Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/07/2009

Doğuşundan Tanzimat’a Türk Tarihinde “Temel Haklarda Kısa Bir Gezinti”

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Töre Kavramı — okuz @ 12:19

Mustafa Kemal TOLUNAY*

Temel Haklar Kavramı İnsan hakları, insan değerini korumayı ve insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesini amaçlayan, üstün kurallar bütünüdür.1 Hür ve demokratik toplumlarda kişilere tanınan haklar ve hürriyetler çeşitli terimlerle adlandırılmaktadır. Bu konuda “ferdi haklar” (kişi hakları) veya “ferdi hürriyetler” (Kişi hürriyetleri), “insan hakları”, “Temel Haklar” ve “Kamu Hürriyetleri” terimlerinin kullanıldığı görüyoruz.2 “İnsan Hakları”, bu alandaki terimlerin şüphesiz ki en genişidir. Bu terim, insanlığın belli bir gelişme çağında teorik olarak bütün insanlara tanınması gereken ideal bir haklar listesini ifade eder. Bu ideal liste, çeşitli ülkelerde, değişik ölçülerde pratik değer kazanmış ve uygulama alanına geçmiş bulunabilir. Fakat, “insan hakları” denince, genel olarak, daha çok “olması gereken” alanında kalan veya sadece platonik bildirilere geçen bir “ulaşılacak hedefler programı akla gelir.3 Yenisey’e göre, insan hakları insanın doğmadan önce sahip bulunduğu vazgeçilmeyen ve değerler sisteminde en üst sırada yer alan temel haklar şeklinde tanımlanmaktadır.4 İnsan hakları olgusunda önemli olan konunun kuramsal alanda kendini belli etmesi değil, bir siyasal ve hukuksal örgüt içerisinde gerçekleşme olanağı bulmasıdır.5 “Kamu Hürriyetleri” bu ideal programın gerçekleşmiş kısmıdır. Daha açık bir deyişle kamu hürriyetleri, insan haklarının devlet tarafından tanınmış ve pozitif hukuka girmiş olan bölümünü ifade eder. Belli haklar ve hürriyetler, anayasa ve kanunlar tarafından düzenlenmiş, sınırları belirtilmiş ve böylece kişiler pratik olarak kullanılma imkanları sağlanmıştır.6 “Kamu”, bir devletle yaşayan insan topluluğunun bütünüdür. “Kamuya ait” dernekle, istisnasız toplumun tamamı ve onun bütün bireylerine ait olmak kastedilir. Kamunun içine, bütün topluluğu yönelen devlet gücü ile onun bireyinin sahip olduğu haklar girer.7 Bunlara “kamu hürriyetleri” denmesi, sadece bir sınıfa veya zümreye değil, fakat istisnasız olarak herkese (kamuya) tanınmış olmasından ve dolayısıyla fert-devlet ilişkilerin düzenleyen kamu hukukun bir kolunu teşkil etmesindendir. Son zamanlar, “kamu hürriyetleri karşılığında” Temel Haklar” teriminin de sık sık kullanıldığı görülmektedir.8 Bizde 1961’den bu yana “Temel haklar” deyimi konulmaktadır. Bunun İnsan haklarından farklı olup olmadığı yinelenen bir sorudur. Her iki anayasa (1961 ve 1982) da Temel Haklar ve özgürlükler deyiminden başka, İnsan Hakları deyimine de yer verilmiştir. Bu nedenle iki kümenin farklı anlamlara geldiği söylenebilir.9 Çalışmamızda, insan haklarının Türk tarihindeki gelişimini,üç ana başlık altında değerlendireceğiz. 1-Doğuştan İslam’ın Kabulüne Temel Hak ve Hürriyetler Türk tarihinde, İnsan Haklarının daha iyi incelenebilmesi için, öncelikle Türk Kültürünü iyi tanımak gerekir. Her kültürün üç temel dayanağı mevcut bulunmaktadır: Coğrafi çevre, insan unsuru, cemiyet. Bu durum başka başka coğrafi çevrelerde yaşayan ve ayrı karakterlere sahip insan gruplarına mahsus olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağını gösterir. Böylece 3500 yıllık hayatın bozkır şartları içinde geçen Türk topluluğunun da kendine mahsus bir kültür tipine sahip olacağı anlaşılır. Biz buna Türklerin yaşadıkları sahadan dolayı “Bozkır Kültürü” diyoruz. At ve demir kültürünün iki temel unsurudur. Ayrıca tabiatıyla farklı bir hukuk anlayışına sahip bulunmaktadır. Başlı başına bir kültür tipi olduğu için, din, düşünce, ahlak yönlerinden de tamamlanarak bir manevi değerler birliği meydana gelmiştir.10 İnsanın doğal hayatını etkileyen bozkır kültüründe, varlığından kaynaklanan insan hakları, başta özgürlük ve eşitlik duyguları olmak üzere birçok hak ve hürriyetleri etkilemiştir. Eski Türk ailesi “Geniş aile” şeklinde görünmekte ise de, aslında “Küçük aile” tipinde kurulu bulunması akla daha yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi; aile reisinin, adeta mülk sayılan aile efradı üzerinde kesin söz hakkına sahip eski Yunan’ da ki “genose” ve Roma ‘da ki “gens” (geniş aileler) den çok farlı olduğu gibi İslav’lardaki aile büyüğünün bütün aile halkına köleleri gibi hükmettiği, kollektif mülkiyete dayalı, tipik “geniş aile” olan “Zadruga” ya benzemez. Bu tip ailelerde evlatlar, anlaşılacağı üzere, mülk ve söz hakkından yoksunluğun baskısı altındadır. Gelişmiş çoban ailesinde ise ortaklık yalnız otlaklar ve hayvan sürülerinde görülülür.11 Ailede hususi mülkiyet mevcut idi. Bozkır Türk devletlerinde taşınır mallarda olduğu gibi tarım arazisi üzerinde de özel mülkiyet cari idi.12 Hususi mülkiyet kişi haklarını ve hürriyetinin teminatıdır. İnsan şahsi mülke sahip olup istediği gibi kullandığı veya değerlendirdiği sürece hürdür. 10. asırda Bulgar Türkleri kendi arazilerinden elde ettikleri mahsulden hükümdara bir şey vermiyorlardı. Hazar hakanı ve idarecileri teb’anın mülküne el uzatamazlardı. Oğuz’larda beyler, Han’ın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini yükseltirlerdi.13 Gerek, aile hayatında gerekse, ülke üzerinde yaşayan insanların özel mülkiyeti olduğu ve bu mülkiyetin korunduğu anlaşılmaktadır. Türk kültüründe hak ve hürriyetlerin açıkça belirtildiği ve korunduğu hukukun yerini tutan “Töre” yi görüyoruz. Devlette tabiatı ile halk, hak ve hürriyetlerini isteyecek ve bunu başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu talepleri, amme (kamu) hukukunu, hükümdarın vazifelerini belirleyen ve cezai hükümleri ile dikkati çeken törenin tatbiki ile yerine getiriliyordu. Aslında bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukuki sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve umumiyetle “kanun” manasına alınan töre (aslı;törü) eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburi kaideler bütünü idi.14 Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukuki normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkanlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktı. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini koruyordu. Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve “meclis” lerinin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebiliyorlardı. Bununla beraber Anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, Kutadgu Bilig ‘deki kayıtlardan tespit edilebildiği kadarı ile şunlardı: Könilik(adalet), Uz’luk (iyilik,faydalılık), Tüz’lük (eşitlik) ve Kişilik (insanlık)15 Mecliste bütün Türk boyları, hükümdar ailesi ve eşi ve hatta yabancı zümreler temsilcilerinin söz hakkı olduğu, kadının da erkekle aynı yaşayış tarzı ile birlikte her türlü eşitliğin bulunduğu anlaşılmaktadır.16 Böylece yönetimde demokrasinin temel unsuru seçme ve seçilme hakları Türk tarihinde karşımıza çıkıyor bunun yanında eşitlik, insanca davranış ve adalet ilkeleri de insan haklarında Türk insanının daha ilk çağlardan itibaren önemli yeri olduğu gözleniyor. İslamiyet’ten önce hüküm sürmüş Türk devletlerinde; özgürlük, mülkiyet, seçme ve seçilme haklarının kullanıldığı ve töre ile birlikte kamu düzeninin sağlandığı anlaşılmaktadır. Eskiçağda insan hakları kavramının gelişmesine eski Yunan şehir devletlerinin de katkısı olmuştur. Ancak bu devletlerde bireyci bir anlayış olmadığından bireylerin devlete karşı ileri sürebilecekleri hakları yoktur ve kişi birey olarak değil, toplumun bir üyesi olarak kabul edildiği için sadece bazı siyasal haklara sahipti. Köleler dışında kişiler, kanun önünde eşittir.17 Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesinin Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu, yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.18 Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.19 Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.20 Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.21 Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen “Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz halkının kişi güvenliği, malları krala karşı güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.22 2-İslamın Kabulünden Fatih’e Temel Hak ve Hürriyetler Sosyal ve fikri hayat itibariyle “yerleşik” kültür değerlerinin yaşadığı şehir ve kasabalarında İslam hilafetince temsil edilen doğu-islam inanç ve davranışlarının hüküm sürdüğü, aynı zamanda, açıklamağa çalıştığımız geniş imkanlar dolayısıyla bu kültürün boyuna geliştirildiği Horasan çevresinde Bozkırlardan gelen Selçukluların devlet kurabilmeleri ancak İslamiyet’in ve mahalli hususiyetlerin değerlendirilmesi ile mümkündü ve binlerce yıllık bir idarecilik geleneğine sahip Selçuklu başbuğları da bunun farkında idiler. Nitekim İslam’da ve Türkler’de ortak telakki olan adalet ve nizam saygısı daha 1038 yılında, Tuğrul Bey’ in öncüsü sıfatı ile Nişapur’a gelen İbrahim Yınal’ın konuşmasından anlaşılmakta idi. Yınal’a göre, o zamana kadar etrafta görülen asayişsizlik “küçük adamların işi” idi. Fakat artık adil padişah Tuğrul Bey’in idaresi sayesinde kimse nizamı bozmaya cesaret edemeyecekti.23 İslamiyet’in kabulünden sonra töre ile fıkıh (İslam hukuku) birleşmiş insan haklarına geniş yer veren; Yaşama hakkı, mülkiyet, seçme ve seçilme, özel hayatın gizliliği, eşitlik, onurlu bir şekilde yaşama, seyahat etme gibi hak ve hürriyetler daha geniş bir şekilde Türk kültürüne girmiştir. Bu haklar karşılığında devlet işlerinin yürütülmesi konusunda vergi alınması doğal hale gelmiştir. İkta denilen halka paylaştırılan belirli sayıda asker beslemek zorunda olan veya bunun karşılığında vergi veren bir toprak sistemi oluşturulmuştur.24 Türk devletlerinde her ne kadar İslam’ın etkisi görülse de toplum ve aile hayatında kendine has kültür yapısı özelliklerini korumaktadır. Halifeye bağlı gibi gözüken hükümdarlar aslında ülke üzerinde, yönetimde tek söz sahibidir. Hatta devlet işleri din işlerine pek karış-tırılmamıştır. Bağdat’ta oturan halifeyi uyaran Melikşah ülkesinin iç işlerine karışılmaması gerektiğini, belirtilmiştir. Avrupa’da, Ortaçağda kişinin devlet karşısındaki durumu ve devlet kudretine bir sınır çizilmesi konularında Ortaçağ düşüncesi Hristiyan dogmalarının etkisi altında, kişinin devlet karşısında bir hiç olduğu yönündeki Eskiçağ anlayışından uzaklaştığı görülür.25 Ancak özgürlük ve insan hakları anlayışı Kilise’ nin izin verdiği ölçüleri aşamamış, bu konular üzerinde sadece din adamları düşünce üretme ayrıcalığına sahip bulunmuşlardır.26 Pratikte, kişinin durumu bakımından eskiçağ ile aradaki başlıca fark şudur: Eskiçağ insanının bir tek efendisi vardı: Devlet, Ortaçağ insanlarının ise iki efendisi vardır: Devlet ve Kilise.27 Ortaçağda halk, derebeyi ve krallar arasındaki büyük mücadeleler sonucu yapılan antlaşmalar, insan haklarının sonraki gelişmelerinde yol gösterici roller oynamış ve antlaşmalarla kazanılan haklar, sonraki temel hak ve özgürlüklerin temelini oluşturmuştur. Bu antlaşmalar, siyasi iktidarların insan haklarını ihlaline karşı başkaldırının birer ifadesidir.28 Kral ile feodal beyler arasındaki çekişmenin yarattığı ortam içinde 1215 yılında ilan edilen “Magna Charta Libertatum ilk özgürlük fermanı olarak nitelendirilebilir. Bu fermanla İngiliz halkının, kişi güvenliği, malları krala karşı güvence altına alınıyordu. Ortaçağın ölçüleri, içinde oldukça ileri hükümler taşıyan fermanda özellikle yargı gücünün kral karşısında bağımsızlaştırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır.29 3-Fatih’ten Tanzimata Temel Hak ve Hürriyetler Anadolu beyliklerinde ve Osmanlı devletinin ilk yıllarında benzer yapılar görülmektedir. Ancak, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u feth etmesiyle birlikte imparatorluğa dönüşen ülkede yine Fatih tarafından ünlü fermanı da, örnek olarak kabul edilebilir. O’nun zamanında, insan hakları konusunda önemli kanunlar hazırlanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet idaresini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe İslam’ın esaslarına uygun kanunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin temel kanunu olarak mer’iyette kalan Fatih Kanunnamesi çok mühim bir eserdir. Padişahın görüşleri alınarak sadrazam Karamani Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnameyi, nişancı Leyszade Mehmet Çelebi kaleme almıştır.(Kanunname-i al-i Osman)30 Fatih Sultan Mehmet, Hristiyan dini liderlerinin de desteğini almak istiyordu. Bu nedenle Ortodoks rahiplerinin, din özgürlüğüne sahip çıkmak istiyor ve buna sahip çıkacağını belirterek Roma ile birleşme düşüncesinin baş muhalifi Skolorus’ u Patrik seçmiştir ve özgürlük tanımıştır. Bu durum daha sonra Ermenilere, Musevilere ve diğer önemli Müslüman olmayan azınlıklara tanınmıştır. Böylelikle Hristiyan devletleri eskisinden daha farklı olarak kendi güçlerini sergileyebiliyorlardı. Osmanlıların Avrupa’ya girmesinden sonra bölgedeki Rum-Slav Hristiyanların çoğu Rum Patriği altında birleşerek kiliseyi, Osmanlı yayılmasından faydalandırmak istediler. Fethin hemen ardından, Padişah; kent halkından mal ve canlarının korunacağını belirten bildiriler yayınlattı. Fatih başkentinin, İmparatorluğunun bütün ırk ve dinlerini içinde toplayan bir yer yapmak istiyordu. Kentin iktisadi yaşamını canlandırmak için vergi bağışıklığı sağlanıyor, taşınmaz mallar armağan ediliyor, Müslümanlar, Ermeniler, Museviler, Rumlar, Slavlar ve diğerleri imparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a geldiler. Bu dönemde yeni bir zulüm dalgası altında inleyen Museviler Batı Avrupa’dan göç edip imparatorluğa sığınmışlardı. Bu tanınan haklar, özellikle Musevilere tanınan ayrıcalıkları İspanya’dan, Polonya’dan, Avusturya ve Bohemya’dan kaçan Museviler ticaret ve öteki yetenekleri ile beraber Osmanlı Devletine sığındılar ve II.Selim ve III.Murat döneminde bunlar sarayda önemli etkinliklere sahip oldular. Kısacası Osmanlı İmparatorluğunda ki oturan yabancı uyruklular millet statüsünü sağladığı çıkarların çoğu ile Osmanlı yasalarından bağışıklıklarıyla kazandıkları ayrıcalıklı durum sonunda “Millet içinde millet” kendi başlarına bir imparatorluk olup Osmanlı yetkililerinin müdahalesi olmadan istediklerini yapar hale geldiler. O zaman padişahın sağlamış olduğu kurumsal bağlar dışında Osmanlı toplumunu bir araya getiren ve böyle tutan şey neydi? Düzenin en sağlam bağlayıcı gücü, tanrı ile birleşmede ortak bir amaç, ekonomik çıkar ve eylemlerde ortaklık sonucu Müslüman ve Müslüman olmayan halkı bir araya getiren toplumun birleştirici alt yapısı idi. Osmanlı bu hal içinde geleneksel davranış kuralları ve yasaların zorlamaları dışında hiçbir sınıra bağlı olmadan istediğini yapmakla özgürdü. Ancak başkasının haddine müdahale korkusu ile bunun dışına çıkamazdı. Böyle bir davranış yalnızca kalabalık ve cahillikle nitelendirilmekle beraber, Osmanlı toplumunda yerini kaybetmesine kadar çeşitli cezalar ile cezalandırılıyordu. Öyleyse şu şekilde bir anlayış çıkartabiliriz. Büyük ve uzun ömürlü devletler üstün bir adalet sistemine sahiptir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklarda olmuş ise de ömürleri kısa sürmüştür. Kendisine ait özellikler ve kendi dışındaki dinlere tanınan haklar, yani işlerine, ibadetlerine, adaletlerine hiç karışmamakla özellik gösteren Türk adaleti çok yüksek meziyetlere sahiptir. F. Doney şöyle demektedir. “Bir çok Hristiyan adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ülkelerinden ayrılıp Osmanlı ülkelerine gelip yerleşmişlerdir”. XV. YY. içinde ise F.BABİNGER “Osmanlı Padişahının ülkesinde herkes kendi halinde bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu ve bu şekilde inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı” demektedir. Bu gün bile bir çok ülkede bizim azınlıklara sağladığımız haklar bir çok devletin yapmaya cesaret edemeyeceği hassas konulardır. Örneğin kendilerine ait okullar mabetler ve dillerini serbest bırakma vb. yine gayri müslümler tarafından hazırlanan istenen hırsızlık, gasp, soygun, adam öldürme,devlet makamına zarar verme İslam dinine karşı devlet tarafından yasaklananlara uymayıp casusluk yapanı kendi kilise ve havralarında mahkeme edilirdi. Yol üzerinde ve kasabalarda han ve kervansaraylar vardı. Burada milliyet din inanış ayrımı yapılmaksızın bütün yolculara üç gün ücretsiz barındırılır, emniyetleri sağlanır ve binek eşyaları korunurdu. Osmanlı ülkesinde (İstanbul 1883) isimli eserinde Edmando Amicis şöyle yazmaktadır. “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk de vekar ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile aynı terbiye ile yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa İstanbul’da bir tabaka insan olduğu sanılır. İstanbul’un Türk halkı Avrupa’nın en nazik ve en kibar cemaatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancının küçük bir tehlike ile karşılaşması imkanı yoktur. Namaz kılarken bile bir Hristiyan camiye girip namaz kılanları seyredebilir. Size bakmazlar ve küçümseyip horlamazlar. Kahkaha duyamazsınız. Sokaklarda birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak ayıp sayılır.” Kanuni Sultan Süleyman zamanında, adını veren önemli kanunlar hazırlatmıştır. O’ nun zamanında en mükemmel şeklini almıştır. Bu kanunname,üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde, ceza kanunları genişletilmiş ve sistematik bir şekilde düzenlenmiştir. (Yargısız infaz yapılmayacağı, mal ve can güvenliğini bozanların cezalandırılacağı vs. konularla, insan haklarını garanti altına almıştır.) İkinci bölümde, tımar sistemi ve adil vergilendirilme konuları yer almıştır. İnsan haklarına geniş yer verin üçüncü bölümde, halkın hak ve görevleriyle toprağın kullanılması gibi konular bulunmaktadır.31 Tanzimat’a kadar çeşitli konularda kanunnameler hazırlandı ise de temel olarak, Kanuni zamanında yapılan temel alınmıştır. Osmanlı’da Magna Carta benzeri bir konu: Sened-i İttifak karşımıza çıkmaktadır. 2. Mahmut zamanında, Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Sened-i İttifak, ayanlarla padişah arasında, devlet otoritesinin yeniden güçlenmesi için yapılan bir anlaşmadır. Anlaşmada ayanlara kendi bölgelerinde bir takım imtiyazlar verilmeştir. Bu belgede hak ve hürriyetlerle ilgili olarak, 7. Maddede “Her hanedan, kendi bölgesindeki güvenliği ve vergi adaletini temin edecektir. Haksız vergilerin kaldırılması hususunda vükela ile hanedan arasında görüşmeler yapılacaktır.”32 demektedir. Tanzimat’a kadar, devlet idaresiyle alakalı çeşitli düzenlemeler yapılmak istense de istenen sonuçlar alınamamıştır. İnsan hakları konusunda asıl çalışmalar; Tanzimat’tan sonra başlamıştır.

*Başkomiser, Aksaray Polis Okulu Müdürlüğü.

1AKILLIOĞLU, Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü.S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları, S;19. 2KAPANİ, Münci, Kamu Hürriyetleri, s.13. 3KAPANİ, Kamu, A.g.e., s.14. 4YENİSEY, Feridun, İnsan Hakları, s.67, Polis Okulları Ders Kitabı, EGM Basımevi, Ankara, 1994. 5SAVCI, Bahri, İnsan Hakları, s.4, AÜSBF Yayınları, Ankara, 1953. 6KAPANİ, Kamu, s.14. 7AKIN, İlhan, Kamu Hukuku, s.27, Beta Yayınları, 2.Baskı, İstanbul,1980. 8KAPANİ, Kamu, s.14. 9AKKILLIOĞLU Tekin, İnsan Hakları 1, A.Ü. S.B.F. İnsan Hakları Merkezi Yayınları No:17, Ankara, 1995. 10KAFESOĞLU İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1995, S;202-203. 11FREYER H, Sosyolojiye Giriş; 283. 12ÖGEL B., Türk Kültür Tarihi, S;198. 13SÜMER F., Oğuz’lara Dair Destani Mahiyetteki Eserler, s:104, 424. 14ARSAL M., Türk Tarihi ve Hukuk, S; 287. 15KAFESOĞLU İ., Kutadgu-Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, S; 13-20. 16M.MORİ, Bozkır Devletlerinin Teşkilatı, S;220. 17ÜNAL, Temel, s.11. 18KAPANİ, Kamu, s.22. 19MUMCU, İnsan, s.38. 20KAPANİ, Kamu, s.23. 21ÜNAL, Temel, s.27. 22MUMCU, İnsan, s.52. 23KAFESOĞLU İ., Türk Milli Kültürü, S; 345. 24NİZAM’ÜL MÜLK, Siyasetname, fasıl 5 S; 38 Türk terc. M.A.Köymen. 25KAPANİ, Kamu, s.22. 26MUMCU, İnsan, s.38. 27KAPANİ, Kamu, s.23. 28ÜNAL, Temel, s.27. 29MUMCU, İnsan, s.52. 30Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi, Cilt 3, S:71. 31Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, 3. Cilt S; 81, (Türkiye Gazetesi). 32YILMAZ F., Türk Anayasa Tarihi, S:21, Niğde, 1998.

http://www.egm.gov.tr/egitim/dergi/eskisayi/26/yeni/web/Mustafa_Kemal_TOLUNAY.htm

Türk Kültüründe Töre Müessesesi

Kategori: Töre Kavramı — okuz @ 11:27
Divanü Lûgati’t-Türk’de töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile “törü” şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır.

Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya töre’nin himayesindedir.

Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür.

Bu bütün, yani kanunlar, millîdir.

Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir.

Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Töre’nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

Gökalp, töre kelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre, Türk kelimesi “töreli” mânâsına gelebilir.

Töre ile birlikte kullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonra İslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler, Hakanlılar ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerini tutmuştur.

Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri mütekâmil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve han’dır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Han’ın teşebbüsleri ile gelişir.

Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır.

Ancak buradan Han’ın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağan’ın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir. İslâmla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi Türk islâm bilgini olan bir hükümdarın “bir çok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır” demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Mehmet Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı “El âdeti, Türkmen töresi” olarak dile getirmişlerdir.

Orhun âbidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmekte ve şöyle denmektedir:

“Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş”.

“İli tutup töreyi düzenlemiş”.

“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş”.

“Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş”.

“Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?”

“Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti”.

Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.

Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise “Töre” bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini “töre”nin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin “nevi şahsına münhasır” bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukukî normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkânlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktır. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini korumuştur.

Dolayısıyla töre’nin geçmişi binlerce yıl öncesine kadar dayanır. Mete, Attila, Tüng-yabgu, Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar hep örfî kanunlara (töreye) tâbi olmuşlardır.

Dolayısıyla, bozkırlardan Anadolu’ya, binlerce yıl esas noktaları aynı kalmış bir töre mevcuttur.

Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve “meclis”lerin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebilmekteydiler. Bununla birlikte, töre’nin anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, bunlar; Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversellik)”dir.

SONUÇ:

İşte binlerce yıl devam eden esaslar da bunlardır. Töre sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Farklı boyut ve unsurlarıyla bugün de yaşanıyor olması, onun geçmişte kalmış olmadığını gösterir. Dolayısıyla töre, tarihin tozlu sayfalarında kalmadığı gibi, müzelik kıymetlerden ibaret de değildir. Töre, ulu bir çınar olan devleti ayakta tutan, heybetli kılan ve güçlü yapan bir köktür. Bu kök ne kadar derinlere dalmışsa, çınar da o kadar dayanıklı ve heybetli olur. Ancak günümüzde töre ile ilgili olarak yapılan propagandalar gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzaktır. Özellikle Popülizmin hakim olduğu günümüzde gerek filmlerde gerekse şarkılarda töre, son derece yanlış olan, insanları mutsuzluğa ve acılara gark eden bir gelenek olarak ele alınmaktadır. Şarkılarda, töreden dolayı ıstırap çeken insanın feryadı dile gelmektedir. Filmlerde ise töreyi temsil eden insanlar asık suratlıdır. Bu suretle telkin edilen, törenin kötü yüzünün olduğudur. Yine tiplemeler, töreden dolayı muzdarip olan insanların portresi ile doludur.

Halbuki yaşayan törenin iki temel boyutu vardır. Biri davranışlarda ya da müesseselerde vücut bulan, diğeri ise gelecekle alâkalı olarak hedef belirleyen ülkü boyutudur. Birinci boyut bugünün en kusursuz bir biçimde yaşanmasını temin eder ve fonksiyonerliği sağlar. Ülkü ise, geleceğin inşası için elzemdir. Ancak, geleceğin inşası geçmişten kopuk olmamalıdır. Aksi takdirde hedefler, yıkıcı ve bölücü ideolojilerin hizmetkârlığına yol açabileceği gibi ham düşüncelerle dolu, tatbiki mümkün olmayan hayâllerden ibaret de olabilir. Töre içerisinde yer alan ülkü, içinde geçmişi de barındırdığı için, gelecek ham hayâllerle belirlenme yerine, olgun bir gaye ile çizilmektedir. Çünkü töre bu birikimdir. Binlerce yıllık bir geçmişinin olması, onu daha az kusurlu yapmaktadır. Dolayısıyla da geçmişle gelecek arasında temel bağdır ve gelişmenin temel kaynağıdır. Töre, Türk milletinin hafızasıdır. Hafıza-i beşer nisyan ile malûl ise de, millet hatırlama ile bâkidir.

http://www.cerezforum.com/genel-turk-tarihi/29242-turk-kulturunde-tore-muessesesi.html

26/01/2009

Zeybekliğin Kuralları

Zeybekliğin Kuralları

Ali Haydar Avcı

 Toplumda düzen bozulur, bir kez hak elde edebilmek zora ve güce dayanırsa orada “dağların yasası” egemen olur. Dağ yasalarının sahipleri ise bellidir: Dağlarda iç içe yaşayanlar… Zeybekler de bunlardan bir kesimidir.Şurası bir gerçek ki, insan koşullarının ürünüdür. Bir dönem sonra koşullar kaçınılmaz olarak yaşam biçimini ve kuralları belirler.

Bu bağlamda, efelerin ve zeybeklerin de uymak zorunda oldukları yaşamlarının temel unsuru olan başkaldırı geleneğinin ve kendi aralarındaki yiğitlik ve mertlik anlayışının ortaya çıkardığı birçok kural ve töreleri vardır. Bu oldukça ilginç özellikler taşıyan gelenek ve kurallar yığınının adına kısaca “efelik ve zeybeklik töreleri” diyebiliriz.
 

 

 

Adı, etkinliği, ünü, şanı ne olursa olsun, hiçbir efe ve zeybek bu kuralların dışına çıkamaz. Çıkmayı da düşünmez. Çünkü bu kuralların dışına çıkanların toplum tarafından nasıl karşılanacağı, nasıl dışlanacağı iyi bilinir. Açıktır ki, toplumsal dayanağı olmayan, destek görmeyen, hiçbir hareketin ve eylemin yaşama ve başarıya ulaşma şansı yoktur.Efelerin en önemli, hatta birinci derecedeki törelerinden biri, çetedeki zeybeklerin ve kızanların her türlü gereksinimlerini sağlamak, onları en iyi şekilde korumak, kollamak, güvenliğini sağlamak yükümlülüğüdür. Efe, bu konuda bencil olamaz, bireysel düşünemez. Zaten aralarındaki ilişki paylaşım esası üzerine kuruludur. Bundan dolayı efe, çetede en üst düzeydeki otorite olarak genellikle zeybekler ve kızanlar karşısında “babalık ve komutanlık” görevini yerine getiren bir öncü işlevini görür.
Zeybekler ve kızanlar her koşulda, her zamanda, her mekânda efeye uymak, yani “itaat etmek” ve onun söylediklerini eksiksiz yerine getirmek zorunluluğuyla karşı karşıyadır. İtaat ortadan kalkar, kuralların dışına çıkılırsa o zaman silahlar konuşur. Kurallara uyan, efenin öncülüğünü, yönlendiriciliğini kabullenen kızan, baştan silahını onun ayaklarının dibine atar. Efe ise bu silahı tekrar almasına izin verir. Bu bir çeşit, her koşulda efeye uyulacağının, efenin söylediklerinin dışına çıkılmayacağının, yani itaat altında girildiğinin sözüdür. Yaptığımız incelemelerde zeybekler arasında herhangi bir “itaatsizlik” olayına rastlamadık.

Efe, yiğitliği, mertliği, cömertliği, korkusuzluğu, sabırlılığı, yardımseverliği, olgunluk örneği davranışları, olayı değerlendirme ve silah kullanmadaki yetenekleriyle çetedeki zeybek ve kızanlara sürekli örnek olmak durumundadır. Çünkü her yerde gözler kendi üzerindedir. Çevresindekileri yeterince etkileyemeyen, gerektiği gibi çekip çeviremeyen, yani yönlendiricilik ve yöneticilik görevini en iyi şekilde yerine getiremeyen efelerin etkili olma şansı yoktur. İncelediğimiz örneklerde efelerin genellikle bu niteliklere sahip ve sezgilerinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir.

Efenin haberi ve izni olmadan hiçbir zeybek ve kızan çeteden ayrılamaz, kendi başına iş yapamaz. Çünkü çok önemli, kendileri için can alıcı öneme sahip sırları paylaşmışlardır. Sığınakları, yatakları, kendilerine yardım edenleri, çetenin konumunu, zayıf ve güçlü yanlarını, gezdikleri coğrafyayı, giriştikleri eylemler iyi bilmektedir. Bu nedenle ayrılıklarda mutlaka efenin izni ve onayı gerekir.

Efeler bekâr olan kızanlarını ve zeybeklerini genellikle kendileri evlendirirler ya da evlenmelerine izin verirler. Bu durumda masrafları genellikle efe karşılar. Efeler, zeybek ve kızanlarının düğün törenlerinin şanlı şöhretli olmasına özen gösterirler. Çünkü bu durum aynı zamanda kendi şanlarını artırır.

Batı Anadolu bölgesinde bu gelenekleri yaşam biçimi haline getirmiş birçok efe zeybek vardır. Bunlar yaşadıkları dönemlerde toplumu da önemli ölçüde etkilemişlerdir.

Efelerin kendi aralarındaki ilişki ve iletişimde uydukları ilginç törelerden biri de “davet” olayıdır. Efelik töresince bir efe, başka bir efenin davetini mutlaka kabul eder. Kabul etmezse bu efelik töresince ayıptır, korkaklık sayılır. Yiğitliğe yakıştırılmaz. Nitekim Çakırcalı Mehmet Efe ile arası iyi olmamasına, aradaki adı konulmamış gizli bir rekabete rağmen Pusluoğlu Mehmet Efe, Çakırcalı’nın davetini kabul etmiştir.

Yine efelik töresine göre, bir efe oturma anında diğer efeye tüfeğinin ucunu çevirirse bu, “Sen sensin, ben de benim” demektir. Herhangi bir kalleşlik yapılacak, pusu kurulacak, mertliğe sığmayan olumsuz bir girişimde bulunulacak olursa, karşılığı silahla verilecek anlamına gelir. Bu durum güvensizliğin, kuşkunun ve tedirginliğin belirtisidir. Dostça olmayan bir davranış olarak kabul edilir.

Dostça bir davranış sayılmayan bu davranış biçimi, daha çok birbirinden çekinen zeybeklerin davranışıdır.

Zeybekler aradıkları kişileri kendi deyimleriyle “öküzün boynuna bile girse” mutlaka arar bulurlar. Gerekli dersi verirler. Bunlar, genellikle kendilerine ve halka düşmanlık eden kişiler, vurguncular, tefeciler, ihbarcılar, ırz düşmanları, sömürücüler, hak hukuk bilmeyen ağa ve zorba takımıdır.

Diğer bir ilginç davranışları da ölüm karşısındaki soğukkanlı tutumlarıdır. Ölüme aldırmayan, korku duvarlarını aşmış insan, ölümün kendisidir. Zeybeklerin kendi aralarında “Alıcı kuşun ömrü az olur” denir. Onlara göre, “Yiğit olan yiğit yaşadığı günün hesabını yapmaz.” Ölümden korkup da işinden geri durmaz. Sorun “alıcı kuş” olabilmektir. Bu nedenle olsa gerek “Zeybek yatak ölümü göremez” derler.

Geleneği, yazgıyı değiştirmek zordur. Kendilerine göre, zeybeğin de sonu, ya bir kurşun, ya bir tuzak, ya da bir çatışma ve vuruşma sonunda ansızın gelen ölümdür. Kendileri en azından iç dünyalarında buna inanır, buna hazırlanırlar.

Zeybeklik töresince efeler, yolsuzluğun ve haksızlığın yapıldığı yerde ezilen insanların hakkını korumakla yükümlüdür. Halkı soyanlardan, ağalardan ve tefecilerden aldıklarını ihtiyaç sahiplerine dağıtırlar. Zorbalarla, soyguncularla, “çakal” ve “çalıkakıcı” dedikleri çapulcularla mücadele ederler. Halkın gözünde efeler, iyinin dostu, kötünün düşmanıdır. Hak severdir. Doğruluğun yanındadır.

Efeler bu töre ve gelenekte dolayı halk yığınlarınca “hak arayan kahramanlar” olarak algılanır ve efsaneleşirler. Haklarında övgü, özlem ve gurur dolu başkaldırı ve sevda türküleri, destanlar yakılır. Bu türküler halkın sazında ve sözünde, dilden dile, telden tele dolaşır durur. Olayın derinlemesine incelediğimizde bu özellikleri taşıyan birçok efe ve zeybeği görebiliriz.

Sözgelimi yıllar yılı yoksul köylüler, göçebeler, ezilen halk kesimleri Çakırcalı Mehmet Efe’nin şahsını, kendilerinden vergi ve asker almaktan başka bir şey yapmayan, üstelik de çoğu zaman baskı uygulamaktan, kıyımdan, sürgün etmekten çekinmeyen Osmanlı yönetimine karşı koruyucu gibi görmüşlerdir.

Karşılıklı dayanışma gereği Çakırcalı’da bu kesimlerden desteğini esirgememiştir. Bundan dolayı adı “Büyük Efe”ye çıkmış, ölümünden sonra bile yıllarca “Büyük Efe” olarak anılmıştır. Çakırcalı’nın “Kahpe Osmanlıya güven olmaz” diyerek yıllarca mücadele edebilmesinin, ayakta kalabilmesinin en önemli nedenlerinden biri de bu bütünleşmedir.

Birçok deneylerden geçmiş, kısa sürede nice yoğun olaylar yaşamış olan zeybekler, ağırbaşlı kâmil, temkinli insanlardır. Verdikleri sözü mutlaka yerine getirirler. Aralarında yalan söyleyeni, düzenlerine uymayanı barındırmazlar. Sululuktan, saygısızlıktan hoşlanmaz, övünmeyi ve kendini beğenmişliği sevmezler. Az ve öz konuşurlar.

Sözgelimi Kurtuluş Savaşı anıları sorulduğunda kısaca “Biz vazifemizi yaptık” biçiminde konuyu geçiştirmeleri, onların bu alçakgönüllü, sessiz ve derin tavırlarının göstergesidir.

Değindiğimiz konular dışında, bir de efe ve zeybeklerin toplum tarafından onaylanan, kendilerine saygı ve sevgi oluşumunun temellerinden biri olan davranış biçimleri vardır. Sözgelimi efeler, yüksek fiyatla mal satan tüccarlara çok kızarlar. Böylelerine rastladıklarında haksız kazanç sağladıkları gerekçesiyle, kumaşları arşın yerine kargıyla ölçtürürler, tartıda ise malları okka yerine batmanla çektirirlerdir. Böylece haksız kazancın acısını çıkarır, onlara ders verirlerdi. Bazen de köylerde çeşme yaptırırlar, çeşme oluklarını, su yollarını tamir ettirirler, kuyular açtırırlar, köy odalarının bakımını ve onarımını yaptırırlardır. Yoksullara yardım, kimsesiz gençlerin çeyizini düzmek zaten genel karakterleridir. Bu özellikleri yüzünden köylü, zeybekleri kendisine yöneticilerden daha yakın sayar; alacak, verecek, tarla sınırı, evlilik gibi anlaşmazlıklarda bile efelerden hakemlik etmesi istenirdi. Bilinirdi ki, efeler haksızlık yapmaz, taraf tutmaz, tartıda ayarı kaçırmaz. Efeler beğenmedikleri, halkın onaylamadığı, kendilerine uygun düşmeyen muhtar, din adamı ve korucuları değiştirirlerdi. Yöneticilerin elinden bu konuda bu yeni atananları onaylamaktan başka bir iş gelmezdi.

Zeybekler tanımadığı, güvenmediği evden su içmez; bilmediği, tehlikeli kabul ettiği yoldan geçmezdi. Bir yerden bir yere gidecekleri zaman sürekli yön değiştirirler; izlerini, gittikleri yeri belli etmemeye özen gösterirlerdi.

Zeybeklerin kayıtsız şartsız uydukları bu kurallar dışında bazı kesimlere karşı öfke ve kızgınlarını sergiledikleri değişik davranış biçimleri vardır. Bunların dışında paralı asker olan ve çoğunlukla zeybekleri takip etmekle görevlendirilen zaptiyeler gelirdi. Bir arada bulunduklarında söz konusu edildiğinde zaptiye kesiminden “kahpe dinli”, “Osmanlı köpeği” gibi aşağılayıcı deyimlerle bahsederlerdi. Buna karşılık, zorunlu askerlik görevini yerine getiren askerlere karşı daha yumuşak ve hoşgörülü davrandıkları, zorunlu kalmadıkça onlarla çatışmaya girmekten, onları vurmaktan kaçındıkları da bilinen bir durumdur.

Efe ve zeybekler kendi aralarında kuş ötüşü, ıslık, çeşitli hayvan seslerini taklit gibi bazı özel haberleşme işaretleri ve yeri geldiğinde yalnız kendilerinin anladığı söz ve deyimler kullanırlar, güvenlik amacıyla günlük parolalar tespit ederlerdi. Bu özel işaretleri ve parolaları kendilerinden başka kimse bilmezdi.

“Bir posta iki aslan sığmaz” ya da “İki koç başı bir kazanda kaynamaz” diyen büyük efeler, aynı zamanda, aynı dağlarda bulunmazlardı.

Bunun nedeni vardır. Çünkü herhangi bir nedenle her zaman karşı karşıya gelebilirler. Bu durumda mutlaka birine zarar gelecektir. Ayrıca dağlar etkinlik alanlarının önemli bir bölümüdür. Bu nedenle bir büyük efe yüze indi mi, diğer kızanlarını toplar, dağa çıkar. Kendini korumaya çalışır. Bu konuda en büyük çatışma, Ege dağlarında yıllarca Çakırcalı Mehmet Efe ve Çamlıcalı Hüseyin Efe arasında yaşanmıştır.

12/01/2009

TÖRELERİMİZ GELENEKLERİMİZ GÖRENEKLERİMİZ

Kategori: Eğlence, EŞİTLİK, FAYDALILIK, Hayat, Nezaket, Sevgi, Töre Kavramı — okuz @ 15:43

Töre
     Törenin sözlük anlamı “kanun,nizam ,yasa “dır.Töreye uygun olmayan hareket ve davranışlarahlak dışıdır.
 
    Toplum nesillerden beri öyle yapıla gelmiş,yaptırım gücü gelenek ve göreneklere göre daha fazla olan bu tutum ve davranışları töre olarak kabul etmişlerdir.İyi davranışları kendine mal ettiği gibi kötü  olaylarıda redddetmiştir.
 
    Asker ailelerine yardım etmek,bir düğünde el birliği yapmak,işleri paylaşmak ,fındık toplamalarda imecelere katılmak ,parasal yardımlarda bulunmak vb.iyi davranışlara örnek törelerdir.Hırsızlık,bir kadın ile erkeğin yasak ilişkisi törelere ters düşün çirkin davranışlardır.Kişi zamanla cezasını ceksede köylünün zihninden silimez ve toplum  bu tür kişilere kötü gözle bakıp onları dışlar.
 
  köyümüzde yaptırım gücü kuvvetli töre yoktur.Töreler nesilden nesile aktarılarak ve günümüz şartlarına uygun hale getirilerek gelenek ve adet halini almıştır.Törenin uygulanmaması halinde devreye giren cezalandırıcı özellik ortadan kalkmışsadece ayıplama ve toplum dışı edinme özellikleri kalmıştır.

İMECE
   Bugün töre olarak kabul edilmeyen sadece karşılıklı yardımlaşmak için yapılan ve kişi isteğine bağlı imeceler uygulamaların en güzel örneklerinden biridir.
 
   İmece,beraber birçok kimsenin toplanıp,elbirliği ile bir kişinin işi ni görmesi ve herkesin işinin sıra ile bitirilmesidir.İmecede konu komşu toplanıp işleri el birliği ile yaparlar.Böylece işlerini kısa sürede bitirirken hoşca vakit geçirilerek manevi yorgunluk da duyulmaz.
 
   Yöremizde yapılan imeceler: Bel imecesi, ekin imecesi, mısır soyma imecesi,fındık toplama ve fındık soyma imecesi gibi sayabiliriz.Bu imeceler geleneklerimizde eski işlevselliğini yitirmiş gibi görünmektedir.

Bel İmecesi
   İmece sahipleri komşularını imeceye akşamdan çağırır.Çağıranlar ertesi sabah iş yerine belleri ile birlikte gelir.Çalışmaları akşama kaddar sürür.Öğle yemeği imece sahibi tarafından verilir.

Ekin İmecesi
   Kuşluk vaktine kadar sürer,yemeksizdir.Mısır tarla üzerine atıldıktan sonra bir kenardan kazılmaya başlanır.Bu imeceden muhakkak bir kemençeci kemençeye uyarak türkü söyler.Kazmalar hep birlikte iner istekle çalışılır.

Mısır Soyma İmecesi
   Gece yapılan bu imecede gençler çok heyecanlı olan tura oyununu oynarlar.

Fındık Toplama ve Soyma İmecesi
   Fındık toplama imecesi günümüzde eski işleviyle kalan tek imece türlerinden olup ,fındık soyma imecesi ise eski işlevini teknolojiye , fındık soyma makinalarına bırakmıştır.

KONUK AĞIRLAMA
   Yöremizde konuk “Tanrı misafiri”dir.Evler küçük olduğundan konuk odalarına rastlanılmaz;ama elden geldiğince misafir rahat ettirilmeye çalışılır.Bazı köylerimizde köy konakları vardır.Misafirler burada ağırlanır.
 
   Yazın konuklar eğer günlük oturmaya geldilerse evin önündeki bahçede ağırlanır.O kişiye , evde yakınlık gösterilir ve ailenin gücünün üstünde yiyecekler çıkarılır.Konuklar yatılı gelmişlerse temiz yataklarda yatırılır.Ayrı bir oda açırılır.
 
   Türk misafirperverliği yöremizde bütünüyle gözükmektedir.Fındık toplama ve fındık harmanlama , ayıklama zamanında misafirliğe gidilmez.Herkes fındık ayından bir an önce cıkmak için çabalar.

TÖRE DÜZENİ,ÖRF,ADET,GELENEK ve GÖRENEKLER 
  Örfler çoğu zaman toplumun katı beklentileri olarak nitelenen bir takım örnek tutum ve davranışlardır.Örfler aynı zamanda toplumu ,herhangi bir değer sisteminin bünyesini oluşturan temel taşlarını da temsil ederler .Bu değerler sistemi,toplumsal yapının durumuna göre giderek özel bir hukuk sistemine göre ya da o sistemdeki bir yasa maddesine de gerekçe olur.
  Örflerin bireyle birey,bireyle aile,bireyle komşu ve akrabalar , bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri,davranışları ,tutum ve tavırları düzenleyen ve belirleyen işlevleri vardır.Toplumun her üyesini sürekli olarak baskı altında tutan örfler, zorlayıcı yaptırıcı ya da yasaklayıcı yaptırımlarıyla bireyin grupla cemaatle ya da toplumla uygunlaşımını sağlar.Öte yandan cins,taş,sınıf ve mesleklere göre belirlenmiş çeşitli örfler bunlar arsında bağlantıyı koruma,kollama,pekiştirme ve denetleme işlevleriyle de yüklüdürler.
 
   Örflere karşı çıkma kimi toplumlarda yasaya karşı çıkmakla bir tutulur,hatta bu zaman zaman yasalarında üstüne çıkarak katı ve bağımsız bir tutumla birey cezalandırılır. 

Adet
 
   Adetler tıpkı örfler gibi birçok sosyal içerikli ilişkiyi düzenlemekte,yönetmekte ve denetlemektedirler.Toplumsal yaşamın düzenli gitmesine,kuralların uygulanmasında adetler etkili olmaktadırlar;örnegin karşılama ve uğurlamalar; yemek ve sofra düzenleri; geçiş dönemleriyle ilgili kutlama ve kutlamalar; kız isteme, nişanlık ve evlenme usülleri; cinsler,yaş grupları,meslek mensupları arasındaki ilişkilerin biçimleri gibi şeyler adetin alanına girer.
 
   Adetler çeşitli kökenlerden kaynaklanmış ve biçimlenmişlerdir;bunlar içerisinde geçmiş zamanlarda yaşama biçimleri ,dünya görüşleri,ilginç rastlantı ve olaylar önemli bir yer tutarlar.Bir toplumda ,toplumun bütününü ilgilendiren adetler olduğu gibi,çeşitli mesleklerin , mezheplerin,etnik grupların vb. kendilerine özgü adetleri vardır.Adetlerin pratikteki uygulanışı giderek gelenekleşmesini sağlayan bu konuda bilinçli yada bilinçsiz görev üstlenen yaş ve cins gruplarıyla dinsel liderler,dernek yöneticileri,oyun grubu başkanları bulunmaktadır.Kimi adetler oldukça durağan ve sürekliyen, kimisi de zamanla değişebilen niteliktedir.

GELENEK
 
   Gelenekler geniş anlamıyla bir kuşaktan ötekine geçirilebilen bilgi,tasarım,boş inanç,yaşantı biçimi;daha geniş anlamıyla da maddi olmayan kültürdür.Dar anlamda ise, kuşaklar boyunca bir toplumun kutsal ya da politik işleri gibi önemli konulardaki görüşleridir.Gelenekler,sözlü ve yazılı olmak üzere iki bölüme ayrılır.Tıpkı adetler gibi ,ama onlardan daha  güçlü olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde ve denetlenmesinde önemli rol oynar nitelikleri bakımından genellikle tutucu olan gelenekler aile,hukuk,din ve politika gibi toplumsal kurumlar üzerinde etkilidirler;bilim ve sanat,geleneklerin daha az etkisinde kalır.Bireyin bağlı bulunduğu grubun yada toplumun geleneklerine karşı çıkması ,bu karşı çıkışın derecesine göre bireyin toplulukça aforozundan saldırıya uğramasına,hoş görülmesinden alaya alınmasına kadar genişleyen tepki  türlerinde biçimlenir.Geleneklerin tıpkı örfler gibi yasalarla belirlenmiş türleri vardır.Yasa geleneklere ve  onlara aykırı davranışlar için  verilecek olan cezaları bu ölçüye sokmaya çalışır.Gelenekler,genellikle yasalardan çok daha geniş bir alanı yönetirler.
 
   Göreleliler gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Gelenek ve görenekler halk üzerinde birleştirici ve bütünleştirici etkilere sahiptir.İlişkilerde dostluk ve akrabalık yönlerini güçlendirir.

GÖRENEK
    Göreneğin ,örfe,adete,geleneğe bakarak yaptırım gücü daha zayıftır.Örfteki yapılma zorunluluğu,adetve gelenekteki yapılmalı özelliği,görenekte yapılabilmeli özelliğini alır.En yalın anlamıyla bir şeyi görüle geldiği gibi yapma alışkanlığı olan görenek,öteki sosyal alışkanlık gibi gerekli ve uygun görülenleri kapsar.Ama bunların mutlaka yerine getirilmesini istemez .Öteden beri yapıla gelmekte olan ,fakat henüz adet durumunu kazanmamış olan bu davranış biçimlerine grubun,toplumun gelişmesine uygun yenilikler eklenir.
 
    Görenekler günlük yaşantımızın gerekli gördüğü  ilişkilerin düzenlenmesinde ,bireyler arasındaki sürtüşmeleri azaltmakta ,toplumsal ilişkilerin kolaylaşmasında ,belirleyici rol oynar.Komşu ziyaretlerinde ,hasta yoklamalarında ,alışverişte,tanışma ve tanıştırılmalarda nasıl davranılacagını belirleyerek ilişkilerin düzenli gitmesine yadımcı olur.

 Mayıs Yedisi   
Mayıs Yadisi adlı Rumı takvıme göre konulmuştur.Rumi takvime göre 7 mayıs,kullanmakta oldugumuz miladi tak. göre ise her yıl mayıs ayının 21, gününe denk gelmektedir.Mayıs yedisi  geldiğinde dere ile denizin sularının birbirine karıştığı yerden su alınır.Su alma işi özellikle “seher vakti”nde yapılır. Özellikle yeni doğmuş çocuklar ile nazara ,sihire yakalandıklarına inananlar bu suyla yıkanır.Yıkanma sırasında dualar edilir.Böylece gelecek yılın mayıs yedisine kadar korunulmuş olur.

   Bu gelenek ,denizden uzak iç kesimlerdede uygulanır.Mayıs yedisinde dere ile denizin karıştığı yerden su alamayanlar ise seher vakti arasında besmeleyi çekerek evden çıkarak yedı ayrı gözden (kaynaktan)kaplarına su ile doldururlar.Yine nazarsa,sihire ve büyüye karşı bu suyla yıkanırlar.

Mart dokuzu
 
    Mart Dokuzu geleneği ,ölüm ve hayat ile ilgili olup halen sürdürülen bir gelenektir.İnanılır ki ,Martın dokuzuncu gününde tüm cadılar toplanır.Kimi kedi,kimi sinek,kimi köpek şeklinde kılık değiştirerek kırkını aşmamış çocukları yerler.Bu nedenle Martın dokuzunda kırkını aşmamış çocuklar özel bir dikkatle korunulur.Tahta yemek kaşıkları içinde su bırakılır.Amamç cadıların yemek yenilen kaşıklara ağızların sürüp kirletmelerini engellemektir.

Ayakbağı Kesme
 
Kimi yürüme güçlüğü çeken çocukların ayaklarında adım atmalarını engelleyen bir bağ olduguna inanılır.Bunun için ya bir üzüm teveğinden yedi kere çekilir ya da herhangi bir ailenin ilk çocuğu ,yeni doğmuş bir bebeğin ayağına üç kere ip bağlayarak koparır.Böylece bebek ayakbağından kurtulmuş sayılır.

Kız Kaçırmak
 
Kız kaçırma olayı günümüzde çok az vuku bulunmaktadır.Bu olay daha çok iki tarafın rızasıyla olmaktadır.Ancak eski yılarda kız kaçırma zor kullanarak da olmaktaydı.M.Lermiolu,eski yıllarda kız kaçırma olaylarını şöyle anlatmaktadır:”Evlenecek delikanlı seviştiği kızın yolunu bekler veye bulunduğu yeri tespit eder,bizzat veya arkadaşlarının yardımı ile kızı kaldırıp kaçırırdı.Bazen bu kaçırmalarda zor da kullanılardı.Bu hal zorla kaçırılan kızla kaçıran delikanlının yakınakrabaları arasında kanlı hadiselerin doğumuna sebep veriridi.”Köylerimizde bu iptidai ve çirkin adetten başka başlık usulüde cari idi.Evlenecek olan delikanlı ,evleneceği kızın babasına “başlık” namı altında tarafların içtimai ve mali seviyelerine göre bir miktar para vermek mecburiyetinde idi.

09/01/2009

TÖRÖ

Kategori: Töre Kavramı — okuz @ 13:33

“Törö” Kırgızlarda bir köyü kasabayı idare eden kişilere verilen addır. Bir nevi küçük padişah anlamında kullanılır. Cengiz Aytmatov’un babasının adı Törökul Aytmatov’dur. Törebek, Törebay, Töregeldi diye isimler de vardır. Örf Adet kelimeleri karşılığı örp-adat kelimesi kullanılır. Salt-sanaa kelimeleri ise yapılmazsa olmayan, yapılması yasak olan şeyler için, gelenek ve görenekler için kullanılır. Salt kesin kurallar, sanaa ise endişeleri, yapsam mı yapmasam mı diye düşünülebilecek şeyleri kapsar. Tutum ve davranışlar için cürüş-turuş kelimeleri kullanılır. Cürüş-turuş ereceleri (kuralları) vardır. Bunlara görgü kuralları da denilebilir. Oybilgi adlı kitapta cürüş-turuş (dini ağırlıklı) bilgiler yazılmıştır.

Uluğga urmat, kiçüügö ızaat Kırgızlarda da Türk Töresinin temel kuralıdır.

 

Almazbek Asanbay’dan derlenmiştir.

06/01/2009

TÜRKLERİN DEVLET ANLAYIŞI

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Töre Kavramı — okuz @ 14:23

9-CİHANGİRLİK:
TÜRKLERİN İMPARATORLUK KURMA VE
YÜCELTMESİNDEKİ ANLAYIŞ
Bir milletin devlet kurma ve bu devleti yaşatma yeteneği hiç şüphesiz, o milletin kendisine has
değerlere sahip olmasıyla ilgilidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkler’in tarih boyunca kurmuş
oldukları devletlerin çokluğu, Türklerin teşkilâtçı bir millet olduklarını gösterir. Türklerin devlet kurma
ve yaşatmasındaki anlayışı izah edebilmek için Türk kültürünü, vatan ve millet anlayışını, hâkimiyet
telâkkisini ve idarî ve askerî yapılanmasını anlamak gereklidir.
Türk Kültürü
Bir milletin tarih boyunca meydana getirdiği maddî ve manevî unsurların bütünü, o milletin kendine
has “değerleri”dir. Gündelik hayattan devlet hayatına kadar bütün bir yaşayışı içine alan bu değerler
manzumesi “kültür”ün konusunu teşkil eder. Dolayısıyla, dil, edebiyat, sanat, içtimaî ve iktisâdî
hayat vs. hep bir kültürün ortaya çıkardığı ve şekillendirdiği veyahut bir kültürü şekillendiren ve
yaşatan unsurlardır. İlk bakışta girift görülebilen bu izah aslında gayet basittir. Nitekim bazı
sosyologlara göre kültür; her şey unutulduktan sonra akılda kalandır.
Yani hayatın tabiî akışı içerisinde aile ve çevreden kazanılan âdeta şuuraltında mevcut bir davranış
biçimidir. Ferde münhasır gibi görülen bu davranış biçimi, topluma şamil olduğu zaman “millî kültür”
adını alır. Dolayısıyla millî kültür, bir topluluğu “millet” haline getirebilir. Fakat her kültür, her toplumu
millet yapmaya da yetmez. Nitekim Afrika veya Avustralya’daki ilkel kabileler, eski ve farklı bir
kültüre sahip oldukları hâlde, günümüzde dahi, millet kavramından bihaber yaşamaktadırlar. Ancak
kendini geliştirebilen, özünü bozmadan kendini yenileyebilen kültürler güçlü bir millet ve devlet
geleneğine sahip olabilir.
Milleti yaşayan bir varlık olarak düşünecek olursak, onu hayatta tutan yegâne gıdanın kültür
olduğunu görürüz. İşte bu sebeple, millî kültür ile beslenen ve mücehhez kılınan halkın “organize”
olmuş biçimine “millet” denilmektedir. Milletin oluşturduğu yüce organizasyon ise “devlet”i ortaya
çıkarır. Bazı ilim adamları bu tanımları kültür ve medeniyetle karşılaştırarak bir sonuca varırlar.
Onlara göre millet veya milliyet, “millî kültür” ile “medeniyet” ise “devlet” ile irtibatlıdır. Irk, dil, din ve
coğrafya kültür ve medeniyetin müşterek unsurlarıdır. Bu unsurlardan birkaçına sahip olabilen
medeniyeti, kültürden ayıran en önemli husus ise, medeniyetin “beynelmilel” olabilmesidir. Özellikle
din ve coğrafya birliğinden kaynaklanan medeniyetlerde bu durum daha açık bir biçimde görülebilir.
Bu açıdan ele aldığımızda, medeniyet tek bir kültürden oluşmaz. Meselâ İslâm medeniyeti Arap,
Fars ve Türk kültürlerinin bir sentezi durumundadır.
Bozkır medeniyeti olarak adlanan aynı coğrafya ve yaşayıştan beslenen medeniyette ise aslî unsur
“Türk kültürü” olmuştur. Çünkü Türk millî kültürü, tekamül edebilme özelliği ile Orta Asya
coğrafyasında baskın bir kültürdür ve kısa zamanda milletleşmeden devletleşmeye
sıçrayabilmektedir.
Hâkimiyet Telâkkisi
Türklerin en erken devirlerden beri oluşturdukları devlet anlayışı, diğer milletlerden ayrılır. “Türk Cihan
Hâkimiyeti”, “Nizam-ı âlem ülküsü” gibi anlayışlarla ifade edilen “üniversel” yani “cihanşümul” devlet
fikrinin temelinde elbette Türklerin üzerinde bulunduğu coğrafyanın, yaşayış ve inanç tarzının etkisi
büyüktür. Bunları bilmeden Türk milleti ve devletini izah edebilmek, Türklerin imparatorluklar kurma
ve yaşatma başarısını anlayabilmek oldukça güçtür.
Devlet bir anlamda milletin en üst seviyede organize olmuş şeklidir ve bu anlamıyla günümüzde
hemen her devletin yapılanması birbirine benzer. Ancak devlet anlayışı, milletlerin tarih ve kültürü ile
doğrudan ilişkilidir. Bu sebeple Türk devlet anlayışı kendine mahsus özelliklere sahiptir. Devleti
tanımlayan veya devletin unsurlarını oluşturan kavramlar dahi, Türklerin köklü ve kendine has bir
devlet fikrine sahip olduklarını gösterir. Daha önce de belirtildiği gibi Türk devletleri “cihanşümul” bir
anlayış ile oluşturulmuştur.
Yani cihana hâkim olma ve yönetme düşüncesi tarihte kurulan Türk devletlerinin ortak hususiyetidir.
Bu düşüncenin oluşmasında elbette eski Gök Tanrı inancının izleri görülür. Nitekim Göktürk
Kitabelerinde bu anlayış açık bir şekilde dile getirilmiştir:
Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisin arasında kişioğlu (insanoğlu) yaratılmış ve
kişioğlunun başına babam, amcam Bumin ve İstemi kağanlar Tanrı tarafından oturtulmuştur”.
Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, Türk kağanı ilâhî bir menşeden yani Tanrıdan devlet kurma ve
yönetme yetkisini (kut) almaktadır. Kut sahibi kağan, dünyayı yönetme gibi ağır bir mesuliyeti
üslenirken, insanoğlunun huzur ve refahını ön plânda tutmak zorundadır. Dolayısıyla, batıdaki
“imperium=imparatorluk” kavramı ile Türklerdeki devlet kavramı özünde birbirinden farklıdır. Batıda
imperium anlayışı her hâl ve şartta ceberut bir “hükmetme” ve “kazanma” esasına dayanır. Bu
anlayış, çok uluslu bir imparatorluğun zaman içerisinde, diğer milletleri “sömürge” olarak görmesine
yol açmıştır. Türk tarihinde ise bu anlamda hiçbir “imparatorluk” yoktur. Çünkü Türk devletinin temel
felsefesinde, “almak” değil “vermek” esastır. Devlet kelimesinin “saadet, huzur” anlamında
kullanılması dahi bunu gösterir. Türk devleti adalet içerisinde, töreye bağlı olarak bütün zenginliğini
halkına dağıtır. İşte bu sebepledir ki Türklerde zengin yani “bay” kişi, malı mülkü çok olan kişi değil,
onu halkıyla paylaşan kişidir. Bey olmanın gereği budur. Türklerin kısa zamanda devlet kurmalarının
ve başka milletlerin de bu devlete itaat etmelerinin özünde bu anlayış yatar.
Devleti Oluşturan Unsurlar
Günümüz devlet kavramına göre devletin oluşabilmesi için şu unsurların bir arada bulunması
gerekmektedir; ülke, millet, siyasi hâkimiyet ve teşkilâtlanma. Türkler en eski çağlardan beri bu
unsurları esas alan pek çok devlet kurmuş ve yaşatmıştır. Gerek İslâm öncesi olsun, gerek İslâmî
dönemde olsun kurulan her Türk devleti birbirinin devamı niteliğindedir. Çünkü, devletlerin adı veya
coğrafyası farklı da olsa, Türk devlet anlayışı umumî hatlarıyla hep aynı kalmıştır.
Vatan ve Millet Anlayışı
Üzerinde yaşanılan coğrafya, milletlerin kültüründe, dolayısıyla yaşayış ve inançlarında önemli bir
yer tutar. Ancak coğrafyayla bütünleşebilen bir millette vatan ve devlet anlayışı gelişebilir. Günümüz
Türk dünyasını da göz önünde bulundurduğumuzda aynı sonuca varılabilir ki, Türklerin eskiden beri
yaşadıkları topraklar, nispeten yüksek plâtolarla çevrili, su kaynaklarına sahip, yaylak ve kışlak
alanlarının bulunduğu, uçsuz bucaksız bozkırlardır. Bu özellikleriyle Türk coğrafyası daha çok
hayvancılığa müsait bir hayat tarzını ifade eder. Ancak kendine ve hayvanlarına yetecek ölçüde
ziraat da yapılır. Atın bu geniş coğrafyada ayrı bir önemi vardır. Yaylak ve kışlak hayatının
vazgeçilmez unsuru olan “konargöçer”lik, Türklere has bir yaşayış biçimidir. Konargöçerlik, ilkel
göçebelik ile karıştırılır.
Halbuki bu tip hayat tarzında, iki menzil arasında (yaylak ve kışlak) töre yani hukuk ile sınırları
çizilmiş bir gidip gelme söz konusudur. Yani göçebelikte olduğu gibi herhangi bir hukuka bağlı
olmayan, gelişigüzel bir göç söz konusu değildir. Dolayısıyla “karnının doyduğu her yeri” makbul
gören göçebelikte vatan mefhumu gelişmezken, Türk konargöçerliğinde, yer ve sub (su) “ıduk” yani
mukaddes addedilir ve bu inanış, güçlü bir vatan anlayışını ifade eder. Büyük oranlarda hayvan
sürülerine sahip olan Türk boyları, bir taraftan kutlu saydıkları coğrafya ile uyum içerisinde hayatlarını
idame ettirirken, diğer yandan öteki boylar ile “töre” gereği münasebetlerini geliştirirler. Çünkü aynı
tarz yaşayışa sahip olan boylar, gerektiğinde sürülerini birleştirerek, tabiî afetler, kuraklık, otlak
darlığı vs. gibi durumlarda ya da düşmanlarının saldırıları karşısında, iş birliği yapmak zorundadır. Bu
ve benzer sebepler Türk konargöçerlerini birlikte yaşamaya tasa ve sevinçte birliğe kısacası “millet”
olma şuuruna götürür. Sınırları belirli bir coğrafya üzerinde siyasî örgütlenmeye giden milletin ortaya
çıkardığı hükmî kişilik ise devlet olarak nitelendirilir.
Bugün yanlış olarak doğrudan doğruya milletin karşılığı olarak kullanılan “ulus”, aslında üzerinde
halkın yaşadığı belirli bir idarî taksimata ayrılmış toprak parçasıdır. Bu anlamıyla Türkler “ulus” veya
“uluş” sözünü, eyalet anlamında kullanmışlardır. Ancak bu kavram dahi vatan ile milletin birbirinden
ayrılmaz olduğunu göstermektedir. Türklerin devlet için “il” sözünü kullanması da bu anlayışı
doğrular. Göktürk, Uygur ve Karahanlı çağında il kavramı doğrudan devlet sözünü karşılamıştır. Bu
devlet, belirli sınırları olan, üzerinde halkın yaşadığı bir devlettir.
Teşkilât
Türkler yukarıda da belirttiğimiz gibi, en eski çağlardan beri güçlü bir millet anlayışına sahiptir. Millet
için Göktürk Kitabelerinde “bodun” veya “budun” ifadesi kullanılmıştır. Bodun sözü, bod veya boy
olarak günümüze kadar gelen ve insan vücudunu karşılayan bir kelimedir. Dolayısıyla, ahenk
içerisinde birbirini tamamlayan bir işleyiş yapısına dayanan sosyal birlik veya kabileler için de aynı
kullanılmıştır. Ancak daha çok milletin temelini teşkil eden güçlü sosyal birlikler bodun olarak
nitelenir ve “bağımsız, illi ve kağanlı” Türk milletini ifade eder. Göktürk Kitabelerinde, devleti kuran
boylar için Türk budun tabiri kullanılır. Bu anlamda Türgeşler, Oğuzlar için “Türküm budunum”
denilmektedir. Dolayısıyla kitabelerde geçen Türk budun siyasî bir birlik içerisinde yaşayan hür,
müstakil bir ve beraber olan boyları kucaklayan geniş ve gelişmiş bir kavramdır. “Türk Sir Budun”
tabiri de bu anlamda birleşik Türk boylarını karşılar. Bir araya gelememiş, dağınık boylara ise
kitabelerde “Tölös (Töles)” denir. Kısacası budun veya milletin, devlet ve kağana sahip, siyasî bir
birlik oluşturmaları şarttır. Nitekim boyları ifade eden “ok” tabiri de bu açıdan değerlendirilmelidir. On-
ok, Üç,ok, Boz-ok gibi Oğuz kollarının adında görülen “ok”, sosyal ve siyasî açıdan belirli bir birliğe
bağlı olan boy anlamına gelir. “Ok”suz olan boy, hiçbir otoriteyi tanımayan, asi grup demektir. Bu
sebepten dolayı Türklerde ok tâbiliğin sembolüdür.
Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Han, üç küçük oğlunu temsil eden Üç-Ok’lara sembol olarak ok, üç
büyük oğlunu temsil eden Boz-oklara ise sembol olarak yay verir ve şöyle der; “Nasıl ki ok, yay
kendisini nereye çevirirse oraya gitmek zorunda ise, küçük oğul da (hâkim olan) büyük oğula öyle
tâbi olmak zorundadır”. Bugün Anadolu’nun bazı bölgelerinde, düğün merasimlerine davet edilmek
üzere düğün sahibinin, yakınlarına “okuntu” yollaması da bu anlayışın değişik bir ifadesidir.

Kısacası, Türklerde bodun veya millet, birlikte yaşama arzusu gösteren, siyasî bir teşkilâtlanmaya
sahip hür ve müstakil topluluktur. Ortak hedef ve gayeleri olan insanlar, elbette aynı tarih, kültür ve
yaşayışa sahip olurlarsa, bir ve beraber olurlar. Milliyet duygusunun gelişmesinde ortak değerleri
benimseme ve onlara sahip çıkma bu açıdan önemlidir. Nazizm ve faşizm’de görülen üstün ırk
anlayışı veya komünizmde ütopya olarak kalan işçi sınıfının hâkimiyetine dayalı “proletarya
diktatörlüğü” düşüncesinde, bütün bir milleti ve insanlığı kucaklayan ortak değerlerin olamayacağı
açıktır. Türk tarihinde bizi komplekse düşürecek bu tür en ufak bir örnek dahi yoktur. Aksine
Türklerde millet telâkkisi, ayırıcı değil birleştirici bir unsur olarak düşünülmüştür. Meselâ Mete, Hun
devletini kurduktan hemen sonra Çin hükümdarına yazdığı mektupta “Eli ok ve yay tutan herkes Hun
oldu” der. Eğer dar anlamda kabileci bir anlayış Türklerde olsa idi, Selçuklu devletinin hanedanı
oluşturan Kınık boyunu; Osmanlıların Kayı’yı devletlerine isim olarak seçmeleri gerekirdi.
Aksine Osmanlılarda millet kavramı yalnız Türkleri kapsamıyor, devlet içindeki tüm insanları içine
alıyordu. Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ve “Türkiye Cumhuriyetini kuranlara ve burada
yaşayanlara Türk denir” tanımlaması da, bütünleştirici bir anlayışın ifadesidir. Osmanlının bir cihan
devleti hâline geleceğini kerametiyle önceden bildiren Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e vasiyeti
Türklerin ne kadar ulvî bir anlayışa sahip olduklarını göstermesi açısından çok anlamlıdır;
“Ey oğul! Beğsin, bundan sonra öfke bize uysallık sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik-
yanılgı bize, hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize,
adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey oğul bundan sonra
bölmek bize, bütünlemek sana.”
Böyle bir örnek başka hiçbir millet ve devlete nasip olmamıştır. Türk devlet anlayışının temellerine
inecek olursak, Şeyh Edebalı’nın sözlerini daha iyi anlayabiliriz.
Devlet Anlayışı ve Hükümdar
Daha önce de belirttiğimiz gibi Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini esas alan ilâhî kaynaklı bir
hâkimiyet esasına dayanır. Tanrı yönetme yetki ve gücünü Türk kağanına vermiştir. Kitabelerde bu
durum; “kutum var olduğu için, tanrı yarlıgadığı için özüm kağan oldu.” şeklinde sık sık geçmektedir.
Tanrı, Türk’ün yeri suyu ıssız kalmasın diye kağanlık görevini tevdi etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî
menşeli olduğu bu anlayış, İslâmî döneme girildiğinde de nispeten devam etmiştir. İslâmî dönemde
de aleme nizam verme ülküsü “gaza ve cihat” yoluyla sürdürülmüştür.
Türk devlet anlayışına göre devlet hanedanın ortak malıdır ve sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan
azaları taht üzerinde hak iddia edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı tarihine kadar bütün Türk devletleri
tarafından korunmuştur. Ancak batıda olduğu gibi yönetme yetki ve kudreti babadan oğula süren ve
soy asaletine bağlı olan bir anlayışla açıklanamaz. Aksine Türklerde hükümdarlık “liyakat” ile
kazanılır. Kutadgu Bilig’de devlet yönetiminin esasları açık bir şekilde ortaya konmuştur. Buna göre
bir kişinin kağan olabilmesi için şu üç özelliğin tanrı tarafından kendisine bahşedilmesi gerekir; 1-
Kut, 2-Ülüg, 3-Yarlık.
Kut, doğrudan doğruya tanrının bir kişiye devlet yönetme güç ve yetkisini vermesidir. Zaman
içerisinde bu kavram doğrudan doğruya devletin kendisini ifade eder olmuştur. Yarlıg da umumiyetle
kut kavramı ile beraber kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu söz, tanrının emir ve bağışlamasını ifade
eder. Tanrının devlet yönetme yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de yeterli değildir. Bu
özelliklerin yanı sıra kağanın iyi talih ve kadere sahip olması yani ülüg’ünün de bulunması gereklidir.
Bütün bu özellikleri şahsında toplayan kağan kül yani şan ve şöhret sahibi olabilir.
Kutadgu Bilig’de devlet idaresi şahıslarla sembolize edilmektedir. Eserde Gündoğdu adlı şahıs,
hâkimiyeti yani hükümdarı; vezir Aydoğdu, devlet anlamında kut’u ve vezirin oğlu Öğdülmüş ise aklı
temsil eder. Hükümdar devlet yönetiminde Aydoğdu ve Öğdülmüş tarafından frenlenir. Aslında bu
şahıslar kağana Türk töresini hatırlatır. Çünkü Türklerde “İl gider töre kalır” felsefesi esastır. Devletin
bekası ancak töreye bağlı olmasına bağlıdır. Türk töresi üç saç ayağından oluşmaktadır; könilik,
uzluk ve tüzlük.
Könilik, adaletin karşılığı olarak kullanılır. Hükümdarın ve dolayısıyla devletin adil olması, adalet
dağıtması şarttır. Kamu vicdanının sağlanması Türk töresinin en önemli özelliğidir. Uzluk ise akıl ve
mantık demektir. Türk töresi us yani aklı ön plânda tutar. Zaten törenin kendisi de Türklerin uzun
geçmişi içerisinde akıl ve irade ile şekillenen davranış biçimlerinin kurallara bağlanmış bir ifadesidir.
Türkçemizde yer alan uzlaşma da insan ilişkilerinde veya devlet ile halk arasındaki münasebetlerde
aklı ön plâna alarak ortak bir noktada buluşmayı anlatır. Könilik ve uzluk’un tamamlayıcısı
durumunda olan tüzlük ancak adalet içerisinde uzlaşmış toplumlarda görülür. Çünkü tüzlük, eşitlik
içerisinde sağlanan nizam demektir. Türk toplum ve devlet anlayışında insanlar hak ve
yükümlülükleri bakımından eşittir. Düzen ve tüzük sözlerinin içerisinde aslında bu kavram vardır.
Asayiş ve düzen ancak, törenin gereği olan “tüzlük” ile sağlanır. Eşitlik sözü bazı dış ideolojik
akımlarda sınıf çatışmaları ve yöneten- yönetilen ya da ezen-ezilen ikilikleri üzerine kurulmuştur.
Halbuki Türk devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu ikiliklere yabancıdır. Türk devleti sadece
kendi milleti için değil, hâkimiyetine aldığı başka milletler için de Türk töresine uygun hareket
etmiştir. Osmanlı Devleti’nin bugün üç kıt’aya yayılmış, üzerinde 35 devletin kurulduğu büyük bir
coğrafyayı ve değişik milletleri barış içerisinde, 600 yılı aşan bir süre bir arada tutmasının özünde bu
gerçek yatar.
Her şeyden evvel Türklerde kan asaletine dayanan asillik, aralarında uçurumlar bulunan kast veya
sınıflar yoktur. Türklerde millet devletin devlet de milletin hizmetindedir. Soy asaletinin yerine liyakat
esas alınmıştır. Meselâ Oğuz töresine göre 24 Oğuz boyu aynı atanın soyundan gelir. Dolayısıyla bir
boyun ötekinden asil olması mümkün değildir. Ancak Oğuz töresi ile belirlenen ve temelde liyakatını
ispat etmiş olan boylar, Oğuz yaşayışında ve teşkilâtında sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz’un
en büyük oğlu olan ve Osmanlı devletini kuran Kayı’dan başka bir boyun devlet kuramaması
gerekirdi. Halbuki Oğuz teşkilât yapısında en küçük yani 24. boy olan Kınıklar Selçuklu devletini
kurmuşlardır.
Nasıl ki Türk devletiyle milleti arasındaki münasebetler, könilik, uzluk ve tüzlük gibi üç temel unsura
dayanan Töre ile tespit edilmişse, Eski Türk toplumunda boylar arasındaki münasebetler de ongun,
orun ve ülüş gibi yine töreye dayanan üç temel kavram ile tanzim edilmiştir. Türk sosyal hayatındaki
nizam aslında devlet anlayışına olduğu gibi aksetmektedir. Dolayısıyla bir boyun içtimaî hayattaki
yeri aynı zamanda onun devlet içerisindeki hatta askerî teşkilâttaki mevkiini de belirler. Çünkü
yukarıda izah etmeye çalıştığımız gibi, devlet, millet ve ordu Türklerde iç içe girmiş unsurlardır.
Hunlardan Osmanlılara uzanan büyük tarihi çizgide, Oğuzlar, bizim de içerisinde bulunduğumuz,
Batı Türklüğünün ana gövdesini oluşturmaktadır. 24 Oğuz boyundan ibaret Oğuz içtimaî teşkilâtı,
Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı devlet ve askerî teşkilâtlanmasından örnek alınmıştır.
Oğuznamelerde edebi biçimde ifade edilen bu yapılanmada Oğuzlar iki ana gruba ayrılır; Sağ kolda
bulunan ve hâkim olan Boz-oklar (Gün, Ay ve Yıldız), sol kolda bulunan ve tâbi olan Üç-oklar (Kök,
Dağ ve Deniz). Dede Korkut Oğuzlarında İç-oğuz (Üç-ok) ve Dış-oğuz (Boz-ok) biçiminde anılan bu
ikili teşkilât Hunlarda Kuzey-Güney, Göktürklerde Doğu – Batı şeklinde yaşatılmıştır. Selçuklu ve
Osmanlılarda ise sağ ve sol Beylerbeyiliği, Anadolu ve Rumeli kadıaskerliği vb. biçimde ifade
edilmiştir. Bu ikili yapının içerisinde yer alan üç kol ve bu kollara ait dörder oğul, 24′lü sistemi
tamamlarlar. Hunlardan Osmanlılara kadar, özellikle askerî yapılanmada bu 24′lü sistem az çok
muhafaza edilmiştir.
Oğuz teşkilât yapısında her boyun mevkii, sahip olduğu ongun, orun ve ülüş ile belirlenir. Meselâ
Günhan oğullarının ongunu, yani onların sembolü şahindir. Ayrıca 24 boyun her birine ait bir damgası
bulunmaktadır. Teşkilât düzeninde her boyun nerede oturacağı yani orun’u da tespit edilmiştir.
Büyük oğulu ve hâkimiyeti temsil eden Boz-oklar toyda veya divanda sağ tarafta yer alırken, küçük
oğul durumundaki Üç-oklar solda bulunurlar.
Boylar teşkilât içinde sahip oldukları mevkiye göre, bir toy esnasında kesilen bir koyunun neresinin
kendi hisselerine düşeceğini (ülüş) dahi bilmektedirler. Hâkimiyeti elinde bulunduran kağan, koyunun
baş kısmını kendi hissesi olarak ayırırken, en büyük boy olan Kayılar, koyunun “sağ karı yağrın”ını
alır. İlk bakışta katı bir kural gibi görülen bu teşrifat, protokol kuralları, aslında tamamen “liyakat”a
dayanan bir uzlaşmanın sonucunda doğmuştur. Fatih Kanunnamesinde dahi, Osmanlılarda
uygulanacak teşrifat kuralları, Oğuzlarda olduğu gibi kesin çizgilerle tespit edilmiştir. Dede Korkut
hikâyelerinde boyların veya beylerin teşkilât içerisindeki yerlerinin nasıl tespit edildiği sarih bir
şekilde açıklanmaktadır. Bir Oğuz kahramanın Oğuz beylerinin omuzlarına basa basa ön tarafa
geçmeye çalışması üzerine ona; “Mere sen kan mı döktün, baş mı kestin, aç mı doyurdun, yalınçak
mı donattın” ki öne geçersin diye ikaz edilir. Bu ifadede bey olmanın veya protokolde yer almanın
nelere bağlı olduğu güzel bir şekilde ifade edilir.
Askerî ve İdarî Yapı
Türk devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili olan diğer bir unsur, hiç şüphesiz askerî
teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu diğer millet ve devletlerin gıpta ettiği, öykündüğü bir ordu
olmuştur. Türk askeri düşmana korku, dostuna ise büyük bir güven vermiştir. Türk ordusu hem
teşkilâtlanma hem de savaş düzeni açısından kendine has özelliklere sahip olmuştur.
Türkler askerlik alanında birçok kavim ve devleti etkilemiş, savaş gereçleri, giyim kuşam ve askerî
nizam gibi konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş aracı olarak da ilk kez kullanan
Türkler, bu sayede büyük bir hız ve manevra kabiliyeti elde etmişler, kısa zamanda geniş
coğrafyalara hâkim olmayı başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun hareket kabiliyetine uygun
olarak hafif ve etkili silâhlardan oluşmuştur. Özellikle Türk okları, kılıçları ve zırhları hafif fakat etkili
vasıflarıyla, Türk askerînin vazgeçilmez silâhları olmuştur. Türkler, at üzerinde hareket hâlindeyken
bile bu silahları büyük bir ustalıkla kullanabilmişlerdir. Türk silâhları çeşit ve nitelik bakımından,
zaman içerisinde gelişip çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş taktiği, temel özelliklerini, bütün
Türk devletlerinde muhafaza etmiştir.

Merkez, sağ ve sol kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde kendine has taktiklere başvurarak, kendinden çok daha büyük orduları dahi bozguna uğratmayı bilmiştir. Düşmanın imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği “bozkır taktiği”, “turan taktiği” ve “bozkurt taktiği” gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir. Sahte ricat ile düşman ordusunu merkezden uzaklaştırıp, pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve sol kollar düşman ordusunu bir hilâl içerisine alarak, imha eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi, İslâmî dönemde de başarıyla uygulanmıştır. Dandanakan Savaşında, Malazgirt Meydan Muharebesinde, Miryakefalon’da, Mohaç’ta ve hatta Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde bu taktik başarıyla tatbik edilmiştir. Türk devletlerinin kuruluşu ya da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm noktası olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Yukarıda belirtildiği üzere Türk devletlerinde belirli devlet ve askerlik düzeninin pek fazla değişmediği
görülür. Bir devlet yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen aynı teşkilâtı devam
ettirmiştir. Çünkü Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Özellikle barış zamanında sivil ve askerî
diye bir ayırım yapılmamaktaydı. Bu sebepten ünlü kültür tarihçimiz Bahaeddin Ögel haklı olarak
Türklerde “halk ordu, ordu da halktır” demiştir. Dolayısıyla aynı halka, yani aynı kültür ve geleneğe
dayanan yeni Türk devletinde teşkilât özelliklerinin devam etmesi tabiîdir. Bütün Türk devletlerinde
ordu, halk ile iç içe girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman sadece eli silâh tutan kişiler değil,
onların aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler, kitabelerde yazdığı şekliyle,
fethedecekleri topraklara “süleyip konarlardı”. Yani sadece “sü” (asker) göndermekle kalmazlar,
bunun yanında halkı o bölgeye “iskân” ederlerdi. Türk fetihlerinin kalıcı olması ve fethedilen
bölgelerin “Türkleşmesi” bu şekilde gerçekleşirdi. Yurt tutmayı amaçlayan “sülemek” ve
“kondurmak” siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. “Gaza ve cihat” aşkıyla XI. yüzyıldan
itibaren Azerbaycan, Suriye ve Anadolu’ya giren Türkler, kendinden önceki bazı kavimler gibi, bu
bölgeleri işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri için yeni bir yurt olduğu şuuruyla,
girdikleri toprakları mamur hâle getirmeyi hedeflemişlerdir.
Çadırlarıyla, arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir millet, Anadolu’ya yerleşmiş, buraya kendi
kültürünün damgasını vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak sistemi, askerî olduğu
kadar, idarî ve sosyal bakımlardan da devlet ve milletin gelişip, güçlenmesine imkân sağlamıştır.
Türklerin İslâmî dönemde de büyük ve kalıcı imparatorluklar oluşturabilmesinde uygulanan toprak
sisteminin büyük önemi vardır. Selçuklu ve Osmanlı toprak sisteminin genel özelliklerini ortaya
koymak, bu devletlerin sosyal, idarî ve askerî yapısındaki değişme ve gelişmeleri takip edebilmemiz
açısından da oldukça önemlidir. Selçuklularda miri toprakların “ikta” yoluyla hizmet ehline verilmesi,
İslâm devletlerinde görülen bir uygulama olmakla birlikte, yukarıda belirtildiği gibi, Türklerin yaşayış
ve teşkilâtı göz önüne alındığında bu sistemde İslâm öncesi uygulamaların izleri de görülebilir.
Konargöçer Türk yaşayışında belirli yaylak ve kışlaklarda “yurt” tutan halk, Selçuklularda ve
Osmanlılarda görülen “ikta”, “tımar” veya “yurtluk-ocaklık” sistemine pek de yabancı değildir. Bu
uygulamalar arasındaki farklar ise daha çok sosyal yaşantıdaki değişme ve gelişmelerle izah
edilebilir. Selçuklu “ikta” sisteminde hizmetleri karşılığında askerî ve sivil görevlilere verilen topraklar
oldukça büyük iken, feodal yapıyı kırmaya çalışan Osmanlılar “dirlik”leri küçük tutarak merkezi
yapıyı kuvvetlendirmişlerdir. Askerî sistemde de benzer değişiklikler, sosyal ve idarî yapının
gelişmesiyle izlenebilir. Haşer-kaşer sisteminden yaya-müsellem’e geçiş, yaya-müsellemden
“kapıkulu” ve timarlı sipahi’ye geçiş aslında bu açıdan ele alınmalıdır.
Selçuklular, hizmetleri karşılığı belirli toprakların gelirlerini alan ikta sahibi askerlerin yetersiz kaldığı
hâllerde, taşrada oturan veya konargöçer yaşayan kimseler arasından askerlik hizmeti için
yararlanmışlardır. Kimine göre “haşer-kaşer” denilen ve sultanın hassa askerî sayılan bu zümre,
“ulufe” alan maaşlı askerlerdir. Ancak bunların bütün zamanlarını askerliğe ayırmamaları, onları
profesyonel askerlerden ayırır. “Haşer ve kaşer”ler, taşrada tarım ve hayvancılıkla uğraşmakta,
ancak savaş zamanı seferlere katılmaktadır. Dolayısıyla, profesyonel olmayan bu sınıf, sefere
gitmedikleri zaman, “elli başı” veya “bölükbaşı” denilen görevliler tarafından belirli bir süre
eğitilmektedir. Neticede “haşer-kaşer”, her ne kadar sultanın hassa birliği olarak taltif edilmişlerse
de, hizmetleri açısından “gönüllü asker” sayılmalıdır. Anadolu Beylikleri döneminde, hükümdarın atlı-
yaya kuvvetleri, beylerin sahip oldukları ikta dolayısıyla beslemek zorunda oldukları askerler, dirlik
sahibi sipahlar ve “çerik” denilen aşiret kuvvetleri, orduyu oluşturan belli başlı unsurlardı. Savaş
zamanında “gönüllü” adı ile birtakım kuvvetler de orduya katılmaktaydı ki, bunlar Anadolu
Selçuklularındaki “haşer-kaşer”lerle aynı statüye sahipti. Zaman içerisinde çerik denilen aşiret
kuvvetleri ve haşer kaşer denilen gönüllüler askerî sistem içerisinde güç kazanmışlardır. Osmanlı
Devletinin kuruluşunda “yaya-müsellem” adıyla daha da gelişen sistem, bu açıdan köklerini
Selçuklular ve beyliklerden alır.
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey, Bizans’a ucunda giriştiği gaza ve cihatlarda, fetih sonrası
tımar tevcih edeceği Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında haşer kaşer diye bilinen çift
çubuk sahipleri ve ahi gençleri (feteyan) gibi gönüllülerden faydalanmıştır. Söğüt, Bilecik,
Karacahisar, Eskişehir civarındaki köy ve çiftliklerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan kır kesimi yoğun
biçimde savaşlarda ve fetihlerde rol almıştır. Dolayısıyla bunlar bir nev’i hükümdarın hassa ordusu
görevini görmüş ve bu görevleri karşılığında ise belirli gelirlere sahip olmuşlardır. Orhan Bey
zamanında fetihlerin artması, idarî, malî ve askerî düzenlemeleri zorunlu hale getirmiştir. Savaş
zamanında Orhan Bey’in yanında yer alan bu gönüllü gençler, o sırada vezir olan Alaaddin Paşa’nın
önerisiyle tanzim edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar başlarına “ak börk” giyerler. Fetihlerden
sonra tımar alanlar ise “kırmızı börk” giymeye başlarlar.
Köylü çiftçi gönüllülerin ve Türkmen kuvvetlerinin sürekli askerliğe geçişleri için, onların gönüllü
olmaktan çıkarılması ve verdikleri hizmete karşılık belirli vergilerden muaf tutulmaları gerekli idi.
Çandarlı Halil Paşa, kendilerine “çiftlik” verilmeleri karşılığında, bu grubu düzenli asker statüsüne
sokmayı başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden sonra pek çok kişi “yaya” yazılmak üzere
başvurmuştur. İdris-i Bitlisi’ye göre yayalar 10, 100 ve 1000 kişiye göre tanzim edilip, başlarına bir
görevli getirilmiştir. Yayalar piyade olarak, müsellemler ise atlı olarak hizmet görmüşlerdir.
Çiflik gelirlerinin büyüklüğüne göre yayanın dışında, umumiyetle kendi ailesinden olan “yamak”
beslemek yolu ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu ve Rumeli’nin fethinde önemli roller oynayan yaya
ve müsellemler zaman içerisinde önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü çiftini çubuğunu bırakarak,
uzun seferlere çıkmak, hem kendileri için hem de devletin fetih siyaseti için uygun düşmemektedir.
Nitekim padişahın hassa ordusu içerisinde müsellemlerin yerini “sipah” zümresi, yayaların yerini ise
“azab” zümresi alarak, kapıkulu askerlerinin temeli atılacaktır. Bu zümrelerin güçlenmesi yaya ve
müsellemlerin fonksiyonlarını ikinci plâna atmış, Osmanlı devletinin fetih amaçlı savaşlarında,
belirleyici bir unsur olma özelliklerini kaybetmelerine yol açmıştır.
Görüldüğü gibi, Selçuklu devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar, Anadolu ve Rumeli’nin
Türkleşmesinde gönüllü diyebileceğimiz “haşer-kaşer” veya “yaya-müsellem”ler, Göktürklerdeki
“sülemek-kondurmak” siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır. Osmanlı Devleti’nin bir cihan
imparatorluğu hâline geldiği yıllarda ise, Selçuklu “ikta”sının daha gelişmiş şekli olan “dirlik” (tımar)
uygulaması ön plâna çıkacaktır. Savaş ve fetihlerde yararlık gösteren sipahilere, belirli toprakların
gelirinin verilmesini esas alan “dirlik”ler, XVII. yüzyıla kadar, Osmanlı idarî, mali ve askerî yapısının
temelini oluşturmuştur. Dirlikler, liyakat ve görev esasına göre üç kısma ayrılırdı.
20 bin akçaya kadar olan vergi gelirleri “tımar”, 100 bin akçaya kadar ki gelirler “zeamet” ve 100
binden fazlası ise “has” adıyla kaydedilirdi. Dirlik sahipleri umumiyetle her 5 bin akça için bir
“cebelü”, yani donanımlı asker beslemek ve savaş zamanı onlarla birlikte sefere “eşmek”
zorundaydı. Fethedilen topraklar büyüdükçe, yeni tımar tevcihleri yapılarak, asker sayısı hızla artıyor
ve böylece, hem askerî hem malî hem de idarî açıdan Osmanlı devleti güçleniyordu. Osmanlı
ülkesinin büyük bir bölümü tımar sistemi içinde yer aldığından, idarî yapının esasında da toprak
tasarruf şekilleri belirleyici unsur olmuştur.
Osmanlı Devleti esas olarak güçlü bir merkezi yapıya sahip olmakla birlikte, yerinde yönetim güzel
bir şekilde uygulanmıştır. Tabandan tavana yükselen bir piramit oluşturan taşra teşkilâtında
köylerden eyaletlere uzanan bir idarî bütünlük görülür. Aynı zamanda müstakil vergi birimleri olan
mezraa ve köyler bir araya gelerek “nahiye”yi, nahiyeler “kaza”yı, kazalar ise “sancak”ı oluşturur.
Sancaklar ise “beylerbeyilik” veya “eyalet” denilen üst idarî yapılara bağlanır. Başlangıçta sadece
askerî görevli olarak görülen fakat daha sonra hem askerî hem de idarî açıdan görevler üstlenen dirlik
sahipleri, bu idarî ünitelerin yöneticileridir. Timar sistemine göre “ehl-i seyf” (askerî kesim)
umumiyetle nahiye ve kazalarda “sübaşı”, sancaklarda “sancak beyi” ve eyaletlerde “beylerbeyi”
adıyla liyakat ve vazifelerine göre dirlik alırlar.
Ehl-i ilm (ilim sahibi) olanlar ise kaza ve sancak merkezlerinde “kadılık” görevini üstlenirler.
Anadolu ve Rumeli kadılıklarına bağlı olan kadılar, Osmanlı hukukunu bulundukları bölgede
uygulamakla yükümlü en üst sivil görevlilerdir. Onlar da rütbe ve derecelerine göre “yevmiye” alırlar.
Burada Osmanlı askerî ve idarî yapısının tamamını değil sadece bir bölümünü ele aldık. Çünkü
Osmanlı Devleti’nin bir cihan devleti hâline gelmesinde bu sistem hayatî bir rol oynamıştır. XVI.
yüzyıldan sonra fetihlerin durması, dirlik sisteminin bozulmaya başlaması, devleti sarsmaya başlar.
Buna rağmen Osmanlı Devleti üç yüzyıl daha iyi kötü varlığını devam ettirir. Şüphesiz devleti uzun
müddet ayakta tutmaya yeten gücün ardında, köklü Türk kültürü ve devlet anlayışı yatar. Osmanlı
Devleti, uzun müddet Türk töresini ve anlayışını, çağının şartlarına uygun olarak geliştirerek
korumasını bilmiştir. Bu anlayıştan uzaklaşılması ve kurtuluş çarelerinin yanlış yerlerde aranması
devletin sonu olmuştur.

TÜRK GENCİ VE İDEALİZM

 Her insan bir maksat üzerine yaşar. Bu maksadın temelini, kiminde ferdiyetçilik, kiminde egosunu tatmin, kiminde hiç bir şeylik, kiminde ise her şeylik oluşturur. Türk‘ün maksadı ise bütün insanlık için huzur, adalet, kanun ve insanın eşref-i mahlukat olduğunu isbat etmektir. Onun içindir ki yeryüzünde hırsızın, soyguncunun, çıkarcının, zulümkârın, ahlaksızın, iltimasçının, hainin ve haysiyetsizin ölümüne düşman olduğu millet Türkler, zihniyet ise Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresidir. Türk gencinin ideali, en mükemmel nizamı tesis etmek ve yaşamak olmalıdır. Ancak ideallerin gerçekleşmesi, merhalelerin akıllıca aşılması ile mümkündür. Türk idealinin üç hareket noktası vardır. Bunların birincisi akıl ve azim, ikincisi Türk tarihi, Türk töresi ve Türk insanı, üçüncüsü ise lidere bağlılık ve milli bir fikre sahip olmaktır. Bunlardan birindeki aksaklık, ideali daha ilk merhalede geçersiz ve gerçekleşmez kılar. Türk idealinin temel gayesi de üç ana düşünceden oluşur. Bunlardan birincisi güçlü Türkiye, ikincisi güçlü Türk dünyası, üçüncüsü ise bütün insanlığın refah, huzur, adalet ve bekası için Cihan Hakimiyeti düşüncesidir. İlk basamak olan güçlü Türkiye davası, ilim ve teknoloji temeline dayanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini en kısa zamanda zengin, refah ve güçlü kılmaktır. Onu yeryüzünün en güçlü devleti haline getirmektir. Buna ulaşmak için ise metotları iyi seçmek gerekir. Öncelikle Türk Milletini, içinde bulunduğu ve bulunacağı buhran durumunun, yıkıcı emperyalist faaliyetlerin farkında olmasını sağlamak, tarihini ve kültürünü iyi bilmesini, kıyas yapabilmesini, ısrarla ve ilmi ölçülerde çalışma gayreti içerisinde olmasını, sürüklenmek istendiği noktanın farkında olmasını sağlamak gerekir. Milletini, yaşayan insanına karşı sevgi, saygı ve kardeşlikle yoğurmak, bencillik ve nemelâzımcılıktan uzaklaştırmak, kısacası şuurlu, ahlaklı, namuslu, iltimastan uzak bir topluluk oluşturmaya gayret etmek gerekir. Bu sebeple her Türk genci, yaşayan ve etkili bir yönlendirici ve propagandacı olmalıdır. Güçlü Türkiye davasının başarıya ulaşabilmesi için öncelikle geleneğiyle, töresiyle ilmiyle, adaletiyle, ruhuyla tamamen Türk‘ün olan bir sistemin oluşması lâzımdır. Taklite dayalı sistemleri tatbik etmek, zafiyete, acizliğe, neticesinde esarete çıkarılan davetiyedir. Bunun çok iyi farkında olmalı ve milli sistemi oluşturmak için canla başla çalışmalıdır. Diğer bölümde de görüldüğü gibi Türkler, köleci ve sınıfa bir millet olmadıklarından, ne uşaklığı, ne de başkalarının kendi uşağı olmasını istemezler. Bu ulvî düşünceye sahip insanlar olarak kendi öz sistemimizi oluşturana kadar azim, sabır ve ilmî metotlarla mücadele etmeliyiz. Bir taraftan güçlü Türkiye oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan bütün Türk aleminin güçlenmesi için çok sistemli hareket etmelidir. Ancak unutmamak gerekir ki, güçlü Türk dünyası olabilmesi için güçlü Türkiye’nin mutlaka oluşması gerekir. Emperyalist güçlerin oyun ve etkilerini ortadan kaldıramayacak, hiç bir meselede söz sahibi olamayacak bir kaç Türk Devleti’nin bu sistem dahilinde bulunmasındansa, bir tanesini yeryüzünde tek söz sahibi olacak şekilde güçlü duruma getirip, ondan sonra birlik gücü oluşturmak esastır. İşte bu konumda olan devlet Türkiye Cumhuriyetidir. Bütün Türk dünyası da bunu bilmekte ve o güce ulaşmasını arzu etmektedir. Hal böyle olunca görülmektedir ki, 300 milyon Türk insanının kaderi Türk gencinin azmi, başarısı, davasına ve milletine sadakatına bağlıdır. Türk genci bu sorumluluğun ne kadar ağır olduğunun farkında olmalı ve gereğini yerine getirmelidir. Neticede güçlü Türkiye ve refah içinde Türk dünyası, Türk Milletinin İslâm’la en mükemmel şeklini almış adaleti ve töresi, yeryüzü insanlığını zulümden, haksızlıklardan ve insanlık dışı yaşantılardan kurtaracak noktaya gelir. İşte bu gayeye Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi veya İslâm’la şereflendikten sonraki ismiyle âleme nizam getirmek için Allah’ın Kelâmını yayma ülküsü denir. Bir Türk gencinin en üst seviyedeki ideali işte bu olmalıdır. Türk genci, idealine ulaşabilmek için verdiği mücadelede Türk töresini, Türk tarihini ve Türk insanının bütün özelliklerini, yaşayan Türk halkının içinde bulunduğu bütün durumları çok iyi bilmek zorundadır. Aksi takdirde uyguladığı bütün politikalar, Türk milli kimliği ve davasına yabancılık arz eder. Türk töresine aykırı en küçük bir tutum, Türk tarihinin verdiği en küçük dersten nasibini almamak ve yaşayan Türk insanının durumundan habersiz olmak idealin başlamadan bittiği yer olur. Bu ise, farkında olmadan ideal postuna bürünmüş emperyalist esaret sistemlerine şuursuzca hizmet etmek ve yeni fetret dönemlerinin yaşanması demektir. Aynı zamanda millet olarak bugün elimizde bulunan imkân ve nimetlerin bir daha elimize geçmemek üzere alınması anlamına gelir. Ne Göktürkler dönemindeki, ne Timur dönemindeki ne de Lâle devrindeki fetret dönemlerinin bir anını bile yaşamak bu ilim ve uzay çağında ölümden güzel olmasa gerektir. Türk genci bunun farkında ve şuurunda olmalıdır. İdealden uzaklaştırıcı ilgalara, çekici ve geçici emperyalist akımlara kapılmamalı, başını her yastığa koyduğunda milletinin ve dâvasının bekasını düşünmelidir. Türk genci, içinde bulunduğu bu kutlu mücadelede, lidere bağlılık, teşkilatçılık ve milli fikir temel kaynağına bağlı ve sadık olmalıdır. Lideri ne kişiler, ne sistemler, ne de arzular çıkarır. Bilâkis onu, zaman ve verdiği mücadelesi tayin eder. Türk tarihinde yüzlerce hakan ve hükümdar olmuştur ancak, her hakan Mete Han değildir, Atilla değildir, Bilge Kağan değildir, Vezir Tanyukuk değildir. Yine her padişah Fatih Han, Yavuz Han, II. Abdulhamit Han değildir. Ve yine Şeyh Şamilleri, Ebulfeyz Elçibeyleri, Covhar Dudayevleri zaman ve mücadeleleri lider yapmıştır. Bu sebeple Türk genci, emperyalist güçlerin çok etkili olduğu, milli ruh ve törenin adeta yok olduğu özellikle son yarım asır içinde, verilen mücadelenin ve gelişmelerin çıkardığı liderini çok iyi tanımak ve fikirlerine bağlı olmak zorundadır. Son zamanlarda lidersiz Türk Milliyetçiliği çalışmaları bayağı yoğun bir şekilde devam etmektedir. Türk‘ün ruhuna ve karakterine temelden aykırı olan bu düşünce son derece tehlikeli ve yanlıştır. Emperyalistlerin uygulamış olduğu planların devamıdır. Çok dikkatli olmalı ve bu gibi oyunlara gelmemelidir. Bugün Çeçen halkı Dudayev’e gönülden bağlı olmasaydı, O’nu kurtarıcı lider olarak kabul etmeseydi acaba durum ne olurdu? Tabi ki önce başıboşluk, ardından yenilgi ve esaret gelirdi. Türk genci de ülke meselelerini ve bu uğurda verilen mücadeleleri esas alarak liderni iyi tesbit edip, ona bağlanmak durumundadır. Bunun yanında Türk genci, tam bir milli ruha yakışır şekilde teşkilatçı olmak zorundadır. Türk‘lerin teşkilatı, içerisinde hiç bir bölücü ve terör örgütünü barındırmaz. Çünkü Türk‘ün anlayışında terör ve bölücülük asla yoktur. Onun teşkilatı illegal değil, tamamen olması gereken legal bir sistemdir. Bu sisteme illegal demek, Türklerin dört bin yıllık tarihinde uyguladığı içtimaî ve devlet sistemine illegal demek olur. Bu sebeple teşkilatçılıktan taviz vermek Türk‘ün varoluş mücadelesini baltalamak anlamına gelir. Bir teşkilatçının en büyük özellikleri; ciddi, kararlı, ahlaklı, namuslu, çalışkan, azimli olmak, verilen görevi büyük bir vazife şuuruyla yerine getirmek, emre itaat etmek ve sırdar olmaktır. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, temizlik, fitne ve fesattan uzak durmak, laubali ve dengesiz olmamak, verdiği sözü yerine getirmek, toplumun kendisinden emin insan olmak, yardım sever olmak, güzel giyinmek, meşru ve temiz yemek, iltimasçı, rüşvetçi olmamak, laf getirip götürmemek, toplumda ikilik çıkarmamak, hırsızlık yapmamak, insanlara karşı zor kullanmamak, eğitimli ve ilim sahibi olmak, içki, kumar ve zina gibi kötü işleri kesinlikle yapmamak, yoksulun ve haklının yanında olmak, olayları çok iyi sezmek, akıllı ve azimli olmak, bulunduğu toplumda seçkin ve saygın olmak, kesinlikle yalan söylemek, emanete ihanet etmemek, bir teşkilatçıda mutlaka olması gereken özelliklerdir. Bunların yanında en önemlisi, devleti ve milletinin bölünmez bütünlüğü için her an ölüme hazır bir asker gibi olmaktır. Unutmamak gerekir ki, Türk teşkilatının yıkılmaması ve zaafa uğramaması, Türk kültür ve töresini iyi bilip yaşamakla mümkündür. TÜRK GENCİ VE VAZİFE ŞUURU

Bir Türk, kendisine tevdi edilen bir görevi yerine getirirken asla kendini kontrol ettiren veya bunu gerekli hale getiren insan değildir. Çünkü o, en yüksek vazife şuuruna sahiptir. Var oluş gayesini bilir, ülküsüne sadıktır. Bir görevi yerine getirirken, hissiyatı ve şahsiliği ikinci plana bırakıp, aklı ve milli temayülleri ile hareket eder. Türk genci de daima bu şiar üzerine olmalıdır. İnsan karakterinin ve meziyetinin en etkili şubesi vazife şuuru ve sadakattir. Bu ikisinden mahrum olan genç, köklerini yumak etmiş, su verilince yeşeren, verilmeyince kurumayı kaderi sayan ota benzer. Kendine su veren el nâmert dahi olsa ona muhtaçtır. Halbuki Türk genci, köklerini su kaynaklarına doğru uzatmayı bilmeli, aradığı ve muhtaç olduğu en ideali yüksek şuuruyla tesis edebilmelidir. Türk genci, milli bütünlük, gelişmişlik ve insanî değerler adına kendine verilen bir görevi kutsal saymalıdır. Ona o görevi veren için, mutlaka eksiksiz yerine getirileceği güvenini vermelidir. Bunu yaparken de kendi oto kontrol sistemi içinde olmalı, bu kontrol sisteminin kaynağına da milli ve manevi değerleri oturtmayı bilmelidir. Aksi takdirde kişi sayısı kadar uygulama ve kişi sayısı kadar ideal doğar ki; bu dağınıklık esarete fert fert davetiye çıkarmak olur. Türk genci, “bana göre doğrusu bu” gibi bir düşüncenin içinde olmamalıdır. Çünkü doğru kavramı kişilere göre değişebilir, ancak neticede bir tek doğru olduğu kesindir. “Acaba yapsam bana ne kazandırır veya ne kaybettirir” gibi egoist bir düşünceden ziyâde, o görevin milli bütünlük ve bağımsızlık açısından önemini ön planda tutmalıdır. Şahsı acısından belki bazı kayıplar ortaya çıkabilir ancak, milli menfaatleri şahsi menfaatlerin daima üstünde tutmayı kendine şiar edinmelidir. Şunu unutmamak gerekir ki; milli Türk dâvamız bünyesinde her türlü fedakârlıkta bulunmuş, bilgeliği ile, karakteri ve ideali ile tavizsiz bir mücadele içinde olmuş, Türk töresine, Türk tarihine ve Türk ülküsüne bağlılığı hayat standardı yapmış olan kendinden üst seviyedeki bir teşkilatçının verdiği görevin ya da emrin doğru olup olmadığını tartışmak yerine, onu bu sistem içinde muhakkak doğru kabul edip, yapmak esastır. Her zaman kısır tartışma ve yorumlardan uzak durmak gerekir. Çünkü vazife şuuru, çeviklik, atılganlık ve en önemlisi akıllılığı da beraberinde getirir. Akıllı insan hemen tepki gösteren değil, maksadı araştıran insandır. Türk genci, Türk ülküsü ve töresine olduğu gibi, onu tesis etmeye çalışan teşkilatçılara karşı da sadakat içinde olmalıdır. Çünkü güvensizlik, tecrit edilmenin ve esaretin anahtarıdır. Kısacası bir Türk, düşünerek, araştırarak, yapılmasına kanâat getirerek ve yaşayarak bir görevin yerine getirilmesine karar verir ancak, karar verdikten sonra onu yapmanın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu tartışmaz. Bütün samimiyetiyle onu yerine getirir, işte buna yüksek vazife şuuru denir ki, her Türk genci bu şiar üzerine olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AKILLILIK

Türk‘ün en önemli özelliklerinden birisi akıllı ve planlı davranmasıdır. Olaylar karşısında aklını kullanamayan insan için esaret ya da hürriyet fark etmez. Çünkü akılsız insan her fikrin malzemesi, her elin maşası olur. Akıl, doğru ve ideali bulup yaşamanın, nefis ve hissiyat ise gösterişli yok oluşların kaynağıdır. Türk genci düşünmeden hareket etmemelidir. Girdiği mücadelenin sonunu düşünüp, akıllı ve tedbirli olmayan insan, baştan mağlup sayılır. Toplumsal hadiselere karşı ferdî reaksiyonlardan ziyade birlik içinde hareket etmek esastır. Bozkurtlar dahi hayvan oldukları halde avlarının üstüne planlı, sistemli ve birlik içinde giderler. Tek hareket edip avlarını ellerinden kaçırmayı zillet sayarlar. Türk genci de öyle olmalıdır. Başarı getirmeyecek veya sonucu etkilemeyecek şekilde hareket etmemelidir. Bir işi yapmaya niyet ettiğinde onu mutlaka nihayete erdirmeli, onun için de akıllı ve planlı davranmalıdır. Türk genci hiç bir zaman tez davranmamalı, hırsına ve öfkesine mağlup olmamalı, gelecek tehlikeleri önceden çok iyi analiz edip, karşı cephe oluşturmalıdır. Bunun yanında, dâvasının propagandasını öncelikle yaşayarak ve her türlü soruya cevap verecek şekilde yapmalıdır. Emperyalizmin acımasız planlarını çok iyi bilmeli ve kendini ona göre hazırlamalıdır. Güzel, çekici ve geçici zevklere kapılmamalı, yapılmak istenen bir şeyi Türk töresi ve kültürü ile iyi kıyaslamalı, ne getirip götürdüğüne iyi bakmalıdır. Bugün için tehlikeli görülmeyen şeyler, yarın için zihnî, bedenî ve nihayetinde milli esareti doğurabilir. Ki; bütün planlar bunun üzerine yapılmaktadır. Türk genci her provokasyona alet olmamalıdır. Türk düşmanları, Türk milliyetçisi gençleri sokağa çekmek, zayıflatmak,, devlet güçleriyle karşı karşıya getirmek, toplum nazarında huzur bozucu kavgacı ve haksız göstermek istemektedirler. Bu oyunlara gelinmemeli, devletin bekası için her zaman onun yanında olmalı, yeri geldiğinde haksızlıklara karşı müdahalede bulunmayı da bilmelidir. Bu müdahale, Türk töresi ve kültürünün muhafazası, Türkiye’nin kalkınması ve bekası için mücadele esasına dayanmalıdır. Davasını zayıf ve haksız duruma düşürecek her türlü hareketten kaçınmalı, her attığı adım bozguncunun planını bozacak mahiyette olmalıdır. Şunu unutmamak gerekir ki, Türk düşmanları tarafından özellikle bir noktaya ilgi çekilmek istendiği zaman, hainlik mutlaka başka yerden yıkıcı bir şekilde patlak verir. Onun için görünüşe aldanmamalı, ilgalara kanmamalı ve hadiseleri her boyutuyla düşünüp tedbir almalıdır. Kısacası Türk genci, her alanda çevik, atılgan davranırken akıllı ve planlı olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AHLAK

Türk genci, adeta bir ahlâk abidesi olmak durumundadır. Bunun aksi; taşıdığı mükemmel tarihî ve milli değere, hep ahlâkî üstünlükle ayakta kalmış ve bulunduğu insanlık mevkîsini hakketmiş ecdadına, daha önemlisi, en mükemmel din olan İslâm’a ve onun eşsiz ahlakıyla ahlâklanmış Şanlı Peygamberi (s.a.v.)’ne ihanet olur. Nasıl ki toplumlar ahlâksızlıkları neticesinde yok olmuş, devletler batmışsa, insanları da insanlık arenasında zelil ve rezil eden, köle eden ahlâksızlıktır. Bir Türk genci her şeyden önce Türk kültürü ve İslâmî kaideler ölçüsünde ahlâklanmalıdır. Şeref, kendisinden taviz verilemeyen en önemli özelliklerdendir. Şerefsizce ayakta kalmaktansa, şerefli can vermek üstün insanların özelliği ve şiarıdır. Türk genci, kendine istediğini başkalarına da istediği, kendine istemediğini başkalarına reva görmediği ve egosunu yendiği müddetçe ahlâklıdır. Asla yalan söylemez; çünkü yalan söylemek yaprak gibi insanların, doğruluk ise toprak gibi insanların kârıdır. Türk genci toprak gibi ağır, vakur, toplayıcı, verimli, kucaklayıcı ve şefkatli olmalıdır. Halka hizmet Hakka hizmettir” prensibini şiar edinmelidir, insan için ne varsa saygı gösterip onları korumalı, asla nemelazımcı olmamalıdır. Toplumun derdini kendi derdi olarak kabul etmeli, önce mensup olduğu ailenin, milletin ve bütün insanlığın huzuru ve bekasını, sonra kendi nefsini düşünmelidir. Çünkü Türk, ferdiyetçi değil toplumcudur. “Aç kavmimi doyurdum, çıplak kavmimi giydirdim” ifadesiyle kemâle eren o üstün anlayış dahilinde gerekirse nefsini feda edip, toplumun bugünkü ve yarınki refahı için çalışma düşüncesinde olmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, “Milletler meziyetlerle yaşar, rezaletlerle yıkılır.” Meziyet Türk gencinin her anı, rezalet ise ölümüne kadar tatmayacağı şey olmalıdır. Türk genci, hayat standardını her zaman emeği ve onun ürünü üzerine oturtmalıdır. Yağma, gasp hırsızlık en alçak özelliklerdendir. Türk‘ten hırsız, hırsızdan Türk olmaz. Çünkü Türk her zaman kendine yeten ve kendini aşan insandır. Türk asla hilebaz ve art niyetli olmaz. Türk genci de sütun gibi dosdoğru olmalıdır. Mercimek gibi iki yüzü de aynı değil, bilâkis göründüğü gibi olmalı, olduğu gibi görünmelidir. Başak gibi rüzgârın esişine göre yatmamalı, bütün haksızlıklara ve rezaletlere dur diyebilecek güçte, azimde ve kararlılıkta olmalıdır. Türk genci çeliğe sanlı ipek gibidir. Mazlumlara Yunus, zalimlere Yavuz olmayı kendine şair edinmelidir. Aman dileyene e; kalkmaz. Çünkü düşene vurmak gibi sahtekâr bir düşünce Türk‘ün kitabında yoktur. Türk gencinin sözü senet olmalıdır. Verdiği sözden dönmemeli, yapamayacağı şey için söz vermemelidir. Büyüğüne saygı, küçüğüne sevgi beslemek onun belirgin özelliklerinden olmalıdır. Toplumun güvendiği, sözünden ve davranışlarından emin olduğu kişi olmalıdır. Her şeyden önemlisi Türk genci, kendine verilen bir sırrı ölümüne saklamalı, olur olmaz her yerde konuşmamalı, laubali ve ölçüsüz olmamalıdır.

TÜRK GENCİ VE AİLE

Yeryüzünde en güçlü aile yapısına ve bağına sahip millet Türk Milletidir. Türklerde devletin temelini aile oluşturur. Ailede meydana gelecek zafiyet ve dağınıklık doğrudan devleti etkiler. Bu gerçek dahilinde Türk genci de çok sağlam aile yapısına ve kültürüne sahip olmalıdır. Çünkü bizler dağınık ve ferdiyetçi değil, yasalı ve toplumcu bir milletiz. Türk genci her şeyden önce ailesine karşı sorumluluk duygusu içinde olmalıdır. Bu sorumluluğa sahip olmayan kişide milli şuur oluşmaz. Türk töresinin en önemli mihenk taşı, aile bütünlüğü ve namus anlayışıdır. Anne-babaya ve büyüklerine itaat ve saygı, kan bağı bulunan kardeş ve akrabalarına karşı özel merhamet, sevgi ve iyiniyet içinde bulunmak esastır. Türk, atasına ve büyüklerine karşı saygısız, küçüklerine karşı sevgisiz olamayacağı gibi, bu yapıda olan da Türk olamaz. Türk genci, ailesinin ekonomik, sosyal ve ahlâki üstünlüğü için mücadele etmelidir. Babaya ve anneye karşı şükran ve saygı içinde olmalı, maddi ve manevi her türlü sıkıntılarını elinden geldiğince çözmeli, onları baş tacı etmelidir. Bu onun toplum içinde saygınlığını artırır, Allah (c.c) katında rahmete ermesine vesile olur. Türk genci, kendisi de çok güçlü bir aile kurabilmek için çaba sarf etmeli, kuracağı ailenin temelini iyi atmalıdır. Eş seçiminde gösterişten, zenginlikten ve güzellikten ziyade asalete, Türk kültürüne ve islâm ahlâkına değer vermelidir. Namus anlayışı çok güçlü olmalı, aile yapısını iffet üzerine bina etmeyi unutmamalıdır. Öyle bir aile kurmalıdır ki, temeli güven, sadâkat, çalışkanlık, saygı ve güzel ahlâk olmalıdır. Çocuklarını, ülkenin içine düştüğü ve düşeceği bunalımlardan kurtarabilecek, adeta birer bilge ve idealist olarak yetiştirmeyi gaye edinmelidir. Kısacası Türk genci, Türk Milletinin bekâsının sağlam aile yapısına bağlı olduğunu unutmamalıdır. (Sn. Şahin Kabakuş’un ‘Türk Gencinin El Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

l Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCU FELSEFESİ TÜRKÇÜLÜK, TÜRK OCAKLARI VE GÖKALP ÜZERİNE

Kategori: DEVLET TEŞKİLATI, Töre Kavramı — okuz @ 14:03

25 Ekim 2008-Ziya GÖKALP ’in ölümünün 84.Yıl dönümü anısına, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun Türk Töresine uygunluğundan şüphe eden sözde “Milliyetçilere”  ithafen;

“Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’ tir.”
                                                         Başbuğ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

19. Yüzyılın sonlarına doğru başlayan kültürel alandaki “Türkçülük” akımları, “dil-tarih-edebiyat-sanat” ta Türkçülüğü savunurken, 20. Yüzyılda Türkçülük sürecin de dayatmasıyla evrilerek  “ siyasi-sosyolojik” bir yapıya bürünmüştür. Esasen 2. Meşrutiyet’in ilanından itibaren Türk milliyetçileri “Milli Devlet” hayalleri kurmaya başlamışlardır.

İşte bu aşamada Türkçülük ideolojisini siyasi-sosyolojik olarak kurumsallaştırmak niyetiyle Türk Ocağı içlerinde Ziya GÖKALP, Yusuf AKÇURA ve Hamdullah Suphi’nin de bulunduğu bir gurup aydın tarafından kurulduğunda Türk Ocağı’nın maksadı şu biçimde belirtiliyordu;

“İslam kavimlerinin başlıca bir kesimi olan Türklerin milli terbiyesinin, ilmi, sosyal, ekonomik düzeyinin ilerleme ve yükselmesi ile Türk ırk ve dilinin olgunlaşmasına çalışmak.”

Türk Ocağının kurulması Türk vatanseverleri arasında büyük heyecanla karşılandı. Akçuraoğlu Yusuf’a göre, Ziya GÖKALP’ in Türk Ocağındaki faaliyetleri şöyleydi:

“Hamdullah Suphi, Türk gençliğinin ruhunu etkilemeye ve ocakların örgütlenmesine çalışırken, Türk milliyetçiliği fikrinin teorisini düzenlemeye, onu sistem haline getirmeye de Türk Ocağı’ndaki konferans ve sohbetleri, Türk Yurdu’ndaki makaleleri ile bilhassa Ziya Gökalp Bey çalışıyordu.”

İşte bu noktada en başta yazmış olduğum, Atatürk’e ait söze dönmek istiyorum, “Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.”Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin fikir babası Ziya GÖKALP, bir Türk, bir Türkçü ve bir TÜRK OCAKLI idi. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinin kuramlaştığı, doktriner anlamda oluştuğu çatı Türk Ocaklarıdır.

Türk Ocakları tesis edilişinden itibaren Milli Türk Devleti’nin kuruluşunun zeminlerini gerek sosyolojik, gerek harsi, gerekse siyasi anlamda hazırlandığı ocaklar olmuştur. İmparatorluğun son Meclis-i Mebusan’ı seçilirken Türk Ocağı “Milli Türk Partisi” adlı partiyle seçime katılarak birkaç mebus seçtirmeye muvaffak olmuşsa da İngiliz baskılarıyla İstanbul’da bulunan Ocak merkezi “Türk Milli Direnişi’nin” başkentine, Ankara’ya taşınmıştır.

Böylece  Büyük Millet Meclisi ve Türk Ocakları “ Türk Milliyetçiliği” fikir ekseninde iyice bütünleşmiştir. Türkçü fikir adamları, Osmanlı İmparatorluğunun Türklüğü hor gören, onu aşağılayan, Türk Kültürünü iptidai kabul eden, Türk haklarının gayri-Türklerce gasp edilmesine müsade eden yapısından kurtulmuştur.

Yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti ise felsefi olarak Türk töresine uygun olduğu kadar şekilsel olarak da, adeta bir Türk Kağanlığı kurulmaya başlanırcasına Türk Töresine uygundur.

Orta Asya – Türkistan günlerinde Türkler yeni bir Kağan seçmek durumunda kaldıkları zamanlarda, kendiliğinden tertip olan bir törenle pusatlanırlar, alay alay dizilerek aralarından bir boy beyini başbuğ seçerler, ona intisap ederek yeni Kağanlarını seçmiş olurlardı.

Türklerin binlerce yıllık geleneklerinden olan “Seymen Dizilme” adeti Atatürk’ün Ankara’ya gelişi esnasında binlerce Türkmen’in katılımıyla gerçekleşmiş, o günü not edenler bu Töre’nin yüzlerce yıl geçmesine rağmen unutulmamış olmasını hayranlık ve şaşkınlıkla izlemişlerdir.

İşte Türk’ün bu kendiliğinden teşkilatlanabilme, kendi önderini kendi içinden çıkarabilme ve onun uğrunda ölüme gözünü kırpmadan gidebilme yetenek ve töresi sayesinde unutulmuş TÜRK adı ve TÜRK töresi bu topraklarda yeniden hayat bulmuştur.

Türkçü devrimin gerçekleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra ise Ziya GÖKALP, Mustafa Kemal ATATÜRK’ e ve yeni Türk Devleti’ne karşı hislerini şu biçimde dile getiriyordu;

“Eskiden Türkiye’de, Türk Milleti hiçbir önemli yere sahip değildi. Bugün, her hak Türkündür. Bu topraktaki egemenlik Türk egemenliğidir. Politikada, kültürde, ekonomide hep Türk halkı egemendir. Bu kadar kesin ve büyük devrimi yapan kişi Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü, düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve özellikle başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür”.

Türkiye Cumhuriyeti ile problemli, kendini dindar hatta milliyetçi sayan hastalıklı zihinleri telin ediyorum.

TANRI TÜRK’Ü VE TÜRK YURTLARINI KOLDASIN.

                                                                     

                                                                                            Mehmet ALTINTAŞ
                                                                                                   25 EKİM 2008

TÜRK TÖRESİ

Kategori: Töre Kavramı — okuz @ 13:28

Hukuk düzeni anlamına gelen “töre” Türklerde her şeyden önce gelirmiş.

Av.Tuğba Hürsoy

Hukuk düzeni anlamına gelen “töre” Türklerde her şeyden önce gelirmiş.Onlar her zaman düşmanla çevrili bir hayat yaşamışlar, bunun için de  hep çok disiplinli, koydukları kurallara sıkı sıkıya bağlı birlik ve beraberlik içinde olmuşlar.Tarih boyunca bu birlik ve beraberliğin sürdüğü devirlerde hangi devletiyle olursa olsun hep döneminin zirvesinde bulunmuşlar.

Kurup sürdürdükleri bu düzende herkesin bir görevi ve yeri varmış.

Kut’lu olan yönetimdeymiş ancak onu da bir eğiten varmış,

Orduları  idare edenmiş ancak sözüne kulak verdiği kumandanları varmış

Son kararları söyleyenmiş ancak ona söyleten kadıları varmış

Gerektiğinde susmasını bilirlermiş gerektiğinde ölmesini

Yazılı olmasa da babadan oğla geçen çiğnenemez kuralları varmış, şimdilerde kirletilen ismine bakmayın aslında “töre” bu kuralların tamamıymış.

Ne zaman ki Göktürk Hakanı Çin ipeklerinin yumuşağında serinlemiş

Ne zaman ki Selçuklu Hanı bilge devlet adamlarının sözünden çıkıp, aslı soyu belli olmayan “arkadaşlarının” sözüne kanmış

Ne zaman ki Osmanlı Hükümdarı yüzünü kendi milletinden çevirip batıya bakakalmış

Ne zamanki Türk Töresi bozulmuş

Hanlıklar yıkılmış, devletler parçalanmış

Her defasında töresine sığınıp derlenip toparlanan Türkler, tarih sahnesinde şanlı birer devlet kurmayı başarmışlar

Etrafı düşmanla çevrili devletler…

Bu kısır döngü zamanımıza dek sürüp gelmiş

Derler ki tarih zaten sırf tekerrürden ibaretmiş

                                           * * *

Tabii bu deyiş kendisine sivrisinek saz gelenleredir.

Onlar bilirler ki, yukarıda bahsi geçenler kendi atalarıdır.

Düştükleri durumlardan çok acılar çekerek, kayıplar vererek kurtulmuşlardır.Bu yüzden onlar artık ne Çin’in ipeğine, ne İran’ın halısına , ne Avrupa’nın parasına ne de Amerika’nın dostluğuna kanmazlar.

Bilirler ki dikkat edilmesi gereken iyi niyetli, kandırılmış garibanlardan ziyade uygulanacak devlet politikaları yüzünden o garibanların vicdanlarına kara çalanlardır.

Anlarlar ki, aslında onların kanında yüzyıllar öncesinden gelen bir coşkunluk, kıvraklık ve uyanıklık vardır.

Tembellik, uyuşukluk, rahata düşkünlük onlara göre işler değildir.

Onlar oldukça temkinli ve kıvrak zekalı insanlar olarak görürler ki aslında çevrelerini sarmış olan düşmanlara ihtiyaçları vardır. Çünkü bu sayede hep atik kalırlar

Dikkatli, üretken,çalışkan,zeki,bilinçli

At üstünde, diken üstünde…

İşte onlardan biri ne de güzel özetliyor bu hali:

“düşmanım

sen benim ifadem ve hızımsın

gündüz güneşe muhtaç

bana da sen lazımsın!..”

————————————

YORUM: 

antisera06.05.2008 12:52:51

çok güzel bir yazı olmuş. her nekadar devletlerin yıkılmasının sırf töreye bağlanmasının ve ataya uyup onları saymanın ve istişarenin töreden nitelenmseinin garipliğini yaşasam da keyifle okuduğum ve geneline katıldığım bir yazı. batıya dönmek. meriçin son kitabı kültürden irfana dır.batı kültür doğu irfandır der meriç. bizler batının kültürünü doğunun irfanıyla değiştirecek kadar ‘töremizden’ uzaklaşmışız. ilmini bilmini almak yerine pokerini tangosunu tercih etmişiz. zaman bilinçlenme zamanıdır. zaman benliklerimizdeki deli gömleklerini çıkarma zamanıdır. zaman okuma,düşünme iş yapma zamanıdır. pergel misali bir ayağı irfanda diğeri kültürde tüm dünyayı süpürme zamanıdır. baki selamlar..

Vikipedi Türk Töresi maddesini silmiş!

Kategori: Töre Kavramı — okuz @ 11:16

Vikipedi, özgür ansiklopedi!

(Aşağıdaki madde, Vikipedi’de “Türk Töresi” maddesi arandığında bu maddenin “Silinmeye aday maddeler” arasında kabul edilerek silindiği görüldüğü için;

http://tr.wikipedia.org/wiki/Vikipedi:Silinmeye_aday_maddeler/T%C3%BCrk_T%C3%B6resi

yeniden kaleme alınarak özgür! ansiklopediye ilave edilmiştir.)

Türklerin yazılı olmayan yasalarıdır. Aileden Devlete, kişilerin ilişkilerinden toplumun düzenine kadar her alanda oluşmuş, kişi ve toplum davranışlarını yönlendiren temel kurallar bütününe Türklerde “Töre” adı verilmektedir. Bu yasalar, binlerce yıl içerisinde oluşmuştur. Temeli büyüğe saygı, küçüğe sevgi’dir. Bu temel, İlköğretim’de her sabah tekrarlatılan “Andımız”da ifadesini bulur. Türk Töresi’nin genel çerçevesi bilinmekle birlikte tet tek bütün maddeleri belirlenip kamuoyunun bilgisine sunulabilmiş değildir. Bu konu araştırmacıların üzerinde çalışmalarını gerektiren bir konudur. Atasözleri ve Deyimlerde, gelenek ve göreneklerde, düğün ve derneklerde, yazılı ve sözlü kaynaklarda, yabancıların Türklerle ilgili eserlerinde, gündelik davranış ve sohbetlerde bu yasalara rastlanabilir. Türk Töresi; Türk Örf ve Adetlerini, Türk Ahlâkını, Türklerin özelliklerini, Türk Görgüsünü de içine alır, ancak bütün bir hayatı kapsar. Türkler tarafından oluşturulan medeniyetin bu açıdan tam bir taraması yapılmış değildir. Bu alanda yapılan çalışmalara Ziya Gökalp’in Türk Töresi adlı eseri (Toker Yayınları) örnek verilebilir. Son dönemde Yılmaz Uyar tarafından yazılan 21. Yüzyılın Eşiğinde Örf ve Âdetlerimiz (Türk Töresi) adlı Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları arasında çıkan eser (ISBN No: 9757522023) bu alanda yazılan bir başka kapsamlı eserdir.
Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.