Türklerin Gizli Anayasası: Töre

01/02/2011

TÖRE’DE SOFRAYA DAVET VE İCABET*

Filed under: Misafirlik,Seyahat,Sofra — Arslan @ 07:35


Türk’ün bir adeti vardır, uygulanması şart olan. Şu sözü unutma:
“Hane sahibi bir sofra kursa,
Yoldan bir atlı geçse,
Sofra sahibi, atlıyı sofraya çağırmazsa
Ev sahibinin başı vurulur!

Yoldan bir atlı geçse,
Hane sahibi atlıyı sofraya çağırsa,
Atlı sofraya oturmazsa
Atlının başı vurulur!”

Unuttuğumuz gelenekler…
Unutmayan Anadolu…

*Avşar, Filiz Yavuz. Doktor Hanımın Çeyiz Sandığından Dökülenler. (Y.y.yok), (Y. yok), 2009, 154 sf. (sf.60)
kitabından. Sayın Filiz Avşar Yavuz’a teşekkürlerimizle.

02/07/2009

Türbedar Emmi’nin görev şuuru

Filed under: ADAMLIK,Ölüm,Din,FAYDALILIK,Görev Şuuru,Hayat — Arslan @ 11:34
turbedar emmi

turbedar emmi

 
Kayseri”de gördüğü bir rüyadan etkilenip 13 yıldır gönüllü olarak çok sayıda türbe ve caminin temizlik ve bakımını yapan ””Türbedar Mehmet Emmi”” veya ””Bursçu Mehmet Amca”” diye tanınan emekli noter baş katibi Mehmet Ünlü (74), hayatını kaybetti.
     Kapalı Çarşı”da avizecilik yapan merhum Mehmet Ünlü”nün arkadaşı Hamdi Sarp, AA muhabirine, 13 Haziran Cumartesi günü iş yerine gelen Mehmet Ünlü”nün kendisine kümbet ve camilere ait bir poşet dolusu anahtarı ””Bu işleri sana emanet ediyorum”” diyerek bıraktığını söyledi.
     Bu görüşmenin ardından 15 gün yurt dışına çıktığını ve birkaç gün önce Kayseri”ye döndüğünü belirten Sarp, şöyle dedi:
     ””Merhum Mehmet Ünlü ile 1996 yılında tanıştım. O günden bu güne tarihi cami, kümbet ve benzeri mekanlarla ilgili ortak çalışmalarımız oldu. Kendisi hayatını tarihi eserlere adamıştı. Bu eserlerin içini ve çevresini temizler, kırılan camlarını, kapılarını tamir ettirirdi. Tamamen gönüllü olarak yaptığı bu işler için hiçbir yerden ücret almazdı. Üstelik emekli maaşından da buralara harcardı. 13 Haziranda dükkanıma geldi. Bir poşet içinde onlarca anahtarı bana teslim etti. Birazının da evde olduğunu söyledi. ”Benim göğsümde bir ağrı var. Bu işleri sana emanet ediyorum” diyerek ayrıldı. Duydum ki önceki gün hayatını kaybetmiş.””
     Mehmet Ünlü”nün hayatını ülkeye adadığını belirten Sarp, ””Türbeleri temizleyip bakımını yaptığı için bazıları ”Türbedar Mehmet Emmi”, ihtiyaç sahibi üniversite öğrencilerine burs veren sanayici ve iş adamlarının burslarını öğrencilere ulaştırdığı için de ”Bursçu Mehmet Amca” diye tanınırdı. İleri yaşına rağmen bisikleti ile onlarca tarihi mekanı gezip buraların bakımını yapardı”” diye konuştu.
    
     -RÜYASINDAN ETKİLENMİŞTİ 
     Noter başkatipliğinden 1989 yılında emekli olan Mehmet Ünlü, daha önce AA muhabirine, 1994”de gördüğü bir rüyadan etkilenerek, o günden beri düzenli olarak Kayseri”deki medrese, türbe, mescit ve kümbet gibi tarihi yapıların temizlik ve bakımıyla uğraştığını anlatmıştı.
     Ünlü, 2007 yılında AA muhabirine, ””1994”de bir rüya gördüm. Rüyamda, şu anda yıkılmış olan Tutak Mescidi”nde oturan 3 kişi benden mescidi temizlememi ve kitapları kurtarmamı istedi. Bu isteği yerine getirdim. O tarihten bu yana da kümbet ve camilerin temizlik ve bakımlarını yapıyorum”” demişti.
    
     -35 CAMİ VE KÜMBETE BAKIYORDU 
     Mehmet Ünlü, 1992 yılından bu yana 35 tane cami, türbe ve kümbetin iç ve dış temizliğini yapıyor, şehitliklerdeki su bidonlarını dolduruyor, sabah çok erken saatlerde kalkıp, akşama kadar bisikleti ile tarihi mekanları dolaşıyordu.
     Cenazesi Melikgazi ilçesi Hisarcık Mahallesi”nde aile kabristanına defnedilen Ünlü, evli ve 3 çocuk babasıydı.
Tarih : 02.07.2009 13:23:02

http://www.kayserihaber.com.tr/giris.asp?kanal=haberler&id=9006

Tarîkku’l-Edeb

Filed under: Eğitim,Görgü,Hayat — Arslan @ 10:44

Ali b. Hüseyin el Amâsî’nin Taîku’l-Edeb’i adlı eser (Prof. Dr. Mehmet Şeker, DİB Yayınları, Ankara, 2002,303 sf+tıpkıbasım)

Eğitim metodları ve görgüye ait 1453 yılında yazılmış nefis bir eser. Diyanet İşxleri Başkanlığı Yayınları arasında çıkmış ve fiyatı 3 lira. Herkese okumasını tavsiye ediyorum.

Ağanın Asaleti

Arif Molu’ nun şahsında tecessüm eden “Ağa” asâleti, bu insanların, ne şartlar altında ve ne şekilde olursa olsun, başkalarının huzuru için, nefislerinde duydukları acıları bala tahvil etmenin çarpıcı tezahürleriyle doludur. Bir gün, içlerinde Darsıyak’ lı Hacı Mahmut Bey’in bulunduğu, Kayseri’ li seçkinlerden, oluşan bir kalabalık, Molu’ ya, Arif Bey’i ziyarete giderler. Saygıdeğer konuklar, pencereleri geniş avluya bakan odalarda ağırlanmaktadırlar. Bu arada ilahi bir raslantı başgösterir. Arif Bey’in çoktan beri hasta yatan oğlu Cafer, ölür. Yaslı baba, konuklarının neş’esini kaçırmak istemez. Ev halkından, çığlıklarını, göğüslerinin derinliklerinde boğmalarını rica eder. Hıçkırıklar boğazlarda düğümlenir, kimseden çıt çıkmaz. Evin arka duvarı yıktırılır, cenaze oradan çıkarılır, kaldırılır. Konuklara bir şey sezdirilmez. (Ahmet KAPLAN) Erciyes’in Eteğinden Geçenler, Kayseri Ticaret Odası Yayınları:28, Ocak 2000, Kayseri Sayfa:101

Tahtımı veririm ama..

1792 tarihinde Rus Ordusu Polonya topraklarına girdi!… Üç yıl sonra Lehistan üçüncü kez parçalandı ve Rusya, Prusya, Avusturya tarafından paylaşıldı!… Polonya’nın işgali ve bağımsızlığının sona erdirilmesini tanımayan tek devlet Osmanlı İmparatorluğu oldu. Denilir ki; Padişah yabancı diplomatları kabul ettiğinde, hep Lehistan elçisini sorar, bunun üzerine sadrazam, usulca yaklaşır ve herkesin duyacağı şekilde, padişahın kulağın şunu söyler: Lehistan elçisi yoldadır, ancak gelişi, yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir…Bu Türk’ün Leh ulusuna olan sevgisinin somut bir tazahürüdür. Şu rivayet de çok yaygındır ve Leh ulusunun büyük çoğunluğu tarafından bilinir: Osmanlı atlıları Vistül Nehrinde su içince, Lehistan kurtulacaktır… İstanbul, uzun yıllar Polonyalı göçmenlerin en önemli yerleşim merkezi oldu. Türkler, yurtsever Leh’lere, Türk Yurdunu daima açık tuttular; onlara yurt kurabilecekleri toprak verdiler; yardımlarda bulundular. 1774’de Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre, bu göçmenlerin Rusya’ya iadesi gerektiği halde, anlaşmanın o maddesi uygulanmadı. XIX. yüzyılda, baskı altındaki Polonyalılar ayaklanma hazırlıkları yaptılar; 1831, 1848 ve 1863’de gerçekleştirilen ayaklanmalar, Polonya tarihinin önemli olayları arasında yer almakla birlikte, Türk tarihini de yakından ilgilendiriyordu. Bu ulusal ayaklanmada başarı sağlayamayan devrim liderleri, başlarını ancak Osmanlı Devletine sığınarak kurtarabildiler. Bunların bir kısmı İstanbul’a geldikten sonra da mücadelelerini sürdürdüler. Rusya ile Avusturya, bu mültecilerin iade edilmesini ısrarla talep ettiler; ama zamanın Osmanlı Padişahı Abdülmecit, bu talepleri reddederken şu sözü de dünya üzerinde yankılandı: “Tahtımı veririm; fakat devletime sığınanları asla geri vermem!…”

26/01/2009

Zeybekliğin Kuralları

Zeybekliğin Kuralları

Ali Haydar Avcı

 Toplumda düzen bozulur, bir kez hak elde edebilmek zora ve güce dayanırsa orada “dağların yasası” egemen olur. Dağ yasalarının sahipleri ise bellidir: Dağlarda iç içe yaşayanlar… Zeybekler de bunlardan bir kesimidir.Şurası bir gerçek ki, insan koşullarının ürünüdür. Bir dönem sonra koşullar kaçınılmaz olarak yaşam biçimini ve kuralları belirler.

Bu bağlamda, efelerin ve zeybeklerin de uymak zorunda oldukları yaşamlarının temel unsuru olan başkaldırı geleneğinin ve kendi aralarındaki yiğitlik ve mertlik anlayışının ortaya çıkardığı birçok kural ve töreleri vardır. Bu oldukça ilginç özellikler taşıyan gelenek ve kurallar yığınının adına kısaca “efelik ve zeybeklik töreleri” diyebiliriz.
 

 

 

Adı, etkinliği, ünü, şanı ne olursa olsun, hiçbir efe ve zeybek bu kuralların dışına çıkamaz. Çıkmayı da düşünmez. Çünkü bu kuralların dışına çıkanların toplum tarafından nasıl karşılanacağı, nasıl dışlanacağı iyi bilinir. Açıktır ki, toplumsal dayanağı olmayan, destek görmeyen, hiçbir hareketin ve eylemin yaşama ve başarıya ulaşma şansı yoktur.Efelerin en önemli, hatta birinci derecedeki törelerinden biri, çetedeki zeybeklerin ve kızanların her türlü gereksinimlerini sağlamak, onları en iyi şekilde korumak, kollamak, güvenliğini sağlamak yükümlülüğüdür. Efe, bu konuda bencil olamaz, bireysel düşünemez. Zaten aralarındaki ilişki paylaşım esası üzerine kuruludur. Bundan dolayı efe, çetede en üst düzeydeki otorite olarak genellikle zeybekler ve kızanlar karşısında “babalık ve komutanlık” görevini yerine getiren bir öncü işlevini görür.
Zeybekler ve kızanlar her koşulda, her zamanda, her mekânda efeye uymak, yani “itaat etmek” ve onun söylediklerini eksiksiz yerine getirmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır. İtaat ortadan kalkar, kuralların dışına çıkılırsa o zaman silahlar konuşur. Kurallara uyan, efenin öncülüğünü, yönlendiriciliğini kabullenen kızan, baştan silahını onun ayaklarının dibine atar. Efe ise bu silahı tekrar almasına izin verir. Bu bir çeşit, her koşulda efeye uyulacağının, efenin söylediklerinin dışına çıkılmayacağının, yani itaat altında girildiğinin sözüdür. Yaptığımız incelemelerde zeybekler arasında herhangi bir “itaatsizlik” olayına rastlamadık.

Efe, yiğitliği, mertliği, cömertliği, korkusuzluğu, sabırlılığı, yardımseverliği, olgunluk örneği davranışları, olayı değerlendirme ve silah kullanmadaki yetenekleriyle çetedeki zeybek ve kızanlara sürekli örnek olmak durumundadır. Çünkü her yerde gözler kendi üzerindedir. Çevresindekileri yeterince etkileyemeyen, gerektiği gibi çekip çeviremeyen, yani yönlendiricilik ve yöneticilik görevini en iyi şekilde yerine getiremeyen efelerin etkili olma şansı yoktur. İncelediğimiz örneklerde efelerin genellikle bu niteliklere sahip ve sezgilerinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir.

Efenin haberi ve izni olmadan hiçbir zeybek ve kızan çeteden ayrılamaz, kendi başına iş yapamaz. Çünkü çok önemli, kendileri için can alıcı öneme sahip sırları paylaşmışlardır. Sığınakları, yatakları, kendilerine yardım edenleri, çetenin konumunu, zayıf ve güçlü yanlarını, gezdikleri coğrafyayı, giriştikleri eylemler iyi bilmektedir. Bu nedenle ayrılıklarda mutlaka efenin izni ve onayı gerekir.

Efeler bekâr olan kızanlarını ve zeybeklerini genellikle kendileri evlendirirler ya da evlenmelerine izin verirler. Bu durumda masrafları genellikle efe karşılar. Efeler, zeybek ve kızanlarının düğün törenlerinin şanlı şöhretli olmasına özen gösterirler. Çünkü bu durum aynı zamanda kendi şanlarını artırır.

Batı Anadolu bölgesinde bu gelenekleri yaşam biçimi haline getirmiş birçok efe zeybek vardır. Bunlar yaşadıkları dönemlerde toplumu da önemli ölçüde etkilemişlerdir.

Efelerin kendi aralarındaki ilişki ve iletişimde uydukları ilginç törelerden biri de “davet” olayıdır. Efelik töresince bir efe, başka bir efenin davetini mutlaka kabul eder. Kabul etmezse bu efelik töresince ayıptır, korkaklık sayılır. Yiğitliğe yakıştırılmaz. Nitekim Çakırcalı Mehmet Efe ile arası iyi olmamasına, aradaki adı konulmamış gizli bir rekabete rağmen Pusluoğlu Mehmet Efe, Çakırcalı’nın davetini kabul etmiştir.

Yine efelik töresine göre, bir efe oturma anında diğer efeye tüfeğinin ucunu çevirirse bu, “Sen sensin, ben de benim” demektir. Herhangi bir kalleşlik yapılacak, pusu kurulacak, mertliğe sığmayan olumsuz bir girişimde bulunulacak olursa, karşılığı silahla verilecek anlamına gelir. Bu durum güvensizliğin, kuşkunun ve tedirginliğin belirtisidir. Dostça olmayan bir davranış olarak kabul edilir.

