Türklerin Gizli Anayasası: Töre

21/05/2009

Seyahat Etmenin Adabı

Kategori: Seyahat — okuz @ 11:28

Doç. Dr. Fethi Gedikli

----------

İlk baskısı 1284/1867’de yapılmış olan MECMAU’L-ADAB’dan bir bölüm aktarmak istiyorum.

Bir çeşit dinî görgü kitabı niteliğinde olan esbak Çarşamba müftüsü Sofizade Hasan Hulusi’nin

bu kitabı, alfabe değişikliği yapılana kadar taş baskıyla sekiz kere yayımlandığına göre

halkın rağbetini kazanmıştır. Rahmetli Özege kitabın 1928’den sonra da kaçak baskıları olduğu

bilgisini veriyor. Elimdeki nüsha eksik olduğu için hangi yılda basıldığı belli değilse de

23x15 ebadında olması sebebiyle Özege’nin verdiği bilgilerden yola çıkarak bunun 1304/1887

veya 1307/1890 yılında basılmış olduğu kabul edilebilir. Kitapta 89 başlık vardır.

Sonuna ayrıca değişik meseleler (mesâili şettâ) adlı bir fasıl ilave edilmiştir.  

Bu kitabın “Sefer etmenin adabı beyanındadıradlı 79. bölümcüğü (s. 174-178),

eskiden seyahate hangi amaçla çıkıldığını ve o esnada uyulması lüzumlu görülen hususların

neler olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir. Bugünkü yolculuk etme sebepleriyle

eskileri karşılaştırmak, gene bugün yolcuya tavsiye edilenlerle eskilere söylenenleri

karşılaştırmak öğretici olabilir. Seyahate çıkmanın şahsi hayatlarda olduğu gibi toplumların

hayatında da çok önemli bir yeri ve tesiri vardır. Bu sebeple, insanlarımızın içerde ve dışarıda

daha çok yolculuk etmesi temennisiyle eski seyahat anlayışını yansıtan kısmı, dilini bugüne

yaklaştırarak, takdim ediyorum: Bir müminin beldesinden çıkıp gurbette büyük meşakkat ve

mihnete katlanması dostlarından ve evladından uzak kalmayı seçmesi altı sebepledir. Bu,

hac için olur, dini izaz ve ilâ-yı kelimetillah niyetiyle muharebe ve gaza için olur,

ulum-ı diniye tahsili için olur, nefis terbiyesi için olur, kendini ve ayalini geçindirme

ve muhtaçlara iane niyetiyle ticaret için olur veyahut dince vaki olan fitneden kaçma

niyetiyle olur. Bu altı kısmın mecmuu dahi makbul ve sefer mübarektir ve sefer lügatte

açıklık manasınadır. Bir kimse sefer ettiğinde onun her hali açılır, zatî istidadı

ne vechile ise meydana çıkar; hem dahi tabiyet-i huşunetten yumuşaklığa ve tuğyandan

imana ve kibirden tevazua tebeddül eder. Zira ülfet eylediği eşyadan ayrılıp

kaffe-i meşakkati ihtiyar eylediğinden, asli mayası olan cevher zahir olur.

Ve dahi seferde nice faydalar ve azîm menfaatler vardır: Evvelkisi, Cenab-ı Hak

o kimseye muhabbet eder. Nitekim hadis-i şerifte “her bir şeyin muhabbetlisi gariplerdir”

buyurulmuştur. Ashab efendilerimiz dahi “Garipler kimlerdir?” diye sual buyurduklarında

“Dinleri için firar edenler” buyurulmuştur. İkincisi, ona cennet vacip olur.

Nitekim hadis-i şerifte “Bir kimse dini için bir mahalden bir mahalle gitse,

her ne kadar bir karış olursa da, ona cennet vacip olur. Hem dahi İbrahim ve

Muhammed aleyhimassalatü vesselam hazretlerine yoldaş olurlar demektir. Üçüncüsü,

rızkında genişlik ve vücudunda sıhhat hasıl olur. Nitekim hadis-i şerifte böyle

buyurulmuştur. Dördüncüsü, yolcu daima Cenab-ı Hakkın yardımı ve nusreti altındadır.  

Ve dahi yolcu için birtakım adab beyan olunur: Evvelki, amellerin semaya yükseltildiği

ve hazreti fahr-i kainat efendimize arz olunduğu günler olduklarından sefer için

perşembe gününü yahut pazartesi gününü tercih etmektir. İkincisi, hanesinden çıkarken

ve seferden geldiğinde ikişer rekat namaz kılmaktır. Bu yolda hadisi şerif vardır.

Ve dahi bu duayı üç kere okumaktır: “Bismillahi ve amentu billahi ve’tesemtu billahi

ve tevekkeltu alellahi velâ havle velâ kuvvete illâ billehilaliyyilazim.” Eğer bir kimse

hanesinden çıktığında bu duayı okusa bir melek onu hidayet ve kifayet ile müjdeler.

Üçüncüsü, ahbabına, ihvanına veda etmektir. Nitekim hadis-i şerifte bir kimse sefer

murad ettiğinde ihvanına veda eylesin, Cenab-ı Hak onların duaları berekâtıyla

o kimseye bereket ihsan eder demektir. Ve ehline veda ederken “Ben sizi emaneti

zayi etmeyen bir zatı ecel-i a‘lâya emanet ettim” demektir. Dördüncüsü, bineceği ve

ineceği vakitte besmele diye. Zira besmelesiz olursa şeytan terkisine biner diye

rivayet edilir. Beşincisi, iyi arkadaş tedarik etmektir. Aleyhissalatü vesselam

efendimiz yalnız yola gitmeyi yasaklamıştır. Arkadaşın hayırlısı dört olup

hepsinin sözü birdir buyurulmuştur. Zira biri hastalanıp vasiyet etmek murad ettiğinde

birisi vasi, ikisi dahi şahit olurlar ve cemaat ile namazda birisi imam, biri müezzin,

ikisi cemaat olmak gibi. Ve biri bir işe gidecek olduğunda birisi ona yoldaş olur,

ikisi dahi eşyayı muhafaza ederler. Ve dahi yoldaşlardan birisi emin (başkan) tayin edilip

diğer arkadaşlar onun emrinde olmaktır. Nitekim hadis-i şerifte “seferde üç kişi olduğunuz

vakitte birinizi emir atayınız” buyurulmuştur. Ve arkadaşlarına daima yardım ve

nükteli kelamlar ile kalplerini yumuşatma, korku vakitlerinde cesaretlendirme ve

unuttukları şeyi hatırlatma ve yolculuk işinde daima onlar ile meşveret eyleye.

Altıncısı, yoldan hata ettiklerinde tanımadıkları biri kendilerine yolu gösterse

onun sözüyle o yola gitmeyeler. Zira şeytan ve cin gelip casus olmak ihtimalinden

ihtiyat lazımdır. Nitekim “harabe ve boş sahralarda cin taifesinden bir tür vardır ki

onlara gûlyabani derler; insanı yoldan çıkarıp helak ederler, demektir. Nitekim

hadis- i şerifte size gûlyabaniler hücum ederse ezan okumağa sürat ediniz buyurulmuştur.

Yedincisi, gemiye bindiğinde “Bismillahi mecrayha ve murseyha inne rabbi

legafurun rahiymun” (Hud 11/41), “Ve mâ kaderullahe hakka kadrihi ve’l-arzu cemian

kabzatuhu yevme’l-kıyameti ve’s-semavatu matviyyatun bi-yeminihi subhanehu ve teala

amma yuşrikun.” (Zümer 39/67) diye dua etmelidir. Nitekim hadis-i şerifte

“Bir kimse bu ayet- i kerimeleri okusa boğulmaktan emin olur” buyurulmuştur.

Sekizincisi, bir yere inildiğinde cemiyet ile inmektir, perakende inmemektir ki

o misilli ayrı olma yasaklanmıştır. Hadis-i şerifte “sizin perakende olarak birer vadi

ve köşeye inmeniz şeytandandır” buyurulmuştur. Dokuzuncusu, gece olduğunda bu duayı okumaktır.

“Ya arzu rabbi ve rabbukellahu euzu billahi mine’ş-şirke ve şerri mâ fiyke ve şerri

debbe aleyke ve min şerri külli esvedin ve esedin ve hayyetin ve akrebin ve min şerri

sâkine’l-beledi ve min şerri vâlidin ve mâ velede ve lehu mâ sekene fi’l-leyli ve’n-nehari

ve huve semiu’l- âlim”. Onuncusu, gecelerde görünen karanlıkta korkmaktır.

Sahabe-yi kiramdan Mücahid radıyallahu anh hazretleri buyurdu ki “gecelerde siyahlık

göründüğünde korkmaya, zira senden ziyade o şey de korkar, demiştir. On birincisi,

yolda şüphe olduğunda sağ tarafa gitmektir. Zira Cenab- ı Hak Hâdî isminde bir melek

gönderip onu doğru yola irşad ettirir. Nitekim hadis-i şerifte de buna işaret buyurulmuştur.

On ikincisi, vali ve hâkimi olmayan ve içinde fitne bulunan beldeye girmemektir.

Ama itikadı tam olup her bir şeyde tesiri Cenab-ı Haktan bilen kimse hakkında fitne ve

musibetler olan beldeye girmede beis yoktur, belki Cenab-ı Hakkın kazasından kaçmakta fayda

olmayacağını itikat ettiği için o misilli halis itikat üzere olan müminin bilgisi daha ziyade olur

ve imanına kemal gelir. Zira kader geldiğinde sakınmanın faydası olmaz buyurulmuştur.

Hatta Abdülmelik bin Mervan beldesine isabet eden muzır taun illetinden korkup

kemal-i ıztıraba düşmekle gizlice firar etmeği niyet edip o gece kölelerinden birini yanına

alıp şehirden çıktılar. Bir müddet gittiklerinde halifeye uyku galebe eyledi; kölesine hitap edip

“uykumu def edecek bazı fıkralar söyle” diye emreyledi. Köle dahi “halifenin mizacına muvafık

sohbet bilmem” diye ne kadar özür beyan etse de halife ısrar etmekle köle dahi bir hikaye işittim,

onu beyan edeyim deyip kelama başladı. Bir tilki aslana gelip ben bir zayıf hayvan olduğumdan

vahşi kuşlardan çok korkum vardır, beni himayene al, senin hıfzında rahat edeyim diye rica edip

aslan dahi onu himayesine alıp bir müddet beraber gezdirip rahat edermiş. Bir gün havada bir kara kuş

belirip tilkiye hücum sevdasında bulunduğunu tilki anladığında aslana iltica etmekle,

aslan dahi korkmasın diye onu teselli etmiş ise de kara kuş havada dolandıkça tilkinin

korkusu şiddetlenerek aslana kemaliyle iltica eylediğinde aslan kemal-i merhametten onu

arkasına almış. Kara kuş havadan onu gördüğünde birden süzülüp tilkiyi aslanın arkasından

çarpıp havaya kaldırırken tilki feryat edip “Ey aslan nerede ahde vefan?” diye sitem eder imiş.

Aslan da “Benim seninle olan ahdim ve seni muhafaza etmeği yüklendiğim ancak yerden zuhur eden

afetler ve bela hakkında idi. İşbu zuhur eden afât, bela-yı asumanîdir. Benim gökten gelen belayı

def etmeğe kudretim yoktur” demiş. Halife bu kelamı köleden işittiğinde pişman olup

tövbe ve istiğfar ederek geri döndü. On üçüncüsü, bir beldeye dahil oldukta soğanından yiye,

zira bir kimse bir beldeye dahil olduğunda önce soğanından yese, o beldenin su ve hava

mazarratından emin olur. Nitekim hadis-i şerifte de buna işaret buyurulmuştur.

On dördüncüsü, vatanına döndüğünde hanesine girmede kurban kesmektir.

Ve fahr-i âlem efendimiz seferden avdet ve nurlu Medine’ye vuslat buyurdukta bir deve

kurban ederlerdi. On beşincisi, uzak mahalden geldiğinde hanesine gece gelmeyip belki

ehlini ihtar ederek (hanımına haber vererek) gündüz gelmektir. Zira hatun nezafetlenir

(temizlenir) kendisi de ehline girye görünecek (hanımını üzecek) şeye muttali olmaz.

Nitekim hadis-i şerifte “Uzun süre gurbette kalıp eve döndüğünüzde kapıyı gece çalmayınız”

buyurulmuştur. On altıncısı, seferden gelirken hanesine hediye ile gide. Her ne kadar

torbasına bir taş dahi koysa da hediye itibar olunur. Nitekim hadis-i şerifte buna

işaret buyurulmuştur.      

26/01/2009

Zeybekliğin Kuralları

Zeybekliğin Kuralları

Ali Haydar Avcı

 Toplumda düzen bozulur, bir kez hak elde edebilmek zora ve güce dayanırsa orada “dağların yasası” egemen olur. Dağ yasalarının sahipleri ise bellidir: Dağlarda iç içe yaşayanlar… Zeybekler de bunlardan bir kesimidir.Şurası bir gerçek ki, insan koşullarının ürünüdür. Bir dönem sonra koşullar kaçınılmaz olarak yaşam biçimini ve kuralları belirler.

Bu bağlamda, efelerin ve zeybeklerin de uymak zorunda oldukları yaşamlarının temel unsuru olan başkaldırı geleneğinin ve kendi aralarındaki yiğitlik ve mertlik anlayışının ortaya çıkardığı birçok kural ve töreleri vardır. Bu oldukça ilginç özellikler taşıyan gelenek ve kurallar yığınının adına kısaca “efelik ve zeybeklik töreleri” diyebiliriz.
 

 

 

Adı, etkinliği, ünü, şanı ne olursa olsun, hiçbir efe ve zeybek bu kuralların dışına çıkamaz. Çıkmayı da düşünmez. Çünkü bu kuralların dışına çıkanların toplum tarafından nasıl karşılanacağı, nasıl dışlanacağı iyi bilinir. Açıktır ki, toplumsal dayanağı olmayan, destek görmeyen, hiçbir hareketin ve eylemin yaşama ve başarıya ulaşma şansı yoktur.Efelerin en önemli, hatta birinci derecedeki törelerinden biri, çetedeki zeybeklerin ve kızanların her türlü gereksinimlerini sağlamak, onları en iyi şekilde korumak, kollamak, güvenliğini sağlamak yükümlülüğüdür. Efe, bu konuda bencil olamaz, bireysel düşünemez. Zaten aralarındaki ilişki paylaşım esası üzerine kuruludur. Bundan dolayı efe, çetede en üst düzeydeki otorite olarak genellikle zeybekler ve kızanlar karşısında “babalık ve komutanlık” görevini yerine getiren bir öncü işlevini görür.
Zeybekler ve kızanlar her koşulda, her zamanda, her mekânda efeye uymak, yani “itaat etmek” ve onun söylediklerini eksiksiz yerine getirmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır. İtaat ortadan kalkar, kuralların dışına çıkılırsa o zaman silahlar konuşur. Kurallara uyan, efenin öncülüğünü, yönlendiriciliğini kabullenen kızan, baştan silahını onun ayaklarının dibine atar. Efe ise bu silahı tekrar almasına izin verir. Bu bir çeşit, her koşulda efeye uyulacağının, efenin söylediklerinin dışına çıkılmayacağının, yani itaat altında girildiğinin sözüdür. Yaptığımız incelemelerde zeybekler arasında herhangi bir “itaatsizlik” olayına rastlamadık.

Efe, yiğitliği, mertliği, cömertliği, korkusuzluğu, sabırlılığı, yardımseverliği, olgunluk örneği davranışları, olayı değerlendirme ve silah kullanmadaki yetenekleriyle çetedeki zeybek ve kızanlara sürekli örnek olmak durumundadır. Çünkü her yerde gözler kendi üzerindedir. Çevresindekileri yeterince etkileyemeyen, gerektiği gibi çekip çeviremeyen, yani yönlendiricilik ve yöneticilik görevini en iyi şekilde yerine getiremeyen efelerin etkili olma şansı yoktur. İncelediğimiz örneklerde efelerin genellikle bu niteliklere sahip ve sezgilerinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir.

Efenin haberi ve izni olmadan hiçbir zeybek ve kızan çeteden ayrılamaz, kendi başına iş yapamaz. Çünkü çok önemli, kendileri için can alıcı öneme sahip sırları paylaşmışlardır. Sığınakları, yatakları, kendilerine yardım edenleri, çetenin konumunu, zayıf ve güçlü yanlarını, gezdikleri coğrafyayı, giriştikleri eylemler iyi bilmektedir. Bu nedenle ayrılıklarda mutlaka efenin izni ve onayı gerekir.

Efeler bekâr olan kızanlarını ve zeybeklerini genellikle kendileri evlendirirler ya da evlenmelerine izin verirler. Bu durumda masrafları genellikle efe karşılar. Efeler, zeybek ve kızanlarının düğün törenlerinin şanlı şöhretli olmasına özen gösterirler. Çünkü bu durum aynı zamanda kendi şanlarını artırır.

Batı Anadolu bölgesinde bu gelenekleri yaşam biçimi haline getirmiş birçok efe zeybek vardır. Bunlar yaşadıkları dönemlerde toplumu da önemli ölçüde etkilemişlerdir.

Efelerin kendi aralarındaki ilişki ve iletişimde uydukları ilginç törelerden biri de “davet” olayıdır. Efelik töresince bir efe, başka bir efenin davetini mutlaka kabul eder. Kabul etmezse bu efelik töresince ayıptır, korkaklık sayılır. Yiğitliğe yakıştırılmaz. Nitekim Çakırcalı Mehmet Efe ile arası iyi olmamasına, aradaki adı konulmamış gizli bir rekabete rağmen Pusluoğlu Mehmet Efe, Çakırcalı’nın davetini kabul etmiştir.

Yine efelik töresine göre, bir efe oturma anında diğer efeye tüfeğinin ucunu çevirirse bu, “Sen sensin, ben de benim” demektir. Herhangi bir kalleşlik yapılacak, pusu kurulacak, mertliğe sığmayan olumsuz bir girişimde bulunulacak olursa, karşılığı silahla verilecek anlamına gelir. Bu durum güvensizliğin, kuşkunun ve tedirginliğin belirtisidir. Dostça olmayan bir davranış olarak kabul edilir.

Dostça bir davranış sayılmayan bu davranış biçimi, daha çok birbirinden çekinen zeybeklerin davranışıdır.

Zeybekler aradıkları kişileri kendi deyimleriyle “öküzün boynuna bile girse” mutlaka arar bulurlar. Gerekli dersi verirler. Bunlar, genellikle kendilerine ve halka düşmanlık eden kişiler, vurguncular, tefeciler, ihbarcılar, ırz düşmanları, sömürücüler, hak hukuk bilmeyen ağa ve zorba takımıdır.

Diğer bir ilginç davranışları da ölüm karşısındaki soğukkanlı tutumlarıdır. Ölüme aldırmayan, korku duvarlarını aşmış insan, ölümün kendisidir. Zeybeklerin kendi aralarında “Alıcı kuşun ömrü az olur” denir. Onlara göre, “Yiğit olan yiğit yaşadığı günün hesabını yapmaz.” Ölümden korkup da işinden geri durmaz. Sorun “alıcı kuş” olabilmektir. Bu nedenle olsa gerek “Zeybek yatak ölümü göremez” derler.

Geleneği, yazgıyı değiştirmek zordur. Kendilerine göre, zeybeğin de sonu, ya bir kurşun, ya bir tuzak, ya da bir çatışma ve vuruşma sonunda ansızın gelen ölümdür. Kendileri en azından iç dünyalarında buna inanır, buna hazırlanırlar.

Zeybeklik töresince efeler, yolsuzluğun ve haksızlığın yapıldığı yerde ezilen insanların hakkını korumakla yükümlüdür. Halkı soyanlardan, ağalardan ve tefecilerden aldıklarını ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar. Zorbalarla, soyguncularla, “çakal” ve “çalıkakıcı” dedikleri çapulcularla mücadele ederler. Halkın gözünde efeler, iyinin dostu, kötünün düşmanıdır. Hak severdir. Doğruluğun yanındadır.

Efeler bu töre ve gelenekte dolayı halk yığınlarınca “hak arayan kahramanlar” olarak algılanır ve efsaneleşirler. Haklarında övgü, özlem ve gurur dolu başkaldırı ve sevda türküleri, destanlar yakılır. Bu türküler halkın sazında ve sözünde, dilden dile, telden tele dolaşır durur. Olayın derinlemesine incelediğimizde bu özellikleri taşıyan birçok efe ve zeybeği görebiliriz.

Sözgelimi yıllar yılı yoksul köylüler, göçebeler, ezilen halk kesimleri Çakırcalı Mehmet Efe’nin şahsını, kendilerinden vergi ve asker almaktan başka bir şey yapmayan, üstelik de çoğu zaman baskı uygulamaktan, kıyımdan, sürgün etmekten çekinmeyen Osmanlı yönetimine karşı koruyucu gibi görmüşlerdir.

Karşılıklı dayanışma gereği Çakırcalı’da bu kesimlerden desteğini esirgememiştir. Bundan dolayı adı “Büyük Efe”ye çıkmış, ölümünden sonra bile yıllarca “Büyük Efe” olarak anılmıştır. Çakırcalı’nın “Kahpe Osmanlıya güven olmaz” diyerek yıllarca mücadele edebilmesinin, ayakta kalabilmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu bütünleşmedir.

Birçok deneylerden geçmiş, kısa sürede nice yoğun olaylar yaşamış olan zeybekler, ağırbaşlı kâmil, temkinli insanlardır. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Aralarında yalan söyleyeni, düzenlerine uymayanı barındırmazlar. Sululuktan, saygısızlıktan hoşlanmaz, övünmeyi ve kendini beğenmişliği sevmezler. Az ve öz konuşurlar.

Sözgelimi Kurtuluş Savaşı anıları sorulduğunda kısaca “Biz vazifemizi yaptık” biçiminde konuyu geçiştirmeleri, onların bu alçakgönüllü, sessiz ve derin tavırlarının göstergesidir.

Değindiğimiz konular dışında, bir de efe ve zeybeklerin toplum tarafından onaylanan, kendilerine saygı ve sevgi oluşumunun temellerinden biri olan davranış biçimleri vardır. Sözgelimi efeler, yüksek fiyatla mal satan tüccarlara çok kızarlar. Böylelerine rastladıklarında haksız kazanç sağladıkları gerekçesiyle, kumaşları arşın yerine kargıyla ölçtürürler, tartıda ise malları okka yerine batmanla çektirirlerdir. Böylece haksız kazancın acısını çıkarır, onlara ders verirlerdi. Bazen de köylerde çeşme yaptırırlar, çeşme oluklarını, su yollarını tamir ettirirler, kuyular açtırırlar, köy odalarının bakımını ve onarımını yaptırırlardır. Yoksullara yardım, kimsesiz gençlerin çeyizini düzmek zaten genel karakterleridir. Bu özellikleri yüzünden köylü, zeybekleri kendisine yöneticilerden daha yakın sayar; alacak, verecek, tarla sınırı, evlilik gibi anlaşmazlıklarda bile efelerden hakemlik etmesi istenirdi. Bilinirdi ki, efeler haksızlık yapmaz, taraf tutmaz, tartıda ayarı kaçırmaz. Efeler beğenmedikleri, halkın onaylamadığı, kendilerine uygun düşmeyen muhtar, din adamı ve korucuları değiştirirlerdi. Yöneticilerin elinden bu konuda bu yeni atananları onaylamaktan başka bir iş gelmezdi.

Zeybekler tanımadığı, güvenmediği evden su içmez; bilmediği, tehlikeli kabul ettiği yoldan geçmezdi. Bir yerden bir yere gidecekleri zaman sürekli yön değiştirirler; izlerini, gittikleri yeri belli etmemeye özen gösterirlerdi.

Zeybeklerin kayıtsız şartsız uydukları bu kurallar dışında bazı kesimlere karşı öfke ve kızgınlarını sergiledikleri değişik davranış biçimleri vardır. Bunların dışında paralı asker olan ve çoğunlukla zeybekleri takip etmekle görevlendirilen zaptiyeler gelirdi. Bir arada bulunduklarında söz konusu edildiğinde zaptiye kesiminden “kahpe dinli”, “Osmanlı köpeği” gibi aşağılayıcı deyimlerle bahsederlerdi. Buna karşılık, zorunlu askerlik görevini yerine getiren askerlere karşı daha yumuşak ve hoşgörülü davrandıkları, zorunlu kalmadıkça onlarla çatışmaya girmekten, onları vurmaktan kaçındıkları da bilinen bir durumdur.

Efe ve zeybekler kendi aralarında kuş ötüşü, ıslık, çeşitli hayvan seslerini taklit gibi bazı özel haberleşme işaretleri ve yeri geldiğinde yalnız kendilerinin anladığı söz ve deyimler kullanırlar, güvenlik amacıyla günlük parolalar tespit ederlerdi. Bu özel işaretleri ve parolaları kendilerinden başka kimse bilmezdi.

“Bir posta iki aslan sığmaz” ya da “İki koç başı bir kazanda kaynamaz” diyen büyük efeler, aynı zamanda, aynı dağlarda bulunmazlardı.

Bunun nedeni vardır. Çünkü herhangi bir nedenle her zaman karşı karşıya gelebilirler. Bu durumda mutlaka birine zarar gelecektir. Ayrıca dağlar etkinlik alanlarının önemli bir bölümüdür. Bu nedenle bir büyük efe yüze indi mi, diğer kızanlarını toplar, dağa çıkar. Kendini korumaya çalışır. Bu konuda en büyük çatışma, Ege dağlarında yıllarca Çakırcalı Mehmet Efe ve Çamlıcalı Hüseyin Efe arasında yaşanmıştır.

14/01/2009

Temel kanunlara çekme çalışmaları

Kategori: Saygı, Sevgi — okuz @ 09:01

Samsun ve Sinop Gezisi

Şişli’nin CHP’li Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, CHP lideri Deniz Baykal’ı, “Denizlerde tehlike var, herkes karaya yaklaşsın” diyerek eleştirdi. Sinop’un Dikmen İlçesi’ndeki yağlı güreşlere katılmak üzere havayoluyla Samsun’a gelen Sarıgül, burada gazetecilerin sorularını cevaplandırdı. CHP’lilerin hayalinin bütün ulusun hayali olduğunu dile getiren Sarıgül, “Ben istiyorum ki, büyük bir aile olan sosyal demokratlar darmadağın, paramparça olmasın. Toparlamak lazım. Partimiz uzun yıllardan beri tek başına ikidar değil, ben ve arkadaşlarım üzerimize düşeni yapmakla mükellefiz” dedi. CHP’yi iktidara taşımayan hiçbir hareketin asla başarılı bir hareket olamayacağını, baba ocağı CHP’nin artık iktidara gelmesi gerektiğini, onun için bütün arkadaşlarıyla birlikte Türkiye’yi karış karış dolaştığını, Antalya, Sivas, Tunceli’yi 15 gün içinde gezdiğini, dün Erzincan’da olduğunu ve Anadolu’yu sıkıntıda gördüğünü kaydeden Sarıgül, “Problemler var. Bunların çözümü bir büyük sosyal demokrat buluşmanın iktidara taşınmasıyla mümkün. Samsun’dan, ulusumuza çağrıda bulunuyorum; Denizlerde tehlike var. Herkes karaya yaklaşsın. Karada sağlam bir şekilde limanımızı kuralım ve CHP’yi iktidara taşıyalım” diye konuştu. Samsun’dan Sinop’un Dikmen İlçesi’ne yağlı güreşlere katılmaya giden Sarıgül, yiğitlerin er meydanından kaçmayacağını da dile getirdi. Sarıgül, yaptığı mücadelenin kişisel değil, ulusal birliğin ve çağdaş demokrasinin iktidara gelme mücadelesi olduğuna değinerek, “CHP ile halkımız, örflerimiz arasında bağ kurmaya çalışıyoruz. CHP’de, büyüklere saygı, küçüklere sevgide önemli uçurumlar var. CHP’yi halkla barıştırmaya, sosyal demokrat sevgiyi aşılamaya çalışıyoruz. Bunun için gerekirse kapı kapı dolaşacağım. CHP’nin şahlanması lazım. CHP’nin önündeki engel bugün parti yönetimini elinde bulunduranlardır. Uzun yıllardan beri parti yönetimindeler, başarıları yok. Bunun lami cimi yok. Başarılı olan kalacak, başarısız olan gidecek. Hakk’ın teceellisi halkımızın sevgisi benden yanaysa benim devam etmem lazım. Bir başka arkadaşımıza aynı enerji geliyorsa gücümüzü ona veririz. Kimse bireysel kaprisleri uğruna sosyal demokratların ve çağdaş Türkiye’nin önünü tıkamaya hakkı yok. Biz gücümüzü koltuktan değil, önce Allah’tan sonra kişiliğimizden alırız” şeklinde konuştu. CHP’nin 13. maddeyle gerçek CHP’lileri parti dışında bıraktığını, yeni kayıtlarla bugünkü hale geldiğini de ileri süren Sarıgül, Baykal’ın performansının düşük olmasına da üzüldüğüne dikkat çekti. Bir gazetenin yaptığı araştırmada Deniz Baykal’ın 5. sırada olmasının esef verici olduğuna işaret eden Sarıgül, “Liderlerin performans değerlendirmesi dikkatimi çekti. Deniz Baykal 5. olmuş. Bu beni paramparça ediyor. 1. olmalıydı, üzülüyorum. Ulusumla üzüntümü paylaşmak istiyorum. CHP ana muhalefette olmasına rağmen ana muhalefetten bile düşmüş. CHP’yi demokratik ve iktidar yapana kadar bana durmak yok. Allah hepimizin yardımcısı olsun” değerlendirmesini yaptı.

12/01/2009

TÖRELERİMİZ GELENEKLERİMİZ GÖRENEKLERİMİZ

Kategori: Eğlence, EŞİTLİK, FAYDALILIK, Hayat, Nezaket, Sevgi, Töre Kavramı — okuz @ 15:43

Töre
     Törenin sözlük anlamı “kanun,nizam ,yasa “dır.Töreye uygun olmayan hareket ve davranışlarahlak dışıdır.
 
    Toplum nesillerden beri öyle yapıla gelmiş,yaptırım gücü gelenek ve göreneklere göre daha fazla olan bu tutum ve davranışları töre olarak kabul etmişlerdir.İyi davranışları kendine mal ettiği gibi kötü  olaylarıda redddetmiştir.
 
    Asker ailelerine yardım etmek,bir düğünde el birliği yapmak,işleri paylaşmak ,fındık toplamalarda imecelere katılmak ,parasal yardımlarda bulunmak vb.iyi davranışlara örnek törelerdir.Hırsızlık,bir kadın ile erkeğin yasak ilişkisi törelere ters düşün çirkin davranışlardır.Kişi zamanla cezasını ceksede köylünün zihninden silimez ve toplum  bu tür kişilere kötü gözle bakıp onları dışlar.
 
  köyümüzde yaptırım gücü kuvvetli töre yoktur.Töreler nesilden nesile aktarılarak ve günümüz şartlarına uygun hale getirilerek gelenek ve adet halini almıştır.Törenin uygulanmaması halinde devreye giren cezalandırıcı özellik ortadan kalkmışsadece ayıplama ve toplum dışı edinme özellikleri kalmıştır.

İMECE
   Bugün töre olarak kabul edilmeyen sadece karşılıklı yardımlaşmak için yapılan ve kişi isteğine bağlı imeceler uygulamaların en güzel örneklerinden biridir.
 
   İmece,beraber birçok kimsenin toplanıp,elbirliği ile bir kişinin işi ni görmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesidir.İmecede konu komşu toplanıp işleri el birliği ile yaparlar.Böylece işlerini kısa sürede bitirirken hoşca vakit geçirilerek manevi yorgunluk da duyulmaz.
 
   Yöremizde yapılan imeceler: Bel imecesi, ekin imecesi, mısır soyma imecesi,fındık toplama ve fındık soyma imecesi gibi sayabiliriz.Bu imeceler geleneklerimizde eski işlevselliğini yitirmiş gibi görünmektedir.

Bel İmecesi
   İmece sahipleri komşularını imeceye akşamdan çağırır.Çağıranlar ertesi sabah iş yerine belleri ile birlikte gelir.Çalışmaları akşama kaddar sürür.Öğle yemeği imece sahibi tarafından verilir.

Ekin İmecesi
   Kuşluk vaktine kadar sürer,yemeksizdir.Mısır tarla üzerine atıldıktan sonra bir kenardan kazılmaya başlanır.Bu imeceden muhakkak bir kemençeci kemençeye uyarak türkü söyler.Kazmalar hep birlikte iner istekle çalışılır.

Mısır Soyma İmecesi
   Gece yapılan bu imecede gençler çok heyecanlı olan tura oyununu oynarlar.

Fındık Toplama ve Soyma İmecesi
   Fındık toplama imecesi günümüzde eski işleviyle kalan tek imece türlerinden olup ,fındık soyma imecesi ise eski işlevini teknolojiye , fındık soyma makinalarına bırakmıştır.

KONUK AĞIRLAMA
   Yöremizde konuk “Tanrı misafiri”dir.Evler küçük olduğundan konuk odalarına rastlanılmaz;ama elden geldiğince misafir rahat ettirilmeye çalışılır.Bazı köylerimizde köy konakları vardır.Misafirler burada ağırlanır.
 
   Yazın konuklar eğer günlük oturmaya geldilerse evin önündeki bahçede ağırlanır.O kişiye , evde yakınlık gösterilir ve ailenin gücünün üstünde yiyecekler çıkarılır.Konuklar yatılı gelmişlerse temiz yataklarda yatırılır.Ayrı bir oda açırılır.
 
   Türk misafirperverliği yöremizde bütünüyle gözükmektedir.Fındık toplama ve fındık harmanlama , ayıklama zamanında misafirliğe gidilmez.Herkes fındık ayından bir an önce cıkmak için çabalar.

TÖRE DÜZENİ,ÖRF,ADET,GELENEK ve GÖRENEKLER 
  Örfler çoğu zaman toplumun katı beklentileri olarak nitelenen bir takım örnek tutum ve davranışlardır.Örfler aynı zamanda toplumu ,herhangi bir değer sisteminin bünyesini oluşturan temel taşlarını da temsil ederler .Bu değerler sistemi,toplumsal yapının durumuna göre giderek özel bir hukuk sistemine göre ya da o sistemdeki bir yasa maddesine de gerekçe olur.
  Örflerin bireyle birey,bireyle aile,bireyle komşu ve akrabalar , bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri,davranışları ,tutum ve tavırları düzenleyen ve belirleyen işlevleri vardır.Toplumun her üyesini sürekli olarak baskı altında tutan örfler, zorlayıcı yaptırıcı ya da yasaklayıcı yaptırımlarıyla bireyin grupla cemaatle ya da toplumla uygunlaşımını sağlar.Öte yandan cins,taş,sınıf ve mesleklere göre belirlenmiş çeşitli örfler bunlar arsında bağlantıyı koruma,kollama,pekiştirme ve denetleme işlevleriyle de yüklüdürler.
 
   Örflere karşı çıkma kimi toplumlarda yasaya karşı çıkmakla bir tutulur,hatta bu zaman zaman yasalarında üstüne çıkarak katı ve bağımsız bir tutumla birey cezalandırılır. 

Adet
 
   Adetler tıpkı örfler gibi birçok sosyal içerikli ilişkiyi düzenlemekte,yönetmekte ve denetlemektedirler.Toplumsal yaşamın düzenli gitmesine,kuralların uygulanmasında adetler etkili olmaktadırlar;örnegin karşılama ve uğurlamalar; yemek ve sofra düzenleri; geçiş dönemleriyle ilgili kutlama ve kutlamalar; kız isteme, nişanlık ve evlenme usülleri; cinsler,yaş grupları,meslek mensupları arasındaki ilişkilerin biçimleri gibi şeyler adetin alanına girer.
 
   Adetler çeşitli kökenlerden kaynaklanmış ve biçimlenmişlerdir;bunlar içerisinde geçmiş zamanlarda yaşama biçimleri ,dünya görüşleri,ilginç rastlantı ve olaylar önemli bir yer tutarlar.Bir toplumda ,toplumun bütününü ilgilendiren adetler olduğu gibi,çeşitli mesleklerin , mezheplerin,etnik grupların vb. kendilerine özgü adetleri vardır.Adetlerin pratikteki uygulanışı giderek gelenekleşmesini sağlayan bu konuda bilinçli yada bilinçsiz görev üstlenen yaş ve cins gruplarıyla dinsel liderler,dernek yöneticileri,oyun grubu başkanları bulunmaktadır.Kimi adetler oldukça durağan ve sürekliyen, kimisi de zamanla değişebilen niteliktedir.

GELENEK
 
   Gelenekler geniş anlamıyla bir kuşaktan ötekine geçirilebilen bilgi,tasarım,boş inanç,yaşantı biçimi;daha geniş anlamıyla da maddi olmayan kültürdür.Dar anlamda ise, kuşaklar boyunca bir toplumun kutsal ya da politik işleri gibi önemli konulardaki görüşleridir.Gelenekler,sözlü ve yazılı olmak üzere iki bölüme ayrılır.Tıpkı adetler gibi ,ama onlardan daha  güçlü olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde ve denetlenmesinde önemli rol oynar nitelikleri bakımından genellikle tutucu olan gelenekler aile,hukuk,din ve politika gibi toplumsal kurumlar üzerinde etkilidirler;bilim ve sanat,geleneklerin daha az etkisinde kalır.Bireyin bağlı bulunduğu grubun yada toplumun geleneklerine karşı çıkması ,bu karşı çıkışın derecesine göre bireyin toplulukça aforozundan saldırıya uğramasına,hoş görülmesinden alaya alınmasına kadar genişleyen tepki  türlerinde biçimlenir.Geleneklerin tıpkı örfler gibi yasalarla belirlenmiş türleri vardır.Yasa geleneklere ve  onlara aykırı davranışlar için  verilecek olan cezaları bu ölçüye sokmaya çalışır.Gelenekler,genellikle yasalardan çok daha geniş bir alanı yönetirler.
 
   Göreleliler gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Gelenek ve görenekler halk üzerinde birleştirici ve bütünleştirici etkilere sahiptir.İlişkilerde dostluk ve akrabalık yönlerini güçlendirir.

GÖRENEK
    Göreneğin ,örfe,adete,geleneğe bakarak yaptırım gücü daha zayıftır.Örfteki yapılma zorunluluğu,adetve gelenekteki yapılmalı özelliği,görenekte yapılabilmeli özelliğini alır.En yalın anlamıyla bir şeyi görüle geldiği gibi yapma alışkanlığı olan görenek,öteki sosyal alışkanlık gibi gerekli ve uygun görülenleri kapsar.Ama bunların mutlaka yerine getirilmesini istemez .Öteden beri yapıla gelmekte olan ,fakat henüz adet durumunu kazanmamış olan bu davranış biçimlerine grubun,toplumun gelişmesine uygun yenilikler eklenir.
 
    Görenekler günlük yaşantımızın gerekli gördüğü  ilişkilerin düzenlenmesinde ,bireyler arasındaki sürtüşmeleri azaltmakta ,toplumsal ilişkilerin kolaylaşmasında ,belirleyici rol oynar.Komşu ziyaretlerinde ,hasta yoklamalarında ,alışverişte,tanışma ve tanıştırılmalarda nasıl davranılacagını belirleyerek ilişkilerin düzenli gitmesine yadımcı olur.

 Mayıs Yedisi   
Mayıs Yadisi adlı Rumı takvıme göre konulmuştur.Rumi takvime göre 7 mayıs,kullanmakta oldugumuz miladi tak. göre ise her yıl mayıs ayının 21, gününe denk gelmektedir.Mayıs yedisi  geldiğinde dere ile denizin sularının birbirine karıştığı yerden su alınır.Su alma işi özellikle “seher vakti”nde yapılır. Özellikle yeni doğmuş çocuklar ile nazara ,sihire yakalandıklarına inananlar bu suyla yıkanır.Yıkanma sırasında dualar edilir.Böylece gelecek yılın mayıs yedisine kadar korunulmuş olur.

   Bu gelenek ,denizden uzak iç kesimlerdede uygulanır.Mayıs yedisinde dere ile denizin karıştığı yerden su alamayanlar ise seher vakti arasında besmeleyi çekerek evden çıkarak yedı ayrı gözden (kaynaktan)kaplarına su ile doldururlar.Yine nazarsa,sihire ve büyüye karşı bu suyla yıkanırlar.

Mart dokuzu
 
    Mart Dokuzu geleneği ,ölüm ve hayat ile ilgili olup halen sürdürülen bir gelenektir.İnanılır ki ,Martın dokuzuncu gününde tüm cadılar toplanır.Kimi kedi,kimi sinek,kimi köpek şeklinde kılık değiştirerek kırkını aşmamış çocukları yerler.Bu nedenle Martın dokuzunda kırkını aşmamış çocuklar özel bir dikkatle korunulur.Tahta yemek kaşıkları içinde su bırakılır.Amamç cadıların yemek yenilen kaşıklara ağızların sürüp kirletmelerini engellemektir.

Ayakbağı Kesme
 
Kimi yürüme güçlüğü çeken çocukların ayaklarında adım atmalarını engelleyen bir bağ olduguna inanılır.Bunun için ya bir üzüm teveğinden yedi kere çekilir ya da herhangi bir ailenin ilk çocuğu ,yeni doğmuş bir bebeğin ayağına üç kere ip bağlayarak koparır.Böylece bebek ayakbağından kurtulmuş sayılır.

Kız Kaçırmak
 
Kız kaçırma olayı günümüzde çok az vuku bulunmaktadır.Bu olay daha çok iki tarafın rızasıyla olmaktadır.Ancak eski yılarda kız kaçırma zor kullanarak da olmaktaydı.M.Lermiolu,eski yıllarda kız kaçırma olaylarını şöyle anlatmaktadır:”Evlenecek delikanlı seviştiği kızın yolunu bekler veye bulunduğu yeri tespit eder,bizzat veya arkadaşlarının yardımı ile kızı kaldırıp kaçırırdı.Bazen bu kaçırmalarda zor da kullanılardı.Bu hal zorla kaçırılan kızla kaçıran delikanlının yakınakrabaları arasında kanlı hadiselerin doğumuna sebep veriridi.”Köylerimizde bu iptidai ve çirkin adetten başka başlık usulüde cari idi.Evlenecek olan delikanlı ,evleneceği kızın babasına “başlık” namı altında tarafların içtimai ve mali seviyelerine göre bir miktar para vermek mecburiyetinde idi.

02/01/2009

Küslük

Kategori: Aile, Bayram, Din, Sevgi — okuz @ 15:22

BU BAYRAM KÜSMEYE KÜSÜN

Nasil gecti anlamadik.
Bu sene günler uzadi diye korktuk ama nasil tuttuk nasil gecti anlamadik
Anladigimiz aclik ve susuzluk ac ve susuzlari hatirlatirken orucun sadece ac ve susuz kalmaktan ibaret olmadigini ic cebimizde hazir tuttuk…
Mümkün oldukca kalp kirmamaya özen gösterdik, iftar öncesi kirdiklarimizdan iftar sonrası özür diledik ve…

…Iste geldi BAYRAM

Bayram’da sadece bir kutlama degil, ziyaret baris ve bagis günüdür…
Önce ölüleri, sonra dirileri ziyaret…
Kücüklere kücük kücük bagislar, hediyeler…
Tüm küslüklere aninda son verme ve baris…

Bende bayramin en büyük anlami bu.
Tüm kirginliklarin kalkmasi ve kimsenin kimseye küs kalmamasi…
“Ben kac kere gittim o hâlâ barismıyor” dediklerinize bir firsat daha verme zamani.
Dedem öyle der “sen git günahini dök”…
Ben de dedemin diliyle diyorumki sizde gidin günahinizi dökün…

Bizim töremizde üc günden fazla küslük olmaz…
Amca, dayi, hala, teyze, eniste, yenge, yâr yâren kim varsa barisin ve bu bayram, küsmeye küsün
Yarin onun aci haberini almadan, tabutunun altina girmeden, koltugunun altina girin.

Genc yasli olana gitsin, yasli olanda yasina yakisani yapsin; affetsin.
Kücük büyüge gitsin, büyük de büyüklügüne yakisani yapsin; affetsin…
Aydin DOGAN gitse Basbakanin boynuna sarilsa “bayramdır bitirelim” dese, “yok mu” der Basbakan acaba…
ya da biz, “bak gördü sIkIyi gitti baristi” mi deriz?
Bu üc bes cig adamin tavri olur; biz “ne güzel ‘ÖRNEK deriz…

Eger iki taraf gitmiyorsa siz araya girin…
Önce iki tarafi ayri ayri ziyaret edip “O senin icin böyle böyle güzel seyler söylüyor” deyin sonra ayni tavri diger tarafa uygulayin kalp yumusatin, yumusatani siz olun…

Zaman ilactir, ve son yaradan kalan kabugu siz kaldirin…
Ne güzeldi o sarkı…;
Nasil olsa her seyin zamanla sonu yok mu..?
Ömür dediğimiz sey, küsecek kadar cok mu..?

İYİ BAYRAMLAR TÜRKİYEM

TÜRK DEVLETİ TÖRE’YE (KANUNLARA) BAĞLI BİR KURULUŞTUR

KARA BUDUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir

       Bozkır Türk devletinde insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabevlerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hunlar’ında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

YİNE YAKMIŞ YAR MEKTUBUN UCUNU

Kategori: Sevgi, Töre diye yutturulan uygulamalar — okuz @ 12:39

 

Önce ikiye, sonra dörde katlanıp zarfın içine yerleştirilen beyaz kâğıt tarihe karıştı çoktan. Postacılar görüş alanımızdan çıktılar. Eskiden, sevdiklerimizden bir haber getirir umuduyla yolu gözlenen postacılar, kırk yılda bir yeryüzünde görünen, bankaların borç ekstrelerini taşıyan kıl adamlar oldular artık.

Ha, bir de mektubun ucunu yakma muhabbeti var. Hasretinden yanıyorum manasına mı geliyordur nedir, böyle de bir adet yerleşmiş töremize. Nedense töremiz, mektup dâhil her şeyi yakmak, yıkmak, vurmak üzerine kurulu. İnsan hasretlik çekince kâğıdı yakıyor. Sevdiği o anda yanında olsa, nerelerini yakacak Allah bilir… Sevinince de havaya, yere, sağa, sola ateş ediyoruz töre gereği. Patır patır vuruyoruz birbirimizi. Töremizdir, vururuz!

Ne oluyor kardeşim, nedir bu böyle; herkesin elinde bir tabanca… diye yüksek sesle söylenmeye kalkarsak, bir yetkili çıkıp “Susunuz lütfen,” diyebilir. “Halkımızı silahtan soğutmayın… Silah bizim töremizde var…” Komiklik olsun diye söylemiyorum. Sahiden biri çıkıp böyle bir açıklamaya yaptı. Milletin gözünün içine baka baka etti bu lafı. Yuh yani!

“Halkımızı silahtan soğutmayalım,” önermesinin zıt anlamlısı, “halkımızı silaha ısıtalım,”dır gramer kurallarına göre. Ey halkım, silahı seviniz, sevdiriniz… Belinizde silah olmadan sokağa çıkmayınız… Vurunuz vurdurunuz… Birbirinize saydırınız… Niye? Töremiz böyle!

Neyse, biz töreyi falan bir tarafa bırakıp nostaljik bir unsur olan mektup kavramına dönelim bir zahmet. Şeyde kalmıştık; önce ikiye, sonra dörde katlanan kâğıdı içine koyduğumuz zarfın arkası çevrilir ve üçgen şeklindeki kapağın yapışkanlı kısmı yalamak suretiyle kapatılır. Sonra zarfın ön yüzü çevrilir, sağ alt tarafa adres yazılır, üst kısma da arkası yalanan pul yapıştırılır. Gördüğünüz gibi, mektup hususunda kenarlarını yakmak ve ortasını yalamak kavramları, muteber birer davranış olarak dünya haber alma tarihine geçmiştir. Olanca ateşi, külü, dumanı ve tükürüğüyle…

Bir de zarfa konmamış mektuplar var. Bunlar, elden verilmek üzere birilerine ya da bir yerlere teslim edilmiştir ve her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. İçinde zarfsız mektup bulunan her hikâye, istisnasız her hikâye dramatiktir. Farkındaysanız trajiktir demiyorum. Özellikle demiyorum. Çünkü doğuda trajedi yoktur, dram vardır.

En acıklı mektup, geç ulaşan mektuptur. Mesela babanıza zarfsız bir mektup yazdığınızı düşünün… Mektubun 25 yıl sonra ulaştığını düşünün bir de. İdam edilmek üzeresiniz ve son isteğin ne diye soruyorlar. Mektup yazacağım, diyorsunuz. Ama yazdığınız mektup, yazdığınız kişiye ulaşmıyor. Bir dosyaya koyulup tozlu bir rafa kaldırılıyor. Hani törelerden falan söz ettik ya, ölünün arkasından kötü konuşulmaz, ölünün vasiyeti ille de yerine getirilir diye -zorlama da olsa- muhtelif maddeler vardır bu törede. Hani? Nerde töre? Ölmek üzere olan birinin son isteğini katlayıp sümen altı etmişsiniz, 25 yıl saklamışsınız küflü bir depoda…

Halkı silahlandırmak isteyen zihniyet yapıyor bunu. Aynı zihniyet silahlı eylem yaptı diye gencecik bir çocuğu idam sehpasına çıkarıyor. Silahlı eylem mi? Emekli savcı Mete Göktürk yıllar sonra açıklıyor: Silah kullandığına ilişkin bir kanıt elde edememiştik…

Veysel Güney tipik bir Anadolu delikanlısı. Ezik. Mahkemedeki fotoğrafı insanı, yani insan olanı ağlatacak kadar dramatik. İki elini birleştirip bacaklarının arasına sokmuş, başını hafifçe eğmiş, yere doğru bakıyor. Korkuyor besbelli. Ne kadar kahramanca durmaya çalışsa da o insanca duyguyu, korkuyu gizleyemiyor. Sadece bu fotoğraf kalmış Veysel’den geriye. Bir de kimsenin okuyamadığı bir mektup. 12 Eylül’den beri tozlu bir rafta bekleyen mektup…

Peki niye asıldı Veysel? Peki asıldı da, niye mektubu verilmedi babasına? Peki verilmedi de, mahkeme salonundaki o masum, o ezik fotoğrafı görünce niye ağlamadınız siz?

Bu soruların cevabını, ölmeden birkaç ay önce sohbet ettiğim Ece Ayhan vermiş aslında, çok sonra fark ettim. Hastaydı. Serumları takmış, başında oturuyorduk. Durup dururken tarihi katiller yazar, dedi. Bunun bir tek istisnası bile yoktur.

Yıllar sonra, gazetedeki o fotoğrafa bakarken işte o söz geldi aklıma. Zaten “bütün sınıf sana zarfsız kuşlar gönderecek,” dizesini yazan da oydu. Demek ki mektup mevzusuyla uzaktan yakından ilgisi vardı şu anda pat diye onu hatırlamamın.

Zarfsız bile olsa, asla kuş göndermem ben onlara. Yani asanlara. Olsa olsa kapkara, lanet dolu bir mektup yazarım çalakalem. Belki 25 yıl sonra açıp okurlar diye…

Altay Öktem  

WordPress.com'dan blog alın.