Türklerin Gizli Anayasası: Töre

12/01/2009

Kadına verilen değer

Filed under: Kadın — Arslan @ 16:33

İslâm Mimarlık Sanatına Genel Bir Bakış (XII)


Selçuklular, Anadolu’ya yerleştiklerinde batıda Bizans, kuzeyde Pontus devletleri ile komşu oldular. Nüfuz bölgelerinde, bu gün de varlıklarını sürdüren mamur kentler vardı. Bu kentlerde, Hıristiyan eserlerinin yanı sıra, İslâm dininin gerektirdiği camiler, türbeler (kümbetler) yanında sosyal yaşam işlevli okullar (medreseler), aşevleri (imaretler), sağlık tesisleri (dar-üş şifalar), ticaret yolları üzerine hanlar (kervansaraylar), askeri yapılar (kaleler) inşa ettiler. Bu anıt eserlerin birçoğu, bu gün de Anadolu Selçuk uygarlığına tanıklık etmektedir. Bu eserlerden başlıcalarını, işlevlerine göre gruplandırarak anlatacağım:

CAMİLER

Camilerin dış mekândaki başat elemanları, girişteki taç kapı ve mihrap üzerindeki kubbedir. İç mekân, henüz sütun kalabalığından kurtulamamıştır. Bu mimarlık üslûbunu İran ve Horasan bahsinde görmüştük.

Konya Alâeddin Camii’nin inşasına Sultan Rükneddin Mesut (1116-1156) dönemi sonunda, 1156’da başlanmış, II. Kılıçaslan (1156-1192) döneminde kubbe inşası ile devam edilmiş, sonraki sultanlardan sonra, Alâeddin Keykubat (1220-1237) dönemi başında bitirilerek sultanın ismi ile açılmıştır. Bu camide de İran üslûbunda gördüğümüz taç kapı, iki sütun üzerinde devam etmektedir. Caminin ilginç yönü, taç kapının iki yanında İran’da görülmeyen simetrik ve masif kitlenin bulunmasıdır. Masif kitlenin üst sırasında sıra pencereler vardır. Fotoğraf üzerinden sağda ve solda 10’ar pencere saydım. İran üslûbundan ayrılan diğer ilginç eleman, kubbesinin 8’gen piramit oluşudur. Bu tip kubbeler, Ermeni kiliselerinin tipik özelliğidir. İç mekânda, geleneksel üslûp ve geniş açılıkları geçemeyen inşaat teknolojisi yetersizliği ile bol sütun kullanılmıştır. Caminin mimarı, köşe taşı üzerinde yazdığına göre Muhammed bin Havlan El-Dımışki imiş. (Yani Şamlı Muhammed) Bir mimarlık eserinin çevreden etkilenmemesi düşünülemediğine göre bu yerel değişiklikleri, yine de ilericilik gayreti olarak görmek gerekir.

Divriği Ulu Camii, kuzey kapısındaki kayda göre, yine Alâeddin Keykubat döneminde ve 1229 yılında yapılmıştır. Cami, çağdaşı olan anıtlardan farklılığı ile dikkati çeken, Selçuklu’nun en ünlü ve en ilginç eseridir. Güneyinde camiye bitişik olarak inşa edilmiş Dar-üş Şifa ile beraber 32 x 62 metre ebadında dikdörtgen alanı kaplar. İç mekân sahınlarının üstü, 24 küresel kubbe ile örtülmüştür. Mihrabın üstündeki 25. kubbe piramit şeklini almıştır. Kuzeydeki taç kapısı, dönemin desen sanatının ve taş işçiliğinin bir harikasıdır. Taç kapının ‘tema’sı İran olmakla beraber buradaki taç kapı, artık Selçuklu özelliği kazanmıştır. Bu eserin güzelliğini tarif etmek yeterli olmayıp, mutlaka yerinde görülmesi gereken bir şaheserdir. Cami, 1985’den beri UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almış çok önemli bir eserdir.

Bu iki cami dışında mimarlık sanatı açısından önemli, Anadolu’nun birçok kentine yayılmış birçok cami vardır. Niğde Alâeddin Camii, Kayseri Huand Hatun Camii, Nevşehir Tuzköy ve Kızılkaya Camileri, Ankara Aslanhane Camii, Afyonkarahisar Ulu Camii, Beyşehir Eşrefoğlu Camii sayılmalıdır. Özellikle Eşrefoğlu Camii, iç mekândaki ahşap direkleri, ağaç oyma işçiliği ve de çinileri ile ilginç ve güzel bir camidir.

KÜMBETLER

Selçuk Türkleri, İslâm’dan evvel mumyalama tekniğine vâkıftılar. Mumyalar, mezar odasında doğu yönüne bakardı. Ölünün ‘kıble’ yönüne vaz edilmesi ve toprağa gömülmesi İslâmiyet’in kabulünden sonra başlamıştır. Buna karşın, İslâmiyet’in kabulünden sonra da Selçuk kümbetleri iki katlı olarak yapılmış, ölünün gömüldüğü alt kata ‘mumyalık’ denmeye devam edilmiştir. Mumyalık’a dışarıdan merdivenle inilir. Yine dışarıdan merdivenle çıkılan üst kat mescit olarak kullanılır. Birçoğunda mihrap da bulunur. Ana kitle, çokgen prizma veya silindir formundadır. Kubbe, iç mekânda küresel olabilmekte, ancak dış görünümü itibariyle çokgen piramit veya konik külâh şeklinde yapılmaktadır. Bazı sanat tarihçilerimiz, bu formun Orta Asya çadırlarından geldiğini, bazıları da ‘Budist strupaları’ndan geldiğini iddia ediyorlar. İran mimarlık üslûbu ürünü olan Bağdat’taki Zübeyde Hanım, Merv’deki Sultan Sencer türbelerinde 8’gen prizma kitle üzerinde 8’gen piramit kubbe bulunduğundan bahsetmiştim. Bu form Selçuklu kümbetlerinde de devam etmekle beraber koni veya piramit yükseklikleri kısalmakta, bu da Ermeni kiliselerinde kullanılan konik veya piramidal örtü formlarını çağrıştırmaktadır. Mimarlığın çevredeki eserlerden etkilenmiş olması çok doğaldır. Önemli olan aynen kopya etmek değil, esere yeni bir yorum getirebilmektir ki Selçuklu mimarlığı bunu başarmıştır.

Kümbetlerin kubbe altındaki ana kitlelerinin çokgen prizma veya silindir formunda olabilmelerine karşın kare prizma formuna rastlanmıyor. Çokgen kitleli yapılar, 8’gen, 10’gen, 12’gen veya daire planlı olabiliyor.

8’gen planlı kümbetler: Kırşehir Melik Gazi (1116), Divriği Sitte Melik (1166), Divriği Emir Kamerüddin (1196), Tokat-Niksar Kırk Kızlar (1220), Kayseri Huand Hatun (1238) (Alâeddin Keykubat’ın kızı), Konya Taç Veziri (1239), Niğde Hüdavend Hatun (1312) (1331’de gömüldü) kümbetleri.

10’gen planlı kümbetler: Konya II. Kılıçaslan (1220) kümbeti (Alâeddin Camii haziresinde).

12’gen planlı kümbetler: Sivas Keykâvus (1220) (Şifaiye Medresesi güneyinde), Erzurum Hundi Hatun (1253) (Çifte Minareli Medrese kenarında), Kayseri Döner (XIV. Yüzyıl ortası), Konya Döner (XIV. Yüzyıl ortası) kümbetleri.

Daire planlı kümbetler: Ahlat Usta Şakird (1273), Ahlat Hasan Padişah (1275), Ahlat Buğatay Aka (1281), Kayseri Sırçalı (XIV. Yüzyıl ortası), Ahlat Ulu (XIV. Yüzyıl ortası) kümbetleri. (Daire planlı kümbetlerin Moğol istilâsı (1243) sonrasında uygulanmaya başladığını belirtelim.)

Bu tip kümbetlerin dışında az da olsa, orijinal Türk üslubu olan ‘Eyvanlı’ kümbetler de vardır. Konya Gümeç Hatun, Tercan Mama Hatun kümbetleri bu tipe girer. Bunun dışında Konya’da ve Akşehir-Reis kasabasında birer kümbet, günümüze kadar gelebilmiştir.

Bu kümbetlerde yatan bazı isimlerin ‘Hatun’, kadın olduğuna her halde dikkat etmişsinizdir. Kırk Kızlar, Huand Hatun, Hüdavend Hatun, Hundi Hatun, Gümeç Hatun, Mama Hatun, sadece benim belirtebildiğim isimler. Bunların dışında daha birçok ‘Hatun’ kümbeti bulunduğunu zannediyorum. İşte Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türk törelerinden biri de kadına verilen değerdir. Bu töre, Osmanlı İmparatorluğu’nda da devam eder.

Acaba diğer İslâm ülkelerinde kadınların defnedildiği değerli mimarlık eseri türbeler var mıdır? Olsa da pek azdır. Bu uygarlığımız, bu günün Türkiye’sinde kadına değer vermeyen, Arap hayranı ve de Müslüman geçinen bazı kişilerin kulağına küpe olsun. At gözlüklerini atsınlar, bir parça Türk tarihi okusunlar, Türk Müslümanlığını tanısınlar.

Yayın Tarihi : 13 Ekim 2008 11:51

Törelerimizde Kadının Yeri

Filed under: Kadın — Arslan @ 11:22
Törelerimizde Kadının Yeri

Prof. Dr. İ. Agah Çubukçu

İbni Fadlan, Seyahatnâme’sinde Orta Asya’da kadın olsun, erkek olsun çıplak yıkanan Müslüman Türklere rastladığını ve fakat bu insanların namus ve onurlarını korumada son derecede titizlik gösterdiklerini yazmıştır.* Ancak yıkanma durumunun, her Türk boyunda böyle olduğu söylenemez. Müslüman Türkler genel ilke olarak, aşırılığa karşı olmuşlardır. Kadına, törelerine ve inançlarına göre değer vermişlerdir.

İlk Çağ’da Türk kadını, toplumsal faaliyet ve hareket bakımından erkekten pek farklı olmamıştır. Savaş oyunlarına katılmış, av için gayret sarfetmiş, ok atmış ve kılıç kullanmıştır. Daha sonraki dönemlerde de bu töre uzun süre devam etmiştir.

Dede Korkut Kitabı’ndaki 3. Oğuznâme’de adı geçen Bamsı Beyrek, alacağı eşte avcılık, savaş yeteneği ve ata binme ustalığı istemiştir. Dede Korkut Oğuznâmeleri, kadının toplum işleri yönetilirken erkekle birlikte faaliyette bulunduğunu ifade etmektedir. Türkler’de at, kılıç ve kadın kutsal sayılmıştır.

İbni Batuta, Seyahatnâme’sinde 13’üncü yüzyılın başlarında Anadolu’daki aile hayatı ve konukseverlik hakkında Bilgi vermiştir. Konya ve Alanya gibi birçok şehirlerde konuk kalan İbni Batuta, Türklerin kendisini eşleri ve çocuklarıyla birlikte ağırladıklarını kaydetmiştir. Kadınların bu sosyal durumunu başka Müslüman ülkelerde görmediğini de yazmıştır.

Türkler İslâmlaştıktan sonra Selçuklular, kadına karşı saygılı olma geleneğini sürdürmüşlerdir. Onların sosyal faaliyetlerine izin vermişlerdir. Daha sonraları, kentlerde Arap, İran ve Bizans âdetleri yerleşmeye başlamış, ancak kırsal yerlerde Türk töresi canlılığını daha iyi korumuştur.

İslâmiyet, hür kadınların bazı süs yerleri dışında, örtünmeleriyle ilgili buyruklar içermektedir, ancak bu buyrukların yorumu zamana ve ülkelere göre değişmiştir. Bu konuda Kuran’da şöyle buyurulmuştur: “Ey Peygamber! Kendi eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına de ki: Dış elbiselerini üzerine alıp örtünsünler. Bu onların tanınmalarına, eziyet edilmemelerine daha uygun olanıdır. Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir” (Ahzâb Suresi, ayet: 59). Bu ayetin, Hz. Ömer’in, Hz. Muhammed’den şu dilekte bulunması üzerine geldiği kaynaklarda yazılıdır:

“Ey Allah’ın elçisi, Sen’in evine iyisi de gelir, kötüsü de; inananların annelerine örtünmelerini buyursan daha iyi olur.” Bu sebeple söz konusu olan ayetin daha çok Hz. Muhammed’in eşleriyle ilgili olduğu belirtilmiştir. Ahzâb Suresi’nin 32. ayetinde: “Ey Peygamber kadınları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz” bildirisi vardır. Aynı surenin 33. ayetinde ise: “Kırıta kırıta yürümeyiniz” uyarısı görülür.

Bu ayette şöyle buyurulur: “Onlardan (yani Peygamber’in hanımlarından) bir şey istediğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu hem sizin hem de onların kalpleri için daha temizdir…” İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre Hz. Muhammed, bazı kimselere zaman zaman evinde yemek yedirirdi. Konuklar buna alıştıklarından bazan yemekten çok önce gelip bekler, yemekten sonra da uzun uzun otururlardı. Hz. Muhammed bu durumdan sıkılıyor ve fakat nezaket gereği bir şey demiyordu. Bunun üzerine sözü geçen ayet indirildi.2

Evlenme ümidi kalmamış kadınlar için de şu ayet inmiştir: “Evlenme ümidi kalmamış, oturan kadınların süs yerlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir günah yoktur. Bununla birlikte erdemli davranmaları kendileri için hayırlıdır” (Nur Suresi, ayet: 60). Görülüyor ki bu ayette yaşlı kadınların dış elbiselerini çıkarmalarına izin verilmiş, ayrıca amacın erdemli davranışta olduğu hatırlatılmıştır.

İslâm’da çeşitli ülkelerde, değişik zamanlarda, farklı yorumlarla uygulanan ve bütün kadınları kapsayan buyruklar ise Nur Suresinin 31. ayetindedir. Bu ayetin mealen anlamı şöyledir: “Mümin kadınlara de ki: Bakılması haram olan şeylerden gözlerini sakınsınlar, iffet ve namuslarını korusunlar. Süs yerlerini, görünenleri dışında açmasınlar. Örtülerini yakaları üzerine salıversinler. Ziynetlerini başkalarına açmasınlar.”

Kuran yorumcuları, “süs yerlerini görünenleri dışında” deyiminden, bedenin “açık bulundurulması töre olarak yerleşmiş ve doğal sayılmış” bölümlerinin kasdedildiğinde hemen hemen uyuşmuşlardır. Örtünme hakkındaki ayetin, giyim ve kuşamda gelenek ve göreneğe önem verdiğini birçok bilgin ifade etmiştir. Esasen İslâm hukukunda gelenek ve göreneğin önemli bir yeri vardır. Hatta Hanefiye ekolünün kurucularından İmam Muhammed: “Gelenekle sabit olan hususun nasla, yani dinî emirle, kabul edilmiş sayılacağını” söylemiştir.3 Gelenek ve göreneğin İslâm’daki önemini, Malik b. Enes’in ifadeleri de açıkça ortaya koymuştur. Hatta Halife Harun Reşit ona: “Senin al-Muvatta adlı eserini Kabe’ye asalım, herkes okusun, uygulama birleşsin” demiştir. Bu öneriye Malik, karşı çıkarak her ülkeye göre değişik gelenek ve hukuk anlayışının olacağını, bilimin kendi kitabından ibaret bulunmadığını ifade etmiştir.

Hz. Muhammed: “Her devrin adamı, her devrin sözü vardır. Ben dine ilişkin bir şey emredersem ona uyunuz. Dünyaya ilişkin işlerinizi siz benden daha iyi bilirsiniz. Onları bildiğiniz ve tecrübeniz üzere yapınız” buyurmuştur.4
Kuşkusuz örtünme hususunda Nur Suresi’nin 31. ayeti çeşitli biçimlerde yorumlanmıştır. Hz. Muhammed’in özellikle hayaya, yani utanmaya önem verdiği bilinmektedir. Bazı tefsirciler, namusu korumak için söylenmiş utanma hakkındaki hadislere dayanarak örtünmede aşırı yorumları tercih etmişlerdir. Oysa ki Hz. Muhammed, hadisleriyle namusa ve ruh temizliğine önem vermiştir. Bu sebeple: “Sizin en hayırlınız, ahlâkı güzel olanlarınızdır” buyurmuştur. Kuran’da da: “Allah katında en üstün olanınız, en çok iyilik yapanlarınızdır” buyurulmuştur. Cennetlik olduğu müjdelenen Talha’nın kızı Aişe (Hz. Ebu Bekir’in torunu), örtünme hususunda serbest davranarak (tesettüre riayet etmeksizin) çarşıda, pazarda dolaşmış ve fakat Hz. Muhammed tarafından engellenmemiştir.5 Son derece ahlâklı ve güzel olan bu seçkin kadın, erkeklere okuma yazma öğretmekle de meşgul olurdu. Ayrıca bu saygı değer kadın, sağlam hadisleri, rivayetleri, görgüsü ve edebiyat bilgisiyle de tanınmıştır. Şifa Hatun’un Hz. Ömer tarafından çarşı ve pazarları kontrol etmekle görevlendirildiği de bilinmektedir.6 Yine Veda Haccı’nda, ihramlı kadınların yüzü açık halde erkeklerin yanından geçtikleri bilinmektedir. Hz. Muhammed, Hac için ihrama giren kadınların yüzlerine peçe örtmemelerini, ellerine eldiven takmamalarını emretmiştir. Bu husus tanınmış hadis kaynağı olan Termizî’nin Sünen’inde ve Ebu Davud’un Sünen’inde de doğrulanmıştır. Bu konuda Malik b. Enes’in Muvatta’sında da bilgi vardır. Ayrıca Hz. Muhammed, cariye olan, yani efendisine hizmetle yükümlü bulunan kadınların namaz kılarken başlarını açmalarını emretmiştir.7 Bu tür kadınlara namazda ısrarla başlarını açmalarını söylemiştir. Onlara, hür kadınlardan ibadette dahi farklı kıyafet tavsiye edilmesi, gelenek ve göreneğin etkisiyle olmuştur. Hz. Muhammed, cariyelerin namazda başlarını açmalarıyla namus arasında bir ilgi kurmamıştır. Elbette hür kadınların, namazda başlarını örtmeleri de bir yobazlık sayılmamıştır. Onlar sosyal yapıları gereği farklı tutulmuştur. Hz. Peygamber, örf ve âdeti dikkate alarak cariyelere de farklı uygulama yapmıştır.

İslâm’da “beyaz insanın siyah insana” veya “Arap’ın Acem’e, Acem’in de Arap’a üstünlüğü yoktur” ilkesi kabul edilmiştir. Müminlerin iyilik ve güzel davranışlarla üstünlük sağlayacakları bildirilmiştir, ancak imamlık yani siyasî ve dinî önderlik konusunda bu konu tartışmalara neden olmuştur, çünkü işin içine başka amaçlar karışmıştır. “îmam Kureyş’ten olur” ilkesinin korunmasını Şafiî, İmam Malik ve Ahmed b. Hanbel istediği halde, Ebu Hanife, imamın bilgin, adaletli ve erdemli olmasının önemi üzerinde durarak Kureyş Kabilesi’ne mensup bulunmasını şart saymamıştır. Bu dört değerli bilgin törelerin, çevrelerinin, eğitimlerinin etkisiyle yorumlarını yapmışlardır. Kadınların örtünmesi konusunda Kuran ayetlerinin farklı yorumlanması, töreleri dikkate almaktan kaynaklanmış, İslâm’da ahlâkın önemli olduğunda bilginler uyuşmuşlardır.

Hz. Muhammed, ibadet dışında da sözü geçen ayetlerin uygulamasını farklı yaptırmıştır. Hür kadınların el, yüz ve ayakları dışında örtünmeleriyle ilgili farklı uygulamalar görüldüğü gibi, cariyelerin diz ve göbek aralarını örtmeleri zorunluluğu söz konusu olmuştur. 8 Cariyelerin, o zamanki töre gereği, dizden aşağı, göbekten yukarı açık gezmelerine izine verilmiştir. Bazı yorumcular cariyelerin, bu şartlara ek olarak, sırtlarını da örtmesini uygun görmüştür, ama başlarının, kollarının ve gerdanlarının açık olduğunda İslâm hukukçuları uyuşmuşlardır. Hatta cariyelerin göğüsleri açık olarak dolaşmaları caiz görülmüştür.

Bunlardan başka sözü geçen ayetler bütün kadınları kapsadığı halde, örf ve âdet gereği, aşağı tabakadan sayılan kadınlar için örtünme kuralları uygulanmamıştır. Sözün özü, ayette mealen geçen “süs yerlerini, görünenleri dışında açmasınlar” emri örf ve âdet dikkate alınarak Hz. Muhammed tarafından çeşitli biçimlerde uygulanmıştır. Ayrıca zamanla bazı yönetimler ya da örgütler, siyasetle kıyafeti birleştirmek istemişlerdir.

Bugün örtünme konusunun, Orta Afrika ülkeleri, Pakistan, Endonezya, Iran ve Suudî Arabistan’da farklı yorumlarla uygulanması da örf ve âdetten kaynaklanmaktadır, İran ve Suudî Arabistan gibi ülkelerde örtünme, çok sıkı kurallar içinde yürütülmekle birlikte Pakistan, Endonezya ya da birçok Afrika ülkesinde Müslüman kadınlar, başları açık gezmeyi dine aykırı saymamaktadır. Hatta bu ülkelerden, omuzları açık olarak, heyecan ve dinî coşku belirtileri içinde, Kabe’yi tavaf eden sayısız kadınlar vardır.

Eski Türklerde örf ve âdet gereği kadına saygı çoktu. İslâmlaştıktan sonra batıya göçlerde kadın-erkek birbirinden kaçmamıştır. Selçuklular döneminde Baciyan-ı Rum örgütü toplumsal hizmetler vermiştir. îstiklal Savaşı’nda Sivas Valisi Reşit Paşa’nın eşi Melek Reşit başkanlığındaki “Anadolu Kadınları Vatan Savunması Derneği” Millî Kuvvetler’e yardım etmiş ve olumlu hizmetler vermiştir. Ayrıca Anadolu’da bu derneğin birçok şubelerini kuran Türk kadınları, millî bilinci canlı tutmuşlardır. Dinî inançları buna engel olmamıştır.

Bektaşîlik Türk törelerinin etkisiyle oluşan dinî bir ekoldür. Bu ekol mensubu olan kadınlar, dinî toplantılara edepli bir biçimde katılmışlardır. Cem töreninde merasimi yöneten kişi, katılan kadın ve erkeklere şöyle söyler: “Ey canlar Cem’e gelen herkes, kadın olsun erkek olsun, birbirinin bacısı, kardeşidir. Kocasını saymayan, onu aldatan kadın; iftira eden, zina eden erkek Cem Evi’ne giremez. Burası bir hak yoludur. Bu yolda haram yenmez, yalan söylenmez. Üç şeyi hiç unutmayın: “Elinize, dilinize, belinize sahip olun…” 9

Melâmîlik’ te de kadınlara karşı hoşgörü vardır. Ülkemizde kırsal kesimde, kadın-erkek namus dairesinde bir arada çalışırlar. Burada Hz. Muhammed’in Eşi Hz. Aişe’nin bir sözünü de kaydedelim: “Ansar’ın (Medine halkının) kadınları, dinde bilgi öğrenmek hususunda utanmadıkları için ne mutludurlar.”

Yine sağlam kaynaklarda, erkeklerin nezaket ve hoşgörü içinde Müslüman kadınlardan ders aldıkları, İslâm’ın ilk yüzyıllarında kadınların çalışmalarına ve bilgi öğretmelerine engel olunmadığı kaydedilmiştir. Ayrıca güvenilir kaynaklarda, Hz. Ömer’in halife olduğu sıralarda bütçeyi düşünerek kadınların altın takmalarını yasakladığı, bunun üzerine camide namazdan sonra, kadınlardan birinin: “Ey Ömer! Allah’ın Elçisi’nin helâl kıldığı süs eşyasını törelerden kaldırmaktan ötürü utanmıyor musun?” dediği, bunun üzerine Hz. Ömer’in yasağı kaldırdığı kaydedilmiştir. Demek ki İslâmiyet’in ilk devirlerinde kadın-erkek arasındaki toplumsal ilişki oldukça hoşgörülüdür.

İslâm’da kadın haklarını kısıtlayıcı rivayet ve yorumlar olduğu gibi, kadınlara iyi davranılmasıyla ilgili buyruklar da vardır. Yüce Allah, Kuran’da: “Kadınlara iyi ve güzel davranınız” buyurmuştur.10 Hz. Muhammed de kadınların lehine olarak şöyle söylemiştir: “Kadınlara daima iyilik yapmayı alışkanlık haline getiriniz. Bir mümin, bir inanan kadına asla kızmasın, onun bir huyundan hoşlanmıyorsa, kuşkusuz başka bir huyunu sevecektir.”, “Sizin hayırlınız karısına iyi davranandır, ben kadınlara iyilik yapma konusunda sizin en hayırlınızım.”, “Müminlerin imanca en olgunu, ahlâkı en güzel olandır. Sizin en hayırlınız, kadınlara en çok iyilik yapanlarınızdır.”, “Kim kız çocuğunu diri diri gömmez, onu alçak görmez ve erkek çocuğunu ona tercih etmezse Yüce Allah onu cennete kor.”11

Ayrıca İslâm’da ulü-1-emre yani devletin yöneticilerine ve buyruklarına uyulması emredilerek toplumda huzur ve ahenk öngörülmüştür. Türk töresinde düğünlerde, bayramlarda ve acılı günlerde, kadın-erkek, duyguları paylaşmışlar, birbirlerinden kaçmamışlardır. Geniş olarak kırsal kesimde kadın, erkeğin yardımcısıdır. Kadın çalışmalara yardım eder. Hatta bazı yörelerde erkek karısına: “Dünya dört kulplu (tutamaklı) kazan, ikisinden ben, ötekilerden sen, birlikte tutacağız” der.12

Türk töresinde kadına verilen önemi ve İslâmiyet’in, çağa açık bir din olduğunu bilen Atatürk de kadın hakları üzerinde durmuştur. Bu konuda birçok özdeyişleri vardır: “Türkiye Cumhuriyeti’nde kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en saygın yerde, her şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır.”, “Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüteceğimiz yol vardır. Bu yol, büyük Türk kadınını çalışmamıza ortak yapmak, hayatımızı onunla yürütmek, Türk kadınını ilmî, ahlâkî, sosyal, ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekleyicisi yapmak yoludur.”, “Medeniyet’in esası, ilerlemenin ve kuvvetin temeli aile hayatıdır. Bu hayatta yozlaşma, muhakkak sosyal, ekonomik ve siyasî bozulmaya neden olur.”, “Eşini mutlu edebilecek herkes evlenmelidir… Çocuk sahibi olmalıdır…”, “Onların (kadınların) zihinlerini ciddî bilim ve fenle süsleyelim. Namusu, bilimsel ve sağlıklı bir biçimde açıklayalım. Şeref ve gurur sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim…” 13, “Dindeki örtünme, kadınlar için güçlüğe sebep olmayacak, kadınların toplumsal hayatta, ekonomide, geçimini sağlamada, ilim hayatında erkeklerle birlikte faaliyet göstermesine engel bulunmayacak basit bir biçimdedir. Bu basit biçim içtimaî heyetimizin ahlâk ve terbiyesine yabancı değildir.”, “Örtünme biçimi kadını hayatından, mevcudiyetinden ayıracak bir biçimde olmamalıdır.” 14, “Aile, büyük insanlık toplumunun ahlâkî ve sosyal düzen altında doğduğu en küçük müessesedir.”, “Aile bir hayat arkadaşlığı olduğu kadar bir şeref ortaklığıdır.” 15

Türk kadını istiklal Savaşı’nda mermi taşıyarak, yaralılara bakarak, sosyal faaliyetler yaparak başta Atatürk’e olmak üzere Millî Kuvvetler’e yardım etmiştir. Atatürk daha birçok özdeyişle, eski Türk töresinde olduğu gibi, kadınlarımızın çabalarını, ahlâkî güzelliklerini, şereflerine düşkünlüklerini dile getirmiştir. Ahlâkın biçimde değil, ruhta oluştuğuna dikkati çekmiş, dürüst ve vatansever davranışa önem vermiştir.16

Sonuç olarak kadınlarla ilgili hususlarda törelerin büyük etkisi olmuştur. Bu etki, hem dinî yorumlar hem de Türk toplumsal hayatı açısından söz konusudur. Kısacası Kuran’ın söz konusu edilen ayetleri, törelerin etkisiyle, değişik zaman ve yerlerde farklı uygulanmıştır. Büyük Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ve Türk kadınına yaraşan değeri vermiştir. Türk aile yapısına, kafaları bilimle süslemenin önemine ve ahlâkî değerlerin gücüne dikkati çekmiştir.

1 İbni Fadlan, Seyahatname, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. I-II, s. 63 ve 73. (çev: Dr. Lütfi Doğan, Ankara 1954)
2 Süleyman Ateş, Kuran-ı Kerim Meali, İstanbul (tarihsiz), s. 391.
3 İbrahim Agâh Çubukçu, Atatürk ve Lâiklik, Atatürkçülük (ikinci kitap), Ankara 1983, s. 341.
4 Necip Bilge, Lâiklik, Belleten, c. XLII, sayı: 168.
5 Mehmet Zihni, Meşahir ün-Nisa, c. II, İstanbul1 1925, s. 18-19.
6 Ahmet Çelebi, İslâmda Eğitim Öğretim Tarihi, İstanbul 1978, s. 336.
7 Hacı Zihni, Nimet-i İslâm, Kitab us-Salat, İstanbul, s. 119. (Ayrıca cariyelerin başlarının açık olduğuna dair İbni Abidin’in Reda ul-Muhtar’ında da geniş bilgi vardır. Yine bu konuda Subhî’nin Tabakat aş-Şafiiyyesi’nin ikinci cildinin 207. sayfasında da bahsedilmiştir.)
8 Subhî, Tabakat aş-Şafiîyye, c. II, Mısır, s. 207.
9 Ali Rıza Balaman, Gelenekler (Töre ve Törenler), İzmir 1983, s. 109.
10 Nisa Suresi, ayet: 19.
11 İbrahim Agâh Çubukçu, İslâmda Kadın Hakları, c. XXI, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1976, s. 41-42.
12 Ali Rıza Balaman, Gelenekler (Töreler ve Törenler), İzmir 1983, s. 148.
13 Atatürkçülük, 3. Kitap, Genelkurmay Yayınları, Ankara 1983, s. 153-157.
14 Atatürkçülük, 1. Kitap, Genelkurmay Yayınları, Ankara 1982, s. 126.
15 Utkan Kocatürk, Atatürk ve Aile (Makale), Atatürkçülük, 2. Kitap, Genelkurmay Yayınları, Ankara 1983, s. 205-207.
16 Sami Nabi Özerdim, Atatürkçünün Elkitabı, Ankara 1981, s. 146-148.


Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers