdir.
 
Günümüzde Dolmabahçe Sarayı 

Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu o günlerdeki bütün özelliklerini koruyor. Hiçbir değişiklik yapılmamış. Sadece üst kattaki koridorun camları rıhtıma çarpan bir gemiden dolayı dökülmüş, yani harem kadınlarının yüksek minderlerde bayram muayedelerini seyretiği vitraylar değişmiş o kadar. Mavi Salon da herhangi bir değişiklil yok. Yanlız, altın taht Topkapı Sarayındaki hazine dairesinde artık  Dolmabahçe sarayı’na hiç getirilmiyor.

Günümüzde saray müzeye dönüştürülmüş.Pazartesi ve Perşembe günleri dışındaki günlerde, yaz saati uygulamasında 09/16, kış saati uygulamalarında 09/15 saatleri arasında ziyaret edilebilmektedir. Bir de, yılın ilk günü ile dini bayramların ilk günlerinde de  ziyarete kapalı tutuluyor.

Dolmabahçe Sarayı: 0212 236 90 00

Yazı ve Fotoğraflar :
Bilsen  GÜRER
bgurer@isiltur.com.tr

Osmanli Sarayinda Bayram
Eski Istanbul’da, bayramlarin en görkemli yasandigi mekan Topkapi Sarayi idi. Tesrifat-i Kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen dinî törenlerin yanisira bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca süren saraya özgü sasaali kutlamalar yapilirdi.

Ramazan ayi ve izleyen üç günlük bayram, Osmanli payitahti Istanbul’u ve saray seremonisini renklendiren önemli bir süreçti. Daha Ramazana girmeden, padisahin dindarlik ve iyilikseverligini vurgulamak amaciyla yoksullara sadakalar dagitilir; bereketli, güvenli, dinsel doyumlu bir oruç ayi geçirilmesi için önlemler alinir; kente daha fazla zahire, meyve, sebze, canli hayvan getirtilmesi saglanir; büyük camilerin avlularina yemis, sarküteri, baharat, sekerlemeden mum, fener, kandil çesitlerine, kapamaci isi hazir giysilere, kumas çesitlerine, kitaplara, oyuncaklara kadar akla gelen her seyin pazarlandigi “Ramazan sergileri” açilirdi.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Eski Istanbul, hatta Islam dünyasi ölçeginde, Ramazan ve bayramlarin en yogun ve görkemli yasandigi mekansa Saray-i Amire (Topkapi Sarayi) idi. Tesrifat-i kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen Hirka-i Saadet ziyareti, Baklava alayi, Kadir alayi gibi dinsel-geleneksel ikincil törenlerden ayri olarak bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca aksatilmayan bir dizi gelenek, saraya özgü törenler, kutlamalar sözkonusuydu. “Tehniyye-i iydiyye” (bayram kutlamalari) denilen bu program, arife muayedesi (arife bayramlasmasi), muayede resm-i hümayunu (bayramlasma töreni), alay-i iyd (bayram alayi) olmak üzere üç asamaliydi.

Arife muayedesi, Ramazanin 27. günü seyhülislamin Pasakapisi’nda sadrazami kutlamasiyla baslar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, Ocak agalari sadrazami ziyaret ederlerdi. Ramazanin son gününde ise sarayda arife divani yapilirdi.

O gün ögle namazindan sonra, divan çavuslari, tören giysili ve ellerinde uzun âsalari oldugu halde Divanhane’nin (Kubbealti) önünde saf tutarlar;bunlarin arkasinda padisahin, hazine degerinde rahtlarla donatilmis binek atlari ve üniformali Has Ahir saraçlari siralanir; ikindi namazindan sonra Mehterhane’nin “nöbet” (marslar) çalmaya baslamasiyla Divanhane’de sadrazam, divan üyelerinin; Arzodasi önüne konulan sedef isli Arife tahtina oturan padisah da Birun ve Enderun halklarinin (saray görevlileri), Ocak agalarinin kutlamalarini kabul ederler; bayram ihsanlarinda bulunurlardi. Arife divanindan sonra padisahin, silahdar aganin hediye ettigi ata binerek Hasbahçe’de kisa bir gezinti yapip bahçe kösklerinden birinde dinlenmesi, iç oglanlarinin müsabakalarini izlemesi gelenekti.

Padisah, bayram gecesini Hasoda’da geçiririrken gece yarisindan sonra, Mehterhane nöbetler çalmaya baslar; önce sadrazam daha sonra kubbe vezirleri, divan üyeleri, seyhülislam ve ulema, Kubbealti’na gelip sadrazami kutlarlar; sabah namazini Ayasofya hatibinin imamliginda Divanhane’de kilarlar; namazdan sonra, sarayin tören kapisi olan Babüssaade önünde yapilacak muayede resm-i hümayunu için disari çikip revaklar altinda protokol sirasina girerlerdi.

Diger yandan, muayede (bayramlasma) için Içhazine’den çikartilan altin kaplamali, mücevher islemeli merasim tahti, saray halilari, al serendazlarla (ipek yolluklar) bir tören salonu gibi donatilan “Saçak Alti”na konulurdu. Padisah ise Enderun avlusundaki Agalar Camii’nde sabah namazini kilip Enderun agalarinin kutlamalarini kabul ettikten sonra büyük bayramlasma için, Babüssaade agasi ve Enderun ileri gelenleriyle disari çikar; bu sirada “alkisçi” denen koro, “Aleyke Avnullah! Padisahim çok yasa!” vb. alkis sözlerini yinelerler; Nakibülesraf efendinin duasi bitince yine alkisla padisah tahta oturur; Darüssaade agasi ve silahdar aga arkasinda yer alirlar; muayede resm-i hümayunu (padisahla bayramlasma) baslardi.

Divanhane avlusunu kusatan revaklarin altinda ve önünde yerlerini almis bulunan protokole dahil kisilerin tesrifat kurallari geregi tahtin önüne gelip padisahi kutlamalarinin sirasi ve bir dizi kurali vardi. Önce padisahin hocasi, sonra sirasiyla Kirim hanzadeleri, kapicibasilardan mir-i âleme degin saray görevlileri, sonra sadrazam ve vezirler, seyhülislâm, kazaskerler, büyük müderrisler; yeniçeri agasi ve kapikulu ocaklari agalari, tören düzenini bozucu en basit bir yanlisliga yer vermeksizin tesrifatî efendinin *protokol müdürü* yönetiminde, konumlarina göre belirlenmis “saçak öpme”, “etek öpme”, “musafaha” ve “yer öpme” tarzlarindan biriyle kutlamada ve saygi sunusunda bulunurlardi.

Bayramlasmanin en ilginç sahnesi, vezir-i âzamin Kubbealti önünden çavusbasilarin esliginde hareketle kürkünün sag yenini eliyle tutarak alana girmesi, üç adim ilerleyip diz çökerek yer öpmesi, bunu üçer adimda üç kez yinelemesi, tahta yaklasinca ayaga kalkan padisahin önce sag, sonra sol ayagini öpmesiydi.

Harem dairesine geçen padisah, annesi, hasekileri, çocuklari ve harem kadinlariyla bayramlasir; bayram alayi için kiyafet degistirirdi. Bu sirada, sarayin Alay Meydani’nda da rikâb alayi ya da mevkib-i hümayun denilen, görkemli kortej hazirlanirdi. Mirahor aga ile üzengi agalarinin Haremin Taht Kapisi önüne getirdikleri ata binen padisah, Babüsselâm’dan çikip kortej ortasinda yerini alir; alkislar ve dualarla bayram namazinin kilinacagi camiye hareket ederdi.

Bayram namazini caminin hünkâr mahfilinde kilan padisah, yine alayla saraya dönerdi. Kurban Bayrami’nda, Hasoda önünde padisah için 9 koç kurban edilmesi de âdetti. Bayram günlerini saray kösklerinde geçiren padisah ve ailesi için türlü eglenceler; havalar güzelse Bogaziçi köylerine geziler düzenlenirdi.

Osmanli Hanedani’nin 19. yüzyil ortalarina dogru Besiktas-Ortaköy saraylarina tasinmasindan sonra, saray bayramlarina alafranga âdetlerin de eklendigi saptaniyor.
Bu son dönemde, resmi bayramlasma töreni “Muayede Sofasi” (salonu) denilen büyük kapali mekanda yapilirken harem kadinlari bu töreni kafesli galerilerden, bayram alayini ise kapali saltanat arabalarindan izleyebilmekteydiler.

Muayededen sonra harem dairesine geçen padisah, Valide Sultan Sofasi’nda, haremin kadin sefleri olan hazinedar usta ve yardimcilari tarafindan karsilanir; müzisyen cariyelerden olusan orkestra marslar çalarken padisah da annesi, kizlari, kadinefendileri, ikbâlleri ve cariyelerle bayramlasir; hazinedar usta, futalarla getirilen altin ve gümüs paralari serperdi. Aksam, Muayede Sofasi’nda hanedanin tüm bireylerinin davetli oldugu ve kadinlarinin son moda tuvaletlerle katildigi balo-kokteyl-konser karisimi bir suare verilir; izleyen gün ve gecelerde de sarayda orta oyunu, tiyatro, konser, köçek, çocuklar için hokkabaz, karagöz ve kukla gösterileri yapilirdi.

*Necdet Sakaoglu* (SkyLife 2000/Ocak)

Osmanlı sarayında bayram kutlamaları

Ali Rıza Kardüz


      Ramazan Bayramı eskiden nasıl kutlanırdı diyerek kitapları karıştıranların dikkatini bir şey çeker: “Kitaplarda halkın Ramazan’ı veya bayramı anlatılmaz. Saray’da ve ekabir konaklarında olan biten hikaye edilir.”
     Sayın okuyucularıma eski ramazanlar ve bayramlarda olan biteni anlatmak için dört kitaptan aktarmalar yapacağım. Bu kitaplar şunlardır:
     (1) Büyük Efendi’nin Sarayı, Robert Withers’den çeviren Cahit Kayra, Pera Turizm Yayını, 1996.
     (2) Saray Hatıralarım, Safiye Ünüvar, Cağaloğlu Yayınevi, 1964.
     (3) Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri, Abdülaziz Bey, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995.
     (4) İstanbul’da Ramazan Mevsimi, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Kitabevi Yayını, 1998.
     Safiye Ünüvar sarayda bulunduğu günlerde izlediği bir bayram gününü hikaye eder. Topkapı Sarayı’ndan Beşiktaş Sarayı’na getirilen tahtta padişahın bayram tebriklerini nasıl kabul ettiğini anlatır:
     ”…İşbu tahtın oturulacak yeri ve arkası kırmızı kadife üzerine altın sırma ile işlenmiştir. Ve yine tahtın arkasında yukarıda cevahirle müzeyyen bir tac vardır. Ve iki yanı taraflarında altın saçakları sarkar. Tahtın ön tarafında kıymettar seccade yayılır. Muayede esnasında padişah kime irade ettiyse saçağı göğüs hizasında olarak o şahıs tutar. Ziyaretçiler ise padişahın el veya eteğini öpmezler. Bu saçağı öperler.”
     ”Büyük Efendinin Sarayı” isimli kitapta Robert Withers, Cahit Kayra’nın çevirisi ile Büyük Efendi’nin (padişahın) bayramlaşmasını şöyle anlatır:
     ”Büyük Efendi (padişah) İmparatorluğun yasalarına bağlı olarak Bayram’ın ilk gününde kendisini halka göstermek, bütün büyük kişilerin ve kendi hizmetkarlarından yüksek rütbeli olanlarının eteğini öpmesine müsaade etmek durumundadır. Taht denilen üstüne ipek ve sırma işlemeli bir Acem halısı serilmiş sedire oturur. Eteğini öper, saygıda bulunacak kişiler görevlerini yapıp bitene kadar kıpırdamadan durur.”
     Abdülaziz Bey’in “Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri” isimli kitabında ekabir konaklarındaki verasim ve tebrik daha geniş biçimde anlatılır:
     ”İslam’da Ramazan ayı ile sonundaki bayramın çok önemi olduğundan herkes kudretince bolluk içinde yiyip içmek, eğlenmek için elinden geleni yapardı. Davetler, ziyafetler tertiplenir, hele çocuklar Ramazan geceleri hayal oyunlarına gitmek, sokaklarda akranlarıyla gezmek, bayramda yeni elbiselerini giymek, İstanbul’un her yerinde kurulan eğlence yerlerine giderek eğlenip hoş vakit geçirmek hevesiyle bu bayramı dört gözle beklerlerdi.
     Ramazan Bayramı’na beş-on gün kala bayram için gerekli olanlar alındığı gibi erkekler ve hanımlar da bayramlık elbiseler diktirir, çocuklara da kendi isteklerine göre yeni elbiseler yaptırırlardı.
     Ev ve konaklarda bulunan cariyelerin elbiseleri bayramdan önce biçilir, dikilir, hazırlanır, verilecek iç çamaşırları da herkesin kıdem ve derecesine göre ayrılır, birer bohça içine konup hazır edilirdi.
     Bu iç çamaşırları ve içlerine konan bahşişler
     bütün selamlık halkına hanım adına bayram gecesi ayrı ayrı dağıtılırdı.
     Konaklarda aşçıbaşı bu gece için özel olarak un kurabiyesiyle, un helvası yapar, süslü bir tepside üstü sarı varaklarla bezenerek ve tepsinin kenarlarına balmumundan şema’lar yapıştırılıp yakılarak hareme gönderilirdi. Kurabiye ve helva içeride alıkonur, tepsiye kırmızı kese içinde aşçıbaşıya ve sakankurlar içinde de diğer aşçılara bahşişler konarak tepsi iade edilirdi. Herkes halince Ramazan Bayramları’na böyle itina gösterir, her sınıf halk bayramın sevincine kudretince katılırdı.
     Ramazan Bayramı üç gün olduğu için büyüklere hürmeten ilk gün gidilir, akraba ve teklifsiz ahbaplar diğer günlerde de tebrik edilebilirdi. Kübera haremleri de bayramlarda aynı şekilde misafirlerinin tebriklerini kabul ederlerse de Osmanlı hanımları arasında tebrik bir hafta sürerdi. Yine de herhalde ilk gün tebrik etme bir hürmet gösterisi idi.”
     Bu anlatımları okuyunuz ve de Cumhuriyetin faziletini anlayınız. Osmanlı döneminde padişahın, vezir vüzera ile ekabir’in olan bayram, Cumhuriyet döneminde “halkın bayramı” oldu.
     Şimdi cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanların, zenginlerin bayrama ilgisi azaldı. Halkın ilgisi çoğaldı.
     
Dürrizade’nin buzdan hoşaf kasesi     

Meşhur Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Molla, II. Mahmud zamanında zenginliğiyle beraber ikramının bolluğu ve kibarlığıyla şöhret bulmuştu. Abdullah Molla’nın her tarafa yayılan bu şöhreti padişahın da kulağına gitmiş.
     II. Mahmud Dürrizade’nin kibarlığı hakkında söylenenleri biraz mübalağalı bulmakla beraber, işittiklerinin doğru olup olmadığı hakkında kesin bir kanaate ulaşmayı da arzu etmiş. Bu düşüncenin sevkiyle Dürrizade hakkında söylenen medh ü senaların sıhhatini tahkik etmek ve kendisini sınamak için, bir ramazan günü haber vermeden Dürrizade’nin konağına misafir olmak istemiş.
     Mahmud Dürrizade’yi karşısına alarak birlikte iftar etmişler. Padişah kendisine sunulan yemeklerin lezzetini takdir etmekle beraber her yemek kabının çok kıymetli ve nefis kaplar olduğunu görmüş, yalnız pilavdan sonra gelen hoşafın bulunduğu kabın billur olduğu halde diğer kaplar gibi nefis bir işçiliğe sahip olmamasının sebebini Dürrizade’ye sorduğu zaman efendi: “Kulunuz hoşafın lezzetini bozmasın diye buz parçalarını hoşafın içine attırmıyorum da, gördüğünüz gibi buzdan kase yaptırıp hoşafı onun içine koyduruyorum” demiş. Padişah bu hadiseyi anlatırken bunu kendiliğinden anlayamadığından “Pek utandım” dermiş. Yemekten sonra “Efendi sizin aşçı pek iyi, isterseniz bizim aşçıyla değiştirelim” diyerek kendisini taltif etmiş. Sultan Mahmud, bu olaydan sonra Dürrizade’nin ismi ne zaman huzurunda zikrolunsa “Herif kibardır!” dermiş.
     (Balıkzade Nazırı Ali Rıza Bey’in “İstanbul’da Ramazan Mevsimi” hatıratından özetlenmiştir.)

OSMANLI’NIN BAYRAMI

Mutlu ÖZGEN • Mostar/46. Sayı

Osmanlı İmparatorluğu’nda bayramlar yerleşmiş kuralları olan törenlerle kutlanırdı. Üç gün süren Ramazan Bayramı’na “Iyd-i Said-i Fıtr”, dört gün süren Kurban Bayramı’na ise “Iyd-i Adha” adı verilirdi. Bayramlar, hicretten sonra, yani 634’te başlamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ramazan Ayı’nda, bayramın başlaması için Şevval Ayı’nın girdiğinin işareti olarak hilâlin görülmesi beklenirdi. Eğer Ramazan’ın 29’unda hilâl görülmezse, Ramazan’ın 30’unda top atılarak ertesi günün bayram olduğu ilan edilirdi.

Hilâl görülmediği takdirde bu şekilde bayram gününün tespitine “tekmil-i selasin” denilirdi. Kurban Bayramı’nda da ayın durumuna göre, Zilhicce ayının birinci gününün tespitiyle Arife ve Bayram günü belli olurdu. Ramazan’ın başlangıcını, bitişini, Kadir Gecesi’ni ve Kurban Bayramı’nın ne zaman olduğunu belirlemek, İstanbul Kadısı’nın göreviydi. Kadı bu günleri tespit ettikten sonra Saray’a bildirir, daha sonra da durum halka ilan edilirdi. Saray’a bu günleri bildiren İstanbul Kadısı yüklü bir bahşiş alırdı.

Bayramdan önce subaylara ve memurlara birer maaş ikramiye dağıtılırdı. Devlet hazinesinin zor durumda olduğu dönemlerde bazen bu ikramiye yarım maaşa düşürülmüş, bazen de hiç verilmemiştir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih gibi büyük camilerin ulemaya “kürk bahası”, “iftariye” adı altında hediyeler dağıtılırdı. Bayramlarda askere şeker, kuzu, helva ve salata verilirdi. Zaptiyeye ise, birer adet fes ve püskül verilir veya bedeli ödenirdi. Bayramın birinci günü, hapishanelerdeki mahkûmlara helva dağıtılırdı. Bayram nedeniyle, cezasının üçte ikisini çekmiş mahkûmların bir kısmı da affedilirdi.

Resmî bayramlaşmalar bayramdan önce başlardı. Tanzimat’tan sonra çeşitli günlerde olduğu gibi bayramlarda da bir mektup veya telgraf ile bayram tebriki usulü başlamıştı. Memurlar ve müdürler amirlerinin ve padişahın bayramını mektup veya telgraf ile kutlarlar ve sadakâtlerini arz ederlerdi. Bayram tebriki gönderenlerin bir listesi yapılarak padişaha sunulurdu. Daha sonra bunlara tebriklerinden duyulan memnuniyeti belirten cevap yazısı gönderilirdi.

Bayram tebrikini yalnız Müslümanlar yapmazdı. Ermeni Patriği’nden Keldani Patriği’ne, Ortodoks Metropolitler’den Karadağ Prensi’ne kadar herkes padişaha bayram tebriki gönderirdi.

Memurlar da bayramlaşmak için amirlerinin evlerine giderlerdi. Ancak bu durum çok masraflı olduğu için, Tanzimat’tan sonra 1845’te bir karar alınarak bu uygulamaya son verilmişti. Bu tarihten sonra memurlar amirleriyle iş yerlerinde bayramlaşırlar. Bayramın bitmesinden sonra resmî dairelerdeki memurlar işyerlerinde önce kendi aralarında bayramlaşır, ardından da bayram tebriki için önce müdürlerinin, daha sonra da müdürleriyle birlikte bakanlarının yanına giderlerdi. Bu işler bittikten sonra farklı dairelerin memurları birbirlerini ziyaret ederek kendi aralarında bayramlaşırlardı.

Bayram tatilleri ise, devletin zor durumda olduğu zamanlarda, kısa tutulmuştur. Örneğin 1919 yılı Kurban Bayramı’nda, ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle bayramın üçüncü ve dördüncü günleri, devlet daireleri açılmış ve bütün memurlar işlerinin başında bulunmuştur.

Arife günü, ikindiden itibaren Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, Kurban Bayramı’nın ise dördüncü günü akşamına kadar her gün top atılırdı. Bu toplar genellikle Tersane’den ve Donanma’dan ateşlenirdi. Bazen limanda bulunan yabancı gemiler de top atarlardı. Ramazan ve Kurban Bayramı öncesi Arife Gecesi bütün cami ve mescitlerin kandilleri yakılırdı. Tahirü’l Mevlevi’de yayımlanan 1921 tarihli bir yazıda, eski bayramlar şöyle anlatılır:

“Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arife günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Genelde hamam işi son güne bırakıldığı için, hamamlarda iğne atsan yere düşmezdi. Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı. Bayram sabahı gün ağırmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı. Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını kılarlardı. Daha sonra camilerde kürsüye çıkan vaizler, bayram namazı vakti gelinceye kadar camide bulunanlara vaaz ederlerdi. Namazdan sonra genelde birbirini tanıyan insanlar bayramlaşıp mezarlıkların yolunu tutarlardı. Mezarlık ziyaretlerinde, ölmüş büyüklere dualar edildikten sonra herkes evine giderdi. Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, daha sonra yeni elbiseleriyle komşuları dolaşırlardı. Bu ziyaretlerde el öpen çocuklara bayram harçlığı ve mendil verilirdi”.

Mahalle’de bayramlaşma ise, ayrı bir anlam ifade ederdi. Mahalle bekçileri ve Ramazan davulcuları ev ev dolaşarak bahşişlerini toplarlardı. Eğer mendil ve kumaş verilirse bu bir sırığa bağlanırdı. Bunların ardından tulumbacılar, daha sonra da çöpçüler ziyarete gelirdi. Bu ziyaretçileri uğurlayan ev sahipleri, yola düşerek ilk gün yakın akrabaları olan büyüklerini ziyarete giderlerdi. Bayramda eve gelen insanlara önce şeker, ardından da kahve ikram edilirdi. Ancak şeker öyle bir tane verilmez, şeker tepsisi misafirin önüne konulurdu. Misafir tepsiden istediği kadar şekeri yerdi.

SARAY’DAKİ TÖREN

Bayramlarda düzenlenecek törenin teferruatı Teşrifat Kalemi’nin işiydi. Padişah için düzenlenecek tebrik töreninin teferruatı bu “Daire” tarafından hazırlanır ve işlemler buna göre yürürdü. Ramazan Bayramı Namazı ve bayramlaşma merasimine katılacaklara, davet tezkireleri dağıtılırdı.

Osmanlı Sarayı’ndaki bayramlaşmanın nasıl yapılacağı Fatih Kanunnamesi ile belirlenmişti. Bu kanunnameye göre, padişah bayram sabahı namazını Hırka-i Saadet Dairesi’nde kılar, daha sonra bu yerin önüne taht konulurdu. Padişah tahta oturunca orada bulunan hocalar dualar okur, ardından görevliler bunlara hediyeliklerini verirlerdi. Mehter çalmaya başlayınca bir taraftan da “Bu gibi günlere yetişmek her zaman müyesser ola” diye bağırır ve dua edilirdi.

Osmanlı Padişahı ile bayramlaşma hakkı olanlar da, kanunnamede belirlenmişti. Bu hakkı haiz olan kişiler sabah namazını Ayasofya Camii’nde kıldıktan sonra Saray’a gidip Divan-ı Hümayun’da toplanırlardı. Topluluğun geldiği haberi padişaha iletilince, o da bunun üzerine Arz Odası’na geçerdi. Daha sonra da görevlilerin dizildiği yoldan, tahtın bulunduğu yere gelirdi. Burada padişahı karşılayan Nakibüleşraf Efendi, yüzü padişaha dönük, ayakta ellerini kaldırıp bir dua okuduktan sonra padişahın bayramını kutlar selam vererek huzurundan çıkardı. Enderun Ağaları da bayramlaşma esnasında yüksek sesle;  “Aleyke avnullah! (Allah’ın yardımı üzerine olsun)”, “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada Mehterân Bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı.

Tören sırasında kimin nerede duracağı en ufak teferruatına kadar belliydi. Örneğin Padişah’ın oturduğu tahtın arkasında, sağda Darüssaade Ağası, solda da Silahtar bulunurdu. Buradaki tören sırasında mehter durmadan çalardı. Padişah tahta oturduktan sonra devlet adamları rütbelerine göre sağ taraftan gelerek padişahın eteğini öperlerdi. Veziriazam, Kazasker gibi görevliler etek öperken padişah ayağa kalkardı. Bu üst düzey ricalden sonra sıra Defterdar, Nişancı, Reis’ül Küttap, Defter Emini gibi bürokratlarındı. Ancak bunlar öncekiler gibi etek değil eşik öperlerdi. Şeyhülislam ise, Padişah’ın önünde eğilir ve elini öperdi. El etek öpme işlemini bitiren görevliler, kendileri için belirlenmiş yere geçerek tören müddetince ayakta dururlardı. Kapıkulu Ocakları’nın üst düzey subayları da bu bayramlaşmada hazır bulunurdu.

Törenin bitiminden sonra Padişah,  Has Oda’ya geçerek bayram namazı için üstünü değiştirirdi. Bayram namazı büyük camilerinden birisinde genellikle saraya yakın Ayasofya veya Sultanahmet’te kılınırdı. Bayramdan önce padişaha namazı nerede kılacağı sorulur, buna göre hazırlık yapılırdı. Padişah Harem’den çıkıp özel olarak süslenmiş atına biner ve Bab’üs Selam önünde kendisini bekleyen devlet adamlarıyla birlikte camiye doğru yola çıkardı. Devlet ileri gelenleri rütbelerine göre atlı ya da yaya olarak padişahı takip ederlerdi. Camiye gidilip namaz kılındıktan sonra da aynı düzen içerisinde Saray’a geri dönülürdü. Bayram namazı için yapılan bu gidiş ve dönüşe “Bayram Alayı” adı verilirdi.

Bayram alayları gerçekten yerli ve yabancı seyircileri hayran bırakırdı. Osmanlı Devleti’nin ihtişam ve nizam gösterisi şeklinde cereyan eden bayram alayları İmparatorluk’un bir gövde gösterisi hâlini alırdı. Pek çok yabancı seyyah bu alayları “İstanbullu’ların seyrinden usanç getirmedikleri bir millî, dinî gösteri” olduğunu belirtirler. Özellikle padişahın namaza gidiş gelişini Paus Lucas eserinde şöyle dile getirir:

“At üzerindeki hükümdarın ihtişamı ile hiçbir şey mukayese edilmezdi. Bindiği ve yedekte götürdüğü atları yeryüzünün en güzel atları idi. Atların koşumları altın, inci ve mücevherlere boğulmuştu. Üniformaların çeşitliliği ve debdebesi, atların güzelliği ve koşumlarının zenginliği ve subayların çokluğu içinde alay intizam ve hem kendisinden hem de seyreden halktan gelen dikkate şayan bir sessizlik içinde yol alıyordu. Gerçekten de dünyanın en eğlenceli ve en meraklı gösterisi idi”.

Bütün merasimlerde padişahın hemen arkasında bulunan Rikabdar, Silahdar ve Çukadar ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise solaklar ve peyklerdi. Saray dışına çıkıldığında tertip edilen bütün alaylarda görevli olan bu iki bölük kıyafetleri ile göz dolduran bir görünüm arz ederdi.

Bayramın ikinci günü Padişah “yeni saray” yani Topkapı Sarayı’nda bulunan Gülhane Köşkü’nde bulunurdu. Buraya Kaymakam, Şeyhülislam, Kaptanpaşa gibi görevliler, maiyetleri ile birlikte gelirler ve bayram tebriki için bir tören düzenlenirdi. Bayramın üçüncü günü ise, Padişahlar eski geleneklere göre, Eski Saray’da cirit oyunu seyrederlerdi.

Bayram nedeniyle Harem halkının istediği zincir, küpe ile gerdanlık broş gibi mücevherat, Saray’ın bu tür ziynet eşyasını aldığı kuyumculara bir mektup ile bildirilerek temin edilirdi. Padişah tarafından fakirlere yardım yapılırdı. İmparatorluğun dağılma döneminde zor durumda bulunan göçmen çocuklarını bayramlarda giydirmek de gelenek hâline gelmişti.

Bazı bayramlarda Padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenletirdi. Bu bayram şenliklerinden yakın tarihte yapılanlardan biri, Sultan Abdülaziz’in 25-28 Nisan 1866 tarihleri arasında düzenlettirdiği şenliktir. Bayramlarda seyirciler yarım ay şeklinde otururlar padişahın otağı da bunların tam merkezinde bulunurdu. Padişahın otağının sol yanında ziyafet çadırı yer alırdı. 15. yüzyıldan sonra şenlik düzeni belirli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pişkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Yapılan gösterilerde çeşitli hünerler, esnaf oyunları, dramatik oyunlar, sportif oyunlar yer alırdı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde bayramlar, devlet erkânının katıldığı, büyük hazırlıkların yapıldığı alanlarda halkın da geniş katılımıyla yapılırdı. Saray’da da hazırlıklar önceden başlar, yapılan merasimlerle halk ile devlet erkânının kaynaşması sağlanırdı.

12/01/2009

TÖRELERİMİZ GELENEKLERİMİZ GÖRENEKLERİMİZ

Kategori: Eğlence, EŞİTLİK, FAYDALILIK, Hayat, Nezaket, Sevgi, Töre Kavramı — okuz @ 15:43

Töre
     Törenin sözlük anlamı “kanun,nizam ,yasa “dır.Töreye uygun olmayan hareket ve davranışlarahlak dışıdır.
 
    Toplum nesillerden beri öyle yapıla gelmiş,yaptırım gücü gelenek ve göreneklere göre daha fazla olan bu tutum ve davranışları töre olarak kabul etmişlerdir.İyi davranışları kendine mal ettiği gibi kötü  olaylarıda redddetmiştir.
 
    Asker ailelerine yardım etmek,bir düğünde el birliği yapmak,işleri paylaşmak ,fındık toplamalarda imecelere katılmak ,parasal yardımlarda bulunmak vb.iyi davranışlara örnek törelerdir.Hırsızlık,bir kadın ile erkeğin yasak ilişkisi törelere ters düşün çirkin davranışlardır.Kişi zamanla cezasını ceksede köylünün zihninden silimez ve toplum  bu tür kişilere kötü gözle bakıp onları dışlar.
 
  köyümüzde yaptırım gücü kuvvetli töre yoktur.Töreler nesilden nesile aktarılarak ve günümüz şartlarına uygun hale getirilerek gelenek ve adet halini almıştır.Törenin uygulanmaması halinde devreye giren cezalandırıcı özellik ortadan kalkmışsadece ayıplama ve toplum dışı edinme özellikleri kalmıştır.

İMECE
   Bugün töre olarak kabul edilmeyen sadece karşılıklı yardımlaşmak için yapılan ve kişi isteğine bağlı imeceler uygulamaların en güzel örneklerinden biridir.
 
   İmece,beraber birçok kimsenin toplanıp,elbirliği ile bir kişinin işi ni görmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesidir.İmecede konu komşu toplanıp işleri el birliği ile yaparlar.Böylece işlerini kısa sürede bitirirken hoşca vakit geçirilerek manevi yorgunluk da duyulmaz.
 
   Yöremizde yapılan imeceler: Bel imecesi, ekin imecesi, mısır soyma imecesi,fındık toplama ve fındık soyma imecesi gibi sayabiliriz.Bu imeceler geleneklerimizde eski işlevselliğini yitirmiş gibi görünmektedir.

Bel İmecesi
   İmece sahipleri komşularını imeceye akşamdan çağırır.Çağıranlar ertesi sabah iş yerine belleri ile birlikte gelir.Çalışmaları akşama kaddar sürür.Öğle yemeği imece sahibi tarafından verilir.

Ekin İmecesi
   Kuşluk vaktine kadar sürer,yemeksizdir.Mısır tarla üzerine atıldıktan sonra bir kenardan kazılmaya başlanır.Bu imeceden muhakkak bir kemençeci kemençeye uyarak türkü söyler.Kazmalar hep birlikte iner istekle çalışılır.

Mısır Soyma İmecesi
   Gece yapılan bu imecede gençler çok heyecanlı olan tura oyununu oynarlar.

Fındık Toplama ve Soyma İmecesi
   Fındık toplama imecesi günümüzde eski işleviyle kalan tek imece türlerinden olup ,fındık soyma imecesi ise eski işlevini teknolojiye , fındık soyma makinalarına bırakmıştır.

KONUK AĞIRLAMA
   Yöremizde konuk “Tanrı misafiri”dir.Evler küçük olduğundan konuk odalarına rastlanılmaz;ama elden geldiğince misafir rahat ettirilmeye çalışılır.Bazı köylerimizde köy konakları vardır.Misafirler burada ağırlanır.
 
   Yazın konuklar eğer günlük oturmaya geldilerse evin önündeki bahçede ağırlanır.O kişiye , evde yakınlık gösterilir ve ailenin gücünün üstünde yiyecekler çıkarılır.Konuklar yatılı gelmişlerse temiz yataklarda yatırılır.Ayrı bir oda açırılır.
 
   Türk misafirperverliği yöremizde bütünüyle gözükmektedir.Fındık toplama ve fındık harmanlama , ayıklama zamanında misafirliğe gidilmez.Herkes fındık ayından bir an önce cıkmak için çabalar.

TÖRE DÜZENİ,ÖRF,ADET,GELENEK ve GÖRENEKLER 
  Örfler çoğu zaman toplumun katı beklentileri olarak nitelenen bir takım örnek tutum ve davranışlardır.Örfler aynı zamanda toplumu ,herhangi bir değer sisteminin bünyesini oluşturan temel taşlarını da temsil ederler .Bu değerler sistemi,toplumsal yapının durumuna göre giderek özel bir hukuk sistemine göre ya da o sistemdeki bir yasa maddesine de gerekçe olur.
  Örflerin bireyle birey,bireyle aile,bireyle komşu ve akrabalar , bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri,davranışları ,tutum ve tavırları düzenleyen ve belirleyen işlevleri vardır.Toplumun her üyesini sürekli olarak baskı altında tutan örfler, zorlayıcı yaptırıcı ya da yasaklayıcı yaptırımlarıyla bireyin grupla cemaatle ya da toplumla uygunlaşımını sağlar.Öte yandan cins,taş,sınıf ve mesleklere göre belirlenmiş çeşitli örfler bunlar arsında bağlantıyı koruma,kollama,pekiştirme ve denetleme işlevleriyle de yüklüdürler.
 
   Örflere karşı çıkma kimi toplumlarda yasaya karşı çıkmakla bir tutulur,hatta bu zaman zaman yasalarında üstüne çıkarak katı ve bağımsız bir tutumla birey cezalandırılır. 

Adet
 
   Adetler tıpkı örfler gibi birçok sosyal içerikli ilişkiyi düzenlemekte,yönetmekte ve denetlemektedirler.Toplumsal yaşamın düzenli gitmesine,kuralların uygulanmasında adetler etkili olmaktadırlar;örnegin karşılama ve uğurlamalar; yemek ve sofra düzenleri; geçiş dönemleriyle ilgili kutlama ve kutlamalar; kız isteme, nişanlık ve evlenme usülleri; cinsler,yaş grupları,meslek mensupları arasındaki ilişkilerin biçimleri gibi şeyler adetin alanına girer.
 
   Adetler çeşitli kökenlerden kaynaklanmış ve biçimlenmişlerdir;bunlar içerisinde geçmiş zamanlarda yaşama biçimleri ,dünya görüşleri,ilginç rastlantı ve olaylar önemli bir yer tutarlar.Bir toplumda ,toplumun bütününü ilgilendiren adetler olduğu gibi,çeşitli mesleklerin , mezheplerin,etnik grupların vb. kendilerine özgü adetleri vardır.Adetlerin pratikteki uygulanışı giderek gelenekleşmesini sağlayan bu konuda bilinçli yada bilinçsiz görev üstlenen yaş ve cins gruplarıyla dinsel liderler,dernek yöneticileri,oyun grubu başkanları bulunmaktadır.Kimi adetler oldukça durağan ve sürekliyen, kimisi de zamanla değişebilen niteliktedir.

GELENEK
 
   Gelenekler geniş anlamıyla bir kuşaktan ötekine geçirilebilen bilgi,tasarım,boş inanç,yaşantı biçimi;daha geniş anlamıyla da maddi olmayan kültürdür.Dar anlamda ise, kuşaklar boyunca bir toplumun kutsal ya da politik işleri gibi önemli konulardaki görüşleridir.Gelenekler,sözlü ve yazılı olmak üzere iki bölüme ayrılır.Tıpkı adetler gibi ,ama onlardan daha  güçlü olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde ve denetlenmesinde önemli rol oynar nitelikleri bakımından genellikle tutucu olan gelenekler aile,hukuk,din ve politika gibi toplumsal kurumlar üzerinde etkilidirler;bilim ve sanat,geleneklerin daha az etkisinde kalır.Bireyin bağlı bulunduğu grubun yada toplumun geleneklerine karşı çıkması ,bu karşı çıkışın derecesine göre bireyin toplulukça aforozundan saldırıya uğramasına,hoş görülmesinden alaya alınmasına kadar genişleyen tepki  türlerinde biçimlenir.Geleneklerin tıpkı örfler gibi yasalarla belirlenmiş türleri vardır.Yasa geleneklere ve  onlara aykırı davranışlar için  verilecek olan cezaları bu ölçüye sokmaya çalışır.Gelenekler,genellikle yasalardan çok daha geniş bir alanı yönetirler.
 
   Göreleliler gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Gelenek ve görenekler halk üzerinde birleştirici ve bütünleştirici etkilere sahiptir.İlişkilerde dostluk ve akrabalık yönlerini güçlendirir.

GÖRENEK
    Göreneğin ,örfe,adete,geleneğe bakarak yaptırım gücü daha zayıftır.Örfteki yapılma zorunluluğu,adetve gelenekteki yapılmalı özelliği,görenekte yapılabilmeli özelliğini alır.En yalın anlamıyla bir şeyi görüle geldiği gibi yapma alışkanlığı olan görenek,öteki sosyal alışkanlık gibi gerekli ve uygun görülenleri kapsar.Ama bunların mutlaka yerine getirilmesini istemez .Öteden beri yapıla gelmekte olan ,fakat henüz adet durumunu kazanmamış olan bu davranış biçimlerine grubun,toplumun gelişmesine uygun yenilikler eklenir.
 
    Görenekler günlük yaşantımızın gerekli gördüğü  ilişkilerin düzenlenmesinde ,bireyler arasındaki sürtüşmeleri azaltmakta ,toplumsal ilişkilerin kolaylaşmasında ,belirleyici rol oynar.Komşu ziyaretlerinde ,hasta yoklamalarında ,alışverişte,tanışma ve tanıştırılmalarda nasıl davranılacagını belirleyerek ilişkilerin düzenli gitmesine yadımcı olur.

 Mayıs Yedisi   
Mayıs Yadisi adlı Rumı takvıme göre konulmuştur.Rumi takvime göre 7 mayıs,kullanmakta oldugumuz miladi tak. göre ise her yıl mayıs ayının 21, gününe denk gelmektedir.Mayıs yedisi  geldiğinde dere ile denizin sularının birbirine karıştığı yerden su alınır.Su alma işi özellikle “seher vakti”nde yapılır. Özellikle yeni doğmuş çocuklar ile nazara ,sihire yakalandıklarına inananlar bu suyla yıkanır.Yıkanma sırasında dualar edilir.Böylece gelecek yılın mayıs yedisine kadar korunulmuş olur.

   Bu gelenek ,denizden uzak iç kesimlerdede uygulanır.Mayıs yedisinde dere ile denizin karıştığı yerden su alamayanlar ise seher vakti arasında besmeleyi çekerek evden çıkarak yedı ayrı gözden (kaynaktan)kaplarına su ile doldururlar.Yine nazarsa,sihire ve büyüye karşı bu suyla yıkanırlar.

Mart dokuzu
 
    Mart Dokuzu geleneği ,ölüm ve hayat ile ilgili olup halen sürdürülen bir gelenektir.İnanılır ki ,Martın dokuzuncu gününde tüm cadılar toplanır.Kimi kedi,kimi sinek,kimi köpek şeklinde kılık değiştirerek kırkını aşmamış çocukları yerler.Bu nedenle Martın dokuzunda kırkını aşmamış çocuklar özel bir dikkatle korunulur.Tahta yemek kaşıkları içinde su bırakılır.Amamç cadıların yemek yenilen kaşıklara ağızların sürüp kirletmelerini engellemektir.

Ayakbağı Kesme
 
Kimi yürüme güçlüğü çeken çocukların ayaklarında adım atmalarını engelleyen bir bağ olduguna inanılır.Bunun için ya bir üzüm teveğinden yedi kere çekilir ya da herhangi bir ailenin ilk çocuğu ,yeni doğmuş bir bebeğin ayağına üç kere ip bağlayarak koparır.Böylece bebek ayakbağından kurtulmuş sayılır.

Kız Kaçırmak
 
Kız kaçırma olayı günümüzde çok az vuku bulunmaktadır.Bu olay daha çok iki tarafın rızasıyla olmaktadır.Ancak eski yılarda kız kaçırma zor kullanarak da olmaktaydı.M.Lermiolu,eski yıllarda kız kaçırma olaylarını şöyle anlatmaktadır:”Evlenecek delikanlı seviştiği kızın yolunu bekler veye bulunduğu yeri tespit eder,bizzat veya arkadaşlarının yardımı ile kızı kaldırıp kaçırırdı.Bazen bu kaçırmalarda zor da kullanılardı.Bu hal zorla kaçırılan kızla kaçıran delikanlının yakınakrabaları arasında kanlı hadiselerin doğumuna sebep veriridi.”Köylerimizde bu iptidai ve çirkin adetten başka başlık usulüde cari idi.Evlenecek olan delikanlı ,evleneceği kızın babasına “başlık” namı altında tarafların içtimai ve mali seviyelerine göre bir miktar para vermek mecburiyetinde idi.

06/01/2009

TARİHTEN GÜNÜMÜZE TÜRK EĞLENCE KÜLTÜRÜ

Kategori: Eğlence — okuz @ 09:37

Cengiz ASLAN /Araştırmacı

Giriş

Kültür bir algılama, yorumlama, süzgeçten geçirme ve yaşama biçimidir. İnsan; evreni, canlıyı ve maddeyi kendi hayat ilkeleriyle bağdaştırırken, ortaya çıkan bütün değeler kültür ürünü olarak adlandırılır. Uygarlık ve bilgi birikimi, kültür ile ölçülür. Kültür değerlerini ayrıştırıp bakıldığında, kişinin ve toplumun çok da farkında olmadan yaşadığı bir alanın ne kadar önemli olduğunu gözlemleriz..! Bu araştırmada, Türk kültür değerlerinden “eğlence hayatımız” üzerinde duracağız. İnsanlığın eğlence anlayışı birbirine çok benzer özellikler gösterebilir. Bilgi ve öğrenme, ayrıntılara inildikçe kazanılır. Başlangıcından günümüze, neden, niçin, nasıl, nerede, niye ve kimlerle birlikte eğlendiğimiz o kadar ilginç ve önemli ki..! Eğlenceyi yönlendiren başlıca alt alanlara baktığımızda olumlu ve olumsuz pek çok bağımlılık, tutku, oyun, yarış, tören, kutlama, gösteri, şölen, festival, karnaval, anma vb. etkinliklerle karşılaşırız. Bu etkinleri tamamlayan doğa, hayvan, eşya ve araçlar, eğlence hayatının vaz geçilmez unsurlarıdır. Dünya hayatının bir oyun veya bir eğlence olmadığı bilinmekle birlikte, insanlar ve havanlar bazen kendi sınıfları içinde ve bazen de hep birlikte eğlenirler… Eğlencenin içinde kara, su, hava ve ateş vardır. Yani canlının dört temel ihtiyacı… Bir başka deyişle eğlence, insan hayatın beşinci temel ihtiyacı gibidir.. Ulusal kültür tarihimizin temel kaynaklarından olan eğlence hayatımız, gelenek ve göreneklerimizle birlikte köklü değişimler yaşamıştır. Türk töresinin sözlü iletişim biçiminden yazılı ve kayıtlı biçime dönüşmesiyle ortak değerlerimizin, farklılıklarımızdan çok daha fazla olduğunu gözlemleriz. Ulusal kültürümüzün yaratıcısı olan halkımız, içinde yaşadığı coğrafya ve etkileşimde bulunduğu diğer ulusların toplumlarına bağlı olarak, mekan ve şartlara göre eğlence hayatını değiştirmiş ve hatta yeniden yorumlamıştır. Ancak, hiçbir zaman ulusal köklerinden koparamamıştır. Mankurtlaşmadıkça, kopması da mümkün değildir. Ulusları farklı kılan temel başka özelliklerden de söz edilebilir. Bilimsel açıdan bakıldığında, ulusların genetik ve ruh özellikleri, psikolojilerinde ve davranışlarında belirleyicidir. Ulusların, halkların, toplumların ve kişilerin eğlence anlayışı, birbirinden çok farklı olabilir. Fakat ulusal kimliği ve kültürü olan her ulusun hayatı algılama ve yorumlama biçimi, onun kültür değeri olarak bilinir. Her ulusun kimliği, kişiliği ve vicdanı, asırlar sürecinde kazanılmıştır ve ortak bilgi ve kavrama birikimi oluşturmuştur. Tıpkı karadan göllere ve denizlere akan ırmakların oluşturduğu, birbirinden çok farklı deltalar gibi… Şamanizm Dönemi Ulusların eğlence anlayışı da birbirinden farklıdır. Ancak, inanç ve vicdan, eğlencenin üzerinde çok etkili, yönlendirici ve belirleyiciliği hiç ölmeyen ve unutulmayan ilahi iki yasadır. Türklerin ilahlarına ulaşmasını sağlayan kahinlerinin adı, “Şaman”dır. Şamanlık inancı, göçebe ve yerleşik olarak iki farklı mekanda yaşayan Türklerde, “ töre ve kut” değerlerinin mistik göstergesidir. Müzik ve folklor özelliğinin yanı sıra, “ inanmak, söz söylemek ve toplumsal değer ölçüleri yaratmak” gibi kuralları yerleştirmiştir. Türkler şair bir ulustur. Saz çalıp söz etmesinin nedeni, şamanlık geleneğinin doğal bir sonucudur. Türkler doğayı, renkleri ve özgürlüğü çok sever. Bunun nedeni ise, hem göçebe hem de yerleşik hayat düzenin sunduğu son derce bereketli yazlık ve kışlık kazanımlardır. Türkler egemenliğinden taviz vermez ki, bülbülün kafese mahkum edilerek gülden ayrılması gibi; yer yüzüne, içindekilere, gök yüzüne ve bütün bunların yaratıcısına, Türk Ulusu aşıktır. Bu aşk, töre olmuş ve bin yıllarca devam ederek Türk milletinin genetik özelliği durumuna dönüşmüştür. Öyleyse bizim eğlence hayatımızda inanç, vicdan, kut ve töre ile doğa, hayvan, hareket ve canlılık vardır. Tarihimizin başlangıcına dönüp baktığımızda, belgelere yansıyan bilgiler diyor ki, “ … Asya Türk tesiri, folklorunun kıtaya şamil durumu [hakkında] ne yazılsa, [ne araştırılsa] Türk gözüyle (…) [bakılmalıdır.] Sir Aurel Stein, Sven Hedin, Grünwedel, A von le Cok gibi batılı araştırıcılar ile Orta Asya Türk kültürü üzerindeki (…) pas silinmiye başladı…” 1 Türk mitolojisi, Türk inancını ve hayat tarzını doğal olarak etkilediğinden, eğlence biçimlerinde mitolojik unsurlar çok belirgindir. Örneğin Ergenekon Destanı, nevruz şölenlerinin kutlanmasında doğrudan etkilidir. Türk düğün ve evlenme törenlerinde de mitolojik figürler oldukça belirgindir. Nevruz ateşi geleneğinin temelinde, dağı eritip delme, yol açma durumu yorumlanırken, Kaşgarlı Mahmut’un (Divanû Lügat-it-Türk ) aktardığına göre, “ büyük ve ortanca kardeşler etvlenerek törkünü (=baba ocağını) terk ettikten sonra, törkünde ocak bekçisi olara en küçük kardeş kalırmış. Kırım ve Nogay Türkleri’nde bu gelenek aynen muhafaza ediliyor” 2 Bunun gibi örnekleri Dede Korkut Destanlarında da bulmak mümkündür. Nevruz kutlamalarında ateş yakıp üzerinden atlanması, Türklerde ateşin kötülükleri gidermesi efsanelerine dayanmaktadır. Hastanın alazlanması (Alas), şaman davulunun ateşte kurutulması, Azeriler, Başkurtlar, Kırgızlar, Kazaklar, Yakutlar ve Altay Türklerinde “ ataların yaktığı ocak” adıyla kutsanması ve ateş karşısında and içilmesi törenleri, eğlence ve kutlamalarda mitoloji ve destan kaynaklarına bağlılığın kanıtları olarak dikkatleri çekmektedir. Türk eğlence kültürü üzerindeki diğer bir önemli etki ise mevsimlerdir. Nevruz kutlamaları, aynı zamanda bahar bayramının ve yeniden dirilişin coşku ve şükrüdür. Türk inanç geleneğinde yer ve gök tanrısına bağlılık ve ona yöneliş pek çok folklorik motifleri gelenekselleştirmiştir. “ Gök, insanların yaşantısında en önemli unsurdur. Bu yüzdendir ki, Uygurlara kadar bütün Türk topluluklarının reisleri yahut kağanları Tengri ve bunun yanında Göğün Oğlu unvanlarını almışlardır. [Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar’da ]toprak ve su da, en az gök kadar geleneklerde tesir göstermiştir. (…) Çin kaynaklarında, Shıh Chi kitabında; senenin ilk ayında kabile reisleri toplanarak kendi ataları, gök ve yer için ibadet ederler; sonbaharda atlar şişmanladığı zaman, yine büyük bir toplantıyı Tai-lin’de yaparlar ve aynı zamanda bu toplantıda nüfus sayımı yaparak şahısların vermekle yükümlü oldukları nüfus vergisini toplarlar. (…)Yine aynı devrin bir başka Çin kaynağı olan Huo-Han-shu (M.Ö. 206-M.S. 220) kitabında ise şu bilgiler vardır: Hsiung-nu’ların [Hunlar] üç tane ejderha festivali vardır ki, gök için ibadet ettikleri bu festivaller senenin birinci, beşinci ve dokuzuncu aylarının wu gününde yapılır (…) .Bu festivalden istifade ederek toplanan kabile reisleri aynı zamanda devletin işlerini de görüşürlerdi. Onlar kendilerini at ve deve yarışları yaparak eğlendirirdi.”3 Yukarda söz konusu olan festivaller aynı zamanda Yeni Yıl Festivali, İlkbahar Bayramı ( 21 Mart) ve Şükür Bayramı olarak Türk boylarında yaygın olarak kutlanmaktadır. Hunlar’dan sonra Uygur Türkleri de geleneksel Türk kut ve törenlerini sürdürmüşlerdir. “ Uygur kağanı beylerini ve halkını Tojen Irmağı kıyısında toplayıp Gök Tanrı’ya kurban sunduğu hakkında Çin kaynaklarında bilgi vardır. İlkbaharda kutlanan diğer bir bayram da sürücüleri [sürü çobanlarını] otlatmağa çıkarma ayı olarak kabul elden ve 9 Mayıs’ta yapılan Örüs sara bayramıdır. (…) Ötüken Uygurları (…) bir batı kaynağı olan Ebu Dülef’in Seyahatnamesi’nde bir kayıt vardır: Uygurlar gök kuşağı gördüğü zaman şenlik yaparlar.İbadetlerini güneşin battığı tarafa yönelerek yaparlar” denilmektedir.4 Uygurların Turfan merkezli yeni devletinde görev yapan Çin elçisi ang-Yen-te’nin (M.S.840) seyahatnamesinde de “ k’ung-hou (=kopuz) kullanırlar. (…) atlara binerek ok atmak, (…) [İlkbaharda] seyahat etmek, çeşitli yaratıklara yay çekip[avlanma] ok atarlar. (…) Üçüncü ayda Han-shıh (=Soğuk Yemek Festivali) kutlamaktadırlar. [Bu festivalde] evin içindeki yahut dışındaki bütün ateşler söndürülür ve yirmi dört saat içinde yeni bir ateş yakılmaz. Bir gün önceden hazırlanan soğuk yemekler yenilirdi. Tung-chıh [Kış Festivali] 21 Aralık’da meydana gelir. (…)Uygurlar gümüş ve pirinçten kaplar yaparak su doldururlardı. Onlar birbirlerine suyu fışkırtarak yahut atarak spor(= Ya yang-ch’i ch’ü-ping) yaparlardı. (…) Wang Yen-te’nin spor diye vasıflandırdığı bu hareketlerle serinlemekten başka belki de eski bir şamanizmin kalıntısı olarak yağmur yağdırmakla da ilgili [yağmur duası] olabilir. Bu kaynaga göre [Uygur Hakanları] İlkbahar Bayramı [Yaz Festivali-Nevruz] ayininden sonra suya girerler ve halk ikiye ayrılıp, birbirilerine su serpip taş atarlarmış.” 5 Göktürk ve Uygurlar’da şaman fiğürleri ve oyunlarından bazıları şunlardır: Uçan Şaman, Falcı Şaman, Kadın Şaman, Kara Şaman, Kartal Şaman, Kerkes Kuşu Şaman, Hyvan Ruhlu Şaman, Köpek Şaman ve Kurt Şaman. Götürkler ve Uygular’da toy, (= resmi törenler) merasimleri eğlence kültürünün bir başka boyutudur. Toylarda “ doğum, beğ oğlunun ilk avı, tahta çıkma, bir felaketten kurtulma ve elçi kabulü gibi sebeplerden dolayı yapılıyordu. (…) Wang Yen-te’nin, Uygur kağanı Arslan Han tarafından kabul merasimi (…) bir toy merasimini andırmaktadır: Bir tarafta bir kişi, taştan bir çan tutuyordu. O seremoninin başlaması için taşa vurdu. Kral-Han- bu çanın sesini duyduğu zaman eğildi. Sonra oğlu, kızı, yakın akrabaları, etrafını çevreleyerek eğildiler ve hediyelerini aldılar. Bundan sonra müzik, içki, ziyafet ve aktörler tarafından gece oynan bir oyun vardı.” 6 Tespiti de göstermektedir ki, Türklerde toy ve eğlence devlet geleneğiyle yaşatıla gelmiştir. Türk eğlence kültürüne etki eden masal, efsane ve destan kaynaklarını başlıklar halinde dizinlersek; Oğuz Destanı, Alper Tonga Destanı, Dede Korkut Hikayeleri, Keloğlan, Deli Dumrul, Hızır ve İlyas, Geyik, Kurt, Doğan, Kartal, Don [Şekil ve Kişilik] Değiştirme, Göğün Oğulları, Güneş, Ay, Yıldız, Serap, Ebe Kuşağı, Dünya, Yer, Toprak, Su, Yıldırım ve Şimşek, Rüzgar, Dağlar, Ulu Irmaklar, Deniz, Okyanus, Göl ve Sazlıklar, Ağaçlar, Ateş, Diğer Hayvanlar, Kuşlar, Ejderhalar, Rüyalar vb… Bu kaynaklar Türk’ün eğlence hayatında çok önemli figürler olarak çeşitli gelenek, görenek oyun ve müzikli danslara yansımıştır. Türkiye’de oynanan hayvan figürlü danslar hala vardır. Örneklemek gerekirse, “Yapma At, Turna Barı, Koç Halayı, Laçin Barı, Kartal Halayı,Kartal Oyunu, Tavuk Barı, Ceylani, Yedi Deve, Ayı Oyunu, Horon (Hamsi Balığı Titremesi,) Pisik, Köse Oyunu, Tülü Kabak Oyunu, Deve Düzme Oyunu,Deveci Oyunu, Tilki Oyunu, Bağ Bozumu Şenliği, Koç Katımı Oyunları, Fare Oyunu, Tavşan ve Avcı Oyunu,Kirpi Oyunu, Katır Oyunu ve Sinkurdu Oyunu” 7 Anadolu’nu çeşitli yörelerinde oynanmaktadır. Orta Asya ve Anadolu’nun bazı yörelerinde oynanan kaçma-kovalama nitelikli Gök-Börü, Kız-Börü ve Beyge oyunlarıyla, bir çeşit atlı hokey oyunu olan Çögen, bir savaş oyunu olan cirit atma günümüzde aktif olarak Orta Asya ve Türkiye’de oynanmaktadır. Gök-Börü oyunu, kesilmiş ve içi temizlenmiş bir oğlak veya hayvanı, eğeri ile bacakları arasına sıkıştıran ve dört nala koşan bir atlının, kendini kovalayan atlılara sınırlanmış bir alan veya alanda bir turu tamamlayarak puan alması biçiminde oynanır. Yine bir av ve savaş oyunu olan Bürküt Oyunu, özellikle Orta Asya Türk ülkelerine yaygındır. Kazaklar ayrıca, her yıl Bürküt (=Eğitilmiş Kartal) adına düzenlenen av merasimleri tertip edilmektedir. Türklerin en dikkat çeken sporu, muhakkak ki tokmaktır. Bu oyun, bugünkü futbolun babası olup, Orta Asya’da çok makbul bir spordu. Meşhur Ali Kuşçu’nun kısaltarak Türkçeye çevirdiği Tarih-i Hata ve Hoten adlı, aslı o taraflara giden İranlı bir tüccar tarafından yazılmış eserde; Türklerin öküz ödünü şişirip, ayak topu oynadıkları, yahut ata binerek değnekle bu topa vurmak suretiyle müsabakalar düzenledikleri nakledilmektedir. Tokmak veya Tepük aslında, tabanı kösele olmayıp, üstü gibi deriden yapılmış kısa konçlu bir çeşit çizmenin adıdır. Öküz ödünden yapılmış top oynanırken, ayağa bu giyildiği için adına tokmak oyunu denilmiştir.Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, ‘‘Türk spor kültüründe ‘tepük’ olarak adlandırılan futbolun Türkler tarafından ne zaman oynandığı kesin olarak bilinmese de en az bin yıldan beri oynandığı kesin. Çünkü 11′inci Yüzyıl’da yazılan Divan-ü Lügati’t Türk’te‘‘ ‘tepük’, ‘kurşun eritilirek oval şeklinde kalıplara dökülür ve üzerine keçi kılı, keçe veya başka birşey sarılır. Bu büyükçe topla ayakla teperek oynanır’ ifadesi yer alıyor. Tarih-i Timur adlı eserde de Türklerin içi hava ile doldurumuş kuzu derisinden yapılan topu ayakla oynadıkları, bu topa el değdirmenin, çizgiden çıkarmanın yasak olduğu yazılıdır.’’ tespitinde bulunmuştur. (http://arsiv.hurriyetim.com.tr/hur/turk/01/05/14/turkiye/11tur.htm) Seymenlik, İslam ve Ahilik Türkçe’ de; yöresel olarak Türkmen oymaklarında, “say” veya “saya” çobanların- dervişlerin çocuk ve gençlerle birlikte, bir tören eşliğinde, koyun sürüsü sahiplerini ziyaret etmelerine denir. [Bkz. yukarıda : Örüs sara bayramı] Bu ziyaret sırasında, bahşiş toplanır ve toplanan bahşişlerle gece, çobanlar kutlama yaparlardı. Bu tören, “Saya Bayramı” olarak bilinir ve kuzunun, ana karnında canlanıp tüylendiği zaman olan, Ocak veya Şubat ayı içinde kutlanırdı. Saya bayramını yapanlar, düğün törenlerinde cirit, zeybek, tehlikeli at oyunları, güreş vb. oynarlar, düğün günü gelinin kapısının önünde topluca çeşitli gösteriler düzenleyerek gelini evinden alır ve güvenliğini sağlayarak, güveye teslim ederler. Bu törenler günümüzde, Kırşehir, Tokat, Ankara, Kayseri, Maraş ve Antep’te düzenlenmektedir. Ahilik teşkilatı içinde sayacılar, yahut saymanlar veya seymenler (=seğmenler); bayram, düğün, özel günler, toplantılar vb. resmi özel törenlere, özel giysileriyle atlı ve silahlı olarak katılan sivil toplum gücü (=milis) olarak değişim ve dönüşüm üstlendiler. Türkçe’de “saylamak” seçmek demektir. Saylav, (=vekil) ise seçilen olarak adlandırılır. Eskiden sürüyü güdenler, seçkinler, seçilmişlerdi. Seçkinlerin çoğu çobandı ve sürü gütmüşlerdi. Türkçe’de “Seğ”- “sak” uyanıklık, hareketlilik, akıncılık ve habercilik anlamını da bildirir. Göz seğirmesi, gözün hareket etmesi demektir ve bir haberciyi de çağrıştırmaktadır. Seğirmek; at ile birlikte hareket etmek, saldırmak hücum etmek anlamını da taşır. Giyimleri ve Ergenekon destanındaki Asena, Aşana, Astana (=Bozkurt) mitolojisi nedeniyle yol gösterici uyanık ve yiğit sürü çobanlarıydılar. Anlam kayması nedeniyle veya önderlik eden, önden giden anlamına, “kurt” sıfatı da verilmiş olabilir. Yukarda çeşitli sözcüklerle, değişik anlamları ve çağrıştırmaları üzerinde durulan Seymenlik geleneği ve törenleri , Türk devlet teşkilatında iktidar değişimine öncülük eden [devir telsi töreni yapan grup] ve aynı zamanda gerektiğinde göç ve akınlarında öncülük yapan seçilmiş görevlileri ifade eden bir unvan idi. Bu unvanın kaynağı ise Şamanlığa kadar gitmektedir. Seymenliğin, çobanlık ve rehberliği (=izciliği), Örüs sara bayramının bir devamı olarak dönüşüme uğrayıp yaşatıldığı ihtimali çok yüksektir. Türklerin İslamiyet’e girmelerinden sonra, Ahiliğin etkisiyle “sivil güvenlik görevlisi” sorumluluğu verilerek, yerel ve bölgesel sivil güvenlik görevlileri teşkilatına dönüştürülmüş olabilir. Bu konuda Enver Behnan ŞAPOLYO, “ Seymen düzülme âdeti beş on kişiye ait bir topluluk değil, Orta Anadolu Türklerinin müşterek bir galeyanıdır. Selçuklu devletinin Konya’da Osmanlı devletinin Söğüt’te kuruluşu bu ananeye çok benzemektedir. Selçuklu aynı şekilde atlı seymen alayları önünde, bir torbadan bir çocuğa ok çektirilmek suretiyle, kendi okunu çekerek bey olmuştu. Osman Bey ise, yine atlılar karşısında bir ak keçeye oturtularak. Dokuz defa havaya kaldırılarak karargâhta dolaştırılmıştı. Kımızlar sunulup, and içilerek Bey tanındı. Bu muhakkak ki, Seymen alayı, eski Türklerden kalma bir âdettir, vardır. Rumelide ‘Seğmen bekçi, muhafız’ mânasında kullanılmaktadır.” 8 tespitiyle, geleneğin dönüşüm sürecine ışık tutmaktadır. Ahilik (Akı=Kardeşlik) Teşkilatı, Türkleri İslam dini ile kaynaştırmak için Türk düşünürleri ve evliyalarınca geliştirilmiş sivil toplum kuruluşudur. Göçebe hayat tarzı ile yaşmayı seven Türkler, yeni fethettikleri coğrafyalarda yerleşik düzende yaşayan halk ile uyumlu bir birlik sağlayabilmek için Ahilik sistemini örgütlemişlerdir. Şaman inancı ile İslam inancı arasında bir geçiş köprüsü de kuran ahilik, özellikle Selçuklu Devleti’nin Anadolu’da yerleşmesini kolaylaştırmıştır. “ Ahilik, İslam inancı ile Türk örf ve adetlerini kaynaştıran bir düşünce sistemidir. (…) Fertler, işçi-işveren, üretici-tüketici, kadın-erkek, genç-yaşlı vb.(…)arasında uzlaşma ve diyalog” 8 kurulmasını sağlamış ve meslekler ile iş ve üretimi temel ahlaki kuralara bağlayarak, insan hak ve hürriyetlerinin ekonomi, dünya ve ahret ile birlikte düşünülmesi felsefesini veya sosyal örgüsünü yaymıştır. Ahi birlikleri özetle siyasi, ekonomik, sosyal, eğitim ve kültür hayatını yönlendirerek, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna büyük katkılar sağlamıştır. Ahilikte, “ yaren sohbetleri, ziyafet toplantıları, üçgünler toplantısı, mevlüt, çıraklık, kalfalık ve ustalık törenleri”9 gibi yarı resmi eğlenceler gerçekleştirilirdi. İslamiyet Dönemi Türk Eğlence Kültürü İslamiyet’ten önceki Arap toplumu içindeki yozlaşma, insanı ve dini değerleri yıkıcı bir sürece ulaştığında bile, şiir ve müzik Arap toplumunun sosyal hayatını ve geleneklerini etkilemekteydi. Özellikle Medine ve Mekke’de, Arap ibadetlerine de yansıyan müzik ve eğlence, ordulara moral verme, zafer kutlamaları, kervan karşılama ve düğünlerde yaygındı. Bizans ve İran müzik ve eğlence anlayışıyla da kaynaşan cahilliye dönemi Arap eğlence kültürü, müzik ve kadın danslarıyla Emeviler döneminde bir sektör olmuştur: “ Şarkıcılığı meslek edinen bu kimselerin pek çoğu kadınsı erkeklerden [köçek] oluşmaktaydı. Emevi Devleti’nin başlangıcında haftanın belirli günlerinde ve belirli evlerde eğlence tertipleyen bu kimseler bir müddet sonra açık konserler vermeye ve şehirlerarası seyahatler yapmaya başlamışlrdır. Bu tür faaliyetlerin artması aynı zamanda toplumda kabul görmesi anlamına da gelmekteydi. (…) Başlangıçta amatörce belirli törenlerde icra edilen faaliyetler artık profesyonelce yapılmakta, yapılan iş hem toplumda hem de devlet erkanında karşılığını bulmaktadır. Hatta Hac gibi kutsal bir ibadet dahi müzisyenlerin faaliyet alanına girmişti. Hac’da görülen güzel hanımlar, müzisyenlerin şarkılarına söz oluyordu. Saraylarda icra edilen musiki oturumları pek çok kepazeliğe sahne oluyordu. Artık toplumda bazı işler yolunda gitmiyordu.” 10 Türklerin VIII. Yüzyılın sonunda İslamiyet ile tanışması ve XI. yüzyılda Müslümanlarla kaynaşması, sosyal ve kültürel hayatında ve Türk töresinde çeşitli değişimleri de beraberinde getirmiştir. Fakat eğlence anlayışında tahribat daha çok şehirleşme ile büyük yerleşim yerlerinde başlamıştır. Tahribata uğramadan önceki Müslümanlık dönemlerindeki durumu özetlemek gerekirse yine, Divan-ı Lügati’t-Türk’e bakmalıyız: “ Çocuk oyunları [olarak listelemek gerekirse] Boynuz Boynuz, Salıncak, Aşık Oyunu, Köçürme oyun veya Ondört oyunu, Tepük, Ceviz Oyunu, Kayak, Çelik-Çomak, Kuzurcuk, İtiş veya Ütüş, Karaguni’[dir. Ayrıca, Oğul Toyu, Kız Toyu, Beşik Toyu, Ad Verme, Galpak Toyu veya Saç Kesme, Diş Çıkarma, Sünnet, Okula Başlama, Askere Gitme ve Dönme, Gelin Toyu gibi kutlamalardan da söz etmek gerekir.] Yarış ve sportif oyunlar[ ise,] At Yarışları, Güreş, Çevgan, Yuwmak (=Top Yuvarlamak), İlişdi (=Basketbol,) Ok Atma ve yay kurma müsabakaları[dır.] Düğünler ve bayramlar; Yağmalı Toy, Küden, Bıçış [Hediyesi,] Halay, Mendiri,; Bayram, Er yıpladı (=Cambazlık,) Yalnğu (=Salıncak,) ; içkili eğlenceler, ziyafetler, vegece hayatı [eğlencelerinin başlıcaları ise,] Kımız, Süçik (=şarap,) Ketsem (= gece ziyafeti,) Şenbuy (=içkili gece ziyafeti,) Suğdıç, Süçrük, Bilmece, Kızlar Kubzaşdı(=Cariyeleri Kopuz çalması.) Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, çok çeşitli tesirlere rağmen Türk toplumu, diğer hususlarda olduğu gibi, oyunlar ve eğlenceler konusunda da milli kültürünü korumuş ve bir kültür devamlılığı göstermiştir.” 11 Orta Asya ve Anadolu’nun bazı yörelerinde oynanan kaçma-kovalama nitelikli Gök-Börü, Kız-Börü ve Beyge oyunlarıyla, bir çeşit atlı hokey oyunu olan Çögen, bir savaş oyunu olan cirit atma günümüzde aktif olarak Orta Asya ve Türkiye’de oynanmaktadır. Gök-Börü oyunu, kesilmiş ve içi temizlenmiş bir oğlak veya hayvanı, eğeri ile bacakları arasına sıkıştıran ve dört nala koşan bir atlının, kendini kovalayan atlılara sınırlanmış bir alan veya alanda bir turu tamamlayarak puan alması biçiminde oynanır. Yine bir av ve savaş oyunu olan Bürküt Oyunu, özellikle Orta Asya Türk ülkelerine yaygındır. Kazaklar ayrıca, her yıl Bürküt (=Eğitilmiş Kartal) adına düzenlenen av merasimleri tertip edilmektededir. Arap-Fars ve Batı Etkisinde Osmanlı Eğlence Anlayışı Budizm ve İslamiyet, Türklerin yaşam biçimlerinde temel değişimlere yol açmıştır. Manihezim ise Uygur Türklerini etkilemiş ancak , derin bir iz bırakamamıştır. Yahudilik ve Hıristiyanlık ise Türklerin bir kısmında inanç, kültür ve kimlik değişimi yaratmıştır. Gök Tanrı inancı ile büyük uyum sağlayan Müslümanlıktaki mücadelecilik ve disiplin anlayışı, Türk töre ve karakterine uygun bir din olarak özümsenmiştir. İslamiyet ile Türk töresi iç içe geçerek adeta birbirini tamamlamışlardır. İslam dinindeki haklar ve kurallara ilişkin helal ve haram dengesi, eğlence hayatını kısmen düzenlemiş ve özellikle düşük ahlaklılık gösteren eğlence anlayışları yavaş yavaş terkedilmiştir. Fakat, özellikle müzikli eğlence anlayışı yahut gelenekleri, Muhammed Peygamber zamanında bile yasaklanmamıştır. Türklerde müzik hayatın bir parçası olup at üzerinde bile icra edilmiştir. Küğ ya da Yır olarak bilinen müzik türü Oğuz ve Manas destanlarında geçmektedir. Farabi’nin Türk müzik birikimini bilimsel olarak disiplin etmesi ve Kitab-ı Musiki’y-ül Kebir (=Büyük müzik kitabı) adlı eserle Türk müzik formatlarını İslam musikisiyle birleştirmiştir. Selçuklularda devlet teşkilatına giren mızıka heyeti, Osmanlılarda Ceng-İ Harbi veya Mehter Müziği olarak çok daha geniş ve etkili olmuştur. İslam ümmeti ile Osmanlı milletlerinin üst düzey yöneticilerinin bulunduğu çevreler içinde yaygınlaşan sportif eğlencelerle birlikte, müzik ve gösteri eğlenceleri de yaygınlaşmıştır. Bu yaygınlık ekonomi merkezlerinde ve saraylarda kadın odaklı olarak kapalı bir sektöre dönüşmüştür. Osmanlı’da halka açık eğlence merkezleri ilk dönemlerde spor oyunları ile başladı. Avcılık ve okçuluk, güreş ve cirit gibi ulusal oyunlar, İstanbul’un Başkent olmasıyla ve kıraathanelerin tartışma ve dinlenme merkezi olarak gelişmesiyle azaldı. Giderek halk oyunları ile idareci sınıf arasındaki eğlence anlayışı birbirinden kapma noktasına geldi. “18. Yüzyılda İstanbul’daki İsveç elçiliğinde çalışan d’Ohhson, yedi ciltlik Tableau General de L’Empire Otoman adlı eserinin dördüncü cildinde eğlence konusuna değinir. Yazar, Müslümanların gösterilerden, gürültülü,, patırtılı bayramlardan sakındıklarını söyledikten sonra, Türkler arsında münhasıran padişahın eğlenmesine hasredilen saray içi eğlencelerinden başka genel eğlencelere rastlanmaz, der.Bu tür eğlencelerin de ancak iki bayram arasında olduğunu belirten d’Ohhson, Türkleri eğlenmeyi bilmemekle ve asık suratlılıkla itham eder.Komedi,trajedi, opera gibi, insanoğlunun dehasının bütün kaynaklarını ve dilin bütün güzelliğini döktüğü santalarTürklerin tamamen meçhulüdür. Yazar tarafından aşağılanan oyun ekipleri, komikler, hokkabazlar, güreşçiler, cambazlar,gölge oyunları, var olmasına vardır ama, bunlar da alenen temsil veremez ve ancak özel vesilelerle görünürler. (…) Ciddiyet, eğlencelere karşı bigane davranmak Türklerin törelerinin bir parçası gibidir. Erkekler olsun, kadınlar olsun, aşırı hareket etmemeyi, telaşa kapılmamayı, mümkün olursa sofralarındaki yerinden kıpırdamamayı bir nevi büyüklük sayar.Mesela oturdukları yerde veya ayaktayken mendillerini düşürürler veya iki adım ötedeki bir şeyi almaları gerekirse, kendileri kıpırdamaz ve iki ellerini birbirine vurmakla yetinirler. O zaman hemem bir içağası veya cariye koşar ve isteklerini yerine getirir.” 13 Osmanlı eğlence hayatının sadeliği ve zarafetine karşı tepkili olan elçinin İslam emir ve yasakları ile Peygamberimizi sünnetleri hakkında yeterli bilgiden yoksu olduğu çok açıktır. Ancak, Osmanlı eğlence hayatının saray içi ve çevresindeki resmiyetin dışındaki boyutları da iyi gözlemlenmelidir. “ 1582 yılında Padişahın kızkardeşleri evlenirken yapılan şenlikler sırasında İstanbul’da bulunan De La Croix donanma gecesini şöyle anlatıyor: Bu türlü gece şenliği çok hoştu. Bütün dükkanlar en değeli eşyalarla bezeniyor ve pek çok sayıda kandillerle aydınlatılıyordu. Bu kandiller çiçek demeti ve klaptanlarla asılıyordu.Satıcılar geceyi dostlarıyla şarkı söyleyip, çubuklarını tüttürerek, kahvelerini içerek geçiriyorlardı. (…) “ 14 Osmanlı Devleti’nde eğlence hayatını yönlendiren resmi ve sivil kuruluşlar da vardı. Eğlencehane-i Osmani Kumpanyası, Handehane-i Osmanlı Kumpanyası, Meserrethane-i Osmani Kumpanyası, Tema­şahane-i Osmanlı Kumpanyası vb. organizasyonlarda profesyonel oyun ve eğlenceler düzenlenmekteydi Osmanlı ve İstanbul eğlenceleri, Türk töresinin etkisinde kalan Anadolu eğlence geleneğinden koparak , Arap, Fars ve batı geleneklerinin bir sentezi durumuna dönüşmekteydi. “ 19. yüzyılın ilk yarısında (…) bir lale bayramını izleyen Panaroma Dergisi’nin muhabiri J.A. David anlatıyor: Güneşin batmasıyla birlikte haremdeki kadınlar (…)şenliğin başlamasını beklemeye koyuldular. Ansızın akşam sessizliğini yırtan bir haykırışla bir meşale yanar, ışıkları birbirini arar, birbirlerine kavuşur.Bir alay adam hoş kokular yayan meşalelerle çiçeklerin arasında, arkasında ışıklı izler bırakarak dağılırlar. Her çiçeğin yanına bir ayna yerleştirilmiştir.Alevler e çiçek bu aynaya yansır. (…) Denizde ve kalede atılan topların bu şenliğin görkemi konusunda ancak soluk bir izlenim verebilir.” 13 Osmanlı düğünleri de batılı elçilerin gözlemleriyle metinlere yazılmıştır. Saray düğün merasimi konusunda ve özellikle düğün müziği ve dansı hakkında detaylı bilgi vermiştir: “ Önce şarkı söyleyen rakkase, ardından dansa başlar: Başının üstünde definin zillerini şakırdatarak yerinden kıpırdamaksızın, bazen yavaşlayan, bazen çılgıncasına hızlanan bir ahenk ile sallanmaya başladı.(…) 14 “ İstanbul’daki Hamal Bayramı hakkında, 1857 yılında gözlemlerini anlatan Baronne de Fontmagne, davul, zurna ve saz ekipler eşliğinde çok sayıda seyircisi bulunan el parmaklarıyla birbirine tutunmuş ve halka olmuş (=Halay) gruplardan bahseder. Bir Mevlevi törenine de şahit olan Baronne de Fontmagne, musiki eşliğinde dönen derviş ve seremoniyi bir tiyatro sahnesine benzetmektedir. Geleneksel gösteri sanatlarındaki eğlence kültüründe de merkez olan İstanbul’un, yabancılar gözünde ayrı bir mistik havası ve doğu kültürünün gizemi vardı. Feldmareşal Helmuth Von Moltke, Medeah ve Kukla oyunlarından özenle bahsetmektedir. Bir halk mizahı olan meddah ve kukla oyunu, Türk halk tiyatrosunun ve sahne eğlencelerinin ilk evreleri olarak değerlendirilebilir. Rus Elçisi Kutuzov (1779 Yaş Antlaşması) gözlemlerinde, Ermeni ve Yahudi çalgıcıların eşliğinde, Rum çengi ve oğlanların dansı ile cambaz gösterilerinin yapıldığı avluda, at biniciliği gösterilerini de izlediğini bildirir. Metin And’ın, ‘Oamanlı Şenliklerinde Saraylar’ adlı eserinde şenlikleri ve eğlenceleri şu başlıklarda sınıflandırmıştır: Savaş Göstersi, Sirk Gösterileri, Cambazlık, Musikili Eğlenceler, Nahıllar, Şeker Bahçeleri, Geçit Alayları, Esnaf Alayları ve Mesire Eğlenceleri. ‘Bağaziçinde Yirmialtı Yıl’ adlı eserin yazarı Dorina L.Neave (1881-1908), kitabında özellikle mesire eğlencelerine geniş yer vermektedir. Osmanlı Harem Dairesi eğlencelerini ise şu başlıklarda toplamak mümkündür: Halvet, Göç, Musiki, Karagöz Kukla vb. gösteriler, Köçek, Tavşan Oyunu, Çengi Dansları. Halk ile birlikte kutlanan Cuma Selamlığı, Nevruz Tebriki, Kandiller ve Sure Alayı, Ramazan, Hırka-i Sadet’i Ziyaret, Kadir Gecesi ve Alayı ve Bayram Tebrikleri Çağdaş Eğlence Sektörleri ve Türk Toplumu Batı milletleri tarzında eğlence anlayışının dönüşüm süreci 1960’lı yıllarda yaygınlaşmaya başladı. Özellikle şehirleşme ile birlikte kitle iletişim teknolojilerin evlere girmesi bu dönüşümde kilit rol olmuştur. Tiyatro, radyo, televizyon, gazete, dergi, üniversiteleşmenin yaygınlaşması ve Avrupa ülkelerine işçi göçü eğlence anlayışımızda yeni yorumlara ve yeni bakış açılarına katkı sağlamıştır. Fakat yine de Türk ve İslam geleneğinden bariz kopmalar söz konusu değildir. Bu konuda türizimci Çelik Gülersoy’un tespiti şöyledir: “ İçtimai bir zihniyet yapısının sonucu olarak toplumumuz eğlenceye değil, dinlenmeye yönelik bir görünüm taşır. Hiçbir zaman toplum çapında topluca eğlenmeye yönelik bir sosyal yapımız olmamıştır. Bunun çeşitli nedenleri var. Birincisi kadın erkek cinslerinin ortak hayatı yok. Sekslerin kendi içinde eğlenmeleri uzun ömürlü olmaz. Bir yerde biter ve doğal olmaz.Doğal olması için kadın ve erkeğin topluca yemek yemesi, müzik dinlemesi, kalkıp oynaması lazım. Halbuki asırlar boyunca Türkiye’de kadın ve erkek ayrı yaşamış; halen taşrada yine ayrı yaşantılarını sürdürüyorlar ve eğlence hayatı doğamıyor. Bu neden böyle diye baktığımızda da karşımıza dini sebepler çıkıyor. Ayrıca dinin de ötesinde mistik toplumsal nedenlerden dolayı eğlencenin kendisi de kavram olarak çok makbul bir şey değil. Çok sevinmek, eğlenmek doğu toplumlarının yapısında fazla yok.” 15 Çelik Gülersoy’un tespitlerinden anlaşılan durumu biraz açmak gerekir. Türk-İslam toplumlarında aşırılık ve dünya düşkünlüğü, inanç gereği bastırılıp dizginlenmiştir. Fakat batı ülkelerinde makul insani ölçülerde eğlenme biçimleri terk edilerek yerine aşırılık getirilmiş ve medeniyet kavramıyla birleştirilmiştir. Elbette Türk insanı eğleniyor ve elbette sevinçler paylaşılıyor. Küreselleştirme etkinliklerinin alt yapısında, kültürsüzleştirme ve kimliksizleştirme uygulamalarının büyük sermayelerce destek gördüğü de çok açıktır. Özellikle batı ve ABD kaynakları fonlar tarafından desteklenen “ batılılaştırma ve çağlaştırma” faaliyetleri, eğlence sektörü ile işbirliği içindedir. Televizyon ve sinema sektörü ile Internet odaklı bu faaliyetler giderek bir kültür emperyalizmine dönüşmektedir. Eğlence ve kadın unsurunu yoğun olarak kullanan bu oluşum, geleneksel orijinal oyun ve eğlence motiflerini de adeta bombardıman altına tutup yok etmektedir. Geleneksel Türk ve İslam eğlence anlayışının yaşatılıp yaygınlaştırılması konusu ayrı bir alan olsa da, Türk Kültür Bütünü politikası açısından telafisi zor yıkımlar yaratabilir. Turizm ve ticaret amaçlı yoz eğlence biçimlerinden inanç ve kültür turizmine doğru planlı bir yöneliş,”eğlence ve edeb” bağını yeniden pekiştirebilir. Cinsel sömürüye dayalı her türlü faaliyetin sonucunda, evrensel insani değerlerde telafisi zor erozyonlar gerçekleştiği bilinmektedir. Batılı üretim ve tüketim sektörlerinde ve turizm ve tatil etkinliklerinde bilgilendirici ve eğitici formatlar artık ön planda tutulmamaktadır. Her şeye rağmen kazanmak ve çılgınca tüketmek dünyanın doğal dengelerini de sarsmaktadır. Teknoloji ile uygarlaştığını sanan zenginleşmiş milletler ve ülkelerin gelecek yüz yıllarında, “insan sevgisi ve barış ortamı” olmayabilir. İnsanı ve dünyayı kendi elleriyle yıkan “büyük klanlar”ın pişmanlığı da artık hiçbir fayda sağlamaz. Yaratılış amacına uygun olarak yaşaması gereken insanoğlu, eğlence ve israfla üzerinde yaşadığı dünyanın bir cehenneme dönüşmesinde duyarsız kalması ancak” küresel mankurtlaştırma” ile tanımlanabilir. Türk insanı, köklerinden süzerek getirip yaşattığı ve töreleştirdiği (=Türk hukuku) değerlerini ekonomik ve özellikle ticari hayatla bağdaştırma yöntemlerini geliştirmelidir. Böyle bir gelişim için Türk kültür politikası mevzuatlara yansıtılmalıdır. Ancak, Türk eğlence sektörlerinde yaşanan aşırılıklar, asimilasyon çalışmalarında da ne yazık ki, etkili olmaktadır. Ülkemizde spor, sanat ve siyasi kirlenme içinde, eğlenme ve oyun amacını aşan uygulamaların önünü alabilmek için “kültür” eğitim, bilim, iletişim ve politikada bilimsel planlamalar bir mecburiyettir. KAYNAKÇA: 1- Akçay, İlhan / Evrensel Türk Folkloru.- <İçinde> I. Uluslar arası Türk Folklor Kongresi Bildirileri I / Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi, 1976, (53.s) 2- A.g.e. (117.s) 3-İzgi, Özkan / Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar’da Geleneksel Festival ve Eğlenceler.- <İçinde> İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, İstanbul: (31. Sayı, 1977, 30-36.ss.) 4- A.g.e. (31-32. ss.) 5- Ag.e.(34-35.ss.) 6- A.g.e. (36.s) 7- And, Metin / Anadolu Halk Dansları ve Halk Tiyatrosunun Özellikle Hayvan Benzetmeceleri Bakımından Asya Kökenleri.- . <İçinde> II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri III / Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi, 1983, (32-50.ss.) 8- Şapolyo, Enver Behnân / Atatürk ve Seymen Alayı.- 2. bsk. –Ankara : Ankara Kulübü Derneği, 2001 (Şahin Matbaası) 9- Ekinci, Yusuf / Ahilik.- İstanbul TalatMatbaası, 2001 10- Kayacan, İrfan / İslam Toplumunda Eğlence Sektörünün Ortaya Çıkışı.-<İçinde> Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Degisi, Ankara : ( 38. Sayı, 1998, 155-193. ss. ; Alıntı: 192-193.s.) 11- Genç, Reşat / Kaşgarlı ahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türklerde Oyunlar ve Eğlenceler. <İçinde> I. Uluslararası Türk Folklor Kongresi Bildirileri III / Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi, 1977, (231-242) 12,13,14 – Akçura, Gökhan / Yabancı Gözüle Türk Usulü Eğlence.- İstanbul: TÜRSAB Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği Turizm Dergisi, ( 69. Sayı, 1988, 32-41.ss.) 15- Baki, A. Günver / Turizm ve Eğlence.- İstanbul: TÜRSAB Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği Turizm Dergisi, ( 32. Sayı, 1985, 19-24.ss.)

WordPress.com'dan blog alın.