Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Türk’ün Asaleti

Kategori: Asalet, Düşman, Savaş, Şehitlik — okuz @ 11:16

ÇANAKKALE KAHRAMANLARININ MENKIBELERİ DEĞERLENDİRME VE TAHLİL

3. Kolordu 7. Tümen 20.
Alay l. Tabur Komutanı
Memduh ÖZKAN
Bey’in 4.08.1952
tarihinde Milli Savunma
Bakanlığı İstanbul
dairesine gönderdiği Çanakkale Savaşları’yla ilgili sunuş yazısında:
“Takdimine cür’et
ettiğim ilişik yazılarım
manevî kıymetler timsali olan Çanakkale’nin ruhlara huzur veren cazibesi içinde hayalimde canlanan maziye ait şahametin ruhumda uyandırdığı üstün duyguları ifadelendirebilirse kendimi bahtiyar addedeceğim.” İlgili yazı şudur:
“Türk asalet ve kahramanlığını cihana tanıtan milletler tarihinin siyasî akışını çevirip Türklüğün alın yazısını çizen cihanşümul harbin kilit noktası Çanakkale.
Milletin ruhunda insanlık âleminde sönmez ve ebediyen sönmeyecek olan hâtıra Çanakkale;
Çanakkale: Devletlerin ittifak manzumelerini değiştirdi. Hâkim oldukları topraklar üzerinde güneş batmayan zengin imparatorlukların birleşerek çıkardıkları bin vesaite karşı binde bir nispette çarpışan Türk gençliğinin millî imanından döktüğü kanla “Milli Misak” hududunu çizdirdi. Memleket irfanının /100.000/ Türk gencini aziz topraklarına gömdüğü bu mübarek yurt parçasının, her dakikasının müstesna bir kahramanlık destanı ile dolu muhteşem günlerini unutmayacak, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar seni hep Çanakkale diye anacağız. Milletimiz namına gurur ve iftihar duyacağız.
VAZİYET: Boğazın methal kısmı Seddülbahir, Kumkale sükût etmiş, düşman harp sefineleri Morto Limanı açıklarından başlayarak Bozcaada istikâmetinde kademeler teşkil ettikten sonra Saros Körfezi’ni doldurmuştu. Ve karaya çıkardığı yüksek sesli ve yüksek çaplı toplarıyla Kirte berzahını ateşten bir çember içerisine almıştı.
Sanırım ki, içende kaldığımız bu ateş halesi, harp ettiğimiz mıntıkayı koparıp kaldıracak ve bir volkanın indifai gibi, denizlere gömülecekti.
HARP MINTIKASI: Kirte Köyü’nün güneyinde Kereviz Dere’den başlayıp kanlı Kirte dereleri yatak ve yamaçlarından geçerek Zığınderesi’nde, Saros sahilinde nihayet bulan beş buçuk, altı km.’lik siper hatlarıyla Güney mıntıkasının gerisini çevirmek maksadıyla Arıburnundan Kocaçimene kadar uzanan fundalıkları, yamaçları dik sırtları, sarp yarları ihtiva eden yarım daire şeklindeki düşman hattımüdafaa siperlerimizle çevrilmişti. Esas tabiyesini setir için tali mıntıkalara çıkan düşman kısa zamanlarda mahvedilerek atılmış ise de düşman 1915 senesi Temmuzu ortalarında başladığı çıkarma tabiyesiyle Arıburau Muharebe Hattı, Anafartalar batısında Suvla’nın Kemikli koylarını taşlı kireç tepelerine ulaşmıştı. İşte düşmanlarımızla bu hatlarda çarpışıyorduk.
Gelibolu berzahının dil gibi uzanmış bu dar cephesinde gemi ve kara toplarının püskürttüğü alevli dumanlar, siyah bulutlar halinde her tarafı kaplıyor, binlerce gök gürültüsünün velvelesi içinde devam eden ateş, iniltili gürlemelerle semalara yükseliyor, boğucu seslerin akisleriyle her taraf sarsılıyor, sanki binlerce tonluk dağların gürültüleri içinde, onbinlerce tüfek ve makineli tüfeklerin şakrak uğultularından çıkan kurşunlar, başların hemen üstünden coşkun sellerin akışı gibi geçiyor, bombaların, lağımların, tayyare bombalarının koparıcı gürültüleriyle, obüs mermilerinin yırtıcı sesleri içinde harp gittikçe artan bir şiddet ve şehametle devam ediyordu.
Koca Tümenlerin bile bir günlük kısa bir zamanda mahvedildiği bu mahşeri cehennemi bir nefeslik sükûn devresinde, harp sahasını dolduran, parça parça olmuş cesetlerin arasında sağ kaldıklarını hayretle görenler hayatında aziz bildiği vatanı için batan güneşler gibi renkler içinde yatan şühedanın mukaddes hatıralarından doğan ve sineleri doldurup taşan kudretle, ölümü hiç düşünmeden yurdumuzun kapısını kahir düşmanlara karşı kapamaya, geçilmez bir hale getirmeye, imanlı bir azimle son dem hayatlarına kadar çalışıyor, artan bir gayretle uğraşıyorlardı.
-Ölümden Korkma- Allah’ın izni olmadıkça kimse can veremez. Başa gelmesi mukadder olan her şey mutlak gelecektir. Onu sarsılmaz bir yürekle karşılamak gerekir. Bu azim ile dağlar devrilir, müşküller yenilir. Her yaradılış bir ölçüye tabidir. Kur’anda bu ölçü takdir manasınadır. Takdir; bütün mevcudat ve mahlûkatın tabi bulunduğu kanundur. Değişmez, değiştirilemez. Bu düsturu hikmeti rehber olunca ölümden de korkulmaz. “Harp, Savaş” yedibuçukluk sahradan sonra, onbeşlik obüslerden başlayıp, otuzsekizlik ağır mermilerin düştüğü kara parçalan zelzelelerle sarsılıyor, infılâkten husule gelen seslerle karışık parçalanmalardan isabet ettiği yerde, ne bulursa zerrata taksim ederek, kopardığı kanlı taşları parçalamış demirleriyle beraber minareler boyunca yükselerek dağıtıyor, alevli siyah dumanlar içinde fışkırarak yükselen bu topraklar; canlı kalanların üstüne yığılarak onları ölmeden görmüyordu.
Her taraf dumanlarla karışmış, alevler içinde yanıyor, topraklar insan ve şüheda kanı ile yoğruluyordu. Büyük şairimiz Akif in dediği gibi: “Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” numunesini gösteriyordu. İşte bu bunaltıcı ölüm çemberinde harp bütün şehametine devam edip gidiyor. Çanakkale; bu mübarek vatan parçası, dünya ölçüsünde bir inhidamın ma’kesi oluyordu. Öyle günler oldu ki, müdafaa siperlerimizin bulunduğu beş yüz metre karelik müstatili bir sahaya düşman ateşini azami teksif ederek on binlerce mermi yağdırdı. Bu ufacık kara parçasını havanda döver gibi durmadan dövdü. Siperlerimizde tüfek, makineli tüfek ne varsa parçalanarak üç beş metre derinliklere gömüldü. Karşısında canlı kimse kalmadığını anlayan düşman ateşi ile açtığı gedikte genişlemeye ve ilerlemeye çalıştı. Hasıl olan vaziyet derhal müdafaamızla çevriliyor, cenahlardan ve koltuk siperlerden yapılan mukabil taarruzlarla ihata, düşmanı girebileceği mıntıkada imhaya, takatin üstünde bir gayretle uğraşılıyordu.
Geceli gündüzlü devam eden bu hunrizane çarpışmalarda sahayı harp cesetlerle doluyor, muharebeler devam ederken gömülemeyen ölüler de yaz günlerinin sıcağında hemen tefessüh ederek muhitteki hava teneffüs edilmez bir hale geliyordu. Bu ikrah verici kokular arasında gıda almak mümkün olmadığından, gıdasız, uykusuz tahammül edilmez meşakkat ile harap olan hayat sönüp gidiyordu. Bir çok yerlerde siperlerimizle düşman siperleri arasındaki mesafe on metreyi geçmiyordu.
Her iki taraf siperlerinin önlerine attığı yek diğerine bağlı dikenli telin /Kirpi denilen/ manialarla bu aralıklar kapatılıyor, ani baskınlara karşı daima bir teyakkuz içinde sathi bir emniyet temin ediliyordu. Bazı mevzilerde ise aramızda bir mangalık siper boş bırakılmak suretiyle aynı siperler hattında karşılaşılıyordu. İhtiyat kuvvetleri yetişip mevzilerimizi teslim alıncaya kadar düşmanlarımızla boğuşarak muannidane boğazlaşıyorduk.
Türk azim ve imanının çizdiği bu ölüm ve kalım hattında düşman bir gün, bir lâhza Kocaçimen’e çıkarak sevinç içinde boğazın sularını görmüş ve nihai zafere ulaşmak hülyasıyla bir dakika yaşamışsa da büyük kurtarıcı ATATÜRK’ün iman ve iradesiyle süratle yetişebilen kuvvetlerle derhal mukabil taarruza geçilerek tard edilmişti. Türkün ölümü hiçe sayan salveti ile vatanı için istihkarı hayat derecesine hiçbir hırsi menfaat düşünmeden milletimizin üstün fedakârlığı feragatin yüksek timsali ve cihanın pek güzel tanıdığı hakiki kahraman Mehmetçiğimizin her maniayı aşan, müşkülleri delen süngüsü ile düşmanı bir daha avdet etmemek üzere eski yerlerine atmış, güney cephesinde de mukayese kabul edilemeyecek üstün vesaitine rağmen çıkamadığı Alçıtepe eteklerinde kahhar kuvvetiyle eritilmiş olarak tutunmaya çalıştılar.
Topraklarımız bu suretle karış karış müdafaa edilmiş, vatanın her karış toprağı için yüzlerce şehit vermiştik. Harp sakatları ile malûl gazi denilen canlı şehitlerle memleketimizi intibah levhalarıyla doldurduk. Hiç unutmayalım ki Çanakkale Türk milletinin memleket irfanına, ırkımızın gençliğine çok pahalıya mal olduğu da ruhlarımızda, duygularımızda paha biçilmez yadigâr kaldı.
Türk’ün azmini, imanını yenemeyeceklerini anladılar. Meydanı, harbi bırakıp çekildiler.
Tarih boyunca gelen Türk şehameti Çanakkale’ye münhasır değil, Kafkas’ın karlı, buzlu şahikalarında, Sina’nın, Irak’ın kızgın ve ateşin çöllerinde, Hicaz’la İran’ın iç topraklarında müttefiklerimizle beraber Avusturya’nın, Galiçya, Romanya, Makedonya, İtalya’nın İzonzo Cephelerinde de ayni hissi fedakârlıkla çarpıştık. Türk’ün asaleti ruhiyesini bütün dünya milletlerine tanıttık. İşte koca bir tarihi dolduracak olan İstiklâl Harbimiz de istiklalimizi kazandırdı.
Bugün Kore’de, asırlardır duyula gelen Türk; kahramanlık ve mertliğini en canlı ölmez örneklerle insanlık tarihine temiz kanı ile yazıyor. Şehamet destanları yaratarak Türk’ün adını bütün dünyaya tanıtıyor. Süngüsünün ucunda beşeriyetin emniyetini sağlıyor. Evet Çanakkale dünya tarihine Türk milletini haritai alemden silmek için ittifak eden İngiliz, Fransız ve Rusların muazzam kuvvetlerine ve tarihin bu acı ihtimaline karşı, her fertte savaş imanını, beden takatinin, zekânın ve nihayet Türk ırkına has imanlı cesaretin, beşer hududu üstüne çıkmasına âmil oldu.
Gaza kılıçlarının üstüne yazılı -Allah bizimle- ismi celâlini sure-i ihlas ve tevhit ile tekrar ederek meydan-ı gazada ecdatlarına lâyık birer evlât bulunduklarını gösterdiler. Tarihin aydınlığı içinde apaçık görünen yeryüzündeki insanların şüphesiz en büyüğü Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in sözlerinden ilham alarak “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalış” vecizeleriyle çalıştılar ve kazandılar.
Ey vatanımızın aziz parçası;
Seni, hayata gözlerimizi kapayıncaya kadar; hep Çanakkale diye anacağız. Ve milletimiz namına gurur ve iftihar duygusu ile nesiller boyunca övüneceğiz.
Ey candan ziyade sevilen vatan, eşsiz güzelliklerle dolu cennet vatanını, semalara yükselerek göklerde ihtişam eden bayrağımızın hakimiyetinde ebediyen yaşa! Türk’ün sana olan cevher ve aşkıyla sonsuz yaşa!

 

26/01/2009

Zeybekliğin Kuralları

Zeybekliğin Kuralları

Ali Haydar Avcı

 Toplumda düzen bozulur, bir kez hak elde edebilmek zora ve güce dayanırsa orada “dağların yasası” egemen olur. Dağ yasalarının sahipleri ise bellidir: Dağlarda iç içe yaşayanlar… Zeybekler de bunlardan bir kesimidir.Şurası bir gerçek ki, insan koşullarının ürünüdür. Bir dönem sonra koşullar kaçınılmaz olarak yaşam biçimini ve kuralları belirler.

Bu bağlamda, efelerin ve zeybeklerin de uymak zorunda oldukları yaşamlarının temel unsuru olan başkaldırı geleneğinin ve kendi aralarındaki yiğitlik ve mertlik anlayışının ortaya çıkardığı birçok kural ve töreleri vardır. Bu oldukça ilginç özellikler taşıyan gelenek ve kurallar yığınının adına kısaca “efelik ve zeybeklik töreleri” diyebiliriz.
 

 

 

Adı, etkinliği, ünü, şanı ne olursa olsun, hiçbir efe ve zeybek bu kuralların dışına çıkamaz. Çıkmayı da düşünmez. Çünkü bu kuralların dışına çıkanların toplum tarafından nasıl karşılanacağı, nasıl dışlanacağı iyi bilinir. Açıktır ki, toplumsal dayanağı olmayan, destek görmeyen, hiçbir hareketin ve eylemin yaşama ve başarıya ulaşma şansı yoktur.Efelerin en önemli, hatta birinci derecedeki törelerinden biri, çetedeki zeybeklerin ve kızanların her türlü gereksinimlerini sağlamak, onları en iyi şekilde korumak, kollamak, güvenliğini sağlamak yükümlülüğüdür. Efe, bu konuda bencil olamaz, bireysel düşünemez. Zaten aralarındaki ilişki paylaşım esası üzerine kuruludur. Bundan dolayı efe, çetede en üst düzeydeki otorite olarak genellikle zeybekler ve kızanlar karşısında “babalık ve komutanlık” görevini yerine getiren bir öncü işlevini görür.
Zeybekler ve kızanlar her koşulda, her zamanda, her mekânda efeye uymak, yani “itaat etmek” ve onun söylediklerini eksiksiz yerine getirmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır. İtaat ortadan kalkar, kuralların dışına çıkılırsa o zaman silahlar konuşur. Kurallara uyan, efenin öncülüğünü, yönlendiriciliğini kabullenen kızan, baştan silahını onun ayaklarının dibine atar. Efe ise bu silahı tekrar almasına izin verir. Bu bir çeşit, her koşulda efeye uyulacağının, efenin söylediklerinin dışına çıkılmayacağının, yani itaat altında girildiğinin sözüdür. Yaptığımız incelemelerde zeybekler arasında herhangi bir “itaatsizlik” olayına rastlamadık.

Efe, yiğitliği, mertliği, cömertliği, korkusuzluğu, sabırlılığı, yardımseverliği, olgunluk örneği davranışları, olayı değerlendirme ve silah kullanmadaki yetenekleriyle çetedeki zeybek ve kızanlara sürekli örnek olmak durumundadır. Çünkü her yerde gözler kendi üzerindedir. Çevresindekileri yeterince etkileyemeyen, gerektiği gibi çekip çeviremeyen, yani yönlendiricilik ve yöneticilik görevini en iyi şekilde yerine getiremeyen efelerin etkili olma şansı yoktur. İncelediğimiz örneklerde efelerin genellikle bu niteliklere sahip ve sezgilerinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir.

Efenin haberi ve izni olmadan hiçbir zeybek ve kızan çeteden ayrılamaz, kendi başına iş yapamaz. Çünkü çok önemli, kendileri için can alıcı öneme sahip sırları paylaşmışlardır. Sığınakları, yatakları, kendilerine yardım edenleri, çetenin konumunu, zayıf ve güçlü yanlarını, gezdikleri coğrafyayı, giriştikleri eylemler iyi bilmektedir. Bu nedenle ayrılıklarda mutlaka efenin izni ve onayı gerekir.

Efeler bekâr olan kızanlarını ve zeybeklerini genellikle kendileri evlendirirler ya da evlenmelerine izin verirler. Bu durumda masrafları genellikle efe karşılar. Efeler, zeybek ve kızanlarının düğün törenlerinin şanlı şöhretli olmasına özen gösterirler. Çünkü bu durum aynı zamanda kendi şanlarını artırır.

Batı Anadolu bölgesinde bu gelenekleri yaşam biçimi haline getirmiş birçok efe zeybek vardır. Bunlar yaşadıkları dönemlerde toplumu da önemli ölçüde etkilemişlerdir.

Efelerin kendi aralarındaki ilişki ve iletişimde uydukları ilginç törelerden biri de “davet” olayıdır. Efelik töresince bir efe, başka bir efenin davetini mutlaka kabul eder. Kabul etmezse bu efelik töresince ayıptır, korkaklık sayılır. Yiğitliğe yakıştırılmaz. Nitekim Çakırcalı Mehmet Efe ile arası iyi olmamasına, aradaki adı konulmamış gizli bir rekabete rağmen Pusluoğlu Mehmet Efe, Çakırcalı’nın davetini kabul etmiştir.

Yine efelik töresine göre, bir efe oturma anında diğer efeye tüfeğinin ucunu çevirirse bu, “Sen sensin, ben de benim” demektir. Herhangi bir kalleşlik yapılacak, pusu kurulacak, mertliğe sığmayan olumsuz bir girişimde bulunulacak olursa, karşılığı silahla verilecek anlamına gelir. Bu durum güvensizliğin, kuşkunun ve tedirginliğin belirtisidir. Dostça olmayan bir davranış olarak kabul edilir.

Dostça bir davranış sayılmayan bu davranış biçimi, daha çok birbirinden çekinen zeybeklerin davranışıdır.

Zeybekler aradıkları kişileri kendi deyimleriyle “öküzün boynuna bile girse” mutlaka arar bulurlar. Gerekli dersi verirler. Bunlar, genellikle kendilerine ve halka düşmanlık eden kişiler, vurguncular, tefeciler, ihbarcılar, ırz düşmanları, sömürücüler, hak hukuk bilmeyen ağa ve zorba takımıdır.

Diğer bir ilginç davranışları da ölüm karşısındaki soğukkanlı tutumlarıdır. Ölüme aldırmayan, korku duvarlarını aşmış insan, ölümün kendisidir. Zeybeklerin kendi aralarında “Alıcı kuşun ömrü az olur” denir. Onlara göre, “Yiğit olan yiğit yaşadığı günün hesabını yapmaz.” Ölümden korkup da işinden geri durmaz. Sorun “alıcı kuş” olabilmektir. Bu nedenle olsa gerek “Zeybek yatak ölümü göremez” derler.

Geleneği, yazgıyı değiştirmek zordur. Kendilerine göre, zeybeğin de sonu, ya bir kurşun, ya bir tuzak, ya da bir çatışma ve vuruşma sonunda ansızın gelen ölümdür. Kendileri en azından iç dünyalarında buna inanır, buna hazırlanırlar.

Zeybeklik töresince efeler, yolsuzluğun ve haksızlığın yapıldığı yerde ezilen insanların hakkını korumakla yükümlüdür. Halkı soyanlardan, ağalardan ve tefecilerden aldıklarını ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar. Zorbalarla, soyguncularla, “çakal” ve “çalıkakıcı” dedikleri çapulcularla mücadele ederler. Halkın gözünde efeler, iyinin dostu, kötünün düşmanıdır. Hak severdir. Doğruluğun yanındadır.

Efeler bu töre ve gelenekte dolayı halk yığınlarınca “hak arayan kahramanlar” olarak algılanır ve efsaneleşirler. Haklarında övgü, özlem ve gurur dolu başkaldırı ve sevda türküleri, destanlar yakılır. Bu türküler halkın sazında ve sözünde, dilden dile, telden tele dolaşır durur. Olayın derinlemesine incelediğimizde bu özellikleri taşıyan birçok efe ve zeybeği görebiliriz.

Sözgelimi yıllar yılı yoksul köylüler, göçebeler, ezilen halk kesimleri Çakırcalı Mehmet Efe’nin şahsını, kendilerinden vergi ve asker almaktan başka bir şey yapmayan, üstelik de çoğu zaman baskı uygulamaktan, kıyımdan, sürgün etmekten çekinmeyen Osmanlı yönetimine karşı koruyucu gibi görmüşlerdir.

Karşılıklı dayanışma gereği Çakırcalı’da bu kesimlerden desteğini esirgememiştir. Bundan dolayı adı “Büyük Efe”ye çıkmış, ölümünden sonra bile yıllarca “Büyük Efe” olarak anılmıştır. Çakırcalı’nın “Kahpe Osmanlıya güven olmaz” diyerek yıllarca mücadele edebilmesinin, ayakta kalabilmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu bütünleşmedir.

Birçok deneylerden geçmiş, kısa sürede nice yoğun olaylar yaşamış olan zeybekler, ağırbaşlı kâmil, temkinli insanlardır. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Aralarında yalan söyleyeni, düzenlerine uymayanı barındırmazlar. Sululuktan, saygısızlıktan hoşlanmaz, övünmeyi ve kendini beğenmişliği sevmezler. Az ve öz konuşurlar.

Sözgelimi Kurtuluş Savaşı anıları sorulduğunda kısaca “Biz vazifemizi yaptık” biçiminde konuyu geçiştirmeleri, onların bu alçakgönüllü, sessiz ve derin tavırlarının göstergesidir.

Değindiğimiz konular dışında, bir de efe ve zeybeklerin toplum tarafından onaylanan, kendilerine saygı ve sevgi oluşumunun temellerinden biri olan davranış biçimleri vardır. Sözgelimi efeler, yüksek fiyatla mal satan tüccarlara çok kızarlar. Böylelerine rastladıklarında haksız kazanç sağladıkları gerekçesiyle, kumaşları arşın yerine kargıyla ölçtürürler, tartıda ise malları okka yerine batmanla çektirirlerdir. Böylece haksız kazancın acısını çıkarır, onlara ders verirlerdi. Bazen de köylerde çeşme yaptırırlar, çeşme oluklarını, su yollarını tamir ettirirler, kuyular açtırırlar, köy odalarının bakımını ve onarımını yaptırırlardır. Yoksullara yardım, kimsesiz gençlerin çeyizini düzmek zaten genel karakterleridir. Bu özellikleri yüzünden köylü, zeybekleri kendisine yöneticilerden daha yakın sayar; alacak, verecek, tarla sınırı, evlilik gibi anlaşmazlıklarda bile efelerden hakemlik etmesi istenirdi. Bilinirdi ki, efeler haksızlık yapmaz, taraf tutmaz, tartıda ayarı kaçırmaz. Efeler beğenmedikleri, halkın onaylamadığı, kendilerine uygun düşmeyen muhtar, din adamı ve korucuları değiştirirlerdi. Yöneticilerin elinden bu konuda bu yeni atananları onaylamaktan başka bir iş gelmezdi.

Zeybekler tanımadığı, güvenmediği evden su içmez; bilmediği, tehlikeli kabul ettiği yoldan geçmezdi. Bir yerden bir yere gidecekleri zaman sürekli yön değiştirirler; izlerini, gittikleri yeri belli etmemeye özen gösterirlerdi.

Zeybeklerin kayıtsız şartsız uydukları bu kurallar dışında bazı kesimlere karşı öfke ve kızgınlarını sergiledikleri değişik davranış biçimleri vardır. Bunların dışında paralı asker olan ve çoğunlukla zeybekleri takip etmekle görevlendirilen zaptiyeler gelirdi. Bir arada bulunduklarında söz konusu edildiğinde zaptiye kesiminden “kahpe dinli”, “Osmanlı köpeği” gibi aşağılayıcı deyimlerle bahsederlerdi. Buna karşılık, zorunlu askerlik görevini yerine getiren askerlere karşı daha yumuşak ve hoşgörülü davrandıkları, zorunlu kalmadıkça onlarla çatışmaya girmekten, onları vurmaktan kaçındıkları da bilinen bir durumdur.

Efe ve zeybekler kendi aralarında kuş ötüşü, ıslık, çeşitli hayvan seslerini taklit gibi bazı özel haberleşme işaretleri ve yeri geldiğinde yalnız kendilerinin anladığı söz ve deyimler kullanırlar, güvenlik amacıyla günlük parolalar tespit ederlerdi. Bu özel işaretleri ve parolaları kendilerinden başka kimse bilmezdi.

“Bir posta iki aslan sığmaz” ya da “İki koç başı bir kazanda kaynamaz” diyen büyük efeler, aynı zamanda, aynı dağlarda bulunmazlardı.

Bunun nedeni vardır. Çünkü herhangi bir nedenle her zaman karşı karşıya gelebilirler. Bu durumda mutlaka birine zarar gelecektir. Ayrıca dağlar etkinlik alanlarının önemli bir bölümüdür. Bu nedenle bir büyük efe yüze indi mi, diğer kızanlarını toplar, dağa çıkar. Kendini korumaya çalışır. Bu konuda en büyük çatışma, Ege dağlarında yıllarca Çakırcalı Mehmet Efe ve Çamlıcalı Hüseyin Efe arasında yaşanmıştır.

07/01/2009

Gafile Af Yok

Kategori: Düşman, Hayat, Savaş — okuz @ 09:53

GAFİLE AF YOKTUR TÖREMİZDE

ZALİME BOYUN EĞMEYİZ BİZLER SON NEFESTE BİLE

06/01/2009

TÜRK GENCİ VE İDEALİZM

 Her insan bir maksat üzerine yaşar. Bu maksadın temelini, kiminde ferdiyetçilik, kiminde egosunu tatmin, kiminde hiç bir şeylik, kiminde ise her şeylik oluşturur. Türk‘ün maksadı ise bütün insanlık için huzur, adalet, kanun ve insanın eşref-i mahlukat olduğunu isbat etmektir. Onun içindir ki yeryüzünde hırsızın, soyguncunun, çıkarcının, zulümkârın, ahlaksızın, iltimasçının, hainin ve haysiyetsizin ölümüne düşman olduğu millet Türkler, zihniyet ise Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresidir. Türk gencinin ideali, en mükemmel nizamı tesis etmek ve yaşamak olmalıdır. Ancak ideallerin gerçekleşmesi, merhalelerin akıllıca aşılması ile mümkündür. Türk idealinin üç hareket noktası vardır. Bunların birincisi akıl ve azim, ikincisi Türk tarihi, Türk töresi ve Türk insanı, üçüncüsü ise lidere bağlılık ve milli bir fikre sahip olmaktır. Bunlardan birindeki aksaklık, ideali daha ilk merhalede geçersiz ve gerçekleşmez kılar. Türk idealinin temel gayesi de üç ana düşünceden oluşur. Bunlardan birincisi güçlü Türkiye, ikincisi güçlü Türk dünyası, üçüncüsü ise bütün insanlığın refah, huzur, adalet ve bekası için Cihan Hakimiyeti düşüncesidir. İlk basamak olan güçlü Türkiye davası, ilim ve teknoloji temeline dayanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini en kısa zamanda zengin, refah ve güçlü kılmaktır. Onu yeryüzünün en güçlü devleti haline getirmektir. Buna ulaşmak için ise metotları iyi seçmek gerekir. Öncelikle Türk Milletini, içinde bulunduğu ve bulunacağı buhran durumunun, yıkıcı emperyalist faaliyetlerin farkında olmasını sağlamak, tarihini ve kültürünü iyi bilmesini, kıyas yapabilmesini, ısrarla ve ilmi ölçülerde çalışma gayreti içerisinde olmasını, sürüklenmek istendiği noktanın farkında olmasını sağlamak gerekir. Milletini, yaşayan insanına karşı sevgi, saygı ve kardeşlikle yoğurmak, bencillik ve nemelâzımcılıktan uzaklaştırmak, kısacası şuurlu, ahlaklı, namuslu, iltimastan uzak bir topluluk oluşturmaya gayret etmek gerekir. Bu sebeple her Türk genci, yaşayan ve etkili bir yönlendirici ve propagandacı olmalıdır. Güçlü Türkiye davasının başarıya ulaşabilmesi için öncelikle geleneğiyle, töresiyle ilmiyle, adaletiyle, ruhuyla tamamen Türk‘ün olan bir sistemin oluşması lâzımdır. Taklite dayalı sistemleri tatbik etmek, zafiyete, acizliğe, neticesinde esarete çıkarılan davetiyedir. Bunun çok iyi farkında olmalı ve milli sistemi oluşturmak için canla başla çalışmalıdır. Diğer bölümde de görüldüğü gibi Türkler, köleci ve sınıfa bir millet olmadıklarından, ne uşaklığı, ne de başkalarının kendi uşağı olmasını istemezler. Bu ulvî düşünceye sahip insanlar olarak kendi öz sistemimizi oluşturana kadar azim, sabır ve ilmî metotlarla mücadele etmeliyiz. Bir taraftan güçlü Türkiye oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan bütün Türk aleminin güçlenmesi için çok sistemli hareket etmelidir. Ancak unutmamak gerekir ki, güçlü Türk dünyası olabilmesi için güçlü Türkiye’nin mutlaka oluşması gerekir. Emperyalist güçlerin oyun ve etkilerini ortadan kaldıramayacak, hiç bir meselede söz sahibi olamayacak bir kaç Türk Devleti’nin bu sistem dahilinde bulunmasındansa, bir tanesini yeryüzünde tek söz sahibi olacak şekilde güçlü duruma getirip, ondan sonra birlik gücü oluşturmak esastır. İşte bu konumda olan devlet Türkiye Cumhuriyetidir. Bütün Türk dünyası da bunu bilmekte ve o güce ulaşmasını arzu etmektedir. Hal böyle olunca görülmektedir ki, 300 milyon Türk insanının kaderi Türk gencinin azmi, başarısı, davasına ve milletine sadakatına bağlıdır. Türk genci bu sorumluluğun ne kadar ağır olduğunun farkında olmalı ve gereğini yerine getirmelidir. Neticede güçlü Türkiye ve refah içinde Türk dünyası, Türk Milletinin İslâm’la en mükemmel şeklini almış adaleti ve töresi, yeryüzü insanlığını zulümden, haksızlıklardan ve insanlık dışı yaşantılardan kurtaracak noktaya gelir. İşte bu gayeye Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi veya İslâm’la şereflendikten sonraki ismiyle âleme nizam getirmek için Allah’ın Kelâmını yayma ülküsü denir. Bir Türk gencinin en üst seviyedeki ideali işte bu olmalıdır. Türk genci, idealine ulaşabilmek için verdiği mücadelede Türk töresini, Türk tarihini ve Türk insanının bütün özelliklerini, yaşayan Türk halkının içinde bulunduğu bütün durumları çok iyi bilmek zorundadır. Aksi takdirde uyguladığı bütün politikalar, Türk milli kimliği ve davasına yabancılık arz eder. Türk töresine aykırı en küçük bir tutum, Türk tarihinin verdiği en küçük dersten nasibini almamak ve yaşayan Türk insanının durumundan habersiz olmak idealin başlamadan bittiği yer olur. Bu ise, farkında olmadan ideal postuna bürünmüş emperyalist esaret sistemlerine şuursuzca hizmet etmek ve yeni fetret dönemlerinin yaşanması demektir. Aynı zamanda millet olarak bugün elimizde bulunan imkân ve nimetlerin bir daha elimize geçmemek üzere alınması anlamına gelir. Ne Göktürkler dönemindeki, ne Timur dönemindeki ne de Lâle devrindeki fetret dönemlerinin bir anını bile yaşamak bu ilim ve uzay çağında ölümden güzel olmasa gerektir. Türk genci bunun farkında ve şuurunda olmalıdır. İdealden uzaklaştırıcı ilgalara, çekici ve geçici emperyalist akımlara kapılmamalı, başını her yastığa koyduğunda milletinin ve dâvasının bekasını düşünmelidir. Türk genci, içinde bulunduğu bu kutlu mücadelede, lidere bağlılık, teşkilatçılık ve milli fikir temel kaynağına bağlı ve sadık olmalıdır. Lideri ne kişiler, ne sistemler, ne de arzular çıkarır. Bilâkis onu, zaman ve verdiği mücadelesi tayin eder. Türk tarihinde yüzlerce hakan ve hükümdar olmuştur ancak, her hakan Mete Han değildir, Atilla değildir, Bilge Kağan değildir, Vezir Tanyukuk değildir. Yine her padişah Fatih Han, Yavuz Han, II. Abdulhamit Han değildir. Ve yine Şeyh Şamilleri, Ebulfeyz Elçibeyleri, Covhar Dudayevleri zaman ve mücadeleleri lider yapmıştır. Bu sebeple Türk genci, emperyalist güçlerin çok etkili olduğu, milli ruh ve törenin adeta yok olduğu özellikle son yarım asır içinde, verilen mücadelenin ve gelişmelerin çıkardığı liderini çok iyi tanımak ve fikirlerine bağlı olmak zorundadır. Son zamanlarda lidersiz Türk Milliyetçiliği çalışmaları bayağı yoğun bir şekilde devam etmektedir. Türk‘ün ruhuna ve karakterine temelden aykırı olan bu düşünce son derece tehlikeli ve yanlıştır. Emperyalistlerin uygulamış olduğu planların devamıdır. Çok dikkatli olmalı ve bu gibi oyunlara gelmemelidir. Bugün Çeçen halkı Dudayev’e gönülden bağlı olmasaydı, O’nu kurtarıcı lider olarak kabul etmeseydi acaba durum ne olurdu? Tabi ki önce başıboşluk, ardından yenilgi ve esaret gelirdi. Türk genci de ülke meselelerini ve bu uğurda verilen mücadeleleri esas alarak liderni iyi tesbit edip, ona bağlanmak durumundadır. Bunun yanında Türk genci, tam bir milli ruha yakışır şekilde teşkilatçı olmak zorundadır. Türk‘lerin teşkilatı, içerisinde hiç bir bölücü ve terör örgütünü barındırmaz. Çünkü Türk‘ün anlayışında terör ve bölücülük asla yoktur. Onun teşkilatı illegal değil, tamamen olması gereken legal bir sistemdir. Bu sisteme illegal demek, Türklerin dört bin yıllık tarihinde uyguladığı içtimaî ve devlet sistemine illegal demek olur. Bu sebeple teşkilatçılıktan taviz vermek Türk‘ün varoluş mücadelesini baltalamak anlamına gelir. Bir teşkilatçının en büyük özellikleri; ciddi, kararlı, ahlaklı, namuslu, çalışkan, azimli olmak, verilen görevi büyük bir vazife şuuruyla yerine getirmek, emre itaat etmek ve sırdar olmaktır. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, temizlik, fitne ve fesattan uzak durmak, laubali ve dengesiz olmamak, verdiği sözü yerine getirmek, toplumun kendisinden emin insan olmak, yardım sever olmak, güzel giyinmek, meşru ve temiz yemek, iltimasçı, rüşvetçi olmamak, laf getirip götürmemek, toplumda ikilik çıkarmamak, hırsızlık yapmamak, insanlara karşı zor kullanmamak, eğitimli ve ilim sahibi olmak, içki, kumar ve zina gibi kötü işleri kesinlikle yapmamak, yoksulun ve haklının yanında olmak, olayları çok iyi sezmek, akıllı ve azimli olmak, bulunduğu toplumda seçkin ve saygın olmak, kesinlikle yalan söylemek, emanete ihanet etmemek, bir teşkilatçıda mutlaka olması gereken özelliklerdir. Bunların yanında en önemlisi, devleti ve milletinin bölünmez bütünlüğü için her an ölüme hazır bir asker gibi olmaktır. Unutmamak gerekir ki, Türk teşkilatının yıkılmaması ve zaafa uğramaması, Türk kültür ve töresini iyi bilip yaşamakla mümkündür. TÜRK GENCİ VE VAZİFE ŞUURU

Bir Türk, kendisine tevdi edilen bir görevi yerine getirirken asla kendini kontrol ettiren veya bunu gerekli hale getiren insan değildir. Çünkü o, en yüksek vazife şuuruna sahiptir. Var oluş gayesini bilir, ülküsüne sadıktır. Bir görevi yerine getirirken, hissiyatı ve şahsiliği ikinci plana bırakıp, aklı ve milli temayülleri ile hareket eder. Türk genci de daima bu şiar üzerine olmalıdır. İnsan karakterinin ve meziyetinin en etkili şubesi vazife şuuru ve sadakattir. Bu ikisinden mahrum olan genç, köklerini yumak etmiş, su verilince yeşeren, verilmeyince kurumayı kaderi sayan ota benzer. Kendine su veren el nâmert dahi olsa ona muhtaçtır. Halbuki Türk genci, köklerini su kaynaklarına doğru uzatmayı bilmeli, aradığı ve muhtaç olduğu en ideali yüksek şuuruyla tesis edebilmelidir. Türk genci, milli bütünlük, gelişmişlik ve insanî değerler adına kendine verilen bir görevi kutsal saymalıdır. Ona o görevi veren için, mutlaka eksiksiz yerine getirileceği güvenini vermelidir. Bunu yaparken de kendi oto kontrol sistemi içinde olmalı, bu kontrol sisteminin kaynağına da milli ve manevi değerleri oturtmayı bilmelidir. Aksi takdirde kişi sayısı kadar uygulama ve kişi sayısı kadar ideal doğar ki; bu dağınıklık esarete fert fert davetiye çıkarmak olur. Türk genci, “bana göre doğrusu bu” gibi bir düşüncenin içinde olmamalıdır. Çünkü doğru kavramı kişilere göre değişebilir, ancak neticede bir tek doğru olduğu kesindir. “Acaba yapsam bana ne kazandırır veya ne kaybettirir” gibi egoist bir düşünceden ziyâde, o görevin milli bütünlük ve bağımsızlık açısından önemini ön planda tutmalıdır. Şahsı acısından belki bazı kayıplar ortaya çıkabilir ancak, milli menfaatleri şahsi menfaatlerin daima üstünde tutmayı kendine şiar edinmelidir. Şunu unutmamak gerekir ki; milli Türk dâvamız bünyesinde her türlü fedakârlıkta bulunmuş, bilgeliği ile, karakteri ve ideali ile tavizsiz bir mücadele içinde olmuş, Türk töresine, Türk tarihine ve Türk ülküsüne bağlılığı hayat standardı yapmış olan kendinden üst seviyedeki bir teşkilatçının verdiği görevin ya da emrin doğru olup olmadığını tartışmak yerine, onu bu sistem içinde muhakkak doğru kabul edip, yapmak esastır. Her zaman kısır tartışma ve yorumlardan uzak durmak gerekir. Çünkü vazife şuuru, çeviklik, atılganlık ve en önemlisi akıllılığı da beraberinde getirir. Akıllı insan hemen tepki gösteren değil, maksadı araştıran insandır. Türk genci, Türk ülküsü ve töresine olduğu gibi, onu tesis etmeye çalışan teşkilatçılara karşı da sadakat içinde olmalıdır. Çünkü güvensizlik, tecrit edilmenin ve esaretin anahtarıdır. Kısacası bir Türk, düşünerek, araştırarak, yapılmasına kanâat getirerek ve yaşayarak bir görevin yerine getirilmesine karar verir ancak, karar verdikten sonra onu yapmanın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu tartışmaz. Bütün samimiyetiyle onu yerine getirir, işte buna yüksek vazife şuuru denir ki, her Türk genci bu şiar üzerine olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AKILLILIK

Türk‘ün en önemli özelliklerinden birisi akıllı ve planlı davranmasıdır. Olaylar karşısında aklını kullanamayan insan için esaret ya da hürriyet fark etmez. Çünkü akılsız insan her fikrin malzemesi, her elin maşası olur. Akıl, doğru ve ideali bulup yaşamanın, nefis ve hissiyat ise gösterişli yok oluşların kaynağıdır. Türk genci düşünmeden hareket etmemelidir. Girdiği mücadelenin sonunu düşünüp, akıllı ve tedbirli olmayan insan, baştan mağlup sayılır. Toplumsal hadiselere karşı ferdî reaksiyonlardan ziyade birlik içinde hareket etmek esastır. Bozkurtlar dahi hayvan oldukları halde avlarının üstüne planlı, sistemli ve birlik içinde giderler. Tek hareket edip avlarını ellerinden kaçırmayı zillet sayarlar. Türk genci de öyle olmalıdır. Başarı getirmeyecek veya sonucu etkilemeyecek şekilde hareket etmemelidir. Bir işi yapmaya niyet ettiğinde onu mutlaka nihayete erdirmeli, onun için de akıllı ve planlı davranmalıdır. Türk genci hiç bir zaman tez davranmamalı, hırsına ve öfkesine mağlup olmamalı, gelecek tehlikeleri önceden çok iyi analiz edip, karşı cephe oluşturmalıdır. Bunun yanında, dâvasının propagandasını öncelikle yaşayarak ve her türlü soruya cevap verecek şekilde yapmalıdır. Emperyalizmin acımasız planlarını çok iyi bilmeli ve kendini ona göre hazırlamalıdır. Güzel, çekici ve geçici zevklere kapılmamalı, yapılmak istenen bir şeyi Türk töresi ve kültürü ile iyi kıyaslamalı, ne getirip götürdüğüne iyi bakmalıdır. Bugün için tehlikeli görülmeyen şeyler, yarın için zihnî, bedenî ve nihayetinde milli esareti doğurabilir. Ki; bütün planlar bunun üzerine yapılmaktadır. Türk genci her provokasyona alet olmamalıdır. Türk düşmanları, Türk milliyetçisi gençleri sokağa çekmek, zayıflatmak,, devlet güçleriyle karşı karşıya getirmek, toplum nazarında huzur bozucu kavgacı ve haksız göstermek istemektedirler. Bu oyunlara gelinmemeli, devletin bekası için her zaman onun yanında olmalı, yeri geldiğinde haksızlıklara karşı müdahalede bulunmayı da bilmelidir. Bu müdahale, Türk töresi ve kültürünün muhafazası, Türkiye’nin kalkınması ve bekası için mücadele esasına dayanmalıdır. Davasını zayıf ve haksız duruma düşürecek her türlü hareketten kaçınmalı, her attığı adım bozguncunun planını bozacak mahiyette olmalıdır. Şunu unutmamak gerekir ki, Türk düşmanları tarafından özellikle bir noktaya ilgi çekilmek istendiği zaman, hainlik mutlaka başka yerden yıkıcı bir şekilde patlak verir. Onun için görünüşe aldanmamalı, ilgalara kanmamalı ve hadiseleri her boyutuyla düşünüp tedbir almalıdır. Kısacası Türk genci, her alanda çevik, atılgan davranırken akıllı ve planlı olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AHLAK

Türk genci, adeta bir ahlâk abidesi olmak durumundadır. Bunun aksi; taşıdığı mükemmel tarihî ve milli değere, hep ahlâkî üstünlükle ayakta kalmış ve bulunduğu insanlık mevkîsini hakketmiş ecdadına, daha önemlisi, en mükemmel din olan İslâm’a ve onun eşsiz ahlakıyla ahlâklanmış Şanlı Peygamberi (s.a.v.)’ne ihanet olur. Nasıl ki toplumlar ahlâksızlıkları neticesinde yok olmuş, devletler batmışsa, insanları da insanlık arenasında zelil ve rezil eden, köle eden ahlâksızlıktır. Bir Türk genci her şeyden önce Türk kültürü ve İslâmî kaideler ölçüsünde ahlâklanmalıdır. Şeref, kendisinden taviz verilemeyen en önemli özelliklerdendir. Şerefsizce ayakta kalmaktansa, şerefli can vermek üstün insanların özelliği ve şiarıdır. Türk genci, kendine istediğini başkalarına da istediği, kendine istemediğini başkalarına reva görmediği ve egosunu yendiği müddetçe ahlâklıdır. Asla yalan söylemez; çünkü yalan söylemek yaprak gibi insanların, doğruluk ise toprak gibi insanların kârıdır. Türk genci toprak gibi ağır, vakur, toplayıcı, verimli, kucaklayıcı ve şefkatli olmalıdır. Halka hizmet Hakka hizmettir” prensibini şiar edinmelidir, insan için ne varsa saygı gösterip onları korumalı, asla nemelazımcı olmamalıdır. Toplumun derdini kendi derdi olarak kabul etmeli, önce mensup olduğu ailenin, milletin ve bütün insanlığın huzuru ve bekasını, sonra kendi nefsini düşünmelidir. Çünkü Türk, ferdiyetçi değil toplumcudur. “Aç kavmimi doyurdum, çıplak kavmimi giydirdim” ifadesiyle kemâle eren o üstün anlayış dahilinde gerekirse nefsini feda edip, toplumun bugünkü ve yarınki refahı için çalışma düşüncesinde olmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, “Milletler meziyetlerle yaşar, rezaletlerle yıkılır.” Meziyet Türk gencinin her anı, rezalet ise ölümüne kadar tatmayacağı şey olmalıdır. Türk genci, hayat standardını her zaman emeği ve onun ürünü üzerine oturtmalıdır. Yağma, gasp hırsızlık en alçak özelliklerdendir. Türk‘ten hırsız, hırsızdan Türk olmaz. Çünkü Türk her zaman kendine yeten ve kendini aşan insandır. Türk asla hilebaz ve art niyetli olmaz. Türk genci de sütun gibi dosdoğru olmalıdır. Mercimek gibi iki yüzü de aynı değil, bilâkis göründüğü gibi olmalı, olduğu gibi görünmelidir. Başak gibi rüzgârın esişine göre yatmamalı, bütün haksızlıklara ve rezaletlere dur diyebilecek güçte, azimde ve kararlılıkta olmalıdır. Türk genci çeliğe sanlı ipek gibidir. Mazlumlara Yunus, zalimlere Yavuz olmayı kendine şair edinmelidir. Aman dileyene e; kalkmaz. Çünkü düşene vurmak gibi sahtekâr bir düşünce Türk‘ün kitabında yoktur. Türk gencinin sözü senet olmalıdır. Verdiği sözden dönmemeli, yapamayacağı şey için söz vermemelidir. Büyüğüne saygı, küçüğüne sevgi beslemek onun belirgin özelliklerinden olmalıdır. Toplumun güvendiği, sözünden ve davranışlarından emin olduğu kişi olmalıdır. Her şeyden önemlisi Türk genci, kendine verilen bir sırrı ölümüne saklamalı, olur olmaz her yerde konuşmamalı, laubali ve ölçüsüz olmamalıdır.

TÜRK GENCİ VE AİLE

Yeryüzünde en güçlü aile yapısına ve bağına sahip millet Türk Milletidir. Türklerde devletin temelini aile oluşturur. Ailede meydana gelecek zafiyet ve dağınıklık doğrudan devleti etkiler. Bu gerçek dahilinde Türk genci de çok sağlam aile yapısına ve kültürüne sahip olmalıdır. Çünkü bizler dağınık ve ferdiyetçi değil, yasalı ve toplumcu bir milletiz. Türk genci her şeyden önce ailesine karşı sorumluluk duygusu içinde olmalıdır. Bu sorumluluğa sahip olmayan kişide milli şuur oluşmaz. Türk töresinin en önemli mihenk taşı, aile bütünlüğü ve namus anlayışıdır. Anne-babaya ve büyüklerine itaat ve saygı, kan bağı bulunan kardeş ve akrabalarına karşı özel merhamet, sevgi ve iyiniyet içinde bulunmak esastır. Türk, atasına ve büyüklerine karşı saygısız, küçüklerine karşı sevgisiz olamayacağı gibi, bu yapıda olan da Türk olamaz. Türk genci, ailesinin ekonomik, sosyal ve ahlâki üstünlüğü için mücadele etmelidir. Babaya ve anneye karşı şükran ve saygı içinde olmalı, maddi ve manevi her türlü sıkıntılarını elinden geldiğince çözmeli, onları baş tacı etmelidir. Bu onun toplum içinde saygınlığını artırır, Allah (c.c) katında rahmete ermesine vesile olur. Türk genci, kendisi de çok güçlü bir aile kurabilmek için çaba sarf etmeli, kuracağı ailenin temelini iyi atmalıdır. Eş seçiminde gösterişten, zenginlikten ve güzellikten ziyade asalete, Türk kültürüne ve islâm ahlâkına değer vermelidir. Namus anlayışı çok güçlü olmalı, aile yapısını iffet üzerine bina etmeyi unutmamalıdır. Öyle bir aile kurmalıdır ki, temeli güven, sadâkat, çalışkanlık, saygı ve güzel ahlâk olmalıdır. Çocuklarını, ülkenin içine düştüğü ve düşeceği bunalımlardan kurtarabilecek, adeta birer bilge ve idealist olarak yetiştirmeyi gaye edinmelidir. Kısacası Türk genci, Türk Milletinin bekâsının sağlam aile yapısına bağlı olduğunu unutmamalıdır. (Sn. Şahin Kabakuş’un ‘Türk Gencinin El Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

l Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

 

02/01/2009

Yaramızı yadellere sardırmayız

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Düşman, Nezaket, Savaş — okuz @ 15:33

Beyler ile  bozuk gitti aramız,
Ayak ayak varmak bizim töremiz,
Yadellere sardırmayız yaramız,
Kendi yarasını saranlardanız…

Ben Bir TÜRKÜM !…Ben; Orta Asya’dan Türeyen, Anadolu’da Büyüyen, Avrupa İçlerine Yürüyen TÜRK’üm !

http://www.kufad.org
http://www.kufad.org/forum/

TÜRK DEVLETİ TÖRE’YE (KANUNLARA) BAĞLI BİR KURULUŞTUR

KARA BUDUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir

       Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

Töremiz ve Köroğlu

Kategori: Arkadaşlık, Düşman, Savaş — okuz @ 11:42

KÖROĞLU

Kutluğ-Tonyukuk:

Köroğlu’nun, bu ünlü halk yiğidinin, 24 kollu bir destan kahramanının yaşamı da kesinlikle belli değil. Çoğu söylencelere bağlı görünüyor. Kimilerine göre, Köroğlu, 16. yüzyıldaki Celali ayaklanmalarında yer almış bir “eşkiya-kahraman”dır.

Kimilerine göre, bir yeniçeri ozanıdır. 1577-1590 yıllarında İran-Osmanlı seferine katılmış, bu seferde büyük başarılar sağlayan Özemiroğlu Osman Paşa için söylediği iki şiirle de varlığını saptamıştır.

Kimilerine göre, Köroğlu’nun asıl yurdu Anadolu değil, Horasan’dır. Celali’lerle bir ilgisi yoktur. Bu görüşe göre, Köroğlu, Kun Yabguları soyundan gelme, Oğuznamelerde “Kara-Konak” diye gösterilen “Murat Boyları”nı

Sasanlı İranlılara karşı korumuş bir ailedendir. Bu aile Arapçayı’nda ve Yukarı Aras boyunda da egemen olmuştur. Bu ailenin destanı, bütün Önasya Türklüğüne yayılmış Köroğlu destanları olarak yaşayagelmiştir.

Bütün söylencelerden, varsayımlardan çıkan sonuç şudur ki, Köroğlu, ister bir kişi olsun, ister ayrı ayrı birkaç kişi olsun, Türk halkı Köroğlu’nun kişiliğinde bir yiğitliği, halkı, yoksulu, ezileni koruyan bir savaşçıyı, çeşitli katkılarla simgelemiş, yüreğinde, belleğinde yaşatmıştır. Yaşatmayı da sürdürmektedir.

19. yüzyılda yetişmiş olan Dadaloğlu’nda da Köroğlu’nun yiğitliğinin etkilerini açık seçik görebilme olanakları vardır. Sevi şiirlerinde bile, bir yiğit tutum içinde görülen Köroğlu, Anadolu’nun ortak özleminin, duyarlılığının, yiğitlik duygusunun simgesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Bilinen şiirleri

1 Ay Yansın Ağalar Güneş Tutulsun

2 Benden Selam Olsun Bolu Beyine

3 Bizim İllerin Beyleri

4 Çar Köşe Fani Dünyada

5 Dinle Sözlerimi Han Oğlum Ayvaz

6 Eğer Kendülerde Erlik Var İse

7 Hemen Mevla İle Sana Dayandım

8 Hoylu’m

9 Karşıdan Gelen Piyade

10 Kimisi Pınar Başında

11 Kır-atım Meydan Yerinde

12 Meydan Gümbür Gümbürlenir

13 Muhanetlik Etmek Değil Karımız

14 Sağ Elde Kılınç Ettiğim

15 Selam Verdim Selam Almaz

16 Siyah Kaküllerin Dökmüş

17 Tan Yeri Atmadan Şafak Sökende

18 Yiğit Olan Gümbür Gümbür Gürlesin

19 Yiğitler Silkinip Ata Binende

20 Yol Verin Dumanlı Dağlar

21 Yürün Beyler Korkman Gününüz Doğdu

Hemen Mevla İle Sana Dayandım

Hemen mevla ile sana dayandım

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Yoktur senden gayri kolum kanadım

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Sana derim sana hey ulu yaylam

Meğer başım alam ilimden gidem

Okum senden yayım sendendir cıdam

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Yüce yüce tepesinden yol aşan

Gitmez oldu gönlümüzden endişen

Mürüvvetsiz beyden yeğdir dört köşen

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Köroğlu der tepelerden bakarım

Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim

Bunca yıldır hasretini çekerim

Arkam sensin kal’am sensin dağlar hey

Muhanetlik Etmek Değil Karımız

Muhanetlik etmek değil karımız

Şehriyar sözüne uyanlardanız

Meydana girende yoktur korkumuz

Kazaya ırıza diyenlerdeniz

Ödleklerle hoş değildir aramız

Teke tek düşmana varmak töremiz

Muhanete sardırmayız yaramız

Yarayı kendimiz saranlardanız

Bineyidim kır atımın üstüne

Alayıdım hançerimi destime

Gafili varmayız düşman üstüne

Vakta hazır olun diyenlerdeniz

Yürün Beyler Korkman Gününüz Doğdu

Yürün beyler korkman gününüz doğdu

Alın kaleleri burçları şimdi

Bir savaş edelim Çin Maçin ile

Basın dereleri leşleri şimdi

Köroğlu’m çıkalım dağlar salına

At sürelim mal yemezin malına

Başım koydum arkadaşın yoluna

Başı dost yoluna koyanlardanız

WordPress.com'dan blog alın.