Dostça bir davranış sayılmayan bu davranış biçimi, daha çok birbirinden çekinen zeybeklerin davranışıdır.

Zeybekler aradıkları kişileri kendi deyimleriyle “öküzün boynuna bile girse” mutlaka arar bulurlar. Gerekli dersi verirler. Bunlar, genellikle kendilerine ve halka düşmanlık eden kişiler, vurguncular, tefeciler, ihbarcılar, ırz düşmanları, sömürücüler, hak hukuk bilmeyen ağa ve zorba takımıdır.

Diğer bir ilginç davranışları da ölüm karşısındaki soğukkanlı tutumlarıdır. Ölüme aldırmayan, korku duvarlarını aşmış insan, ölümün kendisidir. Zeybeklerin kendi aralarında “Alıcı kuşun ömrü az olur” denir. Onlara göre, “Yiğit olan yiğit yaşadığı günün hesabını yapmaz.” Ölümden korkup da işinden geri durmaz. Sorun “alıcı kuş” olabilmektir. Bu nedenle olsa gerek “Zeybek yatak ölümü göremez” derler.

Geleneği, yazgıyı değiştirmek zordur. Kendilerine göre, zeybeğin de sonu, ya bir kurşun, ya bir tuzak, ya da bir çatışma ve vuruşma sonunda ansızın gelen ölümdür. Kendileri en azından iç dünyalarında buna inanır, buna hazırlanırlar.

Zeybeklik töresince efeler, yolsuzluğun ve haksızlığın yapıldığı yerde ezilen insanların hakkını korumakla yükümlüdür. Halkı soyanlardan, ağalardan ve tefecilerden aldıklarını ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar. Zorbalarla, soyguncularla, “çakal” ve “çalıkakıcı” dedikleri çapulcularla mücadele ederler. Halkın gözünde efeler, iyinin dostu, kötünün düşmanıdır. Hak severdir. Doğruluğun yanındadır.

Efeler bu töre ve gelenekte dolayı halk yığınlarınca “hak arayan kahramanlar” olarak algılanır ve efsaneleşirler. Haklarında övgü, özlem ve gurur dolu başkaldırı ve sevda türküleri, destanlar yakılır. Bu türküler halkın sazında ve sözünde, dilden dile, telden tele dolaşır durur. Olayın derinlemesine incelediğimizde bu özellikleri taşıyan birçok efe ve zeybeği görebiliriz.

Sözgelimi yıllar yılı yoksul köylüler, göçebeler, ezilen halk kesimleri Çakırcalı Mehmet Efe’nin şahsını, kendilerinden vergi ve asker almaktan başka bir şey yapmayan, üstelik de çoğu zaman baskı uygulamaktan, kıyımdan, sürgün etmekten çekinmeyen Osmanlı yönetimine karşı koruyucu gibi görmüşlerdir.

Karşılıklı dayanışma gereği Çakırcalı’da bu kesimlerden desteğini esirgememiştir. Bundan dolayı adı “Büyük Efe”ye çıkmış, ölümünden sonra bile yıllarca “Büyük Efe” olarak anılmıştır. Çakırcalı’nın “Kahpe Osmanlıya güven olmaz” diyerek yıllarca mücadele edebilmesinin, ayakta kalabilmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu bütünleşmedir.

Birçok deneylerden geçmiş, kısa sürede nice yoğun olaylar yaşamış olan zeybekler, ağırbaşlı kâmil, temkinli insanlardır. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Aralarında yalan söyleyeni, düzenlerine uymayanı barındırmazlar. Sululuktan, saygısızlıktan hoşlanmaz, övünmeyi ve kendini beğenmişliği sevmezler. Az ve öz konuşurlar.

Sözgelimi Kurtuluş Savaşı anıları sorulduğunda kısaca “Biz vazifemizi yaptık” biçiminde konuyu geçiştirmeleri, onların bu alçakgönüllü, sessiz ve derin tavırlarının göstergesidir.

Değindiğimiz konular dışında, bir de efe ve zeybeklerin toplum tarafından onaylanan, kendilerine saygı ve sevgi oluşumunun temellerinden biri olan davranış biçimleri vardır. Sözgelimi efeler, yüksek fiyatla mal satan tüccarlara çok kızarlar. Böylelerine rastladıklarında haksız kazanç sağladıkları gerekçesiyle, kumaşları arşın yerine kargıyla ölçtürürler, tartıda ise malları okka yerine batmanla çektirirlerdir. Böylece haksız kazancın acısını çıkarır, onlara ders verirlerdi. Bazen de köylerde çeşme yaptırırlar, çeşme oluklarını, su yollarını tamir ettirirler, kuyular açtırırlar, köy odalarının bakımını ve onarımını yaptırırlardır. Yoksullara yardım, kimsesiz gençlerin çeyizini düzmek zaten genel karakterleridir. Bu özellikleri yüzünden köylü, zeybekleri kendisine yöneticilerden daha yakın sayar; alacak, verecek, tarla sınırı, evlilik gibi anlaşmazlıklarda bile efelerden hakemlik etmesi istenirdi. Bilinirdi ki, efeler haksızlık yapmaz, taraf tutmaz, tartıda ayarı kaçırmaz. Efeler beğenmedikleri, halkın onaylamadığı, kendilerine uygun düşmeyen muhtar, din adamı ve korucuları değiştirirlerdi. Yöneticilerin elinden bu konuda bu yeni atananları onaylamaktan başka bir iş gelmezdi.

Zeybekler tanımadığı, güvenmediği evden su içmez; bilmediği, tehlikeli kabul ettiği yoldan geçmezdi. Bir yerden bir yere gidecekleri zaman sürekli yön değiştirirler; izlerini, gittikleri yeri belli etmemeye özen gösterirlerdi.

Zeybeklerin kayıtsız şartsız uydukları bu kurallar dışında bazı kesimlere karşı öfke ve kızgınlarını sergiledikleri değişik davranış biçimleri vardır. Bunların dışında paralı asker olan ve çoğunlukla zeybekleri takip etmekle görevlendirilen zaptiyeler gelirdi. Bir arada bulunduklarında söz konusu edildiğinde zaptiye kesiminden “kahpe dinli”, “Osmanlı köpeği” gibi aşağılayıcı deyimlerle bahsederlerdi. Buna karşılık, zorunlu askerlik görevini yerine getiren askerlere karşı daha yumuşak ve hoşgörülü davrandıkları, zorunlu kalmadıkça onlarla çatışmaya girmekten, onları vurmaktan kaçındıkları da bilinen bir durumdur.

Efe ve zeybekler kendi aralarında kuş ötüşü, ıslık, çeşitli hayvan seslerini taklit gibi bazı özel haberleşme işaretleri ve yeri geldiğinde yalnız kendilerinin anladığı söz ve deyimler kullanırlar, güvenlik amacıyla günlük parolalar tespit ederlerdi. Bu özel işaretleri ve parolaları kendilerinden başka kimse bilmezdi.

“Bir posta iki aslan sığmaz” ya da “İki koç başı bir kazanda kaynamaz” diyen büyük efeler, aynı zamanda, aynı dağlarda bulunmazlardı.

Bunun nedeni vardır. Çünkü herhangi bir nedenle her zaman karşı karşıya gelebilirler. Bu durumda mutlaka birine zarar gelecektir. Ayrıca dağlar etkinlik alanlarının önemli bir bölümüdür. Bu nedenle bir büyük efe yüze indi mi, diğer kızanlarını toplar, dağa çıkar. Kendini korumaya çalışır. Bu konuda en büyük çatışma, Ege dağlarında yıllarca Çakırcalı Mehmet Efe ve Çamlıcalı Hüseyin Efe arasında yaşanmıştır.

 http://www.mumsema.net/halk-oyunlari-dans/261686-zeybekligin-kurallari-ali-haydar-avci.html

12/01/2009

TÖRELERİMİZ GELENEKLERİMİZ GÖRENEKLERİMİZ

Töre
     Törenin sözlük anlamı “kanun,nizam ,yasa “dır.Töreye uygun olmayan hareket ve davranışlarahlak dışıdır.
 
    Toplum nesillerden beri öyle yapıla gelmiş,yaptırım gücü gelenek ve göreneklere göre daha fazla olan bu tutum ve davranışları töre olarak kabul etmişlerdir.İyi davranışları kendine mal ettiği gibi kötü  olaylarıda redddetmiştir.
 
    Asker ailelerine yardım etmek,bir düğünde el birliği yapmak,işleri paylaşmak ,fındık toplamalarda imecelere katılmak ,parasal yardımlarda bulunmak vb.iyi davranışlara örnek törelerdir.Hırsızlık,bir kadın ile erkeğin yasak ilişkisi törelere ters düşün çirkin davranışlardır.Kişi zamanla cezasını ceksede köylünün zihninden silimez ve toplum  bu tür kişilere kötü gözle bakıp onları dışlar.
 
  köyümüzde yaptırım gücü kuvvetli töre yoktur.Töreler nesilden nesile aktarılarak ve günümüz şartlarına uygun hale getirilerek gelenek ve adet halini almıştır.Törenin uygulanmaması halinde devreye giren cezalandırıcı özellik ortadan kalkmışsadece ayıplama ve toplum dışı edinme özellikleri kalmıştır.

İMECE
   Bugün töre olarak kabul edilmeyen sadece karşılıklı yardımlaşmak için yapılan ve kişi isteğine bağlı imeceler uygulamaların en güzel örneklerinden biridir.
 
   İmece,beraber birçok kimsenin toplanıp,elbirliği ile bir kişinin işi ni görmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesidir.İmecede konu komşu toplanıp işleri el birliği ile yaparlar.Böylece işlerini kısa sürede bitirirken hoşca vakit geçirilerek manevi yorgunluk da duyulmaz.
 
   Yöremizde yapılan imeceler: Bel imecesi, ekin imecesi, mısır soyma imecesi,fındık toplama ve fındık soyma imecesi gibi sayabiliriz.Bu imeceler geleneklerimizde eski işlevselliğini yitirmiş gibi görünmektedir.

Bel İmecesi
   İmece sahipleri komşularını imeceye akşamdan çağırır.Çağıranlar ertesi sabah iş yerine belleri ile birlikte gelir.Çalışmaları akşama kaddar sürür.Öğle yemeği imece sahibi tarafından verilir.

Ekin İmecesi
   Kuşluk vaktine kadar sürer,yemeksizdir.Mısır tarla üzerine atıldıktan sonra bir kenardan kazılmaya başlanır.Bu imeceden muhakkak bir kemençeci kemençeye uyarak türkü söyler.Kazmalar hep birlikte iner istekle çalışılır.

Mısır Soyma İmecesi
   Gece yapılan bu imecede gençler çok heyecanlı olan tura oyununu oynarlar.

Fındık Toplama ve Soyma İmecesi
   Fındık toplama imecesi günümüzde eski işleviyle kalan tek imece türlerinden olup ,fındık soyma imecesi ise eski işlevini teknolojiye , fındık soyma makinalarına bırakmıştır.

KONUK AĞIRLAMA
   Yöremizde konuk “Tanrı misafiri”dir.Evler küçük olduğundan konuk odalarına rastlanılmaz;ama elden geldiğince misafir rahat ettirilmeye çalışılır.Bazı köylerimizde köy konakları vardır.Misafirler burada ağırlanır.
 
   Yazın konuklar eğer günlük oturmaya geldilerse evin önündeki bahçede ağırlanır.O kişiye , evde yakınlık gösterilir ve ailenin gücünün üstünde yiyecekler çıkarılır.Konuklar yatılı gelmişlerse temiz yataklarda yatırılır.Ayrı bir oda açırılır.
 
   Türk misafirperverliği yöremizde bütünüyle gözükmektedir.Fındık toplama ve fındık harmanlama , ayıklama zamanında misafirliğe gidilmez.Herkes fındık ayından bir an önce cıkmak için çabalar.

TÖRE DÜZENİ,ÖRF,ADET,GELENEK ve GÖRENEKLER 
  Örfler çoğu zaman toplumun katı beklentileri olarak nitelenen bir takım örnek tutum ve davranışlardır.Örfler aynı zamanda toplumu ,herhangi bir değer sisteminin bünyesini oluşturan temel taşlarını da temsil ederler .Bu değerler sistemi,toplumsal yapının durumuna göre giderek özel bir hukuk sistemine göre ya da o sistemdeki bir yasa maddesine de gerekçe olur.
  Örflerin bireyle birey,bireyle aile,bireyle komşu ve akrabalar , bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri,davranışları ,tutum ve tavırları düzenleyen ve belirleyen işlevleri vardır.Toplumun her üyesini sürekli olarak baskı altında tutan örfler, zorlayıcı yaptırıcı ya da yasaklayıcı yaptırımlarıyla bireyin grupla cemaatle ya da toplumla uygunlaşımını sağlar.Öte yandan cins,taş,sınıf ve mesleklere göre belirlenmiş çeşitli örfler bunlar arsında bağlantıyı koruma,kollama,pekiştirme ve denetleme işlevleriyle de yüklüdürler.
 
   Örflere karşı çıkma kimi toplumlarda yasaya karşı çıkmakla bir tutulur,hatta bu zaman zaman yasalarında üstüne çıkarak katı ve bağımsız bir tutumla birey cezalandırılır. 

Adet
 
   Adetler tıpkı örfler gibi birçok sosyal içerikli ilişkiyi düzenlemekte,yönetmekte ve denetlemektedirler.Toplumsal yaşamın düzenli gitmesine,kuralların uygulanmasında adetler etkili olmaktadırlar;örnegin karşılama ve uğurlamalar; yemek ve sofra düzenleri; geçiş dönemleriyle ilgili kutlama ve kutlamalar; kız isteme, nişanlık ve evlenme usülleri; cinsler,yaş grupları,meslek mensupları arasındaki ilişkilerin biçimleri gibi şeyler adetin alanına girer.
 
   Adetler çeşitli kökenlerden kaynaklanmış ve biçimlenmişlerdir;bunlar içerisinde geçmiş zamanlarda yaşama biçimleri ,dünya görüşleri,ilginç rastlantı ve olaylar önemli bir yer tutarlar.Bir toplumda ,toplumun bütününü ilgilendiren adetler olduğu gibi,çeşitli mesleklerin , mezheplerin,etnik grupların vb. kendilerine özgü adetleri vardır.Adetlerin pratikteki uygulanışı giderek gelenekleşmesini sağlayan bu konuda bilinçli yada bilinçsiz görev üstlenen yaş ve cins gruplarıyla dinsel liderler,dernek yöneticileri,oyun grubu başkanları bulunmaktadır.Kimi adetler oldukça durağan ve sürekliyen, kimisi de zamanla değişebilen niteliktedir.

GELENEK
 
   Gelenekler geniş anlamıyla bir kuşaktan ötekine geçirilebilen bilgi,tasarım,boş inanç,yaşantı biçimi;daha geniş anlamıyla da maddi olmayan kültürdür.Dar anlamda ise, kuşaklar boyunca bir toplumun kutsal ya da politik işleri gibi önemli konulardaki görüşleridir.Gelenekler,sözlü ve yazılı olmak üzere iki bölüme ayrılır.Tıpkı adetler gibi ,ama onlardan daha  güçlü olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde ve denetlenmesinde önemli rol oynar nitelikleri bakımından genellikle tutucu olan gelenekler aile,hukuk,din ve politika gibi toplumsal kurumlar üzerinde etkilidirler;bilim ve sanat,geleneklerin daha az etkisinde kalır.Bireyin bağlı bulunduğu grubun yada toplumun geleneklerine karşı çıkması ,bu karşı çıkışın derecesine göre bireyin toplulukça aforozundan saldırıya uğramasına,hoş görülmesinden alaya alınmasına kadar genişleyen tepki  türlerinde biçimlenir.Geleneklerin tıpkı örfler gibi yasalarla belirlenmiş türleri vardır.Yasa geleneklere ve  onlara aykırı davranışlar için  verilecek olan cezaları bu ölçüye sokmaya çalışır.Gelenekler,genellikle yasalardan çok daha geniş bir alanı yönetirler.
 
   Göreleliler gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Gelenek ve görenekler halk üzerinde birleştirici ve bütünleştirici etkilere sahiptir.İlişkilerde dostluk ve akrabalık yönlerini güçlendirir.

GÖRENEK
    Göreneğin ,örfe,adete,geleneğe bakarak yaptırım gücü daha zayıftır.Örfteki yapılma zorunluluğu,adetve gelenekteki yapılmalı özelliği,görenekte yapılabilmeli özelliğini alır.En yalın anlamıyla bir şeyi görüle geldiği gibi yapma alışkanlığı olan görenek,öteki sosyal alışkanlık gibi gerekli ve uygun görülenleri kapsar.Ama bunların mutlaka yerine getirilmesini istemez .Öteden beri yapıla gelmekte olan ,fakat henüz adet durumunu kazanmamış olan bu davranış biçimlerine grubun,toplumun gelişmesine uygun yenilikler eklenir.
 
    Görenekler günlük yaşantımızın gerekli gördüğü  ilişkilerin düzenlenmesinde ,bireyler arasındaki sürtüşmeleri azaltmakta ,toplumsal ilişkilerin kolaylaşmasında ,belirleyici rol oynar.Komşu ziyaretlerinde ,hasta yoklamalarında ,alışverişte,tanışma ve tanıştırılmalarda nasıl davranılacagını belirleyerek ilişkilerin düzenli gitmesine yadımcı olur.

 Mayıs Yedisi   
Mayıs Yadisi adlı Rumı takvıme göre konulmuştur.Rumi takvime göre 7 mayıs,kullanmakta oldugumuz miladi tak. göre ise her yıl mayıs ayının 21, gününe denk gelmektedir.Mayıs yedisi  geldiğinde dere ile denizin sularının birbirine karıştığı yerden su alınır.Su alma işi özellikle “seher vakti”nde yapılır. Özellikle yeni doğmuş çocuklar ile nazara ,sihire yakalandıklarına inananlar bu suyla yıkanır.Yıkanma sırasında dualar edilir.Böylece gelecek yılın mayıs yedisine kadar korunulmuş olur.

   Bu gelenek ,denizden uzak iç kesimlerdede uygulanır.Mayıs yedisinde dere ile denizin karıştığı yerden su alamayanlar ise seher vakti arasında besmeleyi çekerek evden çıkarak yedı ayrı gözden (kaynaktan)kaplarına su ile doldururlar.Yine nazarsa,sihire ve büyüye karşı bu suyla yıkanırlar.

Mart dokuzu
 
    Mart Dokuzu geleneği ,ölüm ve hayat ile ilgili olup halen sürdürülen bir gelenektir.İnanılır ki ,Martın dokuzuncu gününde tüm cadılar toplanır.Kimi kedi,kimi sinek,kimi köpek şeklinde kılık değiştirerek kırkını aşmamış çocukları yerler.Bu nedenle Martın dokuzunda kırkını aşmamış çocuklar özel bir dikkatle korunulur.Tahta yemek kaşıkları içinde su bırakılır.Amamç cadıların yemek yenilen kaşıklara ağızların sürüp kirletmelerini engellemektir.

Ayakbağı Kesme
 
Kimi yürüme güçlüğü çeken çocukların ayaklarında adım atmalarını engelleyen bir bağ olduguna inanılır.Bunun için ya bir üzüm teveğinden yedi kere çekilir ya da herhangi bir ailenin ilk çocuğu ,yeni doğmuş bir bebeğin ayağına üç kere ip bağlayarak koparır.Böylece bebek ayakbağından kurtulmuş sayılır.

Kız Kaçırmak
 
Kız kaçırma olayı günümüzde çok az vuku bulunmaktadır.Bu olay daha çok iki tarafın rızasıyla olmaktadır.Ancak eski yılarda kız kaçırma zor kullanarak da olmaktaydı.M.Lermiolu,eski yıllarda kız kaçırma olaylarını şöyle anlatmaktadır:”Evlenecek delikanlı seviştiği kızın yolunu bekler veye bulunduğu yeri tespit eder,bizzat veya arkadaşlarının yardımı ile kızı kaldırıp kaçırırdı.Bazen bu kaçırmalarda zor da kullanılardı.Bu hal zorla kaçırılan kızla kaçıran delikanlının yakınakrabaları arasında kanlı hadiselerin doğumuna sebep veriridi.”Köylerimizde bu iptidai ve çirkin adetten başka başlık usulüde cari idi.Evlenecek olan delikanlı ,evleneceği kızın babasına “başlık” namı altında tarafların içtimai ve mali seviyelerine göre bir miktar para vermek mecburiyetinde idi.

Misafire zarar verilmez!

Filed under: Misafirlik — Arslan @ 15:24

Ulu Hakan’a Reva Görülenler 4

09 Nisan 2007 Pazartesi | 13:17

Saray da yapılan misafir hazırlıkları, diğerlerine benzemiyordu. Ulu Hakan Abdülhamid Han’a hal kararını bildirecek olan misafirler için hazırlanıyorlardı. Aslında devletin selametine ve bekasına darbe vuracak olan ekibi bekliyordu saray. Abdülhamid Han’ın hal edileceği haberi, kısa sürede sarayda yayılmış, herkesi üzüntü ve endişe kaplamıştı.
 
Heyetin gelmek üzere olduğu haberi üzerine telaş biraz daha arttı. Herkes teyakkuzdaydı. Herhangi bir mukavemet emri almamışlardı ama hertürlü ihtimali de düşünmüşlerdi. Heyet, yanlarına aldıkları bir grup askerle, sarayın kapısından girdiklerinde bütün saray çalışanları ve saray halkı delici bakışlarla, gelen heyeti süzüyordu. Herkes son bir ümit padişahtan haber beklediler. Bir işaret, bir emir ama o emir gelmeyecekti.

Heyet, sanki davete gelmiş gibi yavaş yavaş, sarayın avlusundan geçip kapının önünde durdu. Kapılar açıldı, askerler atlarından indi. Heyet askerlerin korumasında arabadan indi ve kapının önünde durdu. Cevat Bey gelenlere göz gezdirdikten sonra, heyete döndü.

- Buyrun beyler hoşgeldiniz. Padişahımız sizi beklemektedir. Yalnız askerler geri kalsınlar.

Heyet biran için itiraz edecek oldu ama Cevat Bey onları susturdu.

- Merak buyurmayın beyler. Sizin için bir tehlike yoktur. Bilirsiniz törelerimizde misafire zarar verilmez. Buyurun lütfen, padişahımızı bekletmeyelim.

Askerleri geride bırakarak Cevat Bey’in peşinden saraya girdiler. Abdülhamid Han’ın bulunduğu odanın kapısına geldiklerinde Cevat Bey, beklemelerini söyledi ve kapıyı tıklatıp içeri girdi.

Abdülhamid Han makamında oturuyordu. Cevat Bey selam verdikten sonra gelenlerin haberini verdi.

- Efendim, Millî Meclis’ten heyet geldi, sizi görmek istemektedirler.

- Heyet’te kimler vardır Cevat Bey.

- Efendim, Arnavut Esat Toptanî, Laz Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi ve Yahudi Karasu Efendi.

Abdülhamid Han’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi ve anlayabileceklerin yüzlerinde kırbaç etkisi yapacak şu sözleri söyledi.

- Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal’ kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı? Takdir Cevdet Bey Takdir. İçeri buyur et misafirleri, bakalım neyi nasıl derler.

Heyet içeri girdiğinde, padişahı görünce bir an irkildiler. Abdülhamid Han sert bir şekilde onları süzmekteydi. Heyetin verdiği selamları alıp, karşılık verdikten sonra konuşmaları için işaret etti. Fakat heyette kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Padişah onları bakışlarıyla ezmişti.

Başta duran Arnavut Esat Toptani, bir an cesarete gelip, futursuzca ve terbiyesiz bir uslupla, korkularını yenmek için bağırdı.

- Kararı açıklıyorum, Millet seni azletti.

Abdülhamid Han, sert bir bakışla Esatp Toptani’yi ezdikten sonra, vakur bir ifadeyle konuştu.

- Yanlış anlamadıysam hâl’ettik demek istiyorsunuz. Ben Türklerin ve Müslümanların hâlifesiyim. Hâl’ edecekse beni onlar hâl’ etmeliydi. Sen yahûdîsin!, sen ermenisin!, sen nankörsün!”

Son kelemesini öyle bir sert şekilde söyledi ki; saray bu sözle yankılandı. Heyet ister istemez, bir adım geri atmak zorunda kaldılar. Hepsinin yüzlerinden şaşkınlık ve korku okunuyordu. Biran ne yapacaklarını şaşırdılar ve kalakaldılar. Abdülhamid Han sözünün devamında, üç kere; “zâlike takdîru’l azîzil alîm” (Azîz ve kâdir olan Allâh’ın takdiridir.) dedi. Bunu o kadar derinden söyledi ki; saray da, ordu da bu sözden ötürü titredi.

Heyetin içinde kendini ilk toplayan, Arif Hikmet Paşa oldu. Padişahtan izin isteyip elindeki fermanı okumaya başladı.

- ‘İmam-ı Müslimin olan Zeyd bazı mesail-i mühimme-i şer’iyyeyi Kütüb-i şeriyyeden tayy ü ihraç ve kütüb-i mezkûreyi men ü hark ü ihrak…’

Fetvada ‘Kütüb-i şerr’iyeyi hark ü ihrak’ yani şerî kitapları yırtıp yakma sözleri geçince, Abdühamid Han bir anda celallendi ve yüksek sesle Arif Hikmet Paşa’ya seslendi.

- Ey şaşkın! Ben hangi kütüb-i şeri’yyeyi yakmışım ki, bana bu suçlamalarda bulunursunuz. Haşa! Kesinlikle böyle bir hareketim vuku bulmuş değildir.

Abdülhamid Han’ın bir anda parlaması, Arif Hikmet Paşa’nın gözünü korkuttu. Yardım istercesine diğerlerine baktığında onların da aynı durumda olduğunu gördü. Kendini toplayıp, titrek ve korku dolu bir sesle fetvayı bitirdi.

- Bu kararı hangi makam vermiştir Arif efendi.

- Meclis-i Millî padişahım.

- Ya… öyle mi, Meclis-i Milli demek ki.

Abdülhamid Han bir müddet Arif Hikmet Paşa’yı süzdükten sonra, tarihe altın harflerle yazılacak şu sözlerini söyledi.

- Otuzüç sene millet ve devletim için, memleketimin selâmeti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek te Resulullahtır. Bu memleketi nasıl buldumsa öyle teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetlerime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak oldular. Sizleride buna alet ettiler.

Heyet darbe üstüne darbe yiyordu. Bu darbeyle bir kere daha sallandılar. Korku ve endişe ile bekliyorlardı.

09/01/2009

ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEK

Filed under: Hayat — Arslan @ 11:53

(İç içe geçmiş uygulamalar için bir örnek: içinde töreler de var olan bir piyes. Ama hangisi adet, hangisi töre ayıramamışlar ve kafa bulandırmaktan başka bir sonuç çıkmamış!)

ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEK (TİYATRO OYUNLARI, SKEÇLER, PİYESLER, ORATORYOLAR)

ŞAHISLAR: ORHAN, ZİŞAN, FEHİMAN, GÜZİN, FİKRET, NERİMAN, HÜSEYİN, SALİH, FERİHA.

Güzin:Ablacığım,bana biraz harçlık verebilir misin?

Fehiman:Harçlığımdan mı? Ben de bulaşığa yardım için geldin sandım. Yine ne çabuk bitti paran?

Güzin:Bu ara üç arkadaşımın doğum günü var. Hepsine aynı hediyeden almak istiyorum da,benim param yetmiyor.

Fehiman:Güzin bu doğum günleri için bu kadar para tüketmeni anlayamıyorum. Üstelik birbirinizin evine bir sürü ıvır zıvır yığıyorsunuz.

Güzin:Abla ne yapabilirim ki? Bu da bir adet.

Fehiman:Çok sıkıcı bir adet. Batılı özentilerin hepsini yapmak zorunda mısınız? Hele bir de “İyi ki doğdun.” demez misiniz? Öyle sırıtıyor ki…

Güzin:Aman abla iyi ki biraz para istedim. Gider babamdan alırım ben de.

Fehiman: (Bıkkın) İyi canım,al. Şükür bulaşıklar bitti,hadi çıkalım mutfaktan.

(FON)

Zişan:Güzin iyi hatırlattın. Orhan,ben de görmeye gideceğim,biraz bana da para ayır.

Orhan:Yine mi görme Zişan? Bu defa ne için?

Zişan:Apartmanda iki çocuk üniversiteyi bitirdi. Herkes gitti,ben gidemedim.

Orhan:Allah Allah,kim çıkartıyor bu icatları?

Zişan:İyi oluyor Orhan. Hediyeleşmek sevaptır.

Fehiman:Ne hediyeleşmesi anneciğim, ‘görmeleşme’ desenize şuna.

Zişan:Olsun,o da iyi bir adet.

Orhan:Bence hiç iyi değil Zişan. Bizim örflerimiz insana neşe veriyor,sizin görmeleriniz ise sıkıntı yaratıyor.

Zişan:Aman Orhan,iyi ki bir para istedim.

Orhan:Ya Zişan biliyorsun parada değilim ama bu adetleriniz sürekli çoğalıyor,devamlı değişiyor. Senin hoşuna gidiyor mu Allah aşkına?

Zişan:Gitmiyor ama yapmazsam ayıp olur. Herkes yapınca ben de yapıyorum.

Fehiman:Bakın anne görüyor musunuz? Demek ‘Ayıp olmasın,desinler,demesinler’ için yapılıyor bu uydurma adetler.

Orhan:Evet tabi,bizim örfümüzdeki hediyeleşmeyle alakası yok.

Zişan:Bu vesileyle birbirimize gidip geliyoruz işte.

Orhan: (Şakacı) Ayak bastı ha! Halbuki müminlerin birbirlerini ziyaret etmeleri zaten sevaptır.

Fehiman:Al gülüm ver gülüm. Zaten babacığım bu adetlerin biri batıyor,biri çıkıyor. Uzun süre kalmıyor,sürekli değişiyor.

Orhan:Yaa? İhtiyaca göre mi şekilleniyor?

Fehiman:Ne ihtiyacı baba? Keşke öyle olsaydı!… Bunlar zevke göre,hevaya göre,akıllarına estiğine göre….

Orhan:Ooo bu iyi değil kızım. Bizim fıkhımızda yani anlayışımızda esas,sürekli olandır. Mesela içtihat ibadeti…

Fehiman: (Acıklı) Hıh babacığım,bizim bu kadar ithal adetlerimiz,geleneklerimiz, uydurmalarımız varken,içtihat kime gerek? Onlarla ne güzel idare ediyoruz işte.

Orhan:Yahu Fehiman şu batılılara bir haber salsak da,içtihadı öğrenip dünyaya öğretseler. Nasıl olur?

Fehiman:Harika olur baba. O zaman; “Bak elin gavuru ne icatlar çıkarıyor.” der,ama yine içtihat etmeden taklit ederler.

Orhan:Yazık,daha kimden ne alınır ne alınmaz seçmeyi bilmiyorlar. İyi ki kızım Tevhidi geleneği,geleneğin kaynağı vahyi biliyoruz.

Zişan:Kıskandınız yine batılıları. Bak onların paralarının üstünde bile “Tanrı’ya güveniyoruz” yazıyor. Onlar nasıl dindarlar.

Orhan:İyi tamam. Onlar güveniyorsa mesele yok,biz de güveniriz. Nerden nereye geldi konu. Güzin,kızım,sana para mı lazımdı şimdi?

(FON)

(ARABA SESİ,ARABA DURUR.) (KAPILARI AÇILIR, KAPANIR)

Orhan:Selamun aleyküm Hüseyin Ağa.

Hüseyin:Aleyküm selam,sefalar getirdiniz. Buyurun buyurun. (KUZU SESLERİ) Cengiz Bey nerede?

Orhan:Arkadaki arabada. Biliyoruz eski ahbapsın amma bu kadar da acele etme.

Hüseyin:Kıskanma Orhan Bey kıskanma. Bilirsin Cengiz Beyim bir tane.

(KUZU SESLERİ DEVAM EDİYOR.)

(ARABA VE KAPI AÇMA KAPATMA SESİ)

(KUŞ SESLERİ)

Fikret:İşte Cengiz Amcalar da geldi. Salih,niye arkada kaldınız? Su içmek için mi durdunuz yolda?

Salih: (Heyecanlı) Eveet,yetiştik ama size. Kuzuya bak Fikret Abi.

Fikret:Çok güzel değil mi? Hadi gel sevelim. Abi,kuzuyu bırakır mısın?

Salih:Abi hiç cevap vermiyor. Elindeki bıçakla ne yapacak?

Fikret: (Düşünceli) Bilmem. Bir iş vardır herhalde. Bak,Cengiz Amcaya doğru gidiyor. Keşke kuzuyu götürmese.

Salih:Kuzu zaten gitmek istemiyor.

Fikret:Kuzuyu yere yatıracak. Hii kesecek Salih.

Salih: Abii (Sızlanır) Fikret Abi kesmesin çok küçük.

Fikret:Koş yanlarına gidelim…. (Nefes nefese) Kesmeyin…

Salih:Kesmeyin. O kuzu çok minik.

Orhan:Hüseyin ne oluyor? Bu kuzuyu niye devirdin yere? Çek oğlum şu bıçağı.

HüseyinBig Grinur Orhan Bey,karışma. Bir kuzu devirmem mi ben size? Bak Cengiz,bu senin şerefine.

Orhan:Kardeşim yapma. Hayvan küçük yazıktır.

(KUZU SESİ)

Hüseyin:Ya geç Orhan Bey,bu bizim örfümüz.

Orhan:İyi de yazık hayvana. Böyle örf olur mu?

Hüseyin: (Sert) Yoo karışma sen,bu töre,önünüze bir kan akıtacağım. Canınıza kurban olsun.

(FON)

Salih: (Üzgün) Kuzuyu sevemedik Fikret Abi…

Fikret:Yazık oldu,ne tatlıydı…Gel,şurada başka kuzular var, onların yanına gidelim.

Salih: (İsteksiz) İstemem. Onlar güzel değil. Küçük kuzuyu sevmiştim ben.

Fikret:Ne yapalım adetmiş. Kesmeleri gerekiyormuş.

(KUZU SESLERİ) (KUŞ SESLERİ)

Salih: (Düşünceli) Fikret Abi,biliyor musun ben sünnette hiç o pelerinleri giymeyeceğim.

Fikret:Niye Salih?

Salih:O da adetmiş çünkü.

Fikret:İyi giyme o zaman. Zaten hiç iyi bir adet değil. Pullu,boncuklu,püsküllü müskülü…

Salih:Kız elbiselerine benziyo yaa… Ama Eray’ın annesi dedi ki; “En güzel pelerini ben oğluma aldım.”

Fikret: (Umursamaz) İyi,giydirsin. Sen de güzelce pantolon giyersin.

Salih:Ama şapka da istiyorum.

Fikret:İstersen tak. Ama Ali Seydi’nin şapkası olmayacak. O sana özenmez mi?

Salih:Hımm….Ee? Eray’a da özenir. Onun her şeyi var.

Fikret:Hayır özenmez. Sen ona anlatırsın; “Bak ben de o elbiselerden giymedim.” dersin.

Salih:İyi,şapkayı da takmam öyleyse.

Fikret:O zaman çok güzel olur. Hem biz de yeni,güzel adet çıkarmış oluruz.

(FON)

Orhan:Hüseyin Ağa,hayvan kesilince bir iki yoksula pay verilirdi,sofraya çağırılırdı. Şimdi de devam ediyor mu o gelenek?

Hüseyin:Yok yok kalmadı gayrı.Herkes kendi boğazını doyuruyor gayrı.

Orhan:Ben de diyordum hiç olmazsa köylerde adetler devam ediyor,köylüler güzellikleri muhafaza ediyor.

Hüseyin:Geçti Orhan Bey geçti.

OrhanBig Grinesene bu kuzuyu doyasıya değil,patlayasıya yiyeceğiz şimdi.

Hüseyin:Estağfurullah Orhan Bey. O nasıl söz? Afiyetle yersiniz inşallah.

Orhan:Hüseyin Ağa niye estağfurullah çektin? Bir kusur varsa beraber Allah’tan af dileyelim.

Hüseyin:Alışkanlık Orhan Bey.

Orhan:İyi,güzel alışkanlıkların var senin,bilirim. Ama şu alışkanlığını bırak.

Hüseyin:Hangi alışkanlığımı?

Orhan:Misafire kurban kesip,kan akıtmayı.

Hüseyin:Cık cık cık,o töre,gelenek.

Orhan:İyi de yoksulu doyurmak da gelenek. Bakıyorum onu terk etmişsin.

Hüseyin:Şimdi artık kimse yapmıyor.

Orhan:Başkasını ne yapacaksın sen Ağa? Gittikçe fakir fukara çoğalıyor.

Hüseyin:Neyleyim….

OrhanBig Grinesene sen gelenekçi olmuşsun. Atalarımızın adetini bırakmazsın da Allah’ın tavsiyelerini ihmal edersin ha?

Hüseyin: (İç çeker) Haklısın Orhan Bey…

Orhan:Hüseyin Ağa,hurafeler,taklitçilik,böyle basit gördüğünüz ameller yüzünden çoğalıyor. “Canınıza kurban olsun.” demezdin sen “Allah’ına kurban.” derdin.

Hüseyin:Orhan Bey,amelimiz Allah için olmayınca,dilimiz de hayır söylemiyor. Gel gör,daha ne güzel geleneklerimizi unuttuk.

Orhan:Halbuki bir toplumda yanlış şeyler adet,gelenek olmuşsa,onu kaldırıp yerine yenisini,iyisini koyacak kadar fikrimiz olmalı. En azından kendi hayatımızda terk ederiz yanlışları.

HüseyinBig Grinoğru doğru. Biz çok hastalıklı bir toplumuz. Geçen yıl hacdan döndüğümde rençper; “Olmaz Ağa,mevlütsüz hac olur mu? Köylü ne der sonra?”deyince bir şey diyemedim.

Orhan:Adam kendince haklı. O da adet olmuş.

Hüseyin:N’olur ben daha iyisini yapsaydım? Niyetim Nedim Hocaya gidip; “Biraz va’z et.” demekti,olmadı.Köylü; “Bunca yıllık adetimizi mi değiştiriyorsun ağa?” der diye çekindim.

Orhan:Cahili adetleri kaldırmak,en azından kendimiz yapmamak zor geliyor bize Hüseyin.

Hüseyin:Zaten seçemiyoruz ki. Örfler,adetler,hurafeler birbirine girmiş.

Orhan:Örflerimiz hazineler değerinde.

Hüseyin:Arif olmak gerekir Orhan Bey arif. Allah ıslah etsin bizi.

Orhan:Amin amin,kaldıralım hadi artık Cengiz Beyi,buraya uyumaya mı geldi?

(FON)

Neriman:İşte böyle Feriha Abla,böylece sünnet merasimi de bitti.

Feriha:Eh hayırlı olsun. Allah evlenmelerini de nasip etsin.

Neriman:Sen ne örüyorsun yine? Fiskosa benziyor. Bu kaçıncı?

Feriha:Hoşuma gitti yapıyorum… Bak bu yazmayı da yeni yaptım. Nasıl olmuş,beğendin mi?

Neriman:Evet,güzel olmuş da biliyorsun kızın bunları kullanmaz.

Feriha:Hee,“Boşuna yapma,hiçbirini kullanmam.” diyor.

Neriman:Eee daha ne diye yapıyorsun Feriha Abla? Boşuna zahmet,masraf. Canına yazık.

Feriha:Hiç boşuna olur mu? Çeyizde görünecek. ‘Anası uyumuş kızı büyümüş.’ demesinler.

Neriman:Feriha Abla,kızınla anlaşayım da,o çeyizini gösterdikten sonra ben de kızımın çeyizinde göstereyim,geri veririm.

Feriha: (Gülerek) Kiralarsın ancak. Ey sen de yap.Elin armut mu topluyor?

Neriman:İyi de,kullanılmayacak şeyleri niye yapayım?

Feriha:Adettir Neriman. Yapmamak olmaz.

Neriman:Şimdi yeni adette,annenler bir de kitaplar alıp çeyize koyuyorlarmış.

Feriha: (Gülerek) Uy aman şaşırmışlar.İcat koymayıp çıkarıyorlar.

Neriman:İyi bir icat gibi Feriha Abla,Meali Kerim’de alıyorlarmış.

Feriha:Eskiden annem de bana Kur’an almıştı,daha duruyor.

Neriman:Sen de aldın mı kızına?

Feriha:….Yok,şimdi Kur’an’lar çok pahalı…Oğlan tarafı alır herhalde bir tane.

Neriman:Ne olur ne olmaz. Sen al bir tane.

Feriha:Yok Neriman,daha bir sürü örecek şey var. Dolu ip parası lazım. Sen niye o çocuğa sünnetlik almadın?

Neriman:İstemedi.

Feriha: (Kızgın) O nasıl işmiş? Hiç istemez olur mu çocuk?

Neriman:Ay herkes bana kızıyor. Vallahi kendi istemedi.

Feriha:Uyy…Niye?

Neriman:Benim oğlum güzel adetlere öncü olacakmış teyzesi.

Feriha:Azıcık iyi işler bellet oğluna…. Amma acayip işleriniz var.

Neriman:Kötü mü Feriha Abla? Bir sürü saçmalıktan, komiklikten,üstelik masraftan kurtaracak.

Feriha:Eyh,kızın da gelinlik giymesin bari.

08/01/2009

MİSAFİRPERVERLİK

Filed under: Misafirlik — Arslan @ 13:43

Türk Milletinin temel değerlerinden biriside misafirperverliktir. Misafirperverlik; konuğa verilen önem, değer ve yaklaşımdır.

Türkler de misafir ağırlamak, misafire verilen değer ve ona yüklenen anlam oldukça önemlidir. Türklere göre zorlu hayat koşulları karşısında insanların misafirperverlikleri sayesinde yaşamları kolaylaşır, ilişkileri gelişir ve kendilerini güvende hissederler.

Misafirperverlikle ilgili çok eskiden yaşanmış bir iki olayı örnek vermek istiyorum.

Yaşlı teyze anlatıyor:

“Biz misafire, misafir ağırlamaya çok alışıktık. Bir gün, “Bugün misafir gelmedi başım ağrıyor” demişti anneannem. Bu lafı söyledikten biraz sonra bir atlı kapıyı çaldı. Anneanneme bunu söyleyince sevindi. Gelen bir Ermeni’ydi. Babamın samimi arkadaşıydı. Onu ağırladık, derken bir komşu dedi ki, “Bu Ermeni’ye bu hürmet niye?” babam da “Bu eşiği aşanın, aşıpta içeri girenin, dini, imanı, kim olduğu, nerden gelip nereye gittiği sorulmaz” demişti. Gözlerim hala yaşarıyor.

Yine çocukluğumda, köyümüzde bir düğün vardı. Bizde ona gideceğiz. Mart sonu, her taraf çamur çaylak, derken kapı çalındı, bir dilenci. Ayağını çıkarıp girdi. Babam ayaklarını yıkadı sofraya buyur ettiler. Babam ve annem kilere gittiler. Çocukluk bu ya merak edip bende arkalarından koştum. Babam anneme dedi ki; ”Eğer ona ayrı bir sofra kursaydın, bu gece seni boşayacaktım”.”

Sanırım bu anlatılanlar, Türk Milletinin misafirperverlikle ilgili düşüncelerini açıkça ortaya koymuştur.

Bazı yörelerde, “Şöhret için keskin kılıç ve kırk sofra gerekir” denir. Toplumda kabul görmenin bir yoludur misafirperverlik.

Türkler misafir ağırlarken her şeyin eksiksiz olmasını ister. Hizmette kusur asla affedilmez. Aksi bir durumda mahcup olacaklarını düşünürler. Her evin mutlaka bir misafir odası vardır ve sürekli olarak hizmete hazırdır. Misafir her zaman el üstünde tutulur. Odaya girdiği zaman büyük küçük herkes ayağa kalkar. Evin büyüğü, misafire oturması teklifinde bulunur, o da karşısındaki büyük olduğu için ona oturmasını teklif eder ama bu teklif bölümünü ev sahibi kazanır. Misafir oturmadan kimse oturmaz. Misafirin geleceği önceden biliniyorsa, evdeki havlular değiştirilir. Evde misafire özel saklanan terlik kapının girişinde hazır bekletilir. Yemekte günlük kullanılan çatal kaşığın yerine, hanımların özenle sakladıkları takımlar kullanılır.

 

Sonraki Sayfa »

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers