Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Ağanın Asaleti

Arif Molu’ nun şahsında tecessüm eden “Ağa” asâleti, bu insanların, ne şartlar altında ve ne şekilde olursa olsun, başkalarının huzuru için, nefislerinde duydukları acıları bala tahvil etmenin çarpıcı tezahürleriyle doludur. Bir gün, içlerinde Darsıyak’ lı Hacı Mahmut Bey’in bulunduğu, Kayseri’ li seçkinlerden, oluşan bir kalabalık, Molu’ ya, Arif Bey’i ziyarete giderler. Saygıdeğer konuklar, pencereleri geniş avluya bakan odalarda ağırlanmaktadırlar. Bu arada ilahi bir raslantı başgösterir. Arif Bey’in çoktan beri hasta yatan oğlu Cafer, ölür. Yaslı baba, konuklarının neş’esini kaçırmak istemez. Ev halkından, çığlıklarını, göğüslerinin derinliklerinde boğmalarını rica eder. Hıçkırıklar boğazlarda düğümlenir, kimseden çıt çıkmaz. Evin arka duvarı yıktırılır, cenaze oradan çıkarılır, kaldırılır. Konuklara bir şey sezdirilmez. (Ahmet KAPLAN) Erciyes’in Eteğinden Geçenler, Kayseri Ticaret Odası Yayınları:28, Ocak 2000, Kayseri Sayfa:101

Tahtımı veririm ama..

1792 tarihinde Rus Ordusu Polonya topraklarına girdi!… Üç yıl sonra Lehistan üçüncü kez parçalandı ve Rusya, Prusya, Avusturya tarafından paylaşıldı!… Polonya’nın işgali ve bağımsızlığının sona erdirilmesini tanımayan tek devlet Osmanlı İmparatorluğu oldu. Denilir ki; Padişah yabancı diplomatları kabul ettiğinde, hep Lehistan elçisini sorar, bunun üzerine sadrazam, usulca yaklaşır ve herkesin duyacağı şekilde, padişahın kulağın şunu söyler: Lehistan elçisi yoldadır, ancak gelişi, yollardaki müşkülat yüzünden gecikmiştir…Bu Türk’ün Leh ulusuna olan sevgisinin somut bir tazahürüdür. Şu rivayet de çok yaygındır ve Leh ulusunun büyük çoğunluğu tarafından bilinir: Osmanlı atlıları Vistül Nehrinde su içince, Lehistan kurtulacaktır… İstanbul, uzun yıllar Polonyalı göçmenlerin en önemli yerleşim merkezi oldu. Türkler, yurtsever Leh’lere, Türk Yurdunu daima açık tuttular; onlara yurt kurabilecekleri toprak verdiler; yardımlarda bulundular. 1774’de Rusya ile imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre, bu göçmenlerin Rusya’ya iadesi gerektiği halde, anlaşmanın o maddesi uygulanmadı. XIX. yüzyılda, baskı altındaki Polonyalılar ayaklanma hazırlıkları yaptılar; 1831, 1848 ve 1863’de gerçekleştirilen ayaklanmalar, Polonya tarihinin önemli olayları arasında yer almakla birlikte, Türk tarihini de yakından ilgilendiriyordu. Bu ulusal ayaklanmada başarı sağlayamayan devrim liderleri, başlarını ancak Osmanlı Devletine sığınarak kurtarabildiler. Bunların bir kısmı İstanbul’a geldikten sonra da mücadelelerini sürdürdüler. Rusya ile Avusturya, bu mültecilerin iade edilmesini ısrarla talep ettiler; ama zamanın Osmanlı Padişahı Abdülmecit, bu talepleri reddederken şu sözü de dünya üzerinde yankılandı: “Tahtımı veririm; fakat devletime sığınanları asla geri vermem!…”

26/01/2009

Zeybekliğin Kuralları

Zeybekliğin Kuralları

Ali Haydar Avcı

 Toplumda düzen bozulur, bir kez hak elde edebilmek zora ve güce dayanırsa orada “dağların yasası” egemen olur. Dağ yasalarının sahipleri ise bellidir: Dağlarda iç içe yaşayanlar… Zeybekler de bunlardan bir kesimidir.Şurası bir gerçek ki, insan koşullarının ürünüdür. Bir dönem sonra koşullar kaçınılmaz olarak yaşam biçimini ve kuralları belirler.

Bu bağlamda, efelerin ve zeybeklerin de uymak zorunda oldukları yaşamlarının temel unsuru olan başkaldırı geleneğinin ve kendi aralarındaki yiğitlik ve mertlik anlayışının ortaya çıkardığı birçok kural ve töreleri vardır. Bu oldukça ilginç özellikler taşıyan gelenek ve kurallar yığınının adına kısaca “efelik ve zeybeklik töreleri” diyebiliriz.
 

 

 

Adı, etkinliği, ünü, şanı ne olursa olsun, hiçbir efe ve zeybek bu kuralların dışına çıkamaz. Çıkmayı da düşünmez. Çünkü bu kuralların dışına çıkanların toplum tarafından nasıl karşılanacağı, nasıl dışlanacağı iyi bilinir. Açıktır ki, toplumsal dayanağı olmayan, destek görmeyen, hiçbir hareketin ve eylemin yaşama ve başarıya ulaşma şansı yoktur.Efelerin en önemli, hatta birinci derecedeki törelerinden biri, çetedeki zeybeklerin ve kızanların her türlü gereksinimlerini sağlamak, onları en iyi şekilde korumak, kollamak, güvenliğini sağlamak yükümlülüğüdür. Efe, bu konuda bencil olamaz, bireysel düşünemez. Zaten aralarındaki ilişki paylaşım esası üzerine kuruludur. Bundan dolayı efe, çetede en üst düzeydeki otorite olarak genellikle zeybekler ve kızanlar karşısında “babalık ve komutanlık” görevini yerine getiren bir öncü işlevini görür.
Zeybekler ve kızanlar her koşulda, her zamanda, her mekânda efeye uymak, yani “itaat etmek” ve onun söylediklerini eksiksiz yerine getirmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır. İtaat ortadan kalkar, kuralların dışına çıkılırsa o zaman silahlar konuşur. Kurallara uyan, efenin öncülüğünü, yönlendiriciliğini kabullenen kızan, baştan silahını onun ayaklarının dibine atar. Efe ise bu silahı tekrar almasına izin verir. Bu bir çeşit, her koşulda efeye uyulacağının, efenin söylediklerinin dışına çıkılmayacağının, yani itaat altında girildiğinin sözüdür. Yaptığımız incelemelerde zeybekler arasında herhangi bir “itaatsizlik” olayına rastlamadık.

Efe, yiğitliği, mertliği, cömertliği, korkusuzluğu, sabırlılığı, yardımseverliği, olgunluk örneği davranışları, olayı değerlendirme ve silah kullanmadaki yetenekleriyle çetedeki zeybek ve kızanlara sürekli örnek olmak durumundadır. Çünkü her yerde gözler kendi üzerindedir. Çevresindekileri yeterince etkileyemeyen, gerektiği gibi çekip çeviremeyen, yani yönlendiricilik ve yöneticilik görevini en iyi şekilde yerine getiremeyen efelerin etkili olma şansı yoktur. İncelediğimiz örneklerde efelerin genellikle bu niteliklere sahip ve sezgilerinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir.

Efenin haberi ve izni olmadan hiçbir zeybek ve kızan çeteden ayrılamaz, kendi başına iş yapamaz. Çünkü çok önemli, kendileri için can alıcı öneme sahip sırları paylaşmışlardır. Sığınakları, yatakları, kendilerine yardım edenleri, çetenin konumunu, zayıf ve güçlü yanlarını, gezdikleri coğrafyayı, giriştikleri eylemler iyi bilmektedir. Bu nedenle ayrılıklarda mutlaka efenin izni ve onayı gerekir.

Efeler bekâr olan kızanlarını ve zeybeklerini genellikle kendileri evlendirirler ya da evlenmelerine izin verirler. Bu durumda masrafları genellikle efe karşılar. Efeler, zeybek ve kızanlarının düğün törenlerinin şanlı şöhretli olmasına özen gösterirler. Çünkü bu durum aynı zamanda kendi şanlarını artırır.

Batı Anadolu bölgesinde bu gelenekleri yaşam biçimi haline getirmiş birçok efe zeybek vardır. Bunlar yaşadıkları dönemlerde toplumu da önemli ölçüde etkilemişlerdir.

Efelerin kendi aralarındaki ilişki ve iletişimde uydukları ilginç törelerden biri de “davet” olayıdır. Efelik töresince bir efe, başka bir efenin davetini mutlaka kabul eder. Kabul etmezse bu efelik töresince ayıptır, korkaklık sayılır. Yiğitliğe yakıştırılmaz. Nitekim Çakırcalı Mehmet Efe ile arası iyi olmamasına, aradaki adı konulmamış gizli bir rekabete rağmen Pusluoğlu Mehmet Efe, Çakırcalı’nın davetini kabul etmiştir.

Yine efelik töresine göre, bir efe oturma anında diğer efeye tüfeğinin ucunu çevirirse bu, “Sen sensin, ben de benim” demektir. Herhangi bir kalleşlik yapılacak, pusu kurulacak, mertliğe sığmayan olumsuz bir girişimde bulunulacak olursa, karşılığı silahla verilecek anlamına gelir. Bu durum güvensizliğin, kuşkunun ve tedirginliğin belirtisidir. Dostça olmayan bir davranış olarak kabul edilir.

Dostça bir davranış sayılmayan bu davranış biçimi, daha çok birbirinden çekinen zeybeklerin davranışıdır.

Zeybekler aradıkları kişileri kendi deyimleriyle “öküzün boynuna bile girse” mutlaka arar bulurlar. Gerekli dersi verirler. Bunlar, genellikle kendilerine ve halka düşmanlık eden kişiler, vurguncular, tefeciler, ihbarcılar, ırz düşmanları, sömürücüler, hak hukuk bilmeyen ağa ve zorba takımıdır.

Diğer bir ilginç davranışları da ölüm karşısındaki soğukkanlı tutumlarıdır. Ölüme aldırmayan, korku duvarlarını aşmış insan, ölümün kendisidir. Zeybeklerin kendi aralarında “Alıcı kuşun ömrü az olur” denir. Onlara göre, “Yiğit olan yiğit yaşadığı günün hesabını yapmaz.” Ölümden korkup da işinden geri durmaz. Sorun “alıcı kuş” olabilmektir. Bu nedenle olsa gerek “Zeybek yatak ölümü göremez” derler.

Geleneği, yazgıyı değiştirmek zordur. Kendilerine göre, zeybeğin de sonu, ya bir kurşun, ya bir tuzak, ya da bir çatışma ve vuruşma sonunda ansızın gelen ölümdür. Kendileri en azından iç dünyalarında buna inanır, buna hazırlanırlar.

Zeybeklik töresince efeler, yolsuzluğun ve haksızlığın yapıldığı yerde ezilen insanların hakkını korumakla yükümlüdür. Halkı soyanlardan, ağalardan ve tefecilerden aldıklarını ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar. Zorbalarla, soyguncularla, “çakal” ve “çalıkakıcı” dedikleri çapulcularla mücadele ederler. Halkın gözünde efeler, iyinin dostu, kötünün düşmanıdır. Hak severdir. Doğruluğun yanındadır.

Efeler bu töre ve gelenekte dolayı halk yığınlarınca “hak arayan kahramanlar” olarak algılanır ve efsaneleşirler. Haklarında övgü, özlem ve gurur dolu başkaldırı ve sevda türküleri, destanlar yakılır. Bu türküler halkın sazında ve sözünde, dilden dile, telden tele dolaşır durur. Olayın derinlemesine incelediğimizde bu özellikleri taşıyan birçok efe ve zeybeği görebiliriz.

Sözgelimi yıllar yılı yoksul köylüler, göçebeler, ezilen halk kesimleri Çakırcalı Mehmet Efe’nin şahsını, kendilerinden vergi ve asker almaktan başka bir şey yapmayan, üstelik de çoğu zaman baskı uygulamaktan, kıyımdan, sürgün etmekten çekinmeyen Osmanlı yönetimine karşı koruyucu gibi görmüşlerdir.

Karşılıklı dayanışma gereği Çakırcalı’da bu kesimlerden desteğini esirgememiştir. Bundan dolayı adı “Büyük Efe”ye çıkmış, ölümünden sonra bile yıllarca “Büyük Efe” olarak anılmıştır. Çakırcalı’nın “Kahpe Osmanlıya güven olmaz” diyerek yıllarca mücadele edebilmesinin, ayakta kalabilmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu bütünleşmedir.

Birçok deneylerden geçmiş, kısa sürede nice yoğun olaylar yaşamış olan zeybekler, ağırbaşlı kâmil, temkinli insanlardır. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Aralarında yalan söyleyeni, düzenlerine uymayanı barındırmazlar. Sululuktan, saygısızlıktan hoşlanmaz, övünmeyi ve kendini beğenmişliği sevmezler. Az ve öz konuşurlar.

Sözgelimi Kurtuluş Savaşı anıları sorulduğunda kısaca “Biz vazifemizi yaptık” biçiminde konuyu geçiştirmeleri, onların bu alçakgönüllü, sessiz ve derin tavırlarının göstergesidir.

Değindiğimiz konular dışında, bir de efe ve zeybeklerin toplum tarafından onaylanan, kendilerine saygı ve sevgi oluşumunun temellerinden biri olan davranış biçimleri vardır. Sözgelimi efeler, yüksek fiyatla mal satan tüccarlara çok kızarlar. Böylelerine rastladıklarında haksız kazanç sağladıkları gerekçesiyle, kumaşları arşın yerine kargıyla ölçtürürler, tartıda ise malları okka yerine batmanla çektirirlerdir. Böylece haksız kazancın acısını çıkarır, onlara ders verirlerdi. Bazen de köylerde çeşme yaptırırlar, çeşme oluklarını, su yollarını tamir ettirirler, kuyular açtırırlar, köy odalarının bakımını ve onarımını yaptırırlardır. Yoksullara yardım, kimsesiz gençlerin çeyizini düzmek zaten genel karakterleridir. Bu özellikleri yüzünden köylü, zeybekleri kendisine yöneticilerden daha yakın sayar; alacak, verecek, tarla sınırı, evlilik gibi anlaşmazlıklarda bile efelerden hakemlik etmesi istenirdi. Bilinirdi ki, efeler haksızlık yapmaz, taraf tutmaz, tartıda ayarı kaçırmaz. Efeler beğenmedikleri, halkın onaylamadığı, kendilerine uygun düşmeyen muhtar, din adamı ve korucuları değiştirirlerdi. Yöneticilerin elinden bu konuda bu yeni atananları onaylamaktan başka bir iş gelmezdi.

Zeybekler tanımadığı, güvenmediği evden su içmez; bilmediği, tehlikeli kabul ettiği yoldan geçmezdi. Bir yerden bir yere gidecekleri zaman sürekli yön değiştirirler; izlerini, gittikleri yeri belli etmemeye özen gösterirlerdi.

Zeybeklerin kayıtsız şartsız uydukları bu kurallar dışında bazı kesimlere karşı öfke ve kızgınlarını sergiledikleri değişik davranış biçimleri vardır. Bunların dışında paralı asker olan ve çoğunlukla zeybekleri takip etmekle görevlendirilen zaptiyeler gelirdi. Bir arada bulunduklarında söz konusu edildiğinde zaptiye kesiminden “kahpe dinli”, “Osmanlı köpeği” gibi aşağılayıcı deyimlerle bahsederlerdi. Buna karşılık, zorunlu askerlik görevini yerine getiren askerlere karşı daha yumuşak ve hoşgörülü davrandıkları, zorunlu kalmadıkça onlarla çatışmaya girmekten, onları vurmaktan kaçındıkları da bilinen bir durumdur.

Efe ve zeybekler kendi aralarında kuş ötüşü, ıslık, çeşitli hayvan seslerini taklit gibi bazı özel haberleşme işaretleri ve yeri geldiğinde yalnız kendilerinin anladığı söz ve deyimler kullanırlar, güvenlik amacıyla günlük parolalar tespit ederlerdi. Bu özel işaretleri ve parolaları kendilerinden başka kimse bilmezdi.

“Bir posta iki aslan sığmaz” ya da “İki koç başı bir kazanda kaynamaz” diyen büyük efeler, aynı zamanda, aynı dağlarda bulunmazlardı.

Bunun nedeni vardır. Çünkü herhangi bir nedenle her zaman karşı karşıya gelebilirler. Bu durumda mutlaka birine zarar gelecektir. Ayrıca dağlar etkinlik alanlarının önemli bir bölümüdür. Bu nedenle bir büyük efe yüze indi mi, diğer kızanlarını toplar, dağa çıkar. Kendini korumaya çalışır. Bu konuda en büyük çatışma, Ege dağlarında yıllarca Çakırcalı Mehmet Efe ve Çamlıcalı Hüseyin Efe arasında yaşanmıştır.

 http://www.mumsema.net/halk-oyunlari-dans/261686-zeybekligin-kurallari-ali-haydar-avci.html

13/01/2009

Ahilik Görgü Kuralları

Filed under: Ahilik,Görgü,Nezaket,Protokol,Yardım — Arslan @ 13:59

Ahilik

http://www.ahilik.gen.tr

http://www.dunyadinleri.com/ahilik.html

AHİLİĞİN GÖRGÜ VE KURALLARI

.::TEMEL İLKELER::.

    Bireyi, fetâlıktan şeyhliğe ve yamaklıktan ustalığa giden yolda olgunlaştırmaya çalışan Ahi kurumunun meslekî ahlâk ve görgü kurallarının temel ilkeleri şunlardır(1):

- İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak,
- İşinde ve hayatında, kin, çekememezlik ve dedikodudan kaçınmak,
- Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak,
- Gözü, gönlü ve kalbi tok olmak,
- Şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst olmak,
- Cömertlik, ikram ve kerem sahibi olmak,
- Küçüklere sevgi, büyüklere karşı edepli ve saygılı olmak,
- Alçakgönüllü olmak, büyüklük ve gururdan kaçınmak,
- Ayıp ve kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek,
- Hataları yüze vurmamak,
- Dost ve arkadaşlara tatlı sözlü, samimi, güler yüzle ve güvenilir olmak,
- Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,
- Herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek,
- Yapılan iyilik ve yardımı başa kakmamak,
- Hakka, hukuka, hak ölçüsüne riayet etmek,
- İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak,
- Daima iyi komşulukta bulunmak, komşunun eza ve cahilliğine sabretmek,
- Yaradan dan dolayı yaratıkları hoş görmek,
- Hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak,
- İyilerle dost olup, kötülerden uzak durmak,
- Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan şeref duymak,
- Zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak,
- Allah için sevmek, Allah için nefret etmek,
- Hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak,
- Emri altındakileri ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek,
- Açıkta ve gizlide Allah’ın emir ve yasaklarına uymak,
- Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,
- İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,
- Hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek,
- Kötülük ve kendini bilmezliğe iyilikle karşılık vermek,
- Belâ ve kötülüklere sabır ve tahammüllü olmak,
- Müslümanlara lütufkâr ve hoş sözlü olmak,
- Düşmana düşmanın silahıyla karşılık vermek,
- İnanç ve ibadetlerinde samimi olmak,
- Fani dünyaya ait şeylerle öğünmemek, böbürlenmemek,
- Yapılan iyilik ve hayırda hakkın hoşnutluğundan başka bir şey gözetmemek,
- Âlimlerle dost olup dostlara danışmak,
- Her zaman her yerde yalnız Allah’a güvenmek
- Örf, adet ve törelere uymak,
- Sır tutmak, sırları açığa vurmamak,
- Aza kanaat, çoğa şükür ederek dağıtmak,
- Feragat ve fedakarlığı daima kendi nefsinden yapmak

DİPNOT
1) Çalışkan, Y., İkiz, M.L., Kültür, Sanat ve Medeniyetimizde Ahilik, Ankara 1993, s. 21-23.

 

AHÎLİĞİN GÖRGÜ KURALLARI

    Ahîlik kurumundaki eğitiminin asıl amaçlarından biri “ferdi sosyalleştirerek şahsiyet haline getirmek ve üstün insan kılmak”tır. Bireyin sosyalleşmesi için gerekli kabul edilen ve “görgü kuralları” olarak ifade edilen bütün kuralların Ahî zaviyelerinde, Ahî örgütü üyelerine kazandırılmaya çalışılmıştır. Bu kuralların bireye benimsetilmesi için cumartesi akşamları zaviyelerde dersler verilmiş(1) ve uygulanması mümkün olanlar uygulanmıştır. Fütüvvetin ancak bu kurallarla tamam olabileceği beyan edilmiş ve “nefs terbiyesi ders terbiyesinden hayırlıdır” hadisi esas alınarak kurallar benimsetilmeye çalışılır(2). Ferdin tavır ve davranışları haline getirilmek istenen görgü kuralları şu şekilde sıralanabilir:

      1. Yemekte edepler 12 tanedir:

- Sağ dizin yukarıya dikilmesi,
- Sol ayağın aşağıda durması,
- Lokmanın çiğnenmesi,
- Lokmanın küçük olması,
- Yemeği dökmemesi,
- Ağzında lokma varken konuşmaması,
- Başkasının lokmasını gözetmeme,
- Ekmeği ısırıp bırakmama,
- Ekmeği yemeğin suyuna batırmamak,
- Sümkürmemek,
- Ağzını şapırdatmamak,
- Yemekten sonra ellerini yıkamak ve silmek.

      2. Su içmekle ilgili edepler 3 tanedir:

- Bardağı (tası) iki eli ile tutmak,
- Dinlene dinlene içmek ve bitirmek,
- Dökmemek.

      3. Söz söylemekteki edepler 4 tanedir:

- Sert konuşmamak (ağızdan bir şey sıçramaması için)
- Konuşurken sağa sola bakmamak,
- Sen, ben değil de siz, biz olarak hitap etmek,
- El kol hareketleri ile bir şeyi ifade etmemek.

     4. Elbise giymekte dört edep vardır:

- Sağdan başlamak,
- Sarığı oturarak sarmak,
- Yürüyerek bir şey giymemek, dururken giymek.

     5. Evden çıkmaktaki edepler:

- Çıkarken sol ayakla çıkmak,
- Neşeli çıkmak,
- Endişeli çıkmamak,
- Çıkarken yukarıya bakmamak.

     6. Yürümekteki edepler:

- Sert yürümemek,
- Çukurlara basmamak,
- Yanlara bakarak yürüme (dikkatli olma),
- Taştan taşa seğirtme,
- Yol ortasında yürümemek,
- Kimsenin ardınca bakmamak,
- Büyüğünün önünde yürümemek,
- Birisiyle giderken bir işle meşgul olup, onu bekletmemek.

     7. Mahallede:

- İşi olmadıkça mahallede gezmemek,
- Karşıdan gelene yakın olma,
- Açık kapı ve pencerelerden bakmamak,
- Çocuklara uymamak,

     8. Pazarda:

- Omuzunu kimseye vurmamak,
- Uzaktakileri çağırmamak,
- Kahkaha ile gülmemek,
- Tükürmemek,
- Sümkürmemek,
- Bir şey yememek ve içmemek.

     9. Alış-verişte:

- Yumuşak söylemek,
- Az almak,
- Aldığı şeyi geri vermemek.

    10. Eve bir şey getirmede:

- Elbisesini taşıma vasıtası yapmama,
- Açıktan getirmeme,
- Eve varır varmaz yememe.

    11. Eve girerken:

- Haber verme,
- Sağ ayakla girmek,
- Selam vermek,
- Çevreye bakmamak,
- Besmele ile eve girmek.

    12. Oturmaktaki edepler:

- Sağ dizi dikmek ve sol ayağın yerde olması,
- Kendi yerini bilmek,
- Ayağı örtmek,
- Ev sahibi konuşmadan konuşmamak.

    13. Misafirlikte:

- Çağırmaya gelenin önünde yürümemek,
- Yiyecek ne var diye sormamak,
- Yemekten sonra çok oturmamak.

    14. Hasta Ziyareti:

- İkindiden sonra gitmek,
- Güler yüzlü olmak,
- Hastanın sağ yanına oturmak,
- Çok oturmamak,
- Fatiha okumak.

   Aslında görgü kuralları 700′den fazla olarak tek tek sayılmış ve ahîye öğretilmeğe çalışılmıştır. Ahîlik eğitimi, ferdin bütün gün (24 saat) yapacağı işleri ve yerine getirmesi gereken davranışları kapsamayı hedeflemiştir. Böylece birey, düzenli bir eğitimle, yaratılış amacına uygun şekilde hareket eden olgun bir kişiliğe kavuşturulmuş olacaktır.

 

AHİLİKTE MESLEKİ EĞİTİM METODU

Ahîlik kurumunun meslek eğitiminde uyguladığı yöntemler incelendiğinde, karşımıza “tedric” ve “işbaşında eğitim” metodları çıkar.

İşbaşında Eğitim

Ahîlik kurumundaki, meslek eğitiminde izlenen “işbaşında eğitim” metodunun bir diğer adı da, “usta-çırak eğitimi” metodudur.

Ahîliğe girenler aynı zamanda çırak sınıfından sayılır ve bir ustanın yanında sanat öğrenmeye başlar. Çırak ustasının yanında işin yapılış tarzını öğrenir ve istendiğinde kendisi uygular. Sanatta belirli bir yol alındığı zaman, usta çırağına iş verir ve yapmasını ister. İstenilen düzeye gelen çırak bir törenle kalfalığa terfi ettirilir.

Bu eğitim tarzı ustalığa kadar devam eder, olgunlaştığı kabul edilen ve usta olan dilediği takdirde kendi işyerini açar.

Tedric Metodu

Ahlâkî eğitim metodları arasında da yer alan bu yöntem, meslek eğitiminde de geçerlidir. Çıraklığa alınan kişiye meslek bilgileri, beceriler ve hünerler, basitten karmaşıklığa, kolaydan zora doğru uzanan bir süreçte kazandırılmaya çalışılır.

Bu metoda göre işyerine giren çırağa, işyerinin en basit işleri verilir ve bunları kavradıkça daha ağır işler verilir. Ancak, bu yöntemle çırağa sanat sevdirilir ve benimsetilirdi. Meslekî eğitimde çırağa davranışlar (beceriler) belirli sıra ile kazandırılır ve bunların kazanılıp kazanılmadığı devamlı kontrol edilir.

Ahîlik kurumunda meslekle ilgili davranışlar sadece işin kendisi ile ilgili değildir. Davranışlar, mesleğin bütününün yerine getirilmesi ve diğer sanatkârlara karşı davranışları da kapsamakta idi.

AHİLİK KURALLARI

1. Doğruluktan ayrılmamak.

2. Cömert olmak,

3. Alçak gönüllü olmak,

4. İyi huylarını geliştirmek,

5. Kendisini halka adamak,

6. Misafirlerini sevmek

7. İnsanlara nasihat ederek onları iyi yola yöneltmek,

8. Kudreti varken suçluyu affetmek

9. Bir sanat veya iş sahibi olmak

10. Dindar olmak

11. Utanma duygusuna sahip olmak

12. Hile yapmamak

13. Yalan söylememek, kusur aramamak,

14. Dedikodu yapmamak,

15. İçki içmemek

16. Zina ve livata yapmamak,

17. Zenginlere karşı minnetsiz olmak

18. Kimseye karşı düşmanlık ve kin duymamak,

19. Büyüklere hürmetkar küçüklere şefkatli olmak,

20. Bel bağlamamak,

21. Nefis adı verilen düşmanla mücadele etmek.

AHİLİK

Selçuklu Türkleri’nde, dinî ve millî birliğin muhafazasında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Osmanlı insanının yetişmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler gören içtimaî (sosyal) bir teşkilat. Arapça “kardeşim” manâsına gelen ahî ile Türkçe “cömert, eli açık” manâsında olan akı kelimeleri ile yakınlık göstermekte ise de, hangisinden geldiği belli değildir. Her iki kelimeden de gelmesi ihtimal dahilindedir. Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu’da yaşayan Türklerin, esnaf ve sanatkârlarının birliğini, çalışma esas ve usullerini teşkil eden, sosyo-ekonomik bir Türk kurumudur.

Ahilik, ihtiva ettiği hizmetler bakımından cömertlik, mertlik ve mürüvvet manâlarına gelen fütüvvet teşkilatının daha da gelişmiş bir şekli olarak görülmektedir. Sonraları esnaf ve sanatkârlar birliğine unvan olarak verilmiştir. On birinci asrın ikinci yarısından itibaren Anadolu’ya girmeye başlayan Müslüman Türkler (Selçuklular), Türkistan’da ticaret ve sanayi merkezlerinde yaygın fütüvvet ilkelerini de beraberlerinde getirdiler. Bu ilkeler arasında bilhassa; Müslüman kardeşinin işini görmek, onun yardımında bulunmak, hatâ ve kusurlarını affedip, husumet ve düşmanlık beslememek, ayıp ve kusurlarını örtmek, kendisini başkasından üstün görmemek, musibete uğrayan düşman bile olsa sevinmemek, başta gelmektedir.

Diğer taraftan Horasan ve Mâverâünnehir’deyken Fahreddin-i Razî, Ahmed Yesevî ve Şihabüddin Sühreverdî gibi büyük âlimlerden ders alan Ahi Evren (1171-1262), daha sonra Anadolu’ya gelerek, Kayseri’de yerleşmiş ve halkı irşad vazifesine başlamıştı. Kayseri’de debbağlık yapıp, elinin emeği ile geçinen Ahi Evren, Türkistan’dan gelen bilhassa esnaf teşekküllerini bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırdı. Fütüvvetnamelerden faydalanarak, teşkilatın bir nevi yönetmeliğini yazdı. İslam ahlâkını esas alan bu yönetmeliği, esnaf ve sanatkârlar arasında tatbik etti. Onlar arasında İslam ahlâkına dayalı bir birlik ve kardeşlik kurdu. Böylece “ahilik teşkilatı” ortaya çıktı. Diğer taraftan, hocası Evhadüddin Kirmanî’nin kızı olan hanımı Fatma Bacı da kadınları yetiştirip “Baciyan” grubunu teşkil etti.

Ahilik teşkilatı sayesinde, Anadolu’da Rumlar ile Ermenilerin elinde olan sanat ve ticaret hayatına, zamanla Türkler de katılıp, söz sahibi olmaya başladılar. Ayrıca ahiler, yaptıkları zaviyelerde, Müslüman tüccar ve esnafın ahlaki terbiyesi ile de uğraştılar. Ahi zaviyeleri zamanla memleketin her tarafına yayıldı.

Ahiler, içtimaî hayattaki bu hizmetleri yanında ihtiyaç halinde gazalara ve memleket savunmasına da katıldılar. On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzey-batısında katliamlara başlayan, kısa bir müddet içerisinde dünyanın siyasî haritasını alt üst eden ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine karşı tedbir aldılar. Moğolların önlerinden kaçıp gelenlere kucak açarak, Anadolu insanını, Moğollara karşı gaza aşkı ile doldurarak; cihad yolunda Allahü tealanın rızasından başka bir şey düşünmeyen kimseler olarak yetiştirmeye çalıştılar ve bu insafsız düşman karşısında kahramanca mücadele ettiler.

Nihayet Moğollar, 1243 yılında Kayseri’yi muhasara edip, çetin bir muharebe sonunda şehri ele geçirince, binlerce ahiyi şehid ettiler. Anadolu’nun karışıklıklar içerisinde olduğu bu sırada, Ahi Evren’i de Kırşehir’de öldürdüler.

Kısaca “sulhta muallim, muharebede asker” olan ve Anadolu’nun her tarafına yayılmış bulunan ahiler, gerek Moğol zulmü ve gerekse başka karışıklıklarla sıkılan ve bunalan insanlara, maddî ve manevî güç ve moral vererek Osmanlı Devletinin kuruluşuna kadar Anadolu’yu dinî ve millî birlik içinde tutmaya muvaffak oldular.

Bu sırada Söğüt civarında gelişmekte olan Osmanlı Beyliğinin emrine koşan ahilerin bir kısmı, uçlara yerleşip zaviyeler kurdular. Doğudan bu mıntıkaya gelen Türkmenlerin erkeklerini, ahi erkekleri, kadınlarını da Fatıma Bacının yetiştirdiği bacıyan grubu terbiye etti. Böylece, üç kıtada altı asır at koşturacak olan, istikbaldeki Osmanlı neslinin temelini attılar.

Bu esnada itibarlı bir ahi olan Şeyh Edebali, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurup, kızını ona verdi. Orhan Gazi ve Murad-ı Hüdavendigâr, ahilerden olup, vezirleri Alâeddin ve Çandarlı Kara Halil de ahi idiler. Böylece ahilerden bir kısmı âlim, kadı olarak ilim sahasında, bir kısmı vali ve komutan olarak idarî ve askerî alanda, bir kısmı da ticaret ve sanat alanında hizmet vermeye başladılar. Ahilerin; İslam’ın emri olan, zamanın kıymetini bilmek, disiplinli bir hayata sahip olmak, istişare etmek (karşılıklı danışmak, tartışmak), adil olmak ve adalet esaslarını aşıladıkları küçücük bir aşiret, kısa zamanda büyük bir devlet olmaya başladı.

Zaman zaman devletin yükünü hafifletici hizmetlerde de bulunan ahiler, Bursa’yı Düzmece Mustafa’nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında idareleri altındaki Ankara’yı Sultan Birinci Murad’a teslim ettiler.

Bu hizmetlerine karşılık Osmanlılar, ahilere yardımcı olup hürmet göstererek halkı yetiştirmeleri için teşvikte bulundular. Bu yüzden, daha sonra Birinci Murad’ın ahilerin başı olduğu ve kendisinden Ahi Murad diye bahsedildiği de bilinmektedir. Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hakim olduktan sonra, ahiler daha ziyade hayırsever bir cemiyet, bir esnaf teşkilatı şeklinde faaliyetlerini devam ettirdiler.

Ahiler arasında, sanatın okumakla değil, ahinin yetişmesi için, üstattan öğrenmesi şartı getirilip; yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçmesi şartı vardı. Gündüz işinde çalışan ahiler, akşamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahilerin ahlaki terbiyesi, ihmal edilmezdi.

Ahilerin kendilerine mahsus kıyafetleri vardı. On dördüncü asır seyyahlarından İbn-i Battuta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Ahiliğe kabul edilen namzede (adaya), şeyh tarafından şedd-i bend denilen ve ahiliğin nişanı kabul edilen bir kuşak kuşatılırdı. Ahiler kuşaklarında, büyükçe bir bıçak taşırlardı.

Ahilik teşkilatında şu mertebeler bulunurdu:

1) Teşkilata yeni giren yiğitler, 2) Ahi bölükleri (Altı bölük olup ilk üç bölüğe “eshab-ı tarik”, diğer üçüne de “nakib” denirdi), 3) Halife, 4) Şeyh, 5) Şeyh-ül-meşayıh.

Ahilerin idare heyeti, her sanat kolunda, kendi azaları arasından seçilmiş beş kişiden meydana geliyordu. Kendilerine, kadı tarafından, seçimden sonra resmi vesika, icazet verilip, icraatları ve neticeleri büyük meclise bildirilirdi. Birlik idare heyeti, her ay üç gün toplanırdı. İdare heyeti, birliğin hazinesi mahiyetinde olan orta sandığını idare ederdi.

Ahilerin kendilerine has merasimleri vardı. Bunlardan bazıları şöyledir:

1. An’anevi Ahi Evren merasimleri: Senelik olup, Ahi Evren’in türbesinin bulunduğu Kırşehir’de yapılırdı.

2. Yol atası ve yol kardeşliği merasimi: Ahiliğe girmek talebinde bulunan gençlerin, birliğe kabul edilmesi mahiyetindeki bir merasim olup, zamanla çırak kabul etme merasimi halini aldı.

3. Yol sahibi olma merasimi: Çıraklık müddetini tamamlayanların, kalfalığa yükseltilmesi için yapılan merasimdi.

Ahilerin yönetmeliğine göre, ahinin üç şeyi açık olmalıydı: Eli açık, yani cömert olmalı; kapısı açık, yani misafirperver olmalı; sofrası açık, yani aç geleni tok göndermeli. Üç şeyi de kapalı olmalıydı: Gözü kapalı olmalı, yani kimseye kötü nazarla bakmamalı; kimsenin ayıbını görmemeli; dili bağlı olmalı, yani kimseye kötü söz söylememeli; beli bağlı olmalı, yani kimsenin namusuna ve şerefine göz dikmemeli.

Ahilik mensuplarının, takdir edilmelerinin yanında cezalandırıldıkları da olurdu. Fütüvvetnamelerde, şu on sekiz şeyin, ahiyi ahilikten çıkarma sebebi olduğu, ayrıca Cehennemlik yapacağı yazılıdır:

1) Şarap içmek, 2) Zina yapmak, 3) Livata yapmak, 4) Dedikodu ve iftira etmek, 5) Münafıklık etmek 6) Gururlanıp kibirlenmek, 7) Sert ve merhametsiz olmak, 8) Hased etmek, kıskanmak, 9) Kin tutmak, affetmemek, 10) Sözünde durmamak, 11) Kadınlara şehvetle bakmak, 12) Yalan söylemek, 13) Hıyanet etmek, 14) Emanete riayet etmemek, 15) İnsanların aybını örtmeyip, açığa vurmak, 16) Cimrilik etmek, 17) Koğuculuk ve gıybet etmek, 18) Hırsızlık etmek.

Yine ahi yönetmeliği olan fütüvvetnamelere göre; ahi, helalinden kazanmalıdır. Hepsinin bir sanatı olmalıdır. Yoksul ve düşkünlere yardım etmeli, cömert olmalıdır. Alimleri sevmeli, hoş tutmalıdır. Fakirleri sevmeli, alçak gönüllü olmalıdır. Temiz, iyi kimselerle sohbet etmeli, namazını kazaya bırakmamalı, haya sahibi olup, nefsine hakim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla düşüp kalkmamalıdır. Bunlar, asırlarca Osmanlı insanının ahlâkının temel taşı olan hasletler hâline geldi.

Osmanlı Devletinin bünyesinde, bu hizmetleri hakkıyla yapmış, sanat ve ticaret hayatını Osmanlının maddi ve manevi yapısına göre düzenlemiş olan ahilik teşkilatı, diğer kıymetli müesseseler gibi, bilhassa İngilizlerin desteklediği Mustafa Reşit Paşa’nın hazırladığı Tanzimat Fermanı’ndan sonra, büyük bir sarsıntı geçirmiş ve eski işlevini kaybetmiştir.

Ahilikte İlkeler :

AHİ EVRAN ve AHİLİK

 Ahilik ilkeleri kuralcı bir yaklaşımdan çok, pratik hayat koşullarından, Ahilik uygulamalarından çıkmıştır. Yani gerçeğin yaşanmasından iş ve üretim hayatının gereklerinden doğmuştur. Sadece bir düşünce sistemine bağlı kalmadığından, yürüyen hayat gerçeklerini yakalamış ve bunlardan ilkeler üretilmiştir. Hayat ve düşünce, uygulama bir odakta birleşmiştir.

Tespit edilen Ahilik ilkeleri şunlardır:

  1- Kendi ihtiyacı varken başkalarına vermek,

  2- Öfkelenince yumuşak davranmak,

  3- Yenici iken yenileni affetmek,

  4 -Dünya yaşayışına bağlanmamak,

  5 -El emeğini, çalışmayı kutsal bir yaşama ilkesi haline getirmek,

  6 -Herkesin bir iş yaparak Ahi topluluğu içerisinde yer alması,

  7 -Bütün insanlara karşı sevgi ve yardım duygusu taşımak ve bunu gerçekleştirmek, hayata geçirmek, uygulamak,

  8 -Kardeşlik dayanışması içinde; askerleri, üreticileri. emekçileri, esnafı birleştirmek ve böylece devleti güçlü kılmak, sosyal adalet ve sosyal güvenliği gerçekleştirmek,

  9 -Halkçı ve milliyetçi bir düzen içinde; eğemen, sömürücü güçlere karşı çalışan her kesimden halkın çıkarlarını savunmak,

 10-Yabancıları ağırlamak, suçlu – suçsuz,  Hıristiyan Müslüman kim olursa olsun kendilerine sığınanlara zanaat sanat öğretmek.

    Ahi Ahlakının Temel İlkeleri:

  1 – Doğru sözlü olmak,

  2 – Emanete hiyanet etmemek;

  3 – Cömert olmak,

  4 – Gözünü kötü şeylerden sakınmak,

  5 – İki yüzlü ve yiyicilerden uzak durmak,

  6 – Kötülerden uzak durmak,

  7 – Öfkelenmek, (öfke gelince akıl gider)

   Ahi ahläkının sınırlamalarına göre de, aşağıdaki olumsuz niteliklere sahip olanlar fütüvvet dışı, äyani ahi ocağının dışında kalırlar. Olumsuz huylarını, davranışlarını terk ederlerse ondan sonra ocağa alınırlar. Peştemal kuşanabilirler.

Fütüvvet kuralları  çerçevesinde kimlere hangi şartlar altında peştemal kuşatabileceğı nasıl etraflıca  belirlenmiş ise, peştemal kuşatılmayacak olanlar da teker teker sayılmıştır. Merhum Cevat Hakkı Tarım’ın derlemelerine göre, Kamu meşayih bazı hasletlerinden dolayı şu on iki kişinin fütüvvet dışı kaldıklarını, eğer bu fiileri terk ederlerse onların da peştemal kuşanabileceklerini kabul etmiştir:

  1 – İman ehli olmayan käfirler,

  2 – Münafik olanlar,

  3 – Sanatı gaib’e hükmetmek olan falcılar, müneccimler,

  4 – Sarhoş eden içki içenler, (zina ve livata) da bulunanlar.

  5 – Müslümanların açık yerlerine bakan tellaklar,

  6 – Satış işlerinde halka zarar veren dellal’lar,

  7 – Yalan vaad eden ve eksik arşın tutan çulahlar ve bütün sanatkarlar,

  8 – Kalplerinde şefkat kalmayan ve işleri sadece kan dökmek olan kasaplar,

  9 – Yürekleri taş gibi olmuş cerrahlar, Çünkü fütüvvet şefkat ve rahmetle müzeyyendir.

 10 – Avcılar,

 11 – Kurulu düzen dışı iş yapanlar, bozguncular,

 12 – Mekulätı anbar (depo) edip kıtlık çıkaranlar; Madrabazlar karaborsacılar, vurguncular.

   Ahi’likte bulunan dört ana programı

1-Şeriat Kapısı:      Din Kurallarının genel adı; O zamanki hukuk düzeni

2-Tarikat Kapısı:    Yol, yönetim, iş ve düşüncede uyulacak kural demektir.Toplumsal, siyasal, ahlak kurallarıdır.

3-Hakikat Kapısı,   (Gerçekçilik) İnsanın toplum içerisinde kişilik ve değer bulmasının esasıdır.

4-Marifet Kapısı     Ustalık,beceri

Ayrıca Ahi tarikatında açık ve kapalı olmak üzere altı ilke daha vardır:

Açıl olanlar:

1-Alın,    2-Kalp,   3-Kapı.

Kapalı olanlar:

1-El,   2-Bel,   3-Dil.

Bunlar, Türk ahlakını özetler gibidir. Alın açıklığı; Doğruluğu,dürüstlüğü, kalp açıklığı; ikiyüzlü olmamayı, riyakarlıktan uzaklığı,dostluğu sevgiyı; Kapı açıklığı da Konukseverliği ifada eder.

El; Kendine ait olmayan mala uzanmamayı, hırsızlık yapmamayı, hakkı olmayan paraya, mala tenüyzül etmemeyi, el ile üretim yapmayı, emeğin kutsallığını, bel ise nefse eğemen olmayı, dil ise yalan söylememeyi, doğru konuşmayı, tatlı dilli olmayı, çok okuyup güzel konuşmayı, kalp kırmamayı, kötü sözler söylememeyi, iftira etmemeyi… ifade etmektedir. 

Ahi şeyhlerinde bulunması gereken nitelikler, uyulması gereken koşullar da şunlardır:

·  Hakk’a inanmak

·  Halk içinde ölçülü, duyarlı olmak

·  Benliğini öldürmek, bencillik etmemek

·  Ululara hizmet ,eylemek

·  Buyruğu altmdakine yumuşak yürekle davranmak

·  Dostlara öğüt vermek

·  Dervişlere su vermek (sakilik etmek)

·  Bilginlere karşı alçakgönüllü olmak

·  Düşmanlara hoş görünmek

·  Bilgisizin karşısında susmak.

Taam yimekte yirmi erkän vardır. ,, Yani yemek yemeye ait yirmi kaide olduğunu söyleyip, bu kaideler de şöyle sıralamaktadır:

-    Sofraya oturmadan önce ve yemekten kalktıktan sonra elleri yıkamak, silmek.

-    Yemek yenilen yere ayakkabı ile girmemek,

-    Yemeğin dürüstlük ile kazanıldığından emin olmak,

-    Yemeğe büyüklerden önce başlamamak ve yemeğe tabağın kenarından başlamak,

-    Yemek yerken konuşmamak, ağzından tükürük saçmamak kaşınmamak.

  Yemek yerken öksürük tutması halinde ağzı elle değil mendille kapatmak.

-    Yemekte küçük lokma almak, başkasının yediği lokmaları gözetmemek,

-    Yemekte ağzı şapırdatmamak

-    Yemekte etin kemiklerini sofradakilere göstermeden tabağın arkasına saklamak v.b.

Bu kurallar, daha önce Türkler tarafından tertip edilen büyük toylarda, şölenlerdeki yemek yeme adaplarının devamı niteliğindeki kurallardir.

Su içmede üç edep vardir:

1. Bardağı iki elle tutmak,2. suyu üstüne dökmemek,3. suyu dinlene dinlene içmek. Elbise giyerken beş, evden çıkarken dört, mahallede yürürken dört, pazarda, çarşıda yürürken, alışveriş yaparken dört, misafirlikte üç, hasta ziyaretinde beş, tuvalete ve hamama giderken sekiz, yatarken dört olmak üzere birçok kural tespit edilmiştir.

Burgazi Fütuvvetnamesi’nde Ahi ahläkını meydana getiren kurallar şöyle sıralanmaktadır:

-    Ahiler birkaş iş veya sanatla değil yeteneklerine en uygun olan tek bir iş veya sanatla uğraşmalıdır.

-    Ahi’nin emeğini değerlendirecek ve onurunu koruyacak bir işi özellikle bir sanatı olmalıdır.

-    Ahi doğru olmalı, emeğiyle hakettiğinden fazlasını kazanma yoluna sapmamalıdır.

-    Ahi işinin ve sanatının geleneksel pirlerinden kendi ustasına kadar bütün büyüklere içten bağlanmalı, sanatında, davranışlarında onları örnek almalıdır.

-    Ahi bilgi sahibi olmalı, bilginleri sevmeli, onlara karşi küçük düşmemeli, aldığı bilgileri yerinde ve zamanında kullanmalıdır. 13. yüzyılda Burgazi tarafından kaleme alınan Burgazi Fütuvvetnamesi’ni, daha sonra diğerleri takip etmistir. ,,Ahi Ahläkı”nı meydana getiren Fütuvvet kaideleri öğrencilere anlayacakları tarzda öğretilirdi.Bu kaideler şunlardır:

   1-İyi huylu ve güzel ahläklı olmak

   2-İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak

   3-Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak

   4-Sözünü bilmek, sözünde durmak,

   5-Hizmette ve vermede ayırım yapmamak,

   6-Yaptığı jyilikten karşılık beklememek,

   7-Güleryüzlü olmak,

   8-Tatlı dilli olmak,

   9- Hataları yüze vurmamak,

  10-Dostluğa önem vermek,

  11-Kötülük edenlere jyilikte bulunmak,

  12-Tevazu sahibi olmak,

  13-Hiç kimseyi azarlamamak,

  14-Ana’ya ve ataya hürmet etmek,

  15-Dedikoduyu terketmek,

  16-Komşularına iyilik etmek,

  17-İnsanların işlerini içten, gönülden ve güleryüzle yapmak,

  18-Başkasının malına hiyanet etmemek, 

  19-Sabır ehli olmak,

  20-Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak, 

  21-Daima hakkı kullanmak,

  22-Öfkesine hakim olmak,

  23-Suçluya yumuşak davranmak,

  24-Sır saklamak,

  25-Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,

  26-İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,

  27-Kötü söz ve hareketlerden sakınmak

  28-Maiyetinde ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek.

Aslında Ahi olabilmenin 124 kuralı vardır.

    Ahiliğin açık ve kapalı olmak üzere 6 şartı vardır.

   Açık Olanlar :

  1 -Elini açık tut,

  2- Kapını açık tut,

  3- Sotranı açık tut

 

   Kapalı Olanlar :

  1-Dilini bağlı tut,

  2-Gözünü bağlı tut,

  3-Belini bağlı tut.

Açık Olanlar: Cömertlik, tevazu sahibi, konuksever ve sofrası açık olmak, yani aç geleni tok yollamaktır.

Kapalı olanlar; Dilini tutmalı, dedikodu yapmamalı, kötü söz söylememeli, kimsenin ayıbını görmemeli, kimseye kötü gözle bakmamalı, kimsenin onuruna, namusuna göz dikmemelidir. Ancak bu şartları taşıyanlar Ahi olabilmekteydi.

http://www.kir-der.com/Ahiligin%20ilkeleri.htm

 

AHİ EVRAN:

13. yyda Horasan’dan Anadolu’ya göç ederek Denizli,Konya ve Kayseri’den sonra durak yeri olarak Kırşehir”e gelen ve Kırşehir”e yerleşen Ahi Evran, kurduğu inanç düzeniyle şehir halkının çoğunluğunu meydana getiren esnaf kesimini uyarmış, ahlaki sosyal kuralları ile dayanışmayı sağlamış, el ve gönül işbirliği içinde Anadolu’ya aydınlık olmuş, yalnız gönülleri ve kafaları aydınlatmak üzere Anadolu’yu bölünmez bir bütün olarak ayakta tutmayı sağlamıştır.
13. yyda Anadolu’da fikri hayatın iman ve inanç birliğini sağlayan, örgütleyen, yöneten ve manevi güçle kuvvetlendiren esnaf ve sanatkarlarımızın piri ve dabbağ sanatıyla uğraşan Ahi Evran-ı Veli’nin kimliği şöyledir:
Asıl adı, Şeyh Mahmut Nasuriddin olduğu bilinen Ahi Evren takriben 1215 ila 1220 ‘lerde Horasan’da doğmuştur. 93 Yaşında iken Kırşehir’de ölmüştür. Türbesi Kırşehir’dedir.Bugün Kırşehir’de Türk İşçi Esnaf ve Sanaatkarlarının 13. yüzyıldan bugüne dek andıkları esnaf önderi Ahi Evran’ı bir bayram havasında anmak felsefesi, yaptığı çalışmaları ve hizmetleri hakkında konuşmalar yaparak halkı aydınlatmak, onu yaşatmayı sürdürmek amacıyla Ahilik Kültür ve Esnaf Bayramı yapılmaktadır.

AHİLİĞİN İLKELERİ:

 

Ahi Evran-ı Veli’nin kurduğu ve ilkelerini belirlediği Ahilik kurum ve bilimin esaslarında “Ahlak, Okul, Bilim, Çalışma ve Devlet” kavramları daima ön planda tutulmuş, toplumumuzda da;
Zinadan sakınılması,
İslam dinince yasaklanmış yiyecek ve içeceklerden sakınılması,
Yalan ve dedikodudan sakınılması,
Görülmemesi ve duyulmaması gereken hususlara dikkat edilmesi,
Kötülük etmekten sakınılması,
Dünya nimetlerine ahireti unutturacak kadar bağlanılmaması
konularında tavisyede bulunmuştur.

Edepli olunması ve edepli bir toplum meydana getirilmesi esas alınmıştır.
Ahilik nedir denilirse: Ahilik bir Türk esnaf kuruluşudur.
Ahilik yardımlaşmaya dayanan esnafın teşkilatıdır.Köylere kadar yayılan en küçük örgütten en büyük örgüte kadar milli birlik ve beraberliği,karşılıklı saygı ve sevgiyi, sosyal dayanışma ve yardımı temel ilke sayan,el birliği ve kardeşlik havası içindedin ve ahlak kurallarına sıkı sıkıya bağlı,köklü,sağlam,düzenli ve milli bir toplum kurmayı amaç bilen bir kuruluştur.Bu kuruluş13. yüzyıldan 16. yüzyıla dek Ahilik, daha sonra XX.yüzyılın başlarına dek de “GEDİK” yani lonca örgütü olarak toplumun ekonomik kesimindeki oluşumları düzenlemiştir.
Anadolu Ahi teşkilatı, kuruluşundan zamanımıza kadar,gerek kendi bünyesinde ve gerekse topluma karşı görevini yapmış bir müessesedir.Kendi içerisinde doğruluk,karşılıklı yardım ve saygı esasından hareket ederek Türkiye”nin ticari ve ekonomik hayatında büyük rol oynamıştır,ustalar çıraklar,kısacası zaatkarlar yetiştirmiş ve yetişen bu esnaf tek taraflı çıkar endişesiyle hareket etmemiştir.
Sadece mesleki fonksiyonunu yerine getirerek topluma hizmet etmekle yetinmemiş olan bu müessese,kuruluş devrinde yerleşme meselelerinde ve Anadolu”nun Türkleşmesinde ve yayılmasında, daha sonra da genişleme esnasında büyük rol oynamış bir teşkilattır.
İşe deri işçiliği olarak başlayan Ahiler zanaattaki kabiliyetleri ve yüksek ahlaki meziyetleri ile otoritelerini ve üstünlüklerini zamanla bütün öteki sanat kolarını da tanıtmışlardır.Bu geleneğe bütün tarihleri boyunca Osmanlı Sultanlar da saygı göstermiş,tekelci tüccarlara karşı zanaatkarları korumuşlardır. Ahilik teşkilatlarında, teşkilatın ortak yaşantısına yön veren birçok törenle karşılaşmaktayız.
Bu Törenler:
1- Yol atası ve yol kardeşi edinme töreni:Ahiliğe giriş niteliğinde bir törendir. Daha sonra bu teşkilatların esnaflaşma ve sanatkarlaşma süreci içerisinde herhangi bir sanatta çıraklığa kabul edilme töreni haline gelmiştir. Çırak adayları düzenlenen bu törende kendilerine birlik içerisinden bir yol atası “Usta” ve iki yol kardeşi “Arkadaş” seçerek çıraklığa başlamaktadır.
2- Yol sahibi olma töreni : Bağlı bulunduğu sanat kolunda çıraklık süresini tamamlamış olanları kalfalığa yükseltme törenidir. Bu törende Ahiye yol sahibi olduğunu gösteren bir kuşak bağlanmaktadır.
3- İcazet Törenine gelince Bu tören de Ahi zaviyelerinde bütün Ahi”lerin katılmasıyla düzenlenmekte ve en yaşlı Ahi tarafından yönetilmektedir.
Kalfa bağlı olduğu sanat dalında, kalfalık süresini tamamladıktan sonra, ustasının kabul ve uygun görmesi ile ustalığa geçiş törenidir.
Tören, okunan çeşitli dualardan sonra icazet alan kimsenin,kendisine “Haktela kisbine bereket versin” diye dua eden şeyhin, ustaların ve ihtiyarların elini öpmesiyle sona ermektedir.
Ahilik yüzyıllar boyu koyduğu kurallara Osmanlı Ekonomisinde, bir ticaret ahlakı yerleştirmiş,esnaf ve sanatkarları korumuştur.
Kırşehir”de her yıl yapılan Ahilik Kültür Haftası Esnaf Bayramı”nın amacı şudur:
Türk esnafının önderi, kooperatifler, işçi sendikaları, Sosyal Sigortaların fikir atası, esnaf dernekleri birlikleri, federasyonlar ve konfederasyonlarının öncüsü olarak bilinen Ahi Evran”ın çağdaş yaşam şartlarına uygun, törelerini yaşatmak, ticarette ve sanatta ahlaki temellere dayalı güzel geleneklerini, tüm esnaf sanatkarlarına ve tüm dünya esnaf sanatkarlarına duyurmak ve onların her yıl Kırşehir’de bir araya gelmelerine imkan hazırlamaktadır.
AHİLİK NEDİR?

Ahîlik kurumunun anlaşılabilmesi ve onun toplumsal hayatta nasıl bir fonksiyon üstlendiğini ortaya çıkarabilmek için ilk önce Ahî kelimesinin kaynağı ve tarihi gelişim içerisinde kazandığı anlamlar üzerinde durmak gerekir.
Ahî kelimesinin kaynağı ile ilgili birbirinden tamamen farklı iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre; Ahî kelimesinin kaynağı Türkçe olup, “akı” kelimesinin Anadolu”daki söyleniş tarzından doğmaktadır. Ahî, kelimesinin Türkçe olduğunu ileri süren araştırmacılara göre Ahî, kelimedeki “k” harfinin “h” olarak telaffuz edilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim, Anadolu”da “k” harfinin “h” ve “ğ” şeklinde telaffuz edildiği bilinmektedir. Örnek olarak, okumak, bakmak yerine okumah, bahmah veya okumağ, bakmağ denilmektedir. Buna göre Ahî kelimesi “cömert, eli açık” anlamlarına gelen “akı” kelimesinin “h” sesi ile okunmasından türemiş ve terimleşmiş bir kelimedir.

Ahî kelimesinin reisler (başkanlar, liderler) için kullanılması, onun Türkçe “akı” kelimesindeki ses değişikliğiyle oluştuğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Nitekim, Ahî kurumunda reislere Ahî, diğerlerine fetâ, fityan denilmektedir.

Ahî kelimesini araştıranların bir kısmı ise; kelimenin Arapça’dan Türkçeye geçtiğini ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre Ahî, “erkek kardeş” anlamına gelen “ah” kelimesinin sonuna birinci tekil şahıslar için kullanılan ve sahiplik ifade eden “ye” zamirinin bitişmesinden oluşan bir kelimedir. Ahî kelimesi bu haliyle “kardeşim” anlamındadır. İkinci görüş benimseyenlerden biri olan Hüseyin Kâzım Kadri, Ahî kelimesinin Arapça olduğunu şöyle açıklamaktadır. “Ahî Arapça isim, Ahû yerinde “ahî” kardeş, birader, yar, dost, cemi (çoğul) “ihvan” kardeşler, dostlar, bir tarikata ve mesleğe tâbi olanlar”.

Ahî kelimesine, Türkçe-Arapça Lûgatta da Hüseyin Kâzım Kadri’nin verdiği anlamın yüklendiği görülür. Yine, Kuran-ı Kerim incelendiğinde Ahî kelimesinin sahiplik ifade eden zamir ile birlikte tekil veya çoğul olmak üzere kırk dört âyette geçtiği görülür.

Ahi kelimesinin, fütüvvetnâmelerdeki ve Anadolu’da yaşamış bulunan Ahîlerin bırakmış oldukları vakfiyelerdeki yazılış şekli de ikinci görüşü desteklemektedir.

İbn Batuta seyahatnâmesinde geçen, “Müfredi (tekil) “Ah” kelimesinin birinci tekil şahıs şeklinde söylenmesinden meydana gelmiştir” ifadesi de ikinci görüşü kuvvetlendirmektedir.

Ahî kelimesiyle ilgili olarak her iki görüşün de geçerli ve tutarlı yönleri bulunmaktadır. Ahî kelimesinin, cömert, eli açık anlamına gelen “akı” kelimesinin Anadolu’da “h” sesiyle okunması görüşü doğru olabileceği gibi diğer görüşün de yabana atılamayacağı görülmektedir.

Gölpınarlı bunu şu biçimde izah eder:

“Ahî kelimesi, Arapçada ”kardeşim” demektir. 457 Hicride (1065) ölen şeyh Ferec-i Zincanî ile 736”da (1336) ölen Alâü”d-Devle halifesi Aliyy-i Mısrî’nin “Ahı” lakabıyla anıldıklarına ve bu kelimenin, oldukça eski fütüvvetnâmelerde geçtiğine, nihayet fütüvvet ehlinin birbirini kardeş saydıklarına ve Melamilerde ”Filan şeyhin muridi” yerine ”Filanın ihvanından” sözünün kullanıldığına bakılırsa bu sözün Arapça”dan geldiği hakkındaki fikir ve mülahaza da reddedilemez.”

Ahî kelimesinin, aynı zamanda tasavvufla ilgili oluşu, iki görüşün de doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü; cömertliğe, el açıklığına, mertliğe dayanan Ahîlik kurumunun vazgeçilmez kurallarından biri de, üyelerinin birbirini kardeş görmeleridir. Müslümanlar birbirlerini tarih boyunca hep kardeş olarak görmüşlerdir. Kardeşleştirmenin ilk uygulamasının Hz. Muhammed döneminde gerçekleştirildiği bilinmektedir.

Ahî, Kuran-ı Kerim’de geçtiği şekilde kullanılmış, ancak Türk’e has bir terim haline gelmiştir. Kardeşlik, cömertliğe, yardımlaşmaya ve dostluğa dayanan bir duygudur. Kardeşlik, sadece bir anadan doğmadan ibaret değildir.

Görüşlerini Kuran âyetleri ile desteklemeye ve açıklamaya çalışan tasavvuf akımları, özellikle kişiler arasındaki düşmanlıkların kalkmasını ve yerine kardeşlik duygusunun hâkim olmasını, teşvik eden ayetleri kaynak alırlar.

Örneğin:Allah’ın dinine sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın. Allah üzerindeki (İslâm) nimetini düşünün ki, cahiliyet devrinde birbirinize düşmanlar iken O, sizin kalpleriniz arasında ülfet (yakınlık) meydana getirdi de onun nimeti sayesinde din kardeşleri oldunuz.” ayetinde belirtildiği gibi insanlar arasındaki düşmanlıkların kalkması ve dinde kardeş olmalarının gerekliliğinin Allah”ın arzusu olduğunu bütün tasavvufî anlayışlar ileri sürer.

Aynı şekilde, Ahî birliklerinin de insanlar arasında kardeşliği oluşturma çabasında oldukları bilinmektedir.

Ahî kelimesinin, terim olarak Ahî birliklerinin başında bulunan kişilere (reislere) verilen bir unvan olarak kullanılmış olduğu tahmin edilmektedir. İbn Batuta”dan öğrendiğimize göre; “Ahî; evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle, diğerlerinin (herhalde bekâr olmayanlar) kendi aralarında bir topluluk meydana getirerek, kendi aralarında seçtikleri reislerdir.” Reislerin zaviyeler yapmaları ve bunları tefriş etmeleri gerekir. Zaviyeler bir toplanma ve hizmet yeri olup, gerektiği takdirde gelen ve gidenlere konaklama yeri olarak hizmet veren mekânlardır.

Bir başka görüşe göre ise “Ahî”, birliğin başında bulunan kişi şeyh” tir. Ahî müesseselerinin başında bulunan “Ahî”nin şeyh olduğu görüşünü İbn Batuta seyahatnâmesinde geçen ifadeler de desteklemektedir. Çünkü, bütün tarikatlarda şeyh olan kişinin tekke (zaviye) inşa ederek onu müritler (fetâ) için bir toplanma, gelene-geçene hizmet yeri yaptığı bilinmektedir.

Sonuç olarak:

Ahîlik, Türk illerinde yayılmış bulunan “dinî-meslekî” karakterli kurumlardır Bu birlikler, başta mensupları olmak üzere, insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.

«… Ağrı gibi, Ahilik de yüksektir, yücedir. İkisinin de kaynakları boldur, bereketlidir, ezel ebed varoluşludur. Sık sık rastlandığı üzere; bizden oldukları için yeterince önem verilmeyen, ucuza giden Ağrı’yı da, Ahiliği de, yabancılar sormakta, arayıp bulmaktadırlar. Bilinmelidir ki Ahilik, bir insanlik bilimidir. Ona bu kişiliği kazandıran ahlak – akıl ikilisiyle kalıcıdır. Bilim çalışma umdeleriyle de yenileyicidir. Yaratıcı ve atılımcıdır. Sevmeyi, acımayı, bağışlamayı öngörüp öğetendir. Her şeyde, ortamda ve her çağda denge düzen tutturandır. Dağıtan değil, toplayandır. Yıkan değil yapandır.»

Ahilik, bazı çevrelerin sandığı” gibi tembelliği, miskinliği telkin eden bir huu! düzeni, dünya işlerinden el etek çektiren mistik anlamda bir tarikat değildir. Harekettir, hayattır. Özlenen yararlı, başarılı mutlu hayatın yollarını gösterip öğretendir. Kısa anlatımıyla İNANIŞTIR, YARATIDIR, İŞTİR. AKIL BİLİM AHLAK VE ÇALIŞMA’dır.

AHİLİK

 

AHİLİK; Türk milletinin laik, sosyal dayanışma içinde işbaşı eğitimiyle çalışmayı iyi insan ve iş adamı olmayı, helal kazancı ve toplumun ihtiyaç duyduğu maddelerin vasıflı olarak üretimini, öğretim yoluyla teşvik eden, milli kultür kurumudur;
AHİLİK; İlim, sanat öğremnek, bilgi ve becerilerini kendisine ailesine ve cemiyete yararlı olarak, sermayesiyle emeğini, kurumlaştırma yoludur,

AHİLİK; Türklerin millet olmasında, ilk sosyal, endüstriel düşünce ve aksiyon programını meydana getiren, önemli bir halk kuruluşudur,

AHİLİK; Esnaf kuruluşlarını, toplumun değişen ihtiyaçlarına göre kendini yenileyen, mesleki bilgilerle teşkilatlandıran, Türk”e doğru bir hayat anlayışını başlatan bir çalışma yoludur;

AHİLİK; Çalışma ile üretimci olma sistemini, iş yerinde eğitimle, bilgi edinmeye önem veren, becerikli, iyi ahlaklı, dinamik insan yetiştiren bir ekoldur;

AHİLİK; Tarihte, Türk Devletlerinin en eski endüstriel ve sosyal eğitim kurumlarından biridir;

AHİLİK; Türk toplum hayatına, milli kültür ve milli ahlak nizamını yaygınlaştıran, törelerle, milletler arasında ilk olarak esnaf ve sanatkarlari teşkilatlandıran, iş ve emeği sigorta ve kredi düzeniyle koruyan, sanat ve ticareti esnaflar arası, mali dayanışma kaynağı Orta Sandık müesseseleriyle yaygınlaştıran, toplumda, işe yarayan insanı yetiştiren ilk Türk Eğitim Merkezidir;

AHİLİK; Başkalarının esiri olmamak için doğruluğu, aç kalmamak için sanat öğrenmeyi, başkalarından üstün yaşamak içn, faziletli olmayi, her işte aklını kullanmayı, başarılı olabilmek için bilgi sahibi olmayı, iyiliği daima iyilkle karşılamayı, eğer huzurunu kaybetmişse sabır ve bilgi hasletlerini kullanarak çalışmayı, Allah’ı ve insanları sevmeyi teşvik eden, tuzu ekmeği bol, sofrası açık, iyi insanların cemiyetidir.

AHİLİKTE; Ahi olabilmek için çıraklık öğrenimi gerekir. Hizmete, bilgiye güvenip mağrurluk eden, ahilik eşiğinden dışarıda kalır. Ahilik, genç yaştaki bilgisizleri, önce usta yanında hizmette pişirir, bilgisini, becerisini imtihan eder, sonra kalfalık kuşağını bağlar, kendine, ailesine ve cemiyetine hizmet etmesini bilenlere, ustalık şalvarırnı giymesine ve dükkan açıp helal rızık beklemesine izin verilir.

AHİLİKTE; törelere uymayan. baş köşeden, eşiğe ve eşiğe düşer.

AHİ; Kur’an ahlakına uyumlu kimsedir.

AHİ; Müşteriye ve halka karşi doğru ve yumuşak dillidir.

AHİ; Sofrasına nankör, iki dinli, hased, fesad, tembel, sözünün eri olmayan insanları kabul etmez.

AHİ; El kesesinden ve sofrasından cömertlik etmiyen insandir.

AHİ; Gönlünü arı, elini, dilini, ayağıni duru tutan, kötülerin zararını ortadan kaldıran, helal kazanç yolunda, atalarının sözünü, öğüdünü tutan, Tanrı”ya sığınma eylemleriyle de örnek kişidir.

AHİ; Yolcuya, yabancıya, konuğa ikramcı olan, gafil olmayan, her işinde ihtiyatlı davranan dünya ve ahiret nimetlerini tedbir ile dileyen her türlü israftan bilgi ile korunan, tevazu içnde çalışsan, iki dünya adamıdır.

AHİ; Diline, beline hakim, işini insanların harisine bırakmıyan, yolunu terketmişlere, yabancılara, iftiracılara uymayan, temiz ve halim huyludur.

AHİ; Kardes edineceği kişiyi menfaat ve zarar içinde tecrübe eder. Eğer bu iki halde dostluğun devam ettiğini görürse onu YOL ARKADAŞI tutar.

 

Bu dileğe katılmamak mümkün değil.Aynı adres sorma olayına yıllar önce Gaziantep’te tanık olmuştum.Sorulan adrese sizi teslim etmeden bırakmıyorlar.Yakın zamana kadar da G.antep’te esnafların tatil uygulamaları Ahilik geleneğine göre idi.

 

kobilerimizide böyle bir teşkilat esasında ve ahlakında bütünleştirsek eminim 5 senede süper güç oluruz..

Osmanlı Sarayı’nda bayramlaşma!

Filed under: Bayram,DEVLET TEŞKİLATI,Eğlence,Nezaket,Protokol — Arslan @ 09:24

Osmanlı Sarayı'nda bayramlaşma!

İslam tarihinde bayramları halk arasında merasim şeklinde kutlama geleneğini başlatan da Büveyhilerden sonra Bağdat ve civarına hâkim olan Türk hükümdarları olmuştur.

 Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

Tanzimat’la birlikte Osmanlı diplomatikası ve bürokrasisindeki gelişmelere paralel olarak, teşrifat veya protokol kuralları da değişmiş, resmî bayramlaşma törenleri de bu değişimden nasibini almıştır. Önceleri Ramazan ayının 26′sında başlayan ve bayram günlerinde de devam eden törenler, şeyhülislamlık, sadaret ve sarayda ayrı ayrı yapılırken zamanla sadece sarayla ve bayramın ilk günü ile sınırlandırılmıştır. Tanzimat sonrası bayramlaşma törenleri ve tarihsel gelişimle alakalı bugüne dek çeşitli çalışmalar yapılmış, bunlardan bazıları da yayınlanmıştır.

Ancak klasik dönem anlayışından epey uzak, “mutlak Batılılaşma” zihniyetinin bir uzantısı olarak sık sık değişen bu törenleri, ilgili çalışmalara havale ederek XVII. yüzyılda saraydaki bir bayramlaşma törenini o dönemin önemli bir kaynağından özetleyerek ve sadeleştirerek aktarıyoruz. XVII. yüzyılda Kânunnâme yazarlarından Hezarfen Hüseyin Efendi (1600-1676), Telhîsü’l-Beyan fî Kavânîni Âl-i Osman adlı eserinde 17. yy’daki bayramlaşma geleneğini ayrıntılarıyla anlatır. Onun bu eseri Osmanlı Kanûnnâmeleri serisinin de ilk muntazam örneği kabul edilmiştir.

Arefe günü öğle namazından sonra saray çavuşları, divan önünde divan heyeti ile birlikte, ellerinde süslü âsâlarla saf tutarlar. Mehteran da Adl Köşkü önünde bekler. Sultanın has atlarından birkaç tanesine, kös seslerinden ürküp kaçmaması, bir sonraki gün yapılacak törene hazırlamak için başlarına resmî kavuklar giymiş saraçlar binerler ve mehterin hemen arkasında dururlar. İkindi ezanı okunup namaz kılındıktan sonra selâtin camilerinin hatib ve imamları Bâb-ı Saâdet’in sağında ve solunda bulunan sekilere otururlar ve padişahın teşrifini beklerler.

Ve Bâb-ı Saâdet’in önüne hükümdarın tahtı yerleştirilir. Padişah gelip oturduktan sonra kendisini bekleyen imam ve hatibler Kur’an’dan kısa birer bölüm okurlar. Hazînedârbaşı keselerle hediyelerini verdikten sonra mehteran yeri göğü inletecek şekilde bir nevbet vurur. Ve “hemîşe bunun emsâli eyyama erişmek nimeti müyesser ola!” (her zaman bunun gibi günlere erişmek nimeti nasip ola!) diyerek alkış (burdaki anlamı duâ ve temenni) tutarlar. Daha sonra adı geçen zümre içinde duâcılık görevinde bulunan çavuş, veciz bir duâ eder ve dağılırlar.

Bayram gecesinin üçte biri geçtikten sonra Bâb-ı Hümâyun açılır ve ehl-i divan gelip yerlerine otururlar… Saray Hazinesi ve divanhâne önünde beklerler. Sabah namazı vaktinin girmesiyle birlikte şeyhülislam da gelip meclisin en muteber yerine oturur. En sonra sadrazam tam bir ihtişam içinde gelir ve yerini alır. Sabah olmadan önce bayram günlerinde kullanılan altın süslemeli özel taht, Bâb-ı Saâdet’in iki kapısı arasındaki sofa üzerine yerleştirilir. Yüz yirmi vukiyye (okka) (yaklaşık 154 kg) ağırlığındaki meşhur halı Bâb-ı Saâdet’in sağ tarafındaki mermer sütunlardan ilk ve ikinci sütun arasından ileriye doğru serilir.

Sabah vaktinden sonra taht halı üzerine alınır, padişahın teşrifine dek beklenilir. Haremin has oda tarafındaki odasından -dünyayı aydınlatan güneş misali- sabah namazı vaktinde kalkan padişah, namazı mescidde cemâatle kılıp has odaya şeref verince önce dilsizler, sonra cüceler, kıdem sırasına göre gelip padişahın elini öperler. Daha sonra has oda başısı, silahdar ağa, çukadar ağa vs. saray bürokratları teker teker gelip el öperler. Sonra padişah üzerindeki kaftanını değiştirerek dışarıya çıkar. Bu arada mescidin karşısında meydanda bulunan fıstık ağacı altındaki imam ve baştabibin karşısına gelince kısa bir süre durur, iltifat dolu bakışıyla onları selamlar. Bu arada onlar da etek öperler. İmam Efendi devletin devamı için duâ edip fatiha okuduktan sonra padişah kapı dışında olan tahtına doğru yürür. Çevresinde toplananlara selam verdikten sonra çavuşlar yüksek bir sadâ ile alkış tutup duâ ederler. Daha sonra tahtına geçer. Sarayın kapıcıbaşıları gümüş âsâlarıyla tahtın karşısında kıyam ederler.

Osmanlı’nın eski kanunu üzere; önce Nakîb-i Eşrâf, sonra Kırım hanları evladından olup İstanbul’da bulunan han çocukları hükümdarın sol tarafından yaklaşıp etek öptükten sonra geri geri çekilip huzurdan çıkarlar.

(Kırım hanlarına gösterilen bu ilgi dikkat çekicidir.) Onları şehzade hocaları, çaşnigirler, azledilmiş beğlerbeyileri, diğer beyler izlerler. Ancak bunlar eşik öperler. Daha sonra divân erkânından çavuşbaşı, kapıcılar kethüdası Dîvanhâne’ye gidip vezirlere işaret edince, sadrazam ve diğer vezirler, kadıaskerler, nişancı ve defterdarlar ve onların hemen ardından reisülküttab selam yerine gelince kıyamda dururlar.

Sadrazam da padişahın sol tarafından dolaşarak gelir etek öper ve daha sonra padişahın sağında ayakta durur. Diğer vezirler ve kadıaskerler de birer birer gelip makam ve mertebelerine göre selam verip etek öperler. Sonra sadrazamın yanındaki yerlerini alırlar. Daha sonra ulemâya izin verilir. Önce şeyhülislam, arkasında görevden ayrılmış kadıaskerler, müderrisler derecelerine göre kalabalık bir halde gelirler. Şeyhülislam selam mahalline gelince padişah ayağa kalkar, (bu kanunnâmeye göre yalnızca şeyhülislam için ayağa kalkıyor). Padişahın elini öpen şeyhülislam geriye çekilerek huzurdan ayrılır. Daha sonra diğer alimler de derecelerine göre etek öperken, üst kademe görevlerde bulunanların isimleri sadrazam tarafından elindeki listeye göre teker teker sultana bildirilir. Padişah da onlara makam ve mansıblarına uygun bir biçimde iltifatta bulunur. Daha sonra Ayasofya Câmiî hatibi ve sonra yeniçeri ağası tüm ocak ağalarıyla birlikte gelip usul üzere etek öperler. (Anlaşılacağı üzere, divan üyeleri ve üst kademe devlet ricali ile bayramlaşma merasimi bayram namazından önce tamamlanmış oluyor. Tanzimat’tan sonra bu tören bayram namazı sonrasına alınıyor.)

Sonra padişah hazretleri dualarla birlikte saray harîminden kendi hanelerine (hâne-i hâssa) dönerler. Bir müddet istirahat ettikten sonra bayram namazını kılmak için yine dışarı teşrif ederler. Üzengi ağaları eşliğinde padişah atına binip ‘Orta Kapı’dan çıktığında vezirler ve diğer devlet erkânı kapının dışında atları üzerinde hazır beklerler. Namazdan sonra tekrar saraya dönülür ve hükümdar kendi hanesine çekilir.

Hükümdâr bayram namazında iken padişah odasının sağ tarafındaki sofada taht kurulur. Kapı ağası, hazinedâr-başı, kilârcı-başı ve saray ağası, sonra diğer ağalar sırayla gelip el öperler ve kendilerine ayrılmış yerlerine geçip kıyam ederler… (Bu kanunnamede belirtilmemekle birlikte, Kurban Bayramı ise bahçede kurbanlar kesiliyor.) Saray görevlilerinin bayramlaşma merasimi de oldukça ayrıntılı bir protokole bağlıdır. Tüm saray görevlilerinin bayramlaşma töreni tamamlanınca padişah arz ağalarını selamlayarak ‘has oda’nın sofasına varırlar. Bu arada bahçeye gidilecek merdivene ibrişimden bir halı serilir ve karşısına da altından yapılmış bir sandalye konulur. Padişah teşrif buyurunca önce bostancı-başı, bostancılar kethüdası ve haseki ağa el öperler. Bostancıbaşı, bayramda kanun olan hediyeyi arz ettikten sonra padişah ‘has oda’ya çekilir ve yemek yerler. Bu sırada tabaklarla helvalar getirilir, vezirlere, şeyhülislam ve bazı şeyhlere bohçalar içinde gönderilir. Vezirler ve ehl-i divan yerlerine geçince saray mutfağından yeniçerilere yemek ikram edilir. Daha sonra divan üyeleri görev yerlerine dönerler.

Yemekten sonra ata binip İrem bahçelerine benzeyen ‘has bahçe’de dolaşan hükümdâr, daha sonra Yalı Köşkü’ne varır. Sol yanında saray ağaları yerlerini alırlar. Kaptan paşa, tersane ağası ve diğer derya beyleri teker teker gelip el öperler. Onları donanma subayları izler. Daha sonra mehter takımı gelir, güreşler yapılır, ok atma, gülle atma vs. diğer spor gösterileri yapılır, hüner ve sanat erbabı padişah huzurunda tüm maharetlerini göstermeye çalışırlar. Beklediklerinin çok üstünde hediye ve ihsanlara boğulurlar. Daha sonra padişah hazretleri Yalı Köşkü’nden ayrılır ve Topkapı’daki saraya dönerler. Bu arada top atışları yeri göğü inletirken büyük şenlikler de başlamış olur.

Nevşehir Ünİversİtesİ Öğretİm Üyesi  Yrd. Doç. Dr. Nejdet Gök

 Zaman

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram Kutlamalari
Dolmabahçe, Tanzimatla birlikte batı anlayışının Osmanlı’nın yaşamına girmeye başladığı bir devrin sarayıydı. Mesela eskiden olduğu gibi bayram kutlaması, ramazanın 27.günü şeyhülislamın sadrazamla bayramlaşmasıyla başlamıyordu bu sarayda.
 
Osmanlı Saraylarında, ramazan ve bayramlar, devletin şanına yakışır bir coşkuyla kutlanırdı. Hem üç kıta üzerine yayılmış bir imparatorluktu Osmanlı, hem de Padişah aynı zamanda Halife idi. Ama bu gelenek Dolmabahçe Sarayı’nda biraz değişerek karşılıyordu bayramları.

Osmanlı Padişahları, halife sıfatını Yavuz Sultan Selim zamanında aldılar fakat pek fazla kullanmadılar, ama islami kuralların en görkemli uygulayıcısıydılar.
 
Topkapı Sarayı’nda bayramlar, ramazanın 27.gününde başlardı. Bab-ı Ali’de, şeyhülislam ile adrazam bayramlaşırlar ve kutlamalar başlamış olurdu. Üç aşamalı olarak üç gün bayram öncesi üç gün de bayram olmak üzere  altı günde tamamlanırdı. Ramazan içinde de  Hırka-i Saadet ziyaretleri, baklava veya kadir alayları gibi geleneksel dini törenler yüzlerce yıl boyunca devam etmişti. Yani ramazan ve bayram payitaht için görkemin en son sınırı demek olurdu. Halk da karınca kararınca, güçleri ölçüsünde uygulardı bu ayrıcalıklı zamanları.

Dolmabahçe Sarayı’nda Bayram

Dolmabahçe Sarayı’nda da bundan geri kalınmadı ama Dolmabahçe, tanzimatla birlikte batı üslubunun, imparatorluğun hayatına girdiği bir zaman diliminin sarayıydı. Dolayısıyla, bayramlar da, bir takım yabancı kutlama ve kabullerin sentezlenmesiyle kutlandı bu sarayda. 

Sarayın en görkemli yeri  Muayede (bayramlaşma) Salonuydu. Bu salon, Avrupa saraylarındaki emsallerinin en büyüğüydü. Harem mensuplarıyla bayramlaşmanın gerçekleştiği Mavi Salon’da sarayın muhteşem mekanlarındandı. Fakat Muayede Salonu, ihtişamıyla rakipsizdi. Orası, imparatorluğun dini prestijini sergilemeye devam ediyordu. Zaman zaman değişik amaçlarla kullanılmış olsa da “bayramlaşma salonu” olarak yapılmış ve öyle adlandırılmıştı. Batılı yaşama geçmeye çalışılsa da yaşamın gerçek figürleri Osmanlı’ya özgüydü ve tabii büyük ölçüde dine dayalıydı.

Ama, Topkapı Sarayı’ndaki bayram kutlamalarından farklılıklar yaşanıyordu burada. Yabancı Elçiler, eşleri ve Harem kadınları kendilerine ayrılmış localarda töreni izliyorlardı. Eskiden olduğu gibi sadrazam ve diğer vükela heyeti sultanın ayaklarını değil sadece saçak öpüyorlardı. Bayram kutlaması Nakibul Eşraf’ın (Peygamber sülalesinden gelen bir zat) ilk gün muayede salonunda yaptığı duayla Padişahın huzurunda başlatılıyordu. Böyle değişiklikler vardı Dolmabahçe Sarayı’ndaki bayram kutlamalarında.                                      

Dolmabahçe Sarayında İlk Bayram Kutlaması 1868′de.

Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz, bayramları Topkapı Sarayı’nda kutlamaya devam etmişlerdi. 1868 tarihinde yani Sultan Abdülaziz saltanatı devam ederken bayramlar Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’nda kutlanmaya başlandı ve çok nadir olarak aksadı. Halife unvanını adının önünde kullanmaya başlayan ilk padişah olan II.Abdülhamit Yıldız’da yaşasa da bayramları Dolmabahçe’de kutluyordu. Kızı Ayşe Sultanın anılarında etraflıca anlatılan kutlamalarda, bayram namazının da Beşiktaş’ta ki Sinan Paşa Camisinde kılındığını biliyoruz. Ama, bayram namazlarında ağırlıklı olarak kullanılan cami Dolmabahçe Camisiydi.

Muayede Salonu süslemelerinde sanatın doruğuna çıkılmıştı. Yaklaşık bin sekiz yüz metrekare büyüklüğündeki salonda 56 adet mermer görünümlü, ştuk denilen alçı kaplamalı ahşap sütun bulunuyordu. Köşelerde odalar konumlandırılmış, 36 metre yüksekliğindeki kubbeden 4,5 ton ağırlığında, 664 mumla aydınlatılan, Londra’dan alınmış, Bohemia Kristalinden bir avize konulmuştu.Yerdeki 124 metrekarelik halı, perde ve döşemeler Hereke’ydiler. Salon, sütunların altından içeriye sıcak hava üfleyen özel bir sistemle ısıtılıyordu. Galeri katında harem kadınlarının bayramlaşmayı izleyebilecekleri kafesli locaların yanı sıra müzisyenler, yabancı elçi ve eşleri için de özel bölümler vardı.
 
Topkapı Sarayından getirilen Altın Taht 

İmparatorlukta adettendi, bayramlarda, padişah gelenleri altın tahta oturarak  kabul ediyordu. Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan bayram kutlamalarında bu gelenek bozulmadı. Bir gece öncesinden büyük bir özenle Topkapı Sarayı’ndaki Hazine Dairesinden alınan altın taht Dolmabahçe Sarayı’na getirilip, salonun kuzey bölümüne kuruluyordu. 250 kg. ağırlığındaydı. Zebercet denilen binlerce küçük vuruşun olduğu altın plakalarla kaplıydı.

Tahtı, Topkapı’dan, Enderun-u Humayun muhafızları getirip kuruyorlar ve bayram sabahına kadar başında nöbet tutuyorlardı.

Mağrur Olma Padişahım senden büyük Allah var

Muayede Salonuna önce vükela ve davetliler yerleşirler Padişah daha sonra gelirdi. Salona adım atar atmaz Mızıka-i Hümayun “selam” marşını çalardı. Kenarda bekleyen ve şimdi Dolmabahçe Sarayında hiç kımıldamadan nöbet tutan askerler gibi hiç hareket etmeyen adeta cansızmış gibi duran, uzun boylu delikanlılardan oluşmuş Hademe-i Hassa-i Şahane (Saray Tören Kıtası) padişah önlerinden geçer geçmez ani bir şekilde hep bir ağızdan, yüksek sesleriyle “bayram alkışı” yaparlardı.
Aleyke aynullah, uğurun açık olsun, ikbalin fizun, padişahım devletinle bin yaşa, maşallah, mağrur olma padişahım senden büyük Allah var, uğurun hayır ola”
şeklindeki bayram alkışı, çalan orkestra ile birlikte etkileyici bir giriş sahnesi yaratırdı. Padişah tahta oturur, Nakibul Eşraf’ın (Peygamberin sülalesinden bir zat) duasıyla bayramlaşma başlardı.

Bayramlaşma, gelenlerin önce padişahın karşısında temenna etmesi ve sonra padişahın belirlediği bir görevlinin göğüs hizasında tuttuğu saçağı öpmeleriyle gerçekleşiyordu. Topkapı Sarayı’ndaki kutlamalarda yapılan padişahın sağ ayak, sol ayak öpmeleri, sadrazamın yeri öpmesi Dolmabahçe Sarayı kutlamalarında yoktu. Burda, yer öpmeleri temennaya önüşmüş etek öpmenin yerini de saçak öpme almıştı. Önce sadrazam bayramlaşırdı, sonra belirlenen sırayla diğer görevliler. Şeyhülislam, bayramlaştıktan sonra dua okurdu. Rum ve Ermeni patrikleri bayramlaşmayı kendi dillerine yaparlar, padişah ulema ve dini liderleri ayakta karşılardı.

Padişah salondan çıkarken, yine marş ve bayram alkışıyla uğurlanır, üç bölümden oluşan ve Muayede Salonunda yapılan bayram kutlamaları aynı şekilde tekrarlanırdı. Daha sonra padişah Harem-i Hümayun’daki Mavi Salona geçerek Harem kadınlarıyla bayramlaşırdı. Akşamları da Yıldız Sarayı veya Dolmabahçe Sarayı’nda, tiyatro, sinema, Hacivat-Karagöz, kukla, operet gibi değişik gösterilerle bayram kutlamaları devam ederdi.

Saray’da  Bayram hazırlıkları 

Günler öncesinden başlıyordu bu tatlı telaş. Hem Padişah, hem Valide Sultan bir çok yere bir çok hediye gönderiyorlardı bayramlarda. Bu da günlerce öncesinden başlayan büyük bir telaşa sebep oluyordu. II.Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan anılarında uzun uzun anlatır bunları. Her kesin yeni giysiler diktirdiğini ve birbirinden gizlediğini söyler.

Sarayın son Bayram Kutlaması

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında bayram kutlamalarında da bir takım aksamalar olmaya başlamış. İmparatorluğun son bayram kutlaması 1919 Eylülünde Sultan VI.Mehmet Vahideddin zamanında Dolmabahçe’de yapılmıştır. 1920,1921,1922 yıllarında ülke işgal altında bulunduğundan, bayram kutlamaları, Yıldız Sarayında yapılan özel bayramlaşma programlarıyla geçiştirilmişlerdir.
 
Günümüzde Dolmabahçe Sarayı 

Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu o günlerdeki bütün özelliklerini koruyor. Hiçbir değişiklik yapılmamış. Sadece üst kattaki koridorun camları rıhtıma çarpan bir gemiden dolayı dökülmüş, yani harem kadınlarının yüksek minderlerde bayram muayedelerini seyretiği vitraylar değişmiş o kadar. Mavi Salon da herhangi bir değişiklil yok. Yanlız, altın taht Topkapı Sarayındaki hazine dairesinde artık  Dolmabahçe sarayı’na hiç getirilmiyor.

Günümüzde saray müzeye dönüştürülmüş.Pazartesi ve Perşembe günleri dışındaki günlerde, yaz saati uygulamasında 09/16, kış saati uygulamalarında 09/15 saatleri arasında ziyaret edilebilmektedir. Bir de, yılın ilk günü ile dini bayramların ilk günlerinde de  ziyarete kapalı tutuluyor.

Dolmabahçe Sarayı: 0212 236 90 00

Yazı ve Fotoğraflar :
Bilsen  GÜRER
bgurer@isiltur.com.tr

Osmanli Sarayinda Bayram
Eski Istanbul’da, bayramlarin en görkemli yasandigi mekan Topkapi Sarayi idi. Tesrifat-i Kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen dinî törenlerin yanisira bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca süren saraya özgü sasaali kutlamalar yapilirdi.

Ramazan ayi ve izleyen üç günlük bayram, Osmanli payitahti Istanbul’u ve saray seremonisini renklendiren önemli bir süreçti. Daha Ramazana girmeden, padisahin dindarlik ve iyilikseverligini vurgulamak amaciyla yoksullara sadakalar dagitilir; bereketli, güvenli, dinsel doyumlu bir oruç ayi geçirilmesi için önlemler alinir; kente daha fazla zahire, meyve, sebze, canli hayvan getirtilmesi saglanir; büyük camilerin avlularina yemis, sarküteri, baharat, sekerlemeden mum, fener, kandil çesitlerine, kapamaci isi hazir giysilere, kumas çesitlerine, kitaplara, oyuncaklara kadar akla gelen her seyin pazarlandigi “Ramazan sergileri” açilirdi.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Her aile kendi ekonomik düzeyine göre Ramazan ve bayram hazirliklarini tamamlar; kutsal ayin teravih sonrasi-sahur öncesi arasindaki saatler, Direklerarasi’ndan Aksaray’a, Tepebasi’ndan Beyoglu’na uzanan iki ana eksende yogunlasan eglencelere ayrilirdi. Bir ay boyunca Istanbul’u saran cosku, üç günlük bayramla doruga ulasir; bir Ramazan ve bayram daha belleklerde tatli anilar, anekdotlar birakir; olagan günlere dönülürdü.

Eski Istanbul, hatta Islam dünyasi ölçeginde, Ramazan ve bayramlarin en yogun ve görkemli yasandigi mekansa Saray-i Amire (Topkapi Sarayi) idi. Tesrifat-i kadime denilen saray protokolü geregi Ramazan içinde düzenlenen Hirka-i Saadet ziyareti, Baklava alayi, Kadir alayi gibi dinsel-geleneksel ikincil törenlerden ayri olarak bayramdan üç gün önce baslayip bayram günleri boyunca aksatilmayan bir dizi gelenek, saraya özgü törenler, kutlamalar sözkonusuydu. “Tehniyye-i iydiyye” (bayram kutlamalari) denilen bu program, arife muayedesi (arife bayramlasmasi), muayede resm-i hümayunu (bayramlasma töreni), alay-i iyd (bayram alayi) olmak üzere üç asamaliydi.

Arife muayedesi, Ramazanin 27. günü seyhülislamin Pasakapisi’nda sadrazami kutlamasiyla baslar; o gün ve ertesi gün boyunca vezirler, devlet ricali, Ocak agalari sadrazami ziyaret ederlerdi. Ramazanin son gününde ise sarayda arife divani yapilirdi.

O gün ögle namazindan sonra, divan çavuslari, tören giysili ve ellerinde uzun âsalari oldugu halde Divanhane’nin (Kubbealti) önünde saf tutarlar;bunlarin arkasinda padisahin, hazine degerinde rahtlarla donatilmis binek atlari ve üniformali Has Ahir saraçlari siralanir; ikindi namazindan sonra Mehterhane’nin “nöbet” (marslar) çalmaya baslamasiyla Divanhane’de sadrazam, divan üyelerinin; Arzodasi önüne konulan sedef isli Arife tahtina oturan padisah da Birun ve Enderun halklarinin (saray görevlileri), Ocak agalarinin kutlamalarini kabul ederler; bayram ihsanlarinda bulunurlardi. Arife divanindan sonra padisahin, silahdar aganin hediye ettigi ata binerek Hasbahçe’de kisa bir gezinti yapip bahçe kösklerinden birinde dinlenmesi, iç oglanlarinin müsabakalarini izlemesi gelenekti.

Padisah, bayram gecesini Hasoda’da geçiririrken gece yarisindan sonra, Mehterhane nöbetler çalmaya baslar; önce sadrazam daha sonra kubbe vezirleri, divan üyeleri, seyhülislam ve ulema, Kubbealti’na gelip sadrazami kutlarlar; sabah namazini Ayasofya hatibinin imamliginda Divanhane’de kilarlar; namazdan sonra, sarayin tören kapisi olan Babüssaade önünde yapilacak muayede resm-i hümayunu için disari çikip revaklar altinda protokol sirasina girerlerdi.

Diger yandan, muayede (bayramlasma) için Içhazine’den çikartilan altin kaplamali, mücevher islemeli merasim tahti, saray halilari, al serendazlarla (ipek yolluklar) bir tören salonu gibi donatilan “Saçak Alti”na konulurdu. Padisah ise Enderun avlusundaki Agalar Camii’nde sabah namazini kilip Enderun agalarinin kutlamalarini kabul ettikten sonra büyük bayramlasma için, Babüssaade agasi ve Enderun ileri gelenleriyle disari çikar; bu sirada “alkisçi” denen koro, “Aleyke Avnullah! Padisahim çok yasa!” vb. alkis sözlerini yinelerler; Nakibülesraf efendinin duasi bitince yine alkisla padisah tahta oturur; Darüssaade agasi ve silahdar aga arkasinda yer alirlar; muayede resm-i hümayunu (padisahla bayramlasma) baslardi.

Divanhane avlusunu kusatan revaklarin altinda ve önünde yerlerini almis bulunan protokole dahil kisilerin tesrifat kurallari geregi tahtin önüne gelip padisahi kutlamalarinin sirasi ve bir dizi kurali vardi. Önce padisahin hocasi, sonra sirasiyla Kirim hanzadeleri, kapicibasilardan mir-i âleme degin saray görevlileri, sonra sadrazam ve vezirler, seyhülislâm, kazaskerler, büyük müderrisler; yeniçeri agasi ve kapikulu ocaklari agalari, tören düzenini bozucu en basit bir yanlisliga yer vermeksizin tesrifatî efendinin *protokol müdürü* yönetiminde, konumlarina göre belirlenmis “saçak öpme”, “etek öpme”, “musafaha” ve “yer öpme” tarzlarindan biriyle kutlamada ve saygi sunusunda bulunurlardi.

Bayramlasmanin en ilginç sahnesi, vezir-i âzamin Kubbealti önünden çavusbasilarin esliginde hareketle kürkünün sag yenini eliyle tutarak alana girmesi, üç adim ilerleyip diz çökerek yer öpmesi, bunu üçer adimda üç kez yinelemesi, tahta yaklasinca ayaga kalkan padisahin önce sag, sonra sol ayagini öpmesiydi.

Harem dairesine geçen padisah, annesi, hasekileri, çocuklari ve harem kadinlariyla bayramlasir; bayram alayi için kiyafet degistirirdi. Bu sirada, sarayin Alay Meydani’nda da rikâb alayi ya da mevkib-i hümayun denilen, görkemli kortej hazirlanirdi. Mirahor aga ile üzengi agalarinin Haremin Taht Kapisi önüne getirdikleri ata binen padisah, Babüsselâm’dan çikip kortej ortasinda yerini alir; alkislar ve dualarla bayram namazinin kilinacagi camiye hareket ederdi.

Bayram namazini caminin hünkâr mahfilinde kilan padisah, yine alayla saraya dönerdi. Kurban Bayrami’nda, Hasoda önünde padisah için 9 koç kurban edilmesi de âdetti. Bayram günlerini saray kösklerinde geçiren padisah ve ailesi için türlü eglenceler; havalar güzelse Bogaziçi köylerine geziler düzenlenirdi.

Osmanli Hanedani’nin 19. yüzyil ortalarina dogru Besiktas-Ortaköy saraylarina tasinmasindan sonra, saray bayramlarina alafranga âdetlerin de eklendigi saptaniyor.
Bu son dönemde, resmi bayramlasma töreni “Muayede Sofasi” (salonu) denilen büyük kapali mekanda yapilirken harem kadinlari bu töreni kafesli galerilerden, bayram alayini ise kapali saltanat arabalarindan izleyebilmekteydiler.

Muayededen sonra harem dairesine geçen padisah, Valide Sultan Sofasi’nda, haremin kadin sefleri olan hazinedar usta ve yardimcilari tarafindan karsilanir; müzisyen cariyelerden olusan orkestra marslar çalarken padisah da annesi, kizlari, kadinefendileri, ikbâlleri ve cariyelerle bayramlasir; hazinedar usta, futalarla getirilen altin ve gümüs paralari serperdi. Aksam, Muayede Sofasi’nda hanedanin tüm bireylerinin davetli oldugu ve kadinlarinin son moda tuvaletlerle katildigi balo-kokteyl-konser karisimi bir suare verilir; izleyen gün ve gecelerde de sarayda orta oyunu, tiyatro, konser, köçek, çocuklar için hokkabaz, karagöz ve kukla gösterileri yapilirdi.

*Necdet Sakaoglu* (SkyLife 2000/Ocak)

Osmanlı sarayında bayram kutlamaları

Ali Rıza Kardüz


      Ramazan Bayramı eskiden nasıl kutlanırdı diyerek kitapları karıştıranların dikkatini bir şey çeker: “Kitaplarda halkın Ramazan’ı veya bayramı anlatılmaz. Saray’da ve ekabir konaklarında olan biten hikaye edilir.”
     Sayın okuyucularıma eski ramazanlar ve bayramlarda olan biteni anlatmak için dört kitaptan aktarmalar yapacağım. Bu kitaplar şunlardır:
     (1) Büyük Efendi’nin Sarayı, Robert Withers’den çeviren Cahit Kayra, Pera Turizm Yayını, 1996.
     (2) Saray Hatıralarım, Safiye Ünüvar, Cağaloğlu Yayınevi, 1964.
     (3) Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri, Abdülaziz Bey, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995.
     (4) İstanbul’da Ramazan Mevsimi, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Kitabevi Yayını, 1998.
     Safiye Ünüvar sarayda bulunduğu günlerde izlediği bir bayram gününü hikaye eder. Topkapı Sarayı’ndan Beşiktaş Sarayı’na getirilen tahtta padişahın bayram tebriklerini nasıl kabul ettiğini anlatır:
     ”…İşbu tahtın oturulacak yeri ve arkası kırmızı kadife üzerine altın sırma ile işlenmiştir. Ve yine tahtın arkasında yukarıda cevahirle müzeyyen bir tac vardır. Ve iki yanı taraflarında altın saçakları sarkar. Tahtın ön tarafında kıymettar seccade yayılır. Muayede esnasında padişah kime irade ettiyse saçağı göğüs hizasında olarak o şahıs tutar. Ziyaretçiler ise padişahın el veya eteğini öpmezler. Bu saçağı öperler.”
     ”Büyük Efendinin Sarayı” isimli kitapta Robert Withers, Cahit Kayra’nın çevirisi ile Büyük Efendi’nin (padişahın) bayramlaşmasını şöyle anlatır:
     ”Büyük Efendi (padişah) İmparatorluğun yasalarına bağlı olarak Bayram’ın ilk gününde kendisini halka göstermek, bütün büyük kişilerin ve kendi hizmetkarlarından yüksek rütbeli olanlarının eteğini öpmesine müsaade etmek durumundadır. Taht denilen üstüne ipek ve sırma işlemeli bir Acem halısı serilmiş sedire oturur. Eteğini öper, saygıda bulunacak kişiler görevlerini yapıp bitene kadar kıpırdamadan durur.”
     Abdülaziz Bey’in “Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri” isimli kitabında ekabir konaklarındaki verasim ve tebrik daha geniş biçimde anlatılır:
     ”İslam’da Ramazan ayı ile sonundaki bayramın çok önemi olduğundan herkes kudretince bolluk içinde yiyip içmek, eğlenmek için elinden geleni yapardı. Davetler, ziyafetler tertiplenir, hele çocuklar Ramazan geceleri hayal oyunlarına gitmek, sokaklarda akranlarıyla gezmek, bayramda yeni elbiselerini giymek, İstanbul’un her yerinde kurulan eğlence yerlerine giderek eğlenip hoş vakit geçirmek hevesiyle bu bayramı dört gözle beklerlerdi.
     Ramazan Bayramı’na beş-on gün kala bayram için gerekli olanlar alındığı gibi erkekler ve hanımlar da bayramlık elbiseler diktirir, çocuklara da kendi isteklerine göre yeni elbiseler yaptırırlardı.
     Ev ve konaklarda bulunan cariyelerin elbiseleri bayramdan önce biçilir, dikilir, hazırlanır, verilecek iç çamaşırları da herkesin kıdem ve derecesine göre ayrılır, birer bohça içine konup hazır edilirdi.
     Bu iç çamaşırları ve içlerine konan bahşişler
     bütün selamlık halkına hanım adına bayram gecesi ayrı ayrı dağıtılırdı.
     Konaklarda aşçıbaşı bu gece için özel olarak un kurabiyesiyle, un helvası yapar, süslü bir tepside üstü sarı varaklarla bezenerek ve tepsinin kenarlarına balmumundan şema’lar yapıştırılıp yakılarak hareme gönderilirdi. Kurabiye ve helva içeride alıkonur, tepsiye kırmızı kese içinde aşçıbaşıya ve sakankurlar içinde de diğer aşçılara bahşişler konarak tepsi iade edilirdi. Herkes halince Ramazan Bayramları’na böyle itina gösterir, her sınıf halk bayramın sevincine kudretince katılırdı.
     Ramazan Bayramı üç gün olduğu için büyüklere hürmeten ilk gün gidilir, akraba ve teklifsiz ahbaplar diğer günlerde de tebrik edilebilirdi. Kübera haremleri de bayramlarda aynı şekilde misafirlerinin tebriklerini kabul ederlerse de Osmanlı hanımları arasında tebrik bir hafta sürerdi. Yine de herhalde ilk gün tebrik etme bir hürmet gösterisi idi.”
     Bu anlatımları okuyunuz ve de Cumhuriyetin faziletini anlayınız. Osmanlı döneminde padişahın, vezir vüzera ile ekabir’in olan bayram, Cumhuriyet döneminde “halkın bayramı” oldu.
     Şimdi cumhurbaşkanının, başbakanın, bakanların, zenginlerin bayrama ilgisi azaldı. Halkın ilgisi çoğaldı.
     
Dürrizade’nin buzdan hoşaf kasesi     

Meşhur Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Molla, II. Mahmud zamanında zenginliğiyle beraber ikramının bolluğu ve kibarlığıyla şöhret bulmuştu. Abdullah Molla’nın her tarafa yayılan bu şöhreti padişahın da kulağına gitmiş.
     II. Mahmud Dürrizade’nin kibarlığı hakkında söylenenleri biraz mübalağalı bulmakla beraber, işittiklerinin doğru olup olmadığı hakkında kesin bir kanaate ulaşmayı da arzu etmiş. Bu düşüncenin sevkiyle Dürrizade hakkında söylenen medh ü senaların sıhhatini tahkik etmek ve kendisini sınamak için, bir ramazan günü haber vermeden Dürrizade’nin konağına misafir olmak istemiş.
     Mahmud Dürrizade’yi karşısına alarak birlikte iftar etmişler. Padişah kendisine sunulan yemeklerin lezzetini takdir etmekle beraber her yemek kabının çok kıymetli ve nefis kaplar olduğunu görmüş, yalnız pilavdan sonra gelen hoşafın bulunduğu kabın billur olduğu halde diğer kaplar gibi nefis bir işçiliğe sahip olmamasının sebebini Dürrizade’ye sorduğu zaman efendi: “Kulunuz hoşafın lezzetini bozmasın diye buz parçalarını hoşafın içine attırmıyorum da, gördüğünüz gibi buzdan kase yaptırıp hoşafı onun içine koyduruyorum” demiş. Padişah bu hadiseyi anlatırken bunu kendiliğinden anlayamadığından “Pek utandım” dermiş. Yemekten sonra “Efendi sizin aşçı pek iyi, isterseniz bizim aşçıyla değiştirelim” diyerek kendisini taltif etmiş. Sultan Mahmud, bu olaydan sonra Dürrizade’nin ismi ne zaman huzurunda zikrolunsa “Herif kibardır!” dermiş.
     (Balıkzade Nazırı Ali Rıza Bey’in “İstanbul’da Ramazan Mevsimi” hatıratından özetlenmiştir.)

OSMANLI’NIN BAYRAMI

Mutlu ÖZGEN • Mostar/46. Sayı

Osmanlı İmparatorluğu’nda bayramlar yerleşmiş kuralları olan törenlerle kutlanırdı. Üç gün süren Ramazan Bayramı’na “Iyd-i Said-i Fıtr”, dört gün süren Kurban Bayramı’na ise “Iyd-i Adha” adı verilirdi. Bayramlar, hicretten sonra, yani 634’te başlamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ramazan Ayı’nda, bayramın başlaması için Şevval Ayı’nın girdiğinin işareti olarak hilâlin görülmesi beklenirdi. Eğer Ramazan’ın 29’unda hilâl görülmezse, Ramazan’ın 30’unda top atılarak ertesi günün bayram olduğu ilan edilirdi.

Hilâl görülmediği takdirde bu şekilde bayram gününün tespitine “tekmil-i selasin” denilirdi. Kurban Bayramı’nda da ayın durumuna göre, Zilhicce ayının birinci gününün tespitiyle Arife ve Bayram günü belli olurdu. Ramazan’ın başlangıcını, bitişini, Kadir Gecesi’ni ve Kurban Bayramı’nın ne zaman olduğunu belirlemek, İstanbul Kadısı’nın göreviydi. Kadı bu günleri tespit ettikten sonra Saray’a bildirir, daha sonra da durum halka ilan edilirdi. Saray’a bu günleri bildiren İstanbul Kadısı yüklü bir bahşiş alırdı.

Bayramdan önce subaylara ve memurlara birer maaş ikramiye dağıtılırdı. Devlet hazinesinin zor durumda olduğu dönemlerde bazen bu ikramiye yarım maaşa düşürülmüş, bazen de hiç verilmemiştir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih gibi büyük camilerin ulemaya “kürk bahası”, “iftariye” adı altında hediyeler dağıtılırdı. Bayramlarda askere şeker, kuzu, helva ve salata verilirdi. Zaptiyeye ise, birer adet fes ve püskül verilir veya bedeli ödenirdi. Bayramın birinci günü, hapishanelerdeki mahkûmlara helva dağıtılırdı. Bayram nedeniyle, cezasının üçte ikisini çekmiş mahkûmların bir kısmı da affedilirdi.

Resmî bayramlaşmalar bayramdan önce başlardı. Tanzimat’tan sonra çeşitli günlerde olduğu gibi bayramlarda da bir mektup veya telgraf ile bayram tebriki usulü başlamıştı. Memurlar ve müdürler amirlerinin ve padişahın bayramını mektup veya telgraf ile kutlarlar ve sadakâtlerini arz ederlerdi. Bayram tebriki gönderenlerin bir listesi yapılarak padişaha sunulurdu. Daha sonra bunlara tebriklerinden duyulan memnuniyeti belirten cevap yazısı gönderilirdi.

Bayram tebrikini yalnız Müslümanlar yapmazdı. Ermeni Patriği’nden Keldani Patriği’ne, Ortodoks Metropolitler’den Karadağ Prensi’ne kadar herkes padişaha bayram tebriki gönderirdi.

Memurlar da bayramlaşmak için amirlerinin evlerine giderlerdi. Ancak bu durum çok masraflı olduğu için, Tanzimat’tan sonra 1845’te bir karar alınarak bu uygulamaya son verilmişti. Bu tarihten sonra memurlar amirleriyle iş yerlerinde bayramlaşırlar. Bayramın bitmesinden sonra resmî dairelerdeki memurlar işyerlerinde önce kendi aralarında bayramlaşır, ardından da bayram tebriki için önce müdürlerinin, daha sonra da müdürleriyle birlikte bakanlarının yanına giderlerdi. Bu işler bittikten sonra farklı dairelerin memurları birbirlerini ziyaret ederek kendi aralarında bayramlaşırlardı.

Bayram tatilleri ise, devletin zor durumda olduğu zamanlarda, kısa tutulmuştur. Örneğin 1919 yılı Kurban Bayramı’nda, ülkenin içinde bulunduğu durum nedeniyle bayramın üçüncü ve dördüncü günleri, devlet daireleri açılmış ve bütün memurlar işlerinin başında bulunmuştur.

Arife günü, ikindiden itibaren Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü, Kurban Bayramı’nın ise dördüncü günü akşamına kadar her gün top atılırdı. Bu toplar genellikle Tersane’den ve Donanma’dan ateşlenirdi. Bazen limanda bulunan yabancı gemiler de top atarlardı. Ramazan ve Kurban Bayramı öncesi Arife Gecesi bütün cami ve mescitlerin kandilleri yakılırdı. Tahirü’l Mevlevi’de yayımlanan 1921 tarihli bir yazıda, eski bayramlar şöyle anlatılır:

“Başta İstanbul olmak üzere her şehirde Arife günü hamamlar sabaha kadar açık olurdu. Genelde hamam işi son güne bırakıldığı için, hamamlarda iğne atsan yere düşmezdi. Şekerci dükkânları da geç vakte kadar çalışırdı. Bayram sabahı gün ağırmadan davulcular namaz için halkı uyandırırlardı. Ardından toplar atılarak halk sabah namazına çağrılırdı. Aile reisleri erkek çocuklarını da alarak camiye gider ve sabah namazını kılarlardı. Daha sonra camilerde kürsüye çıkan vaizler, bayram namazı vakti gelinceye kadar camide bulunanlara vaaz ederlerdi. Namazdan sonra genelde birbirini tanıyan insanlar bayramlaşıp mezarlıkların yolunu tutarlardı. Mezarlık ziyaretlerinde, ölmüş büyüklere dualar edildikten sonra herkes evine giderdi. Büyüklerin ellerini öpen çocuklar, daha sonra yeni elbiseleriyle komşuları dolaşırlardı. Bu ziyaretlerde el öpen çocuklara bayram harçlığı ve mendil verilirdi”.

Mahalle’de bayramlaşma ise, ayrı bir anlam ifade ederdi. Mahalle bekçileri ve Ramazan davulcuları ev ev dolaşarak bahşişlerini toplarlardı. Eğer mendil ve kumaş verilirse bu bir sırığa bağlanırdı. Bunların ardından tulumbacılar, daha sonra da çöpçüler ziyarete gelirdi. Bu ziyaretçileri uğurlayan ev sahipleri, yola düşerek ilk gün yakın akrabaları olan büyüklerini ziyarete giderlerdi. Bayramda eve gelen insanlara önce şeker, ardından da kahve ikram edilirdi. Ancak şeker öyle bir tane verilmez, şeker tepsisi misafirin önüne konulurdu. Misafir tepsiden istediği kadar şekeri yerdi.

SARAY’DAKİ TÖREN

Bayramlarda düzenlenecek törenin teferruatı Teşrifat Kalemi’nin işiydi. Padişah için düzenlenecek tebrik töreninin teferruatı bu “Daire” tarafından hazırlanır ve işlemler buna göre yürürdü. Ramazan Bayramı Namazı ve bayramlaşma merasimine katılacaklara, davet tezkireleri dağıtılırdı.

Osmanlı Sarayı’ndaki bayramlaşmanın nasıl yapılacağı Fatih Kanunnamesi ile belirlenmişti. Bu kanunnameye göre, padişah bayram sabahı namazını Hırka-i Saadet Dairesi’nde kılar, daha sonra bu yerin önüne taht konulurdu. Padişah tahta oturunca orada bulunan hocalar dualar okur, ardından görevliler bunlara hediyeliklerini verirlerdi. Mehter çalmaya başlayınca bir taraftan da “Bu gibi günlere yetişmek her zaman müyesser ola” diye bağırır ve dua edilirdi.

Osmanlı Padişahı ile bayramlaşma hakkı olanlar da, kanunnamede belirlenmişti. Bu hakkı haiz olan kişiler sabah namazını Ayasofya Camii’nde kıldıktan sonra Saray’a gidip Divan-ı Hümayun’da toplanırlardı. Topluluğun geldiği haberi padişaha iletilince, o da bunun üzerine Arz Odası’na geçerdi. Daha sonra da görevlilerin dizildiği yoldan, tahtın bulunduğu yere gelirdi. Burada padişahı karşılayan Nakibüleşraf Efendi, yüzü padişaha dönük, ayakta ellerini kaldırıp bir dua okuduktan sonra padişahın bayramını kutlar selam vererek huzurundan çıkardı. Enderun Ağaları da bayramlaşma esnasında yüksek sesle;  “Aleyke avnullah! (Allah’ın yardımı üzerine olsun)”, “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada Mehterân Bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı.

Tören sırasında kimin nerede duracağı en ufak teferruatına kadar belliydi. Örneğin Padişah’ın oturduğu tahtın arkasında, sağda Darüssaade Ağası, solda da Silahtar bulunurdu. Buradaki tören sırasında mehter durmadan çalardı. Padişah tahta oturduktan sonra devlet adamları rütbelerine göre sağ taraftan gelerek padişahın eteğini öperlerdi. Veziriazam, Kazasker gibi görevliler etek öperken padişah ayağa kalkardı. Bu üst düzey ricalden sonra sıra Defterdar, Nişancı, Reis’ül Küttap, Defter Emini gibi bürokratlarındı. Ancak bunlar öncekiler gibi etek değil eşik öperlerdi. Şeyhülislam ise, Padişah’ın önünde eğilir ve elini öperdi. El etek öpme işlemini bitiren görevliler, kendileri için belirlenmiş yere geçerek tören müddetince ayakta dururlardı. Kapıkulu Ocakları’nın üst düzey subayları da bu bayramlaşmada hazır bulunurdu.

Törenin bitiminden sonra Padişah,  Has Oda’ya geçerek bayram namazı için üstünü değiştirirdi. Bayram namazı büyük camilerinden birisinde genellikle saraya yakın Ayasofya veya Sultanahmet’te kılınırdı. Bayramdan önce padişaha namazı nerede kılacağı sorulur, buna göre hazırlık yapılırdı. Padişah Harem’den çıkıp özel olarak süslenmiş atına biner ve Bab’üs Selam önünde kendisini bekleyen devlet adamlarıyla birlikte camiye doğru yola çıkardı. Devlet ileri gelenleri rütbelerine göre atlı ya da yaya olarak padişahı takip ederlerdi. Camiye gidilip namaz kılındıktan sonra da aynı düzen içerisinde Saray’a geri dönülürdü. Bayram namazı için yapılan bu gidiş ve dönüşe “Bayram Alayı” adı verilirdi.

Bayram alayları gerçekten yerli ve yabancı seyircileri hayran bırakırdı. Osmanlı Devleti’nin ihtişam ve nizam gösterisi şeklinde cereyan eden bayram alayları İmparatorluk’un bir gövde gösterisi hâlini alırdı. Pek çok yabancı seyyah bu alayları “İstanbullu’ların seyrinden usanç getirmedikleri bir millî, dinî gösteri” olduğunu belirtirler. Özellikle padişahın namaza gidiş gelişini Paus Lucas eserinde şöyle dile getirir:

“At üzerindeki hükümdarın ihtişamı ile hiçbir şey mukayese edilmezdi. Bindiği ve yedekte götürdüğü atları yeryüzünün en güzel atları idi. Atların koşumları altın, inci ve mücevherlere boğulmuştu. Üniformaların çeşitliliği ve debdebesi, atların güzelliği ve koşumlarının zenginliği ve subayların çokluğu içinde alay intizam ve hem kendisinden hem de seyreden halktan gelen dikkate şayan bir sessizlik içinde yol alıyordu. Gerçekten de dünyanın en eğlenceli ve en meraklı gösterisi idi”.

Bütün merasimlerde padişahın hemen arkasında bulunan Rikabdar, Silahdar ve Çukadar ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise sırma bantlı kırmızı kadifeden yatırtma başlıkları kıymetli kumaştan yapılan kaftanları ile dikkati çekerdi. Alay-ı Hümayun’larda asıl tören bölükleri ise solaklar ve peyklerdi. Saray dışına çıkıldığında tertip edilen bütün alaylarda görevli olan bu iki bölük kıyafetleri ile göz dolduran bir görünüm arz ederdi.

Bayramın ikinci günü Padişah “yeni saray” yani Topkapı Sarayı’nda bulunan Gülhane Köşkü’nde bulunurdu. Buraya Kaymakam, Şeyhülislam, Kaptanpaşa gibi görevliler, maiyetleri ile birlikte gelirler ve bayram tebriki için bir tören düzenlenirdi. Bayramın üçüncü günü ise, Padişahlar eski geleneklere göre, Eski Saray’da cirit oyunu seyrederlerdi.

Bayram nedeniyle Harem halkının istediği zincir, küpe ile gerdanlık broş gibi mücevherat, Saray’ın bu tür ziynet eşyasını aldığı kuyumculara bir mektup ile bildirilerek temin edilirdi. Padişah tarafından fakirlere yardım yapılırdı. İmparatorluğun dağılma döneminde zor durumda bulunan göçmen çocuklarını bayramlarda giydirmek de gelenek hâline gelmişti.

Bazı bayramlarda Padişahlar halka açık büyük şenlikler düzenletirdi. Bu bayram şenliklerinden yakın tarihte yapılanlardan biri, Sultan Abdülaziz’in 25-28 Nisan 1866 tarihleri arasında düzenlettirdiği şenliktir. Bayramlarda seyirciler yarım ay şeklinde otururlar padişahın otağı da bunların tam merkezinde bulunurdu. Padişahın otağının sol yanında ziyafet çadırı yer alırdı. 15. yüzyıldan sonra şenlik düzeni belirli bir protokol ve programa bağlanmıştır. Bayramlarda öğleden önce bayramlaşma, ikram, pişkeşlerin dağıtılması ve yemekle geçer, öğleden sonra da gösteriler yapılırdı. Büyük törenlerde geceleri kandiller, mahyalar ve fişeklerle donanma düzenlenirdi. Yapılan gösterilerde çeşitli hünerler, esnaf oyunları, dramatik oyunlar, sportif oyunlar yer alırdı.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde bayramlar, devlet erkânının katıldığı, büyük hazırlıkların yapıldığı alanlarda halkın da geniş katılımıyla yapılırdı. Saray’da da hazırlıklar önceden başlar, yapılan merasimlerle halk ile devlet erkânının kaynaşması sağlanırdı.

12/01/2009

TÖRELERİMİZ GELENEKLERİMİZ GÖRENEKLERİMİZ

Töre
     Törenin sözlük anlamı “kanun,nizam ,yasa “dır.Töreye uygun olmayan hareket ve davranışlarahlak dışıdır.
 
    Toplum nesillerden beri öyle yapıla gelmiş,yaptırım gücü gelenek ve göreneklere göre daha fazla olan bu tutum ve davranışları töre olarak kabul etmişlerdir.İyi davranışları kendine mal ettiği gibi kötü  olaylarıda redddetmiştir.
 
    Asker ailelerine yardım etmek,bir düğünde el birliği yapmak,işleri paylaşmak ,fındık toplamalarda imecelere katılmak ,parasal yardımlarda bulunmak vb.iyi davranışlara örnek törelerdir.Hırsızlık,bir kadın ile erkeğin yasak ilişkisi törelere ters düşün çirkin davranışlardır.Kişi zamanla cezasını ceksede köylünün zihninden silimez ve toplum  bu tür kişilere kötü gözle bakıp onları dışlar.
 
  köyümüzde yaptırım gücü kuvvetli töre yoktur.Töreler nesilden nesile aktarılarak ve günümüz şartlarına uygun hale getirilerek gelenek ve adet halini almıştır.Törenin uygulanmaması halinde devreye giren cezalandırıcı özellik ortadan kalkmışsadece ayıplama ve toplum dışı edinme özellikleri kalmıştır.

İMECE
   Bugün töre olarak kabul edilmeyen sadece karşılıklı yardımlaşmak için yapılan ve kişi isteğine bağlı imeceler uygulamaların en güzel örneklerinden biridir.
 
   İmece,beraber birçok kimsenin toplanıp,elbirliği ile bir kişinin işi ni görmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesidir.İmecede konu komşu toplanıp işleri el birliği ile yaparlar.Böylece işlerini kısa sürede bitirirken hoşca vakit geçirilerek manevi yorgunluk da duyulmaz.
 
   Yöremizde yapılan imeceler: Bel imecesi, ekin imecesi, mısır soyma imecesi,fındık toplama ve fındık soyma imecesi gibi sayabiliriz.Bu imeceler geleneklerimizde eski işlevselliğini yitirmiş gibi görünmektedir.

Bel İmecesi
   İmece sahipleri komşularını imeceye akşamdan çağırır.Çağıranlar ertesi sabah iş yerine belleri ile birlikte gelir.Çalışmaları akşama kaddar sürür.Öğle yemeği imece sahibi tarafından verilir.

Ekin İmecesi
   Kuşluk vaktine kadar sürer,yemeksizdir.Mısır tarla üzerine atıldıktan sonra bir kenardan kazılmaya başlanır.Bu imeceden muhakkak bir kemençeci kemençeye uyarak türkü söyler.Kazmalar hep birlikte iner istekle çalışılır.

Mısır Soyma İmecesi
   Gece yapılan bu imecede gençler çok heyecanlı olan tura oyununu oynarlar.

Fındık Toplama ve Soyma İmecesi
   Fındık toplama imecesi günümüzde eski işleviyle kalan tek imece türlerinden olup ,fındık soyma imecesi ise eski işlevini teknolojiye , fındık soyma makinalarına bırakmıştır.

KONUK AĞIRLAMA
   Yöremizde konuk “Tanrı misafiri”dir.Evler küçük olduğundan konuk odalarına rastlanılmaz;ama elden geldiğince misafir rahat ettirilmeye çalışılır.Bazı köylerimizde köy konakları vardır.Misafirler burada ağırlanır.
 
   Yazın konuklar eğer günlük oturmaya geldilerse evin önündeki bahçede ağırlanır.O kişiye , evde yakınlık gösterilir ve ailenin gücünün üstünde yiyecekler çıkarılır.Konuklar yatılı gelmişlerse temiz yataklarda yatırılır.Ayrı bir oda açırılır.
 
   Türk misafirperverliği yöremizde bütünüyle gözükmektedir.Fındık toplama ve fındık harmanlama , ayıklama zamanında misafirliğe gidilmez.Herkes fındık ayından bir an önce cıkmak için çabalar.

TÖRE DÜZENİ,ÖRF,ADET,GELENEK ve GÖRENEKLER 
  Örfler çoğu zaman toplumun katı beklentileri olarak nitelenen bir takım örnek tutum ve davranışlardır.Örfler aynı zamanda toplumu ,herhangi bir değer sisteminin bünyesini oluşturan temel taşlarını da temsil ederler .Bu değerler sistemi,toplumsal yapının durumuna göre giderek özel bir hukuk sistemine göre ya da o sistemdeki bir yasa maddesine de gerekçe olur.
  Örflerin bireyle birey,bireyle aile,bireyle komşu ve akrabalar , bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri,davranışları ,tutum ve tavırları düzenleyen ve belirleyen işlevleri vardır.Toplumun her üyesini sürekli olarak baskı altında tutan örfler, zorlayıcı yaptırıcı ya da yasaklayıcı yaptırımlarıyla bireyin grupla cemaatle ya da toplumla uygunlaşımını sağlar.Öte yandan cins,taş,sınıf ve mesleklere göre belirlenmiş çeşitli örfler bunlar arsında bağlantıyı koruma,kollama,pekiştirme ve denetleme işlevleriyle de yüklüdürler.
 
   Örflere karşı çıkma kimi toplumlarda yasaya karşı çıkmakla bir tutulur,hatta bu zaman zaman yasalarında üstüne çıkarak katı ve bağımsız bir tutumla birey cezalandırılır. 

Adet
 
   Adetler tıpkı örfler gibi birçok sosyal içerikli ilişkiyi düzenlemekte,yönetmekte ve denetlemektedirler.Toplumsal yaşamın düzenli gitmesine,kuralların uygulanmasında adetler etkili olmaktadırlar;örnegin karşılama ve uğurlamalar; yemek ve sofra düzenleri; geçiş dönemleriyle ilgili kutlama ve kutlamalar; kız isteme, nişanlık ve evlenme usülleri; cinsler,yaş grupları,meslek mensupları arasındaki ilişkilerin biçimleri gibi şeyler adetin alanına girer.
 
   Adetler çeşitli kökenlerden kaynaklanmış ve biçimlenmişlerdir;bunlar içerisinde geçmiş zamanlarda yaşama biçimleri ,dünya görüşleri,ilginç rastlantı ve olaylar önemli bir yer tutarlar.Bir toplumda ,toplumun bütününü ilgilendiren adetler olduğu gibi,çeşitli mesleklerin , mezheplerin,etnik grupların vb. kendilerine özgü adetleri vardır.Adetlerin pratikteki uygulanışı giderek gelenekleşmesini sağlayan bu konuda bilinçli yada bilinçsiz görev üstlenen yaş ve cins gruplarıyla dinsel liderler,dernek yöneticileri,oyun grubu başkanları bulunmaktadır.Kimi adetler oldukça durağan ve sürekliyen, kimisi de zamanla değişebilen niteliktedir.

GELENEK
 
   Gelenekler geniş anlamıyla bir kuşaktan ötekine geçirilebilen bilgi,tasarım,boş inanç,yaşantı biçimi;daha geniş anlamıyla da maddi olmayan kültürdür.Dar anlamda ise, kuşaklar boyunca bir toplumun kutsal ya da politik işleri gibi önemli konulardaki görüşleridir.Gelenekler,sözlü ve yazılı olmak üzere iki bölüme ayrılır.Tıpkı adetler gibi ,ama onlardan daha  güçlü olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde ve denetlenmesinde önemli rol oynar nitelikleri bakımından genellikle tutucu olan gelenekler aile,hukuk,din ve politika gibi toplumsal kurumlar üzerinde etkilidirler;bilim ve sanat,geleneklerin daha az etkisinde kalır.Bireyin bağlı bulunduğu grubun yada toplumun geleneklerine karşı çıkması ,bu karşı çıkışın derecesine göre bireyin toplulukça aforozundan saldırıya uğramasına,hoş görülmesinden alaya alınmasına kadar genişleyen tepki  türlerinde biçimlenir.Geleneklerin tıpkı örfler gibi yasalarla belirlenmiş türleri vardır.Yasa geleneklere ve  onlara aykırı davranışlar için  verilecek olan cezaları bu ölçüye sokmaya çalışır.Gelenekler,genellikle yasalardan çok daha geniş bir alanı yönetirler.
 
   Göreleliler gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Gelenek ve görenekler halk üzerinde birleştirici ve bütünleştirici etkilere sahiptir.İlişkilerde dostluk ve akrabalık yönlerini güçlendirir.

GÖRENEK
    Göreneğin ,örfe,adete,geleneğe bakarak yaptırım gücü daha zayıftır.Örfteki yapılma zorunluluğu,adetve gelenekteki yapılmalı özelliği,görenekte yapılabilmeli özelliğini alır.En yalın anlamıyla bir şeyi görüle geldiği gibi yapma alışkanlığı olan görenek,öteki sosyal alışkanlık gibi gerekli ve uygun görülenleri kapsar.Ama bunların mutlaka yerine getirilmesini istemez .Öteden beri yapıla gelmekte olan ,fakat henüz adet durumunu kazanmamış olan bu davranış biçimlerine grubun,toplumun gelişmesine uygun yenilikler eklenir.
 
    Görenekler günlük yaşantımızın gerekli gördüğü  ilişkilerin düzenlenmesinde ,bireyler arasındaki sürtüşmeleri azaltmakta ,toplumsal ilişkilerin kolaylaşmasında ,belirleyici rol oynar.Komşu ziyaretlerinde ,hasta yoklamalarında ,alışverişte,tanışma ve tanıştırılmalarda nasıl davranılacagını belirleyerek ilişkilerin düzenli gitmesine yadımcı olur.

 Mayıs Yedisi   
Mayıs Yadisi adlı Rumı takvıme göre konulmuştur.Rumi takvime göre 7 mayıs,kullanmakta oldugumuz miladi tak. göre ise her yıl mayıs ayının 21, gününe denk gelmektedir.Mayıs yedisi  geldiğinde dere ile denizin sularının birbirine karıştığı yerden su alınır.Su alma işi özellikle “seher vakti”nde yapılır. Özellikle yeni doğmuş çocuklar ile nazara ,sihire yakalandıklarına inananlar bu suyla yıkanır.Yıkanma sırasında dualar edilir.Böylece gelecek yılın mayıs yedisine kadar korunulmuş olur.

   Bu gelenek ,denizden uzak iç kesimlerdede uygulanır.Mayıs yedisinde dere ile denizin karıştığı yerden su alamayanlar ise seher vakti arasında besmeleyi çekerek evden çıkarak yedı ayrı gözden (kaynaktan)kaplarına su ile doldururlar.Yine nazarsa,sihire ve büyüye karşı bu suyla yıkanırlar.

Mart dokuzu
 
    Mart Dokuzu geleneği ,ölüm ve hayat ile ilgili olup halen sürdürülen bir gelenektir.İnanılır ki ,Martın dokuzuncu gününde tüm cadılar toplanır.Kimi kedi,kimi sinek,kimi köpek şeklinde kılık değiştirerek kırkını aşmamış çocukları yerler.Bu nedenle Martın dokuzunda kırkını aşmamış çocuklar özel bir dikkatle korunulur.Tahta yemek kaşıkları içinde su bırakılır.Amamç cadıların yemek yenilen kaşıklara ağızların sürüp kirletmelerini engellemektir.

Ayakbağı Kesme
 
Kimi yürüme güçlüğü çeken çocukların ayaklarında adım atmalarını engelleyen bir bağ olduguna inanılır.Bunun için ya bir üzüm teveğinden yedi kere çekilir ya da herhangi bir ailenin ilk çocuğu ,yeni doğmuş bir bebeğin ayağına üç kere ip bağlayarak koparır.Böylece bebek ayakbağından kurtulmuş sayılır.

Kız Kaçırmak
 
Kız kaçırma olayı günümüzde çok az vuku bulunmaktadır.Bu olay daha çok iki tarafın rızasıyla olmaktadır.Ancak eski yılarda kız kaçırma zor kullanarak da olmaktaydı.M.Lermiolu,eski yıllarda kız kaçırma olaylarını şöyle anlatmaktadır:”Evlenecek delikanlı seviştiği kızın yolunu bekler veye bulunduğu yeri tespit eder,bizzat veya arkadaşlarının yardımı ile kızı kaldırıp kaçırırdı.Bazen bu kaçırmalarda zor da kullanılardı.Bu hal zorla kaçırılan kızla kaçıran delikanlının yakınakrabaları arasında kanlı hadiselerin doğumuna sebep veriridi.”Köylerimizde bu iptidai ve çirkin adetten başka başlık usulüde cari idi.Evlenecek olan delikanlı ,evleneceği kızın babasına “başlık” namı altında tarafların içtimai ve mali seviyelerine göre bir miktar para vermek mecburiyetinde idi.

09/01/2009

Nereden Ağabeyim Oluyorsun?

Filed under: Aile,Akrabalık,Nezaket — Arslan @ 11:02

Şehre yeni tayin olan valiyi, bir Bektaşi şeyhi ziyarete gelir.Gelir gelmesine ama, içeri bir türlü giremez.Valinin kurmaylarının, korumalarının engeline takılır. Ziyaret izni olmayan şeyh, tutturmuş illa ki içeri girecek….
Orada ki emniyet görevlileri ziyaret izninin olup olmadığın sorarlar.
- Bektaşi şeyhi:  Buna gerek duymadım der.
Görevli polisler şeyhi içeri almazlar..
Bu işte zorlanacağını anlayan şeyh korumalara der ki:
- Gidin vali beye söyleyin ki,  “Senin abin geldi, aynı zamanda makam mevkice de büyük olduğunu söylüyor,kendisiyle görüşmek istiyor..”
Emniyet görevlileri durumu valiye bildirirler.
Vali şeyhin içeri alınmasını emreder.
Vali ile Bektaşi şeyhi yanyadır..

Vali sorar:
- Sen benim nerden ağabeyim oluyorsun?

Bektaşi Şeyhi:
- Sayın valim, Ben sizden yaşça büyük olduğuma göre ağabeyiniz olurum, örflerimiz bunu gerektiriyor.
- Makam mevkice de ben ondan büyüğüm demişsin öyle mi?
- Sayın valim yüksek huzurlarınızda size bir şey sorabilirmiyim? Efendim şimdi siz valilikten terfi olsanız yani bir üst makama atansanız ne olursunuz ?
- Bakan olurdum.
- Sayın valim, bakanlık mevkiinden bir üst göreve atansanız ne olurdunuz ?
- Başbakan olurdum.
- Efendim daha bir üst göreve getirseler ne olurdunuz ?
- Cumhurbaşkanı olurdum.
- Efendim siz bundan daha yüksek yere atansaydınız ne olurdunuz ?
- Hiç.
Efendim ben o hiçim.

02/01/2009

Yaramızı yadellere sardırmayız

Filed under: Düşman,DEVLET TEŞKİLATI,Nezaket,Savaş — Arslan @ 15:33

Beyler ile  bozuk gitti aramız,
Ayak ayak varmak bizim töremiz,
Yadellere sardırmayız yaramız,
Kendi yarasını saranlardanız…

Ben Bir TÜRKÜM !…Ben; Orta Asya’dan Türeyen, Anadolu’da Büyüyen, Avrupa İçlerine Yürüyen TÜRK’üm !

http://www.kufad.org
http://www.kufad.org/forum/

TÜRK DEVLETİ TÖRE’YE (KANUNLARA) BAĞLI BİR KURULUŞTUR

KARA BUDUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir

       Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

Nezaket

Filed under: Nezaket — Arslan @ 11:01

Kahveci : M.Nihat Malkoç
  NEZAKETİN PABUCU DAMDA!…
Bu çağ, insanî değerlerimizi iyice törpüledi. Çok şey kaybettik insanlığımızdan. Bizi eşref-i mahlûkat yapan taraflarımız her geçen gün eriyip gidiyor. Bu erime nihayetlenecek gibi görünmüyor. Gönül dünyamızın kaleleri bir bir düşüyor. Sevgi çiçekleri kurumaya yüz tutmuş, nefretin hoyrat eli gönlümüzün saçlarını yoluyor. Kaba yanlarımızı yontan nezaket kılıcının dört bir yanı paslanmış, kesmiyor. Yürekler hassasiyetini kaybediyor her geçen gün.

Bu çağın insanları, sözünü ve gözünü budaktan sakınmıyor. Küçük büyüğünü saymıyor, büyük küçüğünü sever gibi görünüyor. Hamiyet duyguları rafa kaldırılmış. Zamanımızda görmek istemediklerimizi görüyor, duymak istemediklerimizi duyuyoruz. Çoğu sözler kalbe uğramadan çıktığı için samimiyet ve inandırıcılıktan uzak görünüyor.

Ecdadımızın bize miras bıraktığı nezaket kültürü her geçen gün biraz daha ufalanıyor ve kaybolmaya yüz tutuyor. Artık insanlar en son söyleyecekleri sözü ilk cümlelerinde söylüyorlar. Muhatabın kırılıp kırılmayacağı hesaba katılmıyor. Sabır hayatımızdan çekildiği için hiç kimsenin karşı çıkışlarına tahammül edemiyoruz. İslam kültüründe tebessüm bir sadaka hükmünde görülürken zamanımızda bu bile insanlara çok görülüyor. Bir güler yüz görmeye hasret kaldı bu çağın insanları. Kimse kimseyi anlamaya çalışmıyor. Empati kültürü gelişmemiş, herkes ben merkezli hareket ediyor. Ufuklar her geçen gün daraldıkça daralıyor.

Yoldaki dikeni atmayı sadaka gören bir inancın mensupları olan bizler nasıl oldu da bu hale geldik; taştan katı kesildik. Nezaket çoktan unutulmaya yüz tuttu. Bu çağın hastalığı oldu kabalık, nezaketsizlik. Böyle bir zamanda yaşamak en büyük talihsizlik olsa gerek. Bu zamanın sipsivri dillileri tırmalıyor yüzümüzü. Arsızlık modernlik olarak yutturulmaya çalışılıyor bizlere. İnsanlar çam devirmekte sınır tanımıyor. Karanlıklarımızı aydınlatacak ışıktan çok uzağız. Tünelin ucu da görülmüyor. Umutlar biraz daha sarpa sarıyor.

Buhranlarımız sadece maddî menşeli değil günümüzde. En büyük kaybımız ruhumuzdan, tavır ve davranışlarımızdan koparıp attığımız nezaketimizdir. Onun olmadığı bir yürekte birlik, beraberlik, dayanışma, huzur, barışıklık, sevgi, saygı, itibar ve itimat da kalmaz. Çağımızın insanı sadece çevresini değil, ruhunu da kirletti. Ruh kirlenince duyguların saflığı da kalmadı. Vicdanlarla cüzdanlar arasında sağlam köprüler kurulmaya başlandı.

İnsanlarımız kendilerini boy aynasında dev olarak görüyorlar. Oysa bu cüce insanların çoğu aynaya görmek istediklerini hayal ederek bakıyorlar. Durum böyle olunca olanı değil, görmek istediklerini görür gibi oluyorlar. Yani bir çeşit hipnotize oluyorlar. Bu sancılı zamanda kimse kimseye tahammül etmiyor. Bencillik alabildiğine yol alıyor hayatımızda. İhtiraslar fertlerin hayatını hayal çöplüğüne döndürmüş. Her ihtiras bizi biraz daha toplumdan koparıyor. Aslında biz fark etmesek de gittikçe yalnızlaşıyoruz, kabuğumuza çekiliyoruz.

Nezaket zincirinin halkaları iyice koptu birbirinden. Öyle ki zamane çocukları anne babalarına bile saygıda kusur edebiliyorlar. Hata yapanlar hatalarını görmekten acizler. Kimse hatasını görüp özür dilemeye yanaşmıyor. Kabalık cesaret olarak kabul ediliyor. Her geçen gün yaşadığımız topluma yabancılaşıyoruz; aslında yabancılaşmakla kalmıyor, yabanileşiyoruz da. Sevgi denizlerinin suyu çekiliyor gittikçe. Bu hayra alamet değil şüphesiz.

İnsanlar aslında nazik bir yapıda yaratılmışlardır. Yaşanılan hayat, çevre ve kültür kişiyi değiştiriyor, onu tanınmaz bir hâle sokuyor. ‘Üzüm üzüme baka baka kararır’ misali güzeller güzelleştirirken, çirkinler de ahlakımızı bozuyor, bizi fıtratımızdan uzaklaştırıyorlar. Bu, zamanla yayıldıkça yayılıp kendine hareket alanı buluyor. Bir noktadan sonra toplumu cenderesi altına alıp eziyor. Nezaket bahçelerinde açan çiçekler soluyor. Bu nazenin çiçeğin kökünü söküp kaldırıyorlar gönül bahçelerinden. Böylece bahçeler viran olup kan ağlıyor.

Nezaket çekildi toplumumuzdan. Artık insanlar öfkenin diliyle konuşuyorlar. Öğretmen öğrencisine, usta çırağına, patron işçisine, amir memuruna gönül okşayıcı tatlı bir sözü fazla görüyor. Bu nezaketsizlikle nereye varabiliriz ki!… Gayri dönmeli bu yoldan.

M.Nihat Malkoç
mnm61mnm@hotmail.com

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers