Türklerin Gizli Anayasası: Töre

02/01/2009

Töreyi bozma!

Filed under: Töreyi yıkma çalışmaları — Arslan @ 11:37

 Dayak değildir töremiz 


 MHP’lilerden ‘töreye’ tarif geldi: Töre dayak değil, dışlamadır. Kaynağı Oğuzlar’a kadar dayanır. Kanun yetmezse, töre işler

MHP’liler “töre”ye, yeni bir tarif getirdiler. Töre kurallarının Orhun Kitabeleri’nde bulunduğunu, ‘Cengiz Han Töreleri’ adıyla var olduğunu öne sürdüler.

MHP İstanbul Milletvekili Mehmet Gül, “Töre kavramına eski Türk devletlerinde rastlıyoruz. Oğuz töresi, Cengiz töresi var. Bunlar yasalara aynen uyarlanmış. Ancak töreye uymamanın cezası şiddet değil, dışlanmadır” dedi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Adnan Uçaş da, töreye ilk olarak Orhun Kitabeleri’nde rastlandığını belirterek, “Töre, adam vurmak değildir” dedi.Türk’e ait ne varsa hepsini törede bulmanın mümkün olduğunu kaydeden Gül, şöyle konuştu: “Töre, demokrasiyle zenginleşmiştir. Cumhuriyet’le yeni tarifler kazanmıştır. Türk milliyetçiliğine bağlı olmak, alınan kurala, hiyerarşiye uymak gibi çerçevesi vardır. Uymayanlara dışlanma cezası uygulanır.”

 

 

 

ORHUN YAZITLARI MİSAL

Adnan Uçaş ise, töreden Orhun Kitabeleri’ni örnek göstererek, tüzük ve kanun yanında, partinin ilkelerinden oluşan kurallar bütünü diye bir şey olduğunu söyledi. Uçaş, Somuncuoğlu örneğini vererek töreyi şöyle anlattı: “Adaylık başvurusu konusunda grup kararı alınamıyor. Her milletvekili bireysel oyundan sorumlu oluyor. Ancak, genel başkanımız çağrıda bulunmuş, tümümüz uyuyoruz. Uymayanlar için yazılı kaide gereğini yapmak, yeterli kalmıyor. O zaman töre işin içine giriyor. Töreye göre istişare sonunda alınan karara herkesin uyması gerekiyor. Uymayanlara ihraç, uyarma, dışlama cezası veriliyor. Yoksa dövme, silah çekme gibi olaylar bireysel davranışlar, töreyle ilgisi yok.”  

 

Diş Hediği

Filed under: Çocuklar,Töreyi yıkma çalışmaları — Arslan @ 09:41
Diş Hediğine Alman Yorumu
YILMAZ ÇAMLIBEL

Göçmen insanların hayatı, çelişkiler ve zorluklar içinde geçer. Göçmenler, bir taraftan içinde yaşadığı yabancı topluma entegre olmaya çalışırken, diğer taraftan kendi kültürünü korumaya çalışırlar. Çocuklarına bu kültürü aşılamak için didinip dururlar. Bunun için çeşitli ekonomik, sosyal, kültürel ve politik kurumlar oluştururlar. Bu konuda aktif görev yapan kişiler, bazen iki, bazen üç kültür arasında gider gelirler. Çoğu zaman ne yapması gerektiğine karar vermekte zorlanırlar.
Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalen Eyaletinde yer alan Wuppertal kentinde, on bin civarında Kürt yaşıyor. Almanya’nın birçok kentinde olduğu gibi burada da, KOMKAR çatısı altında çalışan bir Kürt kültür kurumu var. Bu dernek, Wuppertal’de oturan tüm göçmen Kürtlere hizmet sunmaya çalışıyor.
Biz de aile olarak bu derneğin üyesiyiz. Dernek yöneticileri, hem Alman toplumuna entegre olmamız, hem de Kürt kültürü içinde yaşamamız için, çeşitli etkinliklerde bulunuyorlar. Üyelerimiz, tanıdıkları, ahbaplık yaptıkları Almanları da, bu etkinliklere çağırıyorlar Almanlar, çeşitli nedenlerle ülkelerine gelmiş yabancıların adet, töre ve kültürlerine büyük ilgi gösteriyorlar.
Geçenlerde, ilk dişini çıkaran bir çocuk için düzenlenen diş hediği kutlaması nedeniyle, dernek binasında toplanmıştık. Bir kaç Alman misafirimiz de toplantıya gelmişti. İyi Almanca bilen bir üyemiz, toplantıya katılan misafirlerimize, yapılacak kutlamayla ilgili kısa bir tarihi bilgi sundu. Bu kutlamanın en çarpıcı yönünü hakkında da şu açıklamada bulundu.
“Binlerce yıl içinde oluşan ve bizlere ulaşan töremize göre, diş çıkaran çocuğun önüne, içinde hedik bulunan bir tepsi getiriyoruz. Bu tepsinin içine, makas, bıçak, kalem, kitap, para, elma gibi şeyler koyuyoruz. Çocuğun eline alacağı eşyaya dayanarak, onun hangi mesleği seçeceğini öğrenmiş oluyoruz. Örneğin makası alan terzi, kitap alan imam, para alan tüccar olacak demektir.”
Bu açıklamadan sonra, içinde hedik, kuru üzüm, fındık, ceviz, şeker ve çeşitli eşyalar bulunan büyük bir tepsi, diş çıkaran çocuğun önüne konuldu. Genelde çocuklar önlerine konulan tepsideki eşyalara saldırırlar. Ama, bu seremoninin aktörü olan çocuk, inadına hiç bir eşyaya ilgi göstermiyordu. Anne, baba ve diğer akrabalarının teşvik edici sözlerine karşın, tepsi içinde bulunan eşyalara elini uzatmamakta inat ediyordu.
Bu durumu gören misafir Almanlardan biri, bizlere dönüp şunları söyledi. “Boşuna uğraşıyorsunuz, bu çocuk tepside bulunan hiç bir eşyayı almayacaktır. çünkü bu çocuğun seçeceği simge, tepside bulunmuyor” İçimizde iyi almanca bilen biri, kendisine sordu. “Çocuğun başka bir simge aradığını nerden çıkarıyorsunuz? Söyler misiniz, çocuk hangi eşyayı istiyor?” Alman misafir, hepimizi hem güldüren hem de düşündüren şu açıklamada bulundu. Bize dedi ki, “Sizde bu dağınıklık, Kürdistan’ı işgal eden devletlerde bu despotluk varken, sizin daha uzun süre onlarla savaşmanız gerekecek. Bence bu çocuk ülkesini özgürlüğü için savaşçı olmak istiyor. Hele tepsiye bir tüfek, tabanca veya el bombası koyun. Onlara nasıl saldırdığını göreceksiniz.”
Alman misafirimizin söylediği sözlere hepimiz kahkahalarla güldük. O günden beridir yapılan bu yorum üzerinde düşünüp duruyorum. Kaç nesil insanımız, Kürt halkının özgürlüğü ve mutluluğu için kendini feda etti. Kişisel çıkar peşinden gitme yerine, ülkesinin ve halkının özgürlüğü ve mutluluğu için, her türlü eza ve cefaya katlandı. İşkence gördü, zindanlarda çürüdü, dağlarda vuruşarak öldü. Ama hala nihayi hedefimize ulaşmış değiliz. Alman dostumuzun dediği gibi, Kürt ulusal mücadelesine gönül vermiş kesimlerde görülen bu dağınıklık varken, statükonun devam edeceği ortadadır. Öyle görünüyor ki, çocuklarımız ve torunlarımızın durumu bizden çok farklı olmayacaktır.
Hayat, bizleri Kürt ulusal çıkarını gündemin birinci maddesine koyacak bir birlik oluşturmaya zorluyor. Kürt sorununu kendine dert edinen kişi, kurum ve partiler, ulusal birliğin kurulması için, çaba gösteriyorlar. Ama hala, halka güven verecek bir organizasyon ortaya çıkmış değil. Bu konuda daha özverili, ilkeli ve kararlı bir çabaya ihtiyacımız var.

31/12/2008

Töre konusunda Misyoner çalışmalara bir örnek

Filed under: Töreyi yıkma çalışmaları — Arslan @ 16:04
Alevilik ve Kürtler 1906-1907 – Hugo Grothe
Yazar Administrator   
Pazartesi, 20 Ağustos 2007

Binbogalarda  Raa Heq’e (Hak Yolu-Re Haq) Bağlı Kurmanç-Kirdas (Kürt) Aleviler Hakkinda 1906-1907 Bir Arastirma
Kaynak:Alevilik ve Kurtler 1997 Wuppertal Almanya
Mehmet Bayrak Sayfa 378-388- Hugo Grothe

“Onbaşı Ahmed bir Kızılbaşın evine ayak basmaya önce pek istekli görünmedi,çünkü Peygamberin buyruklarını hiçe sayıp Ramazan ayında oruç tutmayan, şarap içen insanlar ona göre değildi. Köye dönerken de bana her mutaasıp Müslimanın hazırda bulundurduğu türden, “yoldan çıkmışlar” hakkında aşağılayıcı nitelikte öyküler anlattı, örneğin kadın ve erkeklerin, rastgele birleştiği gece ayinleri gibi. Kızılbaşlar bu ahlaksız davranışları konusunda dolaşan bilinen öykülere ilaveten Ahmed, düğünlerde de düğüne katılanlar arasında serbest cinsel ilişki geleneği sürdürüldüğü konusunda iddialarda bulunmaktaydı. Bununla da yetinmeyip, Kızılbaşlar, evlerine misafir gelen Türke sundukları yemeğin içine tükürdükleri masalını anlattı”

       
 I-T)KÜRTLER VE KIZILBAŞLAR(*)

Hugo Grothe

Dillerine bakılırsa Kızılbaşlar ve Kürtler birbirinden ayrılmaz gibi görülürler, ancak antropolojik açıdan birbirinden ayrı tutulması gereken farklı toplumları oluşturmaktadırlar. Genelde Anadolu’da yaşayan ve özellikleri ve öğretileri hakkında hâlâ kesin bir bilgi edinemediğimiz bir mezhebe bağlı insanlar Kızılbaş olarak nitelendirilmektedir.(l) Toros dağlarında yaşayan Avşarlar ve Çerkez ler Kızılbaşlardan Kürtler diye söz etmektedir, ancak bu gizli mezhebe bağlı olmayan insanların yaşadığı Kürt köylerinden söz edilirken, bu  köylülerden
“Kürt Müslim” olarak söz edilmektedir. Kısacası “Kürt Kızılbaşlarından” ayrı tutulmaktadırlar. Ancak Avşar bölgesinde bulunanlar da dahil olmak üzere tüm Kızılbaş köylerinde Kürtçe konuşulduğu da bir gerçektir.

Kızılbaşlar Anadolu’da geniş bir alana yayılmışlardır. Pontus Dağlık kıyı şeridinde, onlara ilk kez rastladığım Ermeni Platosu’nda(2) ve Dersim bölgesin de, Fırat’ın kaynadığı yerlerde Kızılbaşlar ile karşılaşmak mümkündür.(3) Kızıl başlar ayrıca orta(4) ve aşağı Halis(5) bölgesinde, Afyon Karahisar’ın batısındaki Dolaçay ovasında, Toroslarda ve Aksu ırmağı yakınındaki Maraş ovasında yaşamaktadırlar. Likya’da dini açıdan benzer özellikler taşıyan başka topluluklardan da söz edilmektedir, örneğin “Bektaşiler” ve “Tahtacılar”, yukarı Suriye’de
“Nusayriler”, Yukarı Mezopotamya’da “Yezidiler”, İran Kürdistan’ında ise”AIi-İlahi”ler.

 İslam mezhepleri konusunda başarılı araştırmaları ile ünlü Georg Jacob, Bektaşilerin ve Tahtacıların özdeş olduğuna dikkat çekmektedir. (Türkische Bibliothek IX, s. 14) Nitekim, “Bektaşiler ve Benzer İnançlar” (Die Bektaschijje und verwandte Erscheinungen) (Abh. d. Bayr. Ak. d. Wiss. I. KL XXIV, Bd. III. Abd. München 1909) adlı çalışmasında Jacob bu cemaatlerin gerek dogmaları açısından gerekse örgütlenmeleri açısından benzer, hatta özdeş öğeler taşıdıklarını tespit ettikten sonra bir yandan Bektaşilerin, Kızılbaşların ve Ali-İlahilerin birbirine çok yakın bir üçlü (teslis) oluşturdukları, bir yandan da bu üçlünün Yezidiler, Babiler ve Nusayriler ile de birçok bağlantıları bulunduğu sonucuna varmıştır.)

Kızılbaşların dini gelenek ve göreneklerine ilişkin bilgileri, kısmen buralarda yaygın olarak anlatılanlar ile örtüşmekte, kısmen ise yeni bilgi olarak karşıma çıkmaktadır.

Bilgi edindiğim kaynaklar güvenirlik açısından büyük farklılıklar taşımaktaydı. Bu kaynakların bir tanesi dini bütün bir Çerkez olan Zaptiye Onbaşı Almed’di. Ramazan ayında, yolculuk halinde bulunan bir Müslüman seferi sayıldığından oruç tutma zorunluluğu olmamasına karşın, Ahmed günde en az 8-10 saati at üstünde geçirmemize rağmen ne bir şey yedi ne de su içti, tütün bile içmedi.Buna karşılık akşamları ise bana yolluk olarak hazırlanan kızarmış tavuklara saldırmayı ihmal etmedi. Binboğa Dağı’nı geçerken, ulaşabileceğimiz dini önderler konusunda bilgi edinmek üzere Ali Bey adında bir Kızılbaşın evinde eğlendik. Onbaşı Ahmed bir Kızılbaşın evine ayak basmaya önce pek istekli görünmedi, çünkü Peygamberin buyruklarını hiçe sayıp Ramazan ayında oruç tutmayan, şarap içen insanlar ona göre değildi. Köye dönerken de bana her mutaassıp Müslimanın hazırda bulundurduğu türden, “yoldan çıkmışlar” hakkında aşağılayıcı nitelikte öyküler anlattı, örneğin kadın ve erkeklerin, rastgele birleştiği gece ayinleri gibi. Kızılbaşlar bu ahlaksız davranışları konusunda dolaşan bilinen öykülere ilaveten Ahmed, düğünlerde de düğüne katılanlar arasında serbest cinsel ilişki geleneği sürdürüldüğü konusunda iddialarda bulunmaktaydı. Bununla da yetinmeyip, Kızılbaşlar, evlerine misafir gelen Türke sundukları yemeğin içine tükürdükleri masalını anlattı. Sadece sundukları ekmeği kirletmezlermiş. Buna karşılık ben Kızılbaşlar misafirperverlik gibi övgüye değer geleneklerinin de bulunduğunu ileri sürdüm. Tepkisi yine çok pişkindi, Evet, misafirperverlikleri oldukça ileri gidiyor dedi. Köylerine gelenleri 15 gün misafir ediyorlar ve 15 tane genç kız sunuyorlar. Bunların arasından iki tanesini seçebilir, hatta ikiden daha fazla kız da alabilir. Çerkez Zaptiye Onbaşı daha da ileri giderek köye gelen Kızılbaş dedelerine her gece başka bir genç kız sunulduğunu ileri sürdü.
Aziziye’de görevli olan ve bu bölgeyi, köylerini ve insanlarını çok iyi tanıdığından Toroslardaki gezilerinde bana çok büyük yardımlarda bulunan Zaptiye İbrahim çok daha güvenilir bir gözlemciydi. Dini açıdan bir fanatik değildi ve Bursa’dan buraya göç eden Türk bir aileden gelmesine karşın Afşarlar, Kürtler, Kızılbaşlar, Çerkezler ve Ermeniler ile de dostluklar kuruyordu ve etnik grupların değişik geleneklerini hoşgörü ile karşılıyordu. Gecelemek için seve seve Kızılbaş köylerini seçiyordu, çünkü dediğine göre başka hiçbir yerde daha candan ağırlanamazdık. Yürekten çok midesi ile ilintili olan bu Kızılbaş düşkünlüğünden ötürü kızıl sazları ve uzun kızıl sakalı olan Zaptiye İbrahim’e “Kızılbaş İbrahim” adım takdim. Buna hiçbir zaman kızmadı, gülerek karşıladı.

  İbrahim Kızılbaşlar yemek yerken, su içerken ve yıkanırken sergiledikleri farklı alışkanlıklarından ötürü, kolaylıkla tanındıklarım vurguladı. Örneğin iki el ile birlikte su içmek gibi(7). İbrahim’in anlattığına göre Kızılbaşlar abdest alırken kollarını aşağıdan yukarı yerine yukarıdan aşağıya doğru yıkadıklarını söyledi. (Bu kural Şiilerde de geçerlidir.) İbrahim’in dediği gibi Kızılbaşlar Ali sevgisinden ötürü çocuklarına Ali’nin ve İmamların isimlerini koydukları çok doğruydu.

Kızılbaşlar arasında iki silahlı kişi vardı. Bir tanesi Tavla’daki ev sahibim Molla Ali idi. Ali zenginliğinden ve çok çocuk sahibi olmasından ötürü köyde büyük saygınlığı olan altmışında bir adamdı. Ölen ilk karısından altı yetişkin oğlu ve üç kızı vardı, tombul ve güzel olan otuz yaşlarındaki ikinci karısından ise üç oğlu ve iki kızı vardı. Kürtçe tercüman olarak yanımızda bulunan Zaptiye İbrahim varken sorularına hep kaçamak cevaplar verdi, ancak baş başa dolaşırken kıt Türkçe’si ile bir ay önce köye Dedenin geldiğini ve 15 gün evinde kalıp dualar ettiğini, törenler yaptığını söyledi. (15 rakamının gerçekten de bir önemi var demek ki) İnançlarına ilişkin bir kitabın var olup olmadığını sorduğumda ise kesin bir şekilde “kitap var” diye yanıtladı. Ancak Dedeler bu kitaba sahip olurlarmış ve ayinlerde bu kitaptan cemaate bölümler okurlarmış. Anladığım kadarıyla bu kitap Yezidilerin büyük olasılıkla sahip oldukları gibi inanca ilişkin öğretilerin kitap haline getirilmiş şekli değil de, Dedelerin çokça özdeyiş ve öğreti olarak yararlandıkları Fars felsefesine ait eserlerdi. Sanırım belli başlı eğitim almış, okuma-yazma bilen tek zümre Dedelerdi.

Rum hizmetkârım sayesinde bir gün Kızılbaşların Ali sevgisine ilişkin inançlarını açıklayan hoş bir olay oldu. Kendisi bir gün Tavla’da bir tavşan vurur ve bana, pişirmek üzere ev sahibimiz Molla Ali’nin evine getirmek ister. Zaptiye İbrahim ise bir Kızılbaşın ocağında tavşan pişirilmez diyerek tavşanı kapar ve heybesine saklar.

Akşam yemekte sohbet ederken Kızılbaşların tavşan ile ilgili bağlantılarının içyüzünü öğrenmeye çalışıyorum. Bunun üzerine İbrahim, Molla Ali ve oğulları tarafından birçok kez sözü kesilerek, Kızılbaşlar arasında anlatılan garip bir öykü anlatır: Aralarında Ali’nin de bulunduğu daha sonraki dört halife bir gün Muhammed’in evinde misafirdirler. Burada, üç halife Ali’den bir mucize gerçekleştirmesini isterler. Ali ise, “sadece Allah mucizeler göstermeye kadirdir; İsterse yüce Allah bin saati bir saate çevirebilir” der. Ali’yi dinleyen üç halife ise inanmayıp bunun imkânsız olduğunu söylerler. O arada Ömer’in karısı hamur yoğurmaktadır ve suya gereksinim duyar. Bunun üzerine, Ömer su getirmek için en yakın dereye gider. Derenin berrak ve serin sularını görünce Ömer’de derede yıkanma isteği doğar. Sudan çıktıktan sonra Ömer şaşkınlık içinde bir kadına dönüştüğünü görür. Üzüntüsünden ağlamaya başlar. O ara köpeği ile birlikte bir çoban yaklaşır. Dere kenarında tek başına ağlamakta olan kadını görünce acır ve eve götürüp nikâhına alır. Yıllar geçer ve iki çocukları olur. Aradan yedi yıl geçer ki çobanın karısı yine aynı dereye gelir ve içinde yine dereye girme isteği uyanır. Sudan çıktığında yine Ömer’e dönüştüğünü görür. Hemen evine koşar ve hâlâ hamur yoğurmakta olan ve onu bekleyen karısını görür. Çobanın çocukları ise annelerini aramaktadırlar. Ömer’in evine geldiklerinde ise iç güdüsel olarak Ömer’in kucağına otururlar. Ömer çok utanır ve peygambere, beni bu utançtan kurtar diye yalvarır. Peygamber onu dinler ve çocukları tavşan haline dönüştürür, “Kaç” deyince de tavşanlar kaçıp giderler. O günden beri hiçbir Kızılbaş tavşanın gözlerine bakamaz. Nasıl bizde avcının karşısına yaşlı bir kadın çıkınca uğursuzluk sayılıyorsa, Kızılbaşlarda da işe ya da geziye çıkarken önlerine çıkan tavşan uğursuzluk alâmeti sayılmaktadır. Öyküde Ali övünerek Tanrı’nın nasıl da isterse bin saati bir saate çevirdiğini kanıtlamış bulunuyordu, çünkü karısı hamur yoğururken yanından ayrılan Ömer bir saat sonra dönmüştü, ancak öte yandan 7 yıl kadın olarak yaşamıştı. Tavşan olayına gelince, bugün Kızılbaşlar hâlâ tavşan yemezler.

Kızılbaş köyü Kırkkısrak’ta bana, sorduğum her soruyu hiç çekinmeden yanıtlayan, çok zeki ve kendine özgür şahsiyeti olan, elli yaşlarında bir köylü çok yardımcı oldu. Kendisine ciddi bir ifade veren derin çizgileri olan, ancak gözleri canlı ve muzipçe bakan uzun sakallı bu köylü, sorduğum sorulara şarkta dini konular söz konusu olduğunda hiç alışık olmadığım, kendine özgü tarzda ince bir alayla yanıt verdi. Silahlı bu adam ile yaptığım konuşmayı hiç değiştirmeden veriyorum:

1- “-Kızılbaşlar kime inanır?”

“-Allah, Ali ve Hüseyin’e. Bunlar ile yetinmeyenler Abbas ile İmamlara da başvurabilir.(8)”

2-”-Hocanız ve caminiz var mı?”

“-Bu yaşıma kadar hoca görmedim. Canı dua etmek isteyen, evinde etsin.Birgün birisi köye bir cami yapalım diye teklifte bulundu, ama öyle bir şeyi köye yaparsak ancak içine eşekler doluşur yanıtını aldı.”

3-”-Sünnet eder misiniz?”

“-Evet, ama bu gelenektir zaten. Gerçi bu adamı fazla değiştirmiyor, sanki horozun gerdanından ya da köpeğin kulağından bir parça kesmişsin, aynı şey.”

4-”-Ramazanı tutar mısınız?”

“-Ha, o benim dostum, o gelirse ben tutmam, istediği gibi yoluna devameder(9).”

5-”-Sizde nişan, düğün nasıl yapılır?”

“-Nişan çiftlerin ana-babası ya da onların vekillerinin de hazır bulunması ile yapılır, on gün sonra da düğün. Eğer köyde Dede bulunuyorsa nikâhı o kıyar. Eğer yoksa kızın babası nikâhı kıyar ya da damat üç şahidin huzurunda kızı karılığa kabul ettiğini açıklar.”

6-”-Sizde tek eşlilik mi çok eşlilik mi hakim?”

“-Töremize göre tek kadın alırız(lO).

7-”-En önemli görevleriniz nelerdir?”

“-En önemlisi misafirperverlik. Verdiği hizmet için misafirinden para alan
birisine iyi göz ile bakılmaz. Köy halkı onu cezalandırabilir ya da köyden kovabilir. İnsanlar çıkar gözetmeksizin birbirleri ile yardımlaşmak ve varlıklarını pay-
laşmak için doğarlar.”

8-”-öğretilerinizi yazan ve yayılmasını sağlayan bir kitabınız var mı?”

“-Ben de yok zaten okumasını da bilmem. Yaradan’a ve insanoğluna karşı yükümlülükleri emreden kitap, erdemli insanın kendi içindedir.”

Yörede yaşayan halka Kızılbaşların gizli gece ayinleri konusunda sorular sorduğunda “bunu desem beni döverler” yanıtını aldım. Bu konuda Tavla ve Kırkkısrak’ daki iki adamım da suskun kaldı. Şimdiye kadar yaptığım araştırmalara bakılırsa Toroslar’ da Dedenin önderliğinde yapılan gece ayinlerinin belli bir zamanı yoktu, köye Dede gelince yapılırdı. Ayinlerde duanın yanında bir çeşit dans da yapılırdı(ll). Burada gizemli eski Anadolu geleneklerinin etkisi olduğu kadar eski Hıristiyan akşam yemeği törenleri de aklımıza gelmektedir. Törene katılanlar vücut hareketleri ile birlikte çok yüksek duygu ve düşünce yoğunluğu içinde bir çeşit vecde kapılıp Ali sıfatında Tanrı’ya taparlar(12). Karanlıkta yapıldığı söylenen ahlâksızlıklar da kuşkusuz iftiradan ibarettir. Mumların söndürülmesi ve karanlık ise mistik bir hava yaratarak dua ve ibadetlere daha iyi konsantre olmak için oluştururlar. Ortamdan ibaret olsa gerek. Kızılbaşların ibadetleri Müslümanlarda olduğu gibi namaz kılarak, kısaca belli bir şekle ve hareketlere bağlı kalarak yapılmamaktadır. Kızılbaşlar “içlerindeki” sese uyarak dualarını ederler. Ancak onlarda da ya da Dedelerde de nesilden nesile geçen bazı duaların ezberde olduğu düşünülmektedir.

Kızılbaşlar hakkında edindiğim bilgi ve gözlemlerim bundan ibaret. Çok daha ayrıntılı ve tatmin edici bilgileri ise ancak Kızılbaşların yanında bir süre yaşayan ve Dede’nin güvenini kazanan birisi edinebilir. Torosların dışında Maraş’m doğusunda Aksu platosunda da Kürtçe konuşan Kızılbaşlarla karşılaştım.
Bunlar kendilerini Kızılbaş ya da Alevi olarak nitelemektedirler. Demek ki bu iki terim bir tutulmaktadır. Bu iki terim arasındaki bağlantıları açısından doğuya doğru yönlendirilmekteyiz ve kanımızca Bektaşi, Kızılbaş, Nusayri, Ali-İlahiler vs. hepsi de sonuçta aslında birbirine bağlı olan dinsel bir öğretinin değişik şekillerde adlandırılmalarıdır ve sağlam bir teşkilatlanma oluşturulamadığı için yaşadıkları bölgelere göre farklılıklar geliştirmişlerdir.

Bu düşüncemizi daha da ileriye götürüp, bu inançdaki toplulukların kan bağı da taşıdığını varsayabiliriz. Henüz 1908 yılında, Jacob tarafından ortaya çıkarılan materyali daha bilmezken (Gezi raporumun 15. sayfası) tüm bu mezheplerin belki de özellikle Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’da yaşayan ve büyük ölçüde putperestlikten henüz kurtulamamış olan ve İran’dan gelen Şiilikten, özellikle de Sûfilikten etkilenen dağınık Hıristiyan toplulukların bir kalıntısı olabileceği konusunda yazmıştım. Tüm bu farklı inançlara sahip insanların genelde ana yollardan uzak, ulaşılması güç dağlık bölgelerde yaşadıklarını ve böylelikle ırklarını ve
inançlarını koruduklarını göz önünde bulundurursak bu dini grupların etnik olarak da birbirine bağlı oldukları olasılığı ortaya çıkmaktadır. İlk zamanlar geniş bir alanda yaşayan bu halk uygun sığmaklar bulmak için dört bir yana göç etmişlerdir. Bu gruplar arasındaki akrabalık bağı kuşkusuz Anadolu’nun İslamiyet öncesi nüfusuna dayanmaktadır. Bunu, Mısır sanatının bize sağladığı, antropolojik özelliklerin çok iyi belirtildiği Ön Asya halk tiplerine ilişkin resimler kanıtlamaktadır.

Luschan, Tahtacılar ile ilgili araştırmasında, kafatası incelemelerine dayanarak, Likyalı Tahtacıların ve Bektaşilerin en yakın akrabaları olarak aynı özgün kafatası yapısına (hipsikefali) sahip olduklarından Ermenileri göstermiştir.
Luschan daha da ileri gederek Anadolu’nun geniş bir kesiminde bir zamanlar homojen bir yerli halkın yaşadığını ve bunların bir bütün olarak bozulmadan Ermenistan’da yaşadığını, ancak ülkenin diğer bölgelerinde de Türklerde İslam mezheplerinde ve Yunanlılarda da bunların kalıntılarının bulunduğunu söylemektedir.
(l.c. s. 20)

Ben de gözlemlerimde, Orta Toroslarda yaşayan Kızılbaşlar ile Torosların güneyinde Cihan’ın batısındaki dağlık bölgede(14) yaşayan Ermenilerde aynı kafatası yapısı ile karşılaştım. Bu gerçekler; tartışmasız, Toroslardaki bu bölgede bir zamanlar homojen bir “proto-Ermeni” (Luschan) halkın yaşadığını ve bugün bile belli fizyolojik özelliklerini kalıtım yolu ile koruduğunu kanıtlamaktadır(15).
Şimdi eğer Mısır taş anıtlarında resm edilmiş olan figürlerde Hitit tipi özelliklerine rastlanıyorsa, Mısırlılar’m H-ta diye nitelendirdikleri halkın, daha önce sözü edilen Anadolu’daki proto-Ermeni halkın ya da onların akrabalarından söz edildiği sonucuna varmamız mümkündür( 16). Winckler tarafından yapılan incelemeler bize Hititler adı altında şimdiye kadar birçok halk gruplarının da adının geçtiğini göstermiştir(17). Ancak kesin olan birşey varsa, o da menşeleri konusunda hâlâ kesin olarak belirlenemeyen Hitit özellikleri taşıyan bu grupların Toroslar civarında yaşamış olmalarıdır. Bunu tartışmasız olarak Toros bölgelerinde bulduğum Hitit işaretleri ile bezenmiş anıtlar kanıtlamaktadır. (Bak. Ön Asya gezim I. Anadolu’daki Hitit sanatına ait anıtlara ilişkin notlar S. CCCV f.) Comanain yazıtlarında verilen Yunanca olmayan isimlerin (bak ebenda S. CCXXXVII, ayrıca
Jerphanion’un (Taurus et Capadoce Melanges d. 1. Faculte Orientale Beyrouth.
Tome IV, s. 327) bu en eski Hitit halk katmanına mı yoksa daha geç Kapadokya halkına mı işaret edip etmediğini araştırmayı, Hitit yazısını da deşifre etmiş olma-sı gereken daha genç nesil araştırmacılara bırakıyoruz. Zamanında Strabo’da Katonları ve Kapadokyalıları aynı dili konuşan iki farklı kabile olarak nitelemiş, Anadolu’nun iç kısımlarındaki halkların birbiri ile olan çözülmesi güç ilintilerine değinmiştir. (XII. 1. s. 533)(18) Katoonların Hititlere yakın bir halk mı yoksa tamamıyle onlar ile özdeş mi olduklarına karar vermek güç. Kaldı ki Kapadokyalılar daha geç bir göç katmanına sahiptir.

Sykes’in bize Tur-Abidin dağlarındaki Jakobitler ve Yezidilere( 19) ait, kısacası daha doğuda ve güney doğudaki kabilelere ait, sunduğu tipolojik resimlere baktığımızda yine karakteristik olan hipsibrakesefal kafa yapısına rastladığımızda (bu özellik Puschf-i-kuh(20)daki Feililurlarda Kafkasyalı kanı taşıyan kabilelerde de gözüme çarpmıştı.) İki sonuca varabiliriz: Birincisine gelince, Luschan’ın de diği gibi bugünkü Ermeniler ile akraba olan homojen halk kitlesi sadece Anadolu’nun bazı bölgelerinde değil, Torosların etekleri boyunca uzanan tüm bölgelerde ezelden beri yaşadığı ortaya çıkmaktadır, bunun da ötesinde sui generis (benzeri bulunmayan) diye nitelendirdiğimiz bu eski kavimin izlerini sürersek doğuya doğru yol alıp olası köken ülke olarak da Kafkasya’ya ulaşmaktayız. Heinrich Kiepert de zaten 1878′deEski Coğrafya (s. 73) adı altındaki ders kitabında Anadolu’nun ve Ermenistan’ın dağlık bölgelerinde ve civarında Aryan göçten daha önceki tarihlere ait, belki de Kafkas ve yarı (Sub) Kafkas grupları ile akraba olan eski bir halkın yaşadığını öne sürmüştür. Bu tahminler Pauli (Lemnos adasında bulunan Yunan öncesi yazıtlar, 1886 ve 1894) ve Hommel Antropoloji Arşivi1890) tarafından somut dayanaklar ile desteklenmektedir. Kısacası, ırkların kökenlerine ilişkin araştırmalar kadar içinde tezatlar barındıran başka bir konu yoktur. Bu nedenle bölgedeki halkların kökenlerini, halkların birbirine karışmasını araştırırken coğrafyacılar, filologlar, anatomistler ve Anadolu etnografyası uzmanları ile sıkı işbirliği içinde olmak gerekmektedir.

Önümüzdeki araştırmadan da anlaşılacağı gibi, Kızılbaşlar’a etnik özelliği olan ve bu yörelerdeki yerli halk ile Kürtlerden(21) daha fazla bulunan bir topluluk olarak bakmamız gerekir. Araştırma yaptığımız bölgelerde Kürtler, daha çok Carpu havzasında, Huni  (Chuni)de, Binboğa dağının doğusundaki köylerde ve Elbistan ovasının(22) batı ve güneydoğusunda yaşamaktadırlar. Ancak Elbistan ovası bölgesindeki Kürtler saflıklarını koruyamamışlar, Afşarlar ve Moğolistan’dan buraya göçeden topluluklar (Yörükler) ile karışmışlardır. Burada konuşulan dil de daha çok Türkçe’dir. Kürtlerin bulunduğu yerlerin batıya doğru sınırını çizmek istersek Fırat’a doğru uzanan Arabant çayı vadisini izleyip buradan Erkenes çayına kadar Maraş ovasından(23) geçip, sonra tekrar kuzeyden Elbistan ovasına doğru Ceyhan Irmağı ile kesiştiği yere kadar ilerlememiz gerekir. Elbistan’ın doğusundaki dağlık bölgelerde yaşayan Kürtler kışın güneye doğru kayarlar. Bazı kabileler hala yarı göçebedir, örneğin yazın Maraş’in güneyinde Gavur Gölündeki yüzen bir adada bulunan Nuhrak dağında yaşayan bir aşiret ile karşılaşmıştım. Bunların tipleri (bah. res. 58) Afşarları andırmaktaydı, diğer bir deyiş ile Moğul karışımı sezilmekteydi. Toros bölgesindeki Kızılbaşlar, özellikle erkekleri, fiziksel olarak Afşarlardan belirgin bir farklılık gösterirler, örneğin daha uzun boylu güçlü kuvvetli bir yapıya sahipler. Bu da belki dağlık bölgelerde yaşamalarına bağlanabilir. Bu insanların yüzleri genelde uzunca, kafa yapıları daha çok hipsibrakisefal, gözleri kahverengi nadiren de mavi, burun ince uzun, çene güçlü bir yapıdadır(24). Sadece yaşlı olanlar değil, orta yaşlı erkekler de sakallıdır. Kızılbaş kadınları Afşarlardan daha zayıf yapılı, onlar gibi başlık takmaktadırlar, ancak bunun için daha çok siyah rengi tercih etmektedirler. Kırmızıya olan düşkünlüklerini etek şeklindeki önlüklerinden anlamaktayız.

Kızılbaş ve Kürtlerin kültür seviyeleri de Afşarlarınki gibi düşük. Tarımcılık, hayvancılık ve el sanatları ile ilgili anlattığım gözlemlerin hepsi için de geçerli. Evlerini hala çıra ile aydınlatıyorlar. Misafirperverlikleri ise Afşarlardan daha içten ve çıkarsız. Geceyi beş kulübeden oluşan bir oduncu köyü olan İncilikız’da (Indjerlikkıs) geçirmekteydim. Ev sahibi kadınlar bana yolluk hazırlamak için bütün geceyi ekmek ve tavuk pişirerek geçirdiler.

Dipnotlar

1- Kızılbaşlar hakkında tek tutarlı araştırma, Grenard tarafından yazılan “Une Secte religeuse d’Asie Mineure: Les Kyzylbasch (Anadolu’da Dini Bir Tarikat: Kızdbaşlar), Journal Asiat.x,

3, 1904, s. 511. Kızılbaşlar’a ilişkin verilen diğer bilgiler gezi notlarında geçmektedir ve güvenilir sayılmaz. Ayrıca Lerch de konuyla ilgilenmiştir: “Forschungen über die Kürden” (Kürtler hakkında Araştırmalar)-!, Petersburg, 1877, s.xVII. Ayrıca Vambery; Algeıneine Zeitung,27.12.1877.

2- Bkz. Grothe: Auf türkischer Erde (Türk Topraklarında), 2. bas. 1902,s. 67.

3- Bkz. Hogath: Problems of Exploration (Araştırmadaki Sorunlar), I.Cilt, s. 558.

4- Burada Ürgüp ile Kırşehir arasında Hacı Bektaş Dergahı bulunmaktadır.Bu yörede, isminin yanında “dede” adı bulunan birçok köy bulunmaktadır. Halis’deki Bayramköy’de kaldığımda orta Halis’in sağ kıyısında 50′nin üstünde Kızılbaş köyü olduğunu öğrendim. Anladığımıza göre, burada Bektaşi ile Kızılbaş terimi eş anlam taşımaktadır.

5- Kannenberg: Globus (Yerküre dergisi), 1895, Cilt: 68, s. 62.Flotwell: Aus dem Stromgebiet des Qysyl-Yrmag (Kızdırmak Boyunca), Pet. Mitt. Ergh. 114, Gotha, 1895, s. 12.

6- Burada, Çepniler’Ğen söz etmek gerekir (Humann: Verb. d. Ges. f.Erdk.), Berlin, VII, 1880, s. 248. Kennenberg Çebni ya da Çefm’leri Kızılbaşlar ile; Wilson ise Nusayriler ile özdeş tutar. Bu konuya H. Kippert de değinmiştir.(Z. d. Ges. f. Erdk. 1890, s. 322).Urfa’da bana Fırat ve Abdulaziz Dağları arasında, Tulaba dağlık bölgesinde yaşayan “S7e£>/”lerden söz ettiler. Suriye’ye olan coğrafi yakınlığa bakılırsa Nusayriler’m etkisinde bir mezhepten söz edilebilir.

7- Müslüman, sol eli ile anüsünü yıkadığından, yiyecek ve içeceklere sadece sağ eli ile dokunur.

8- Görüldüğü gibi adamım, Grenard’ın iddia ettiği gibi Musa, İsa, Davut ve Meryem’den hiç söz etmiyordu; daha çok Şii inancına özgü isimler sayıyordu.

9- Kırkısrak köyü eşkıyalığı ile ünlüdür. -Acaba Ramazan’a bir kötülük yapmayıp yolunu kesmeyeceğini mi kastetmekte?-

10- Aynısını Andreas, İran’daki Babiler için söylemekte. (Leipzig, 1896.)
11- Grenard, bize törenin ayrıntılarını vermekte (1. Cilt, s. 516). Öne sürdüğü Hıristiyanlık ile benzerliklerden (hazır bulunanlara ekmek ve şarap sunulur) bana bir şey bildirilmedi. Kızılbaşlığı, yarı-Hıristiyan mezhebi olarak gören Reclus (Ix, 350) ile de kıyaslayın.

12- Ali’nin enkarnasyonu ve “teslis” düşünceleri için bkz. Jacob: Bektaschijje (Bektaşilik), s. 33-34.

13- Jacob da (Türk Kütüp. Ix, s. 34) Bektaşi ve Ali İlahiler arasındaki bağkonusuna dikkat çekmiştir. Belki de Bektaşi ile Kızılbaşlar birbirine sandığımızdan daha yakındır, hatta özdeştir.

14- Körsülü ve Ceyhan arasında Demerek (Gemerek olmalı MB) civarında.Eski Hitit merkezi Maraş’a yakınlığı dikkate değer.

15- Kayseri bölgesindeki Yunanlılar’ı (Rumlar MB) Kapadokyah olarak niteleyen Wilson, şöyle yazmıştır (I. Cilt, s. 312): “Bu insanların yüzleri Hitit anıtlarındaki yüzlere büyük ölçüde benzemektedir. Bu nedenle büyük olasılıkla bu insanlar eski ırkın kalıntılarını taşımaktadırlar ve tiplerini arı bir şekilde koruyabilmişlerdir. ” Ben ise Kayseri’deki Yunanlılar’ın Hitit tipine benzediklerinden çok Toroslar’daki Kızılbaşlar ile Maraş bölgesindeki Ermeniler arasındaki benzerlikleri farkettim. Bugünkü halkın bazı tiplerinde Hitit yüz özelliklerinin bulunduğunu, Garstang da güneydoğu bölgesindeki Aintab (Antep) yakınlarındaki halk için ileri sürmektedir (I. Cilt, s. 16). Garstang, özellikle Kartal ve Küçük-Kızılhisar adındaki kasabalara değinip fotoğraflar da göstermektedir. (Plate V ve xV)

16- Bkz. Zimmerer, 1. Cilt, s. 12. Lepsius Anıtları, Pl. CCIx; Rosellini, Monumenti, Pl. CM. Sözü geçen tip resimler 14′te belirtilmiştir. Hitit ırk tiplerini Petrie toplamıştır (Raciel Types, s. ]43-148). Garstang ise plaka (xxxııı, 1. Cilt)da Abydos’daki Ramses tapınağından gelen iki Hitit figüründe mongoloid ve proto-yunan tipini ileri sürmektedir. Garstang’ın, Hitit halkının farklı öğeleri konusunda vardığı sonuçlar, yakınlarda Hugo Winckler’in sözünü ettiği tahminlerle uyuşmaktadır.

17- Hugo Winckler, Vorlaufige Nachrichten über die Ausgrauben in Boghasköi im Sommer 1907 (1907 Yazında Boğazköy Kazılarına İlişkin Geçici Rapor), Mitt. d. D. O. G. Nr. 36, s. 46. “Yeni bilgilere göre, şimdiye kadar daha genel ve kesin olmayan isimler hakkında daha somut bilgiler elde etmemiz mümkün olmuştur.” Bunlar, Mitanniler, Chattiler, Charriler ve Arsava nüfusu hakkındadır. Mitanni ve Chatti’de Winckler en eski katmanı görmektedir. Daha sonraları fatih olarak ortaya çıkan Charriler’i ise Aryen bir ırk olarak tahmin etmektedir.

18- Şunu da belirtmek gerekir: Ne dilleri açısından ne de örf ve adetleri açısından Kapadoky ahlar ile Kataonlar arasında bir fark bulunmadığından, kabilefarklılığının belirtisi olan izler de tamamen silinmiştir.

19- Sykes: Journeys in North Mesopotamia (Kuzey Mezopotamya’ya Geziler), Geog. Journal, xxx, 3-4, Londra, s. 386-391.

20- Geograpischen Charakterbilder (Coğrafi karakter Özellikleri) çalışmam ile karşılaştırın. Res. 168. Chantre da (Anadolu’da Bilimsel Araştırma Hakkında Rapor)âa (1896, s. 17) Bahtiyarlar hakkında aynı şeyi söylemekte. Ansariler’i (Nusayriler) ise, kısa boyunlu ve dik bir kafa yapısına sahip olarak niteler.

21- Kürt tiplerini, Coğrafi Karakter Özelliklerine ilişkin kitabımda da (bkz.res. 32, 35, 36, 37, 58, 59) bulabilirsiniz. Doğuya doğru gittikçe Kürtler ile Kızılbaş lar fiziksel açıdan büyük farklılıklar göstermektedirler, Toroslar’da olduğu gibi.

22- Aynı bölge 1378 yılında, taht yeri Maraş olan Türkmen hanedanı tarafından fethedilir. (Hammer: Pourgstall; İlhanlılar Tarihi, s. 294. Osmanlılar Tarihi II, s. 176.)

23- 1812 yılında Bruce da, Suriye’den Elbistan’a giderken Yukarı Aksu bölgesinde Kürtler ile karşılaşmıştır.
24- Kürtler’in fiziksel özellikleri konusunda ayrıca bkz. Chantre, 1. Cilt, s.15. Kafa yapıları yine daha çok brakisefal.

(Almanca’dan Çeviren: Huri Tuşik Özkurt.)

(*) Kaynak: Hugo Grothe: Meine Vorderasienexpedition 1906 und 1907

(Önasya Gezim 1906-1907), Cilt II, Leipzig, 1912.

 

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers