Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/01/2009

YİNE YAKMIŞ YAR MEKTUBUN UCUNU

Filed under: Sevgi,Töre diye yutturulan uygulamalar — Arslan @ 12:39

 

Önce ikiye, sonra dörde katlanıp zarfın içine yerleştirilen beyaz kâğıt tarihe karıştı çoktan. Postacılar görüş alanımızdan çıktılar. Eskiden, sevdiklerimizden bir haber getirir umuduyla yolu gözlenen postacılar, kırk yılda bir yeryüzünde görünen, bankaların borç ekstrelerini taşıyan kıl adamlar oldular artık.

Ha, bir de mektubun ucunu yakma muhabbeti var. Hasretinden yanıyorum manasına mı geliyordur nedir, böyle de bir adet yerleşmiş töremize. Nedense töremiz, mektup dâhil her şeyi yakmak, yıkmak, vurmak üzerine kurulu. İnsan hasretlik çekince kâğıdı yakıyor. Sevdiği o anda yanında olsa, nerelerini yakacak Allah bilir… Sevinince de havaya, yere, sağa, sola ateş ediyoruz töre gereği. Patır patır vuruyoruz birbirimizi. Töremizdir, vururuz!

Ne oluyor kardeşim, nedir bu böyle; herkesin elinde bir tabanca… diye yüksek sesle söylenmeye kalkarsak, bir yetkili çıkıp “Susunuz lütfen,” diyebilir. “Halkımızı silahtan soğutmayın… Silah bizim töremizde var…” Komiklik olsun diye söylemiyorum. Sahiden biri çıkıp böyle bir açıklamaya yaptı. Milletin gözünün içine baka baka etti bu lafı. Yuh yani!

“Halkımızı silahtan soğutmayalım,” önermesinin zıt anlamlısı, “halkımızı silaha ısıtalım,”dır gramer kurallarına göre. Ey halkım, silahı seviniz, sevdiriniz… Belinizde silah olmadan sokağa çıkmayınız… Vurunuz vurdurunuz… Birbirinize saydırınız… Niye? Töremiz böyle!

Neyse, biz töreyi falan bir tarafa bırakıp nostaljik bir unsur olan mektup kavramına dönelim bir zahmet. Şeyde kalmıştık; önce ikiye, sonra dörde katlanan kâğıdı içine koyduğumuz zarfın arkası çevrilir ve üçgen şeklindeki kapağın yapışkanlı kısmı yalamak suretiyle kapatılır. Sonra zarfın ön yüzü çevrilir, sağ alt tarafa adres yazılır, üst kısma da arkası yalanan pul yapıştırılır. Gördüğünüz gibi, mektup hususunda kenarlarını yakmak ve ortasını yalamak kavramları, muteber birer davranış olarak dünya haber alma tarihine geçmiştir. Olanca ateşi, külü, dumanı ve tükürüğüyle…

Bir de zarfa konmamış mektuplar var. Bunlar, elden verilmek üzere birilerine ya da bir yerlere teslim edilmiştir ve her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. İçinde zarfsız mektup bulunan her hikâye, istisnasız her hikâye dramatiktir. Farkındaysanız trajiktir demiyorum. Özellikle demiyorum. Çünkü doğuda trajedi yoktur, dram vardır.

En acıklı mektup, geç ulaşan mektuptur. Mesela babanıza zarfsız bir mektup yazdığınızı düşünün… Mektubun 25 yıl sonra ulaştığını düşünün bir de. İdam edilmek üzeresiniz ve son isteğin ne diye soruyorlar. Mektup yazacağım, diyorsunuz. Ama yazdığınız mektup, yazdığınız kişiye ulaşmıyor. Bir dosyaya koyulup tozlu bir rafa kaldırılıyor. Hani törelerden falan söz ettik ya, ölünün arkasından kötü konuşulmaz, ölünün vasiyeti ille de yerine getirilir diye -zorlama da olsa- muhtelif maddeler vardır bu törede. Hani? Nerde töre? Ölmek üzere olan birinin son isteğini katlayıp sümen altı etmişsiniz, 25 yıl saklamışsınız küflü bir depoda…

Halkı silahlandırmak isteyen zihniyet yapıyor bunu. Aynı zihniyet silahlı eylem yaptı diye gencecik bir çocuğu idam sehpasına çıkarıyor. Silahlı eylem mi? Emekli savcı Mete Göktürk yıllar sonra açıklıyor: Silah kullandığına ilişkin bir kanıt elde edememiştik…

Veysel Güney tipik bir Anadolu delikanlısı. Ezik. Mahkemedeki fotoğrafı insanı, yani insan olanı ağlatacak kadar dramatik. İki elini birleştirip bacaklarının arasına sokmuş, başını hafifçe eğmiş, yere doğru bakıyor. Korkuyor besbelli. Ne kadar kahramanca durmaya çalışsa da o insanca duyguyu, korkuyu gizleyemiyor. Sadece bu fotoğraf kalmış Veysel’den geriye. Bir de kimsenin okuyamadığı bir mektup. 12 Eylül’den beri tozlu bir rafta bekleyen mektup…

Peki niye asıldı Veysel? Peki asıldı da, niye mektubu verilmedi babasına? Peki verilmedi de, mahkeme salonundaki o masum, o ezik fotoğrafı görünce niye ağlamadınız siz?

Bu soruların cevabını, ölmeden birkaç ay önce sohbet ettiğim Ece Ayhan vermiş aslında, çok sonra fark ettim. Hastaydı. Serumları takmış, başında oturuyorduk. Durup dururken tarihi katiller yazar, dedi. Bunun bir tek istisnası bile yoktur.

Yıllar sonra, gazetedeki o fotoğrafa bakarken işte o söz geldi aklıma. Zaten “bütün sınıf sana zarfsız kuşlar gönderecek,” dizesini yazan da oydu. Demek ki mektup mevzusuyla uzaktan yakından ilgisi vardı şu anda pat diye onu hatırlamamın.

Zarfsız bile olsa, asla kuş göndermem ben onlara. Yani asanlara. Olsa olsa kapkara, lanet dolu bir mektup yazarım çalakalem. Belki 25 yıl sonra açıp okurlar diye…

Altay Öktem  

Kentlerin töresi: Yozlaştırma

Filed under: Töre diye yutturulan uygulamalar — Arslan @ 08:20
M. Emin Kazcı

Kadınlara kentlerin de `töresi` var

14 yaşında bir kız… Tecavüze uğramış.. Yörenin`töresi` gereği yakınlarınca telle boğularak infaz edilmiş! Sık sık duyduğumuz `töre` barbarlıklarından sadece biri bu. Ve nedense -aslında nedeni çok belli- sadece kadınlara ödettiriliyor bu `töre`nin faturaları. Erkek, `tecavüzcü` olsa bile, `töre`nin onun için hiçbir yaptırımı yok; kadın, `tecavüz edilen` olsa dahi, `töre`nin infazından kurtulamıyor. Kuşkusuz `töre`nin, kadın olsun erkek olsun, hiçbir insan için kendi başına bir cezalandırma kaynağı olmasını tasvip ediyor değilim. Herhangi bir kimsenin kendisini hem savcı, hem yargıç, hem de cellat olarak görmesi de asla kabul edilebilir bir şey olamaz. Törelenenin sadece `kadın` olduğunun altını çizmekteki amacım, `töre` infazlarının arkasında yatan mantığın `siyah` yüzünü deşifre etmeye çalışmaktan ibaret. Günlerdir, töre cinayetleri nedeniyle yazılıp çizilenleri okuyorum. Birçoğu, töresel infazların gerçekleştirildiği yörelerdeki feodal toplum yapısının bu türden cinayetleri özendirdiğini ve beslediğini öne sürerek, çözümü de kolayca buluyorlar: `Kentlileşme ve eğitim düzeyi arttığı oranda, töre cinayetleri de kendiliğinden azalıp tükenecektir.` Eğer `töre`yi sadece kırsal kesime has bir olgu olarak kabul edersek, söylenilenler de bir ölçüde doğru kabul edilebilir, ama acaba öyle mi? Sanmıyorum. Kadını bir türlü `erkek gibi insan, erkek kadar eşit` göremeyen çağdışı bir zihniyet, kentlerde de hükmünü olanca acımasızlığıyla icra ediyor, eğitimli insanlar arasında da. Kadınlar sözkonusu olduğunda, kentlerin de bir `töre`si var yani. Eğitim görmüş çevrelerin de bir töresi var. Elbette kentlerin ve eğitim görmüşlerin uyguladıkları töreler, kırsal kesimdeki töreler gibi direkt, yalın ve basit değil. Daha sofistike, daha sistematik, daha dolaylı, daha ustaca kurgulanmış, daha steril, daha profesyonel ve daha karmaşık. Ve de yer yer daha acımasız hatta. Kent töreleri sadece bedene değil, ruha da yöneliyor. O töre öldürüyorsa, bu töre de süründürüyor. Çelik yumruğu arasına aldığı kadın ruhunu ve bedenini eziyor, ufalıyor, aşağılıyor, istismar ediyor, kullanıyor, sömürüyor ve posasını çıkarıp atıyor hayatın izbelerine. Süslü ve görkemli binaların parlak koridorlarından kadınların beden ve ruhlarına doğru yönlendirilen maskelenmiş ve eğitimlenmiş töreler, öylesine yalnızlaştırıp yabancılaştırıyor ki kadınları. Çoğu zaman kendi kendilerinin bile ücrasında yaşıyor; ayırımcılık, adaletsizlik, eşitliksizlik ve dışlayıcılık fışkıran tuhaf bir gurbetliği soluyorlar. İstisnalar elbette var, ama birçok işyerinde kadınlar, aynı işi yaptıkları erkeklerden daha az ücret alıyorlar. Çoğu yerde, sadece işlerini iyi yapıyor olmak terfi etmeleri ya da maaşlarının artırılması için yeterli görülmüyor, erkek yöneticileri tarafından. Ekstra bedeller ödettirilmek isteniyor onlara. Dişiliğin kişilikten daha önemli sayıldığı kulvarlarda, ruhları yaralayan rekabet ortamlarına sürüklenmek isteniyorlar. Birçoğu çalıştıkları işyerinde kah sözlü, kah fiili, kah direkt, kah imalı tacizlere uğruyorlar. Ahlaksız teklifler işitmek zorunda kalıyorlar. Maddi ve manevi baskılara uğratılıyorlar. Kimi zaman giyim kuşamları nedeniyle ayrımcılıklara maruz kalıyorlar, bazen de şişmanlıkları veya zayıflıkları yaptıkları işin bir unsuruymuş gibi tartışma, hakaret ve alay konusu ediliyor. Kendi mesleğimizden bir örnek vereyim: Bir bayan muhabir, çalıştığı kısım amirinin yemeğe çıkma önerisini kabul etmediği için nasıl da zor ve intikamcı koşullara duçar kılındığını anlatmıştı, bir keresinde. Yaptığı işi kızcağızın burnundan fitil fitil getirmişler. Nerde erkeklerin bile kaldıramayacağı zor ve yorucu bir iş var, haydi sen oraya! Yurtiçi ve yurtdışı pahalı okullarda okumuş, `eğitimli` amiri, ona bir gün şöyle demiş: `Bu kafayla gidersen, muhabirlikten ileri gidemezsin. Halbuki birazcık kafayı kullansan köşe yazarı bile olursun. Çünkü gördüğüm kadarıyla fiziğin müsait.` Geçenlerde Emin Çölaşan da, medya dünyasındaki yozlaşmayı anlatırken, kadınların nasıl istismar edildiğini imalı, ama ustalıklı cümlelerle bir güzel ortaya koymuştu. (Engin Ardıç`ın da istismarları konu edinen bu türden yazıları çoktur.) Halen yıllarını bu mesleğe veren, birikimli ve Türkçe`yi çok güzel konuşan nice kadın, bir türlü medya dünyasında geri hizmetlere mahkum olmaktan kurtulamazken; 19-20 yaşındaki kızlar, paraşütle iner gibi en iddialı görevlere getirilebiliyor. Tamam; kırsal kesimdeki töre olaylarını eğitimle falan çözdük diyelim de… Kentlerdeki bu sofistike ve eğitimli töreyi ne yapacağız? Kadını da `erkek kadar normal insan ve erkek gibi eşit varlık` olarak görebilmenin okulu yok, arkadaşlar. İnsan olmanın okulu yok dahası. Eğitim sadece cehaleti alıyor, gerisi baki kalıyor!.. ŞAKA İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Başkanı Nazan Moroğlu, `Anayasa`ya kadın ve erkek eşit haklara sahiptir` diye yazmanın yeterli olmadığını söylemiş. Haklı tabii. Yıllardan beri Anayasamızda `Türkiye demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir` yazdı da ne oldu? SÖZÜN ÖZÜ Hayatta ölüm dışında da eşitlik olmalı. (Alman Atasözü) UZATMAYIN CANIM!.. Delikanlı, İstanbul`da okumuş. Orada narin büyütülen bir kıza aşık olmuş. Kızı memleketine getirmiş, evlenmişler… Gelin hanım rahat mı rahat; elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeden ya gazete okuyor, ya televizyon izliyor, ya da süsleniyor. Evin bütün yükü, yaşlı kaynananın omuzlarında. Zavallı oğlan da işin farkında, ama karısına bir şey diyemiyor. Bir gün kaynana ve kayınpeder, gelinlerini de ev işlerine dahil etmek için bir plan yapmışlar. Kayınpeder, hanımına: `Sen yarın sabahtan odaları süpürmeye başla, ben gelirim süpürgeyi bana ver derim, sen vermezsin. Bir süre, sen süpüreceksin-ben süpüreceğim diye tartışırız. O da utanır, olmaz öyle şey deyip süpürgeyi kendi alır!` Ertesi gün hain plan uygulanmış. Adam süpürgeyi istiyor; kadın, `Olur mu öyle şey, erkek ev süpürür mü?` diyor. Bir o çekiyor süpürgeyi, bir öteki. Gelin bakmış, laf uzuyor; başını gazeteden kaldırıp seslenmiş: `Amma da uzattınız! Her işin bir kolayı var; bir gün sen süpür, bir gün de sen!` (N. Salkımcı`ya teşekkürler)

2004-04-30 Vakit http://www.vakit.com.tr/authorsdetails.php?selectid=23

Kızları Okula Göndermemek Töre Değil!

Filed under: Töre diye yutturulan uygulamalar — Arslan @ 07:34

Bu gözyaşları okumak için

Suruç’ta kaymakam ve öğretmenler köylerde okula yollanmayan kızları tespit ederken, bir anne iki kızını samanlığa gizledi. Samanlıkta bulunan kızlar ‘Okula gitmek istiyoruz’ diye ağladı

28/09/2007 

RADİKAL – ŞANLIURFA – Devlet, annelerinin okula göndermemek için samanlığa sakladığı Ceylan ve Feyma’yı bulsa da şimdilik onları eğitime kazandırmayı başaramadı.
Türkiye’de yaklaşık 1 milyon kız çocuğu okula gitmezken, bu sayıyı azaltma çabaları sürüyor. Şanlıurfa’nın Suruç ilçesine bağlı köylerde birçok kız okula başlamayınca Kaymakam Muhittin Pamuk, beraberindeki Milli Eğitim yetkilileri ve öğretmenler köylere ‘ikna turu’ yaptı. Okula hiç gönderilmeyen veya 5′inci sınıfın ardından okuldan alınmış 22 kızın bulunduğu Köseveli Köyü’nde Kaymakam babaları köy meydanında toplayıp onlara eğitim için her türlü desteğin verileceğini anlattı. Çoğu Türkçe bilmeyen kadınlarla iletişimi ise Suruç Yatılı İlköğretim Bölge Okulu öğretmenlerinden Müjgan Şahin ile Fidan Bağcı Kürtçe konuşarak sağladı. ‘Kızlarınızı okula gönderin’ talebine kadınlar “Bizde kızların okula gönderilmesi ayıp” yanıtını verdi.
5. sınıftan sonra okuldan alınan Ceylan Kaya ile kardeşi Feyma Kaya ise heyetin köye geldiğini duyan anneleri Emine Kaya tarafından samanlığa saklanmıştı. İki kardeş, evleri gezen öğretmenlerden Fidan Bağcı tarafından fark edilerek samanlıktan çıkarıldı. Kaymakamın ikna etmeye çalıştığı anne, “Ben bilmem kocam bilir. Bizim töremize göre genç kızın okula gitmesi ayıp. Bu yüzden okuldan aldık” derken, iki kardeş ise “Okula gitmek için çok dil döktük ama dinletemedik” diye ağladı.
Suruçlu olan ve Kürtçe konuşarak köydeki velileri ikna etmeye çalışan öğretmen Müjgan Şahin, kız çocuklarının yörede töre baskısı altında eğitimden uzaklaştırıldığını anlatırken, kendisinden örnek verdi:
“Ben okula giderken babama da ‘Ayıp, kızını okula gönderme, başını örtsün, uzun elbise giysin’ dediler. Ama babam okumayı sevdiği için beni okula devam ettirdi.”
Köseveli Köyü’nde okula gitmeyen 22 kız çocuğunun yedisi için ailelerinden okula gönderme sözü alan Kaymakam Pamuk, bu çocukların Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’na kaydedileceğini ifade etti.

6 milyon kadın okumuyor
2003′te başlatılan ‘Haydi Kızlar Okula Kampanyası’ kapsamında yaklaşık 280 bin kız çocuğu okullu oldu. Türkiye’de yaklaşık 6 milyon kadın okuma yazma bilmiyor.

31/12/2008

Töreler Bilinmiyor / Cahilce cinayetlere Töre adı karıştırılıyor

Kızkardeşinin elini tuttu diye adam öldürme bizim töremizde yoktur.

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers