Önce ikiye, sonra dörde katlanıp zarfın içine yerleştirilen beyaz kâğıt tarihe karıştı çoktan. Postacılar görüş alanımızdan çıktılar. Eskiden, sevdiklerimizden bir haber getirir umuduyla yolu gözlenen postacılar, kırk yılda bir yeryüzünde görünen, bankaların borç ekstrelerini taşıyan kıl adamlar oldular artık.
Ha, bir de mektubun ucunu yakma muhabbeti var. Hasretinden yanıyorum manasına mı geliyordur nedir, böyle de bir adet yerleşmiş töremize. Nedense töremiz, mektup dâhil her şeyi yakmak, yıkmak, vurmak üzerine kurulu. İnsan hasretlik çekince kâğıdı yakıyor. Sevdiği o anda yanında olsa, nerelerini yakacak Allah bilir… Sevinince de havaya, yere, sağa, sola ateş ediyoruz töre gereği. Patır patır vuruyoruz birbirimizi. Töremizdir, vururuz!
Ne oluyor kardeşim, nedir bu böyle; herkesin elinde bir tabanca… diye yüksek sesle söylenmeye kalkarsak, bir yetkili çıkıp “Susunuz lütfen,” diyebilir. “Halkımızı silahtan soğutmayın… Silah bizim töremizde var…” Komiklik olsun diye söylemiyorum. Sahiden biri çıkıp böyle bir açıklamaya yaptı. Milletin gözünün içine baka baka etti bu lafı. Yuh yani!
“Halkımızı silahtan soğutmayalım,” önermesinin zıt anlamlısı, “halkımızı silaha ısıtalım,”dır gramer kurallarına göre. Ey halkım, silahı seviniz, sevdiriniz… Belinizde silah olmadan sokağa çıkmayınız… Vurunuz vurdurunuz… Birbirinize saydırınız… Niye? Töremiz böyle!
Neyse, biz töreyi falan bir tarafa bırakıp nostaljik bir unsur olan mektup kavramına dönelim bir zahmet. Şeyde kalmıştık; önce ikiye, sonra dörde katlanan kâğıdı içine koyduğumuz zarfın arkası çevrilir ve üçgen şeklindeki kapağın yapışkanlı kısmı yalamak suretiyle kapatılır. Sonra zarfın ön yüzü çevrilir, sağ alt tarafa adres yazılır, üst kısma da arkası yalanan pul yapıştırılır. Gördüğünüz gibi, mektup hususunda kenarlarını yakmak ve ortasını yalamak kavramları, muteber birer davranış olarak dünya haber alma tarihine geçmiştir. Olanca ateşi, külü, dumanı ve tükürüğüyle…
Bir de zarfa konmamış mektuplar var. Bunlar, elden verilmek üzere birilerine ya da bir yerlere teslim edilmiştir ve her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. İçinde zarfsız mektup bulunan her hikâye, istisnasız her hikâye dramatiktir. Farkındaysanız trajiktir demiyorum. Özellikle demiyorum. Çünkü doğuda trajedi yoktur, dram vardır.
En acıklı mektup, geç ulaşan mektuptur. Mesela babanıza zarfsız bir mektup yazdığınızı düşünün… Mektubun 25 yıl sonra ulaştığını düşünün bir de. İdam edilmek üzeresiniz ve son isteğin ne diye soruyorlar. Mektup yazacağım, diyorsunuz. Ama yazdığınız mektup, yazdığınız kişiye ulaşmıyor. Bir dosyaya koyulup tozlu bir rafa kaldırılıyor. Hani törelerden falan söz ettik ya, ölünün arkasından kötü konuşulmaz, ölünün vasiyeti ille de yerine getirilir diye -zorlama da olsa- muhtelif maddeler vardır bu törede. Hani? Nerde töre? Ölmek üzere olan birinin son isteğini katlayıp sümen altı etmişsiniz, 25 yıl saklamışsınız küflü bir depoda…
Halkı silahlandırmak isteyen zihniyet yapıyor bunu. Aynı zihniyet silahlı eylem yaptı diye gencecik bir çocuğu idam sehpasına çıkarıyor. Silahlı eylem mi? Emekli savcı Mete Göktürk yıllar sonra açıklıyor: Silah kullandığına ilişkin bir kanıt elde edememiştik…
Veysel Güney tipik bir Anadolu delikanlısı. Ezik. Mahkemedeki fotoğrafı insanı, yani insan olanı ağlatacak kadar dramatik. İki elini birleştirip bacaklarının arasına sokmuş, başını hafifçe eğmiş, yere doğru bakıyor. Korkuyor besbelli. Ne kadar kahramanca durmaya çalışsa da o insanca duyguyu, korkuyu gizleyemiyor. Sadece bu fotoğraf kalmış Veysel’den geriye. Bir de kimsenin okuyamadığı bir mektup. 12 Eylül’den beri tozlu bir rafta bekleyen mektup…
Peki niye asıldı Veysel? Peki asıldı da, niye mektubu verilmedi babasına? Peki verilmedi de, mahkeme salonundaki o masum, o ezik fotoğrafı görünce niye ağlamadınız siz?
Bu soruların cevabını, ölmeden birkaç ay önce sohbet ettiğim Ece Ayhan vermiş aslında, çok sonra fark ettim. Hastaydı. Serumları takmış, başında oturuyorduk. Durup dururken tarihi katiller yazar, dedi. Bunun bir tek istisnası bile yoktur.
Yıllar sonra, gazetedeki o fotoğrafa bakarken işte o söz geldi aklıma. Zaten “bütün sınıf sana zarfsız kuşlar gönderecek,” dizesini yazan da oydu. Demek ki mektup mevzusuyla uzaktan yakından ilgisi vardı şu anda pat diye onu hatırlamamın.
Zarfsız bile olsa, asla kuş göndermem ben onlara. Yani asanlara. Olsa olsa kapkara, lanet dolu bir mektup yazarım çalakalem. Belki 25 yıl sonra açıp okurlar diye…
Altay Öktem