Türklerin Gizli Anayasası: Töre

13/01/2009

Osmanlı Sarayında Mutfak Hizmetleri ve Sofra Gelenekleri

Kategori: Uncategorized — okuz @ 09:49

Osmanlı Sarayının mutfak özellikleri ve hizmetlerinin bazı geleneksel ve her dönemde görülebilen ortak tarafları vardır. Ancak bu gelenek ve uygulamaların padişahtan padişaha, saraydan saraya göre değişiklikler gösterdiği bir gerçektir. Hizmetler ve sofra adabı özellikle Abdülmecidden sonraki dönemde yani Boğazdaki saraylar kullanılmaya başlandıktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlamış ve Avrupalılaşmıştı. Buna rağmen bazı kaynaklar çatal ve bıçakla yemek yenilmesini Sultan II. Mahmud dönemine kadar götürürler. Bu padişah bazı sultan düğünlerinde ve yabancı prenslerin ziyaretlerinde alafranga büfeler kurardı. II. Mahmud’a çatal bıçak takımını Hüsrev Paşa hediye etmiştir. Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz’in Dolmabahçe Sarayında ve Sultan II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayında yabancı misyonlara verdikleri ziyafetler belirgin örneklerdir. Hele bunlardan bazılarının kadınlı erkekli olacak kadar batılı karakter taşıması ilginçtir. Bununla beraber yabancı misafirler dışındaki saray yaşamı ve dolayısıyla sofra gelenekleri büyük ölçüde eski ve İslami geleneklerden kopmamış, 19. yüzyıldan itibaren masada yemek yemek, çatal bıçak kullanmak gibi pratik ve çağdaş bazı uygulamaların dışına çıkılmamıştır. Geleneksel soframız olan yükseltilmiş tepsiler, bunlar etrafındaki minderler ve sedirler üzerine oturarak yemek yemek, âdeti saraylarda dahi uzun süre devam ettirilmiştir.

Bu anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere sarayda yemek, mutfak hizmetleri ve sofra gelenekleri yalnız padişahla sınırlı değildir. Padişah yemeği dışında söz edilmesi gereken ve mutfak ve sofrayla ilgili pekçok ilginç konu bulunmaktadır. Bunların başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

-Padişahın şehzade ve hanım sultanlarla ilgili düğün ve sünnet düğünleriyle devlet ricali, yabancılar ve halka verdiği şölen yemekleri;

Sur-ı hümayun denilen sünnet düğünlerinde halktan başlayarak en üst kademedeki davetlilere kadar verilen ikram ve ziyafetler ayrı bir konu oluşturur. Bu düğünlerle ilgili belgelerde görülen mutfak masrafının büyüklüğü elbette kalabalık insan topluluklarıyla açıklanabilir. Bu konuda dikkat çeken bir nokta ilginçtir; Sur-ı hümayunlarda ençok tereyağı, safran ve şeker tüketilmiştir. Bu da helva ve zerde cinsinden yiyeceklerin çokça ikram edildiğini gösterir. Şeker ayrıca seyircilerin ilgisini çekmek üzere arabalar üzerinde geçirilen büyük ölçekli ve boyalı hayvan, insan, ev ve bahçe gibi heykellerin yapımında da kullanılıyordu. Bunlar aşçılar dışında bir sanatkar grubu; Nakkaşan-ı Sükker’ler yapmaktaydı.

Sultan III. Murat’ın oğlu Şehzade Mehmet için at meydanında yapılan sünnet düğününde “her akşam bin tabaklık pilav ile her tabak için bir ekmek ve boynuz ve ayaklarıyla beraber pişirilmiş, on altıdan yirmiye kadar öküz ortaya konurdu. Halk bu yemekler üzerine öğle şitap ederdi ki meydan kırılmaş tabaklar, her tarafa dağılmış pilavlarla dolardı.”

D’Hosson, Türklerin sarayda olsun halk kesiminde olsun düğün ve bayram dışında toplu yemek yeme âdetleri bulunmadığını yazar.

-Ulufe dolayısıyla yabancı elçilere ve yeniçerilere sarayda verilen yemek:

Ulufe dağıtılacak günlerde elçi kabulleri bilerek yapılırdı. Ulufe dağıtımı ve bu esnada yeniçerilere verilen yemeğin ihtişam ve renkli görüntüsünün yabancılar tarafından görülmesi hoşa gidiyor olmalıydı. Böyle günlerde devletin zenginliğini göstermek için özel yemek takımları çıkarılır, torbalar halinde akçeler sıralanır, hatta bu torbalardan birinin içindeki akçeler bir para tahtasına boşaltılırdı. Böylece akçelerin sahte olmadıkları kanıtlanmak istenirdi. Ulufe günleri şayet büyükelçi ve yabancı heyetle de davet edilmişse onlara saray bahçelerindi muhafaza edilen zürafa, aslan ve pars gibi hayvanlar da gösterilmek istenirdi.

Yeniçerilerin sarayın ikinci avlusundaki birinci selam taşına geldikten sonra kendileri için revaklar altında hazırlanmış çorbaları nasıl koşuştuğu bir çok ya.ancı elçi tarafından çok ilginç bir görüntü olarak anlatılır. Bu sırada elçiler de kendileri için perdelerle bölünmüş kısımlarda yemek yerlerdi. Gerek divanda vezirlere ve sadrazama çıkan yemek gerekse elçi yemeklerinin menüsü farklı ve zengin olurdu. Bu konuda gösterişe önem verildiği belirtilir.

-Bayram, iftar, Hırka-ı Saadet ziyaretlerinde verilen ikramlar;

19. yy.’ın ikinci yarısından itibaren Boğaziçi’ndeki saraylar kullanılmaya başlanınca Topkapı Sarıyı yalnız önemli bazı günlerde ziyaret edilir oldu. Hırka-ı Saadet dairesinde muhafaza edilen Hz. Muhammed’in hırkasının her yıl ramazan ayının 15′inde görülmesi bu ziyaratlerin gelenek haline gelmiş sebeplerinden birini oluşturur. Bu ziyaret, saray ricaline özel şişeler içinde buhur suyu gönderilerik duyurulurdu. Buhur suyunu bu şekilde davetiye gibi getiren bu ağalara hediye vermek âdetti. Ziyaret günü iftar da, Topkapı Sarayı’nda yapılır ve yemekte o gün için geleneksel hale gelen soğanlı yumurta ve baklava ikram edilirdi.

Tayyarzade At’ Bey Enderun Tarihi adlı kitabında bayram yemeklerinden şöyle söz eder:

“Silahtar Ağa ili Çuhadar Ağa atlarından inip ileri geçerler ve padişahı, Babüssa’de önünde istikbal ederlerdi. Padişah, Div’n çavuşlarının alkışları arasında atından iner, Babüssa’de’den içeri girer, sadrazam, vezirler ve alayda bulunan sair zevat, kubbe altına giderlerdi. Orada padişah tarafından kendilerine mükellef bir ziyafet verilirdi. Bu sırada Yeniçerilir de orta kapıdan içeri girerler, saray mutfakları önünde kendileri için hazırlanmış taslar içinde çorbaya seğirtirlerdi. Çorba içmek için koşarak gitmek an’ane idi”.

Kurban ve Ramazan bayramlarında bir fazla madde vardı; saraya kesilecek kurbanlardan bir veya birkaçını bizzat padişahın kesmesi an’ane idi. Namazdan dönünce Enderunda Hırka-ı Saadet dairesi önündeki şadırvan yanında kurban kapısı denilen yere konulmuş bir iskemleye otururdu. Silahdar Ağa, padişahın keseceği koçları getirir, duası edilir, Hazinedar Ağa’nın getirdiği tülbentlerle hayvanların gözleri bağlanır ve yine Hazinedar Ağa padişahın beline bir futa sarardı. Bıçakçıbaşı bir gümüş tepsi içinde bıçakları getirir, başlala bunlardan birini seçerek padişahın eline verirdi. Kurban eti saray kapılarına, baltacı, haseki, kozbekçi, sakalar, kuşhane, helvahane, odun ambarı, hasfırın ve kayıkçı ocaklarına dağıtılırdı.

Bu arada her yıl Muharrem ayının 10′uncu günü Aşure yapılıp aşureliklerle sarayın önemli kişilerine gönderilirdi. Nevruz bayramında yapılan Nevruziye ise çeşitli baharatlardan oluşmaktaydı. Bu karışımın formülünü hekimbaşılar verirdi.

-Haremde Valide Sultan ve Kadınefendiler, Hasekiler tarafından verilen özel yemekler;

Bu yemeklerin bir çoğu çocuk doğumlarında, herhangi bir ölüm halinde ve saray haremini ziyarete gelen padişah ailesinin kadınları veya ender olarak gelen yabancı kadın misafirler için yapılırdı. Bu konuda en önemli belge Lady Montagu’nun hatıralarıdır. Her ne kadar padişahın ikamet ettiği bilinen saraylarda ağırlanmışsa da ağırlayan hanımların saraylı olması anlatılanların saray gelenekleri olduğunu kanıtlamaya yetmektedir. Lady Montagu Osmanlı Sarayındaki hanımların fiziki güzelliklerinden, kıyafetlerine ve ev dekoruna kadar pek çok şeyi kaleme almıştır. Yemekler için söyledikleri, daha çok bunların çeşitliliği ve farklı oluşları üzerinde yoğunlaşmıştır. Gene anlattıkları arasında yemek sonrası ve öncesi yapılan şerbet, kahve ve çubuk ikramları da bilinen şeylerdir. Ancak yemek sonrasında yapıldığını naklettiği danslı ve müzikli eğlenceler elbette ilginçtir. Bu konu Osmanlı sarayındaki kadın davetlerindi dans ve müziğin bir gelenek olup olmadığını sorusunu akla getirir.

Daha önce belirtildiği üzere Sultan Abdülmecid’den sonra Osmanlı Sarayı’na davet edilen yabancı devlet büyükleri batılı tarzda ağırlanmışlardır. Bunlardan Yıldız Sarıyı’nda özellikle Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm ve ailesi için verilen yemekler dikkat çekicidir. Bu yemeklerden biri Küçük mabeyn köşkünde yapılmış ve küçük şehzade Burhaneddin Efendi ile Alman İmparatorunun oğlu ortaklaşa misafirlere bir konser vermişlerdir. Burhaneddin Efendi’nin çok iyi piyano çaldığı bilinir.

Bu arada sarayın hangi bölümünde ve kademesinde olursa olsun bütün yemeklerden sonra genellikle gül suyu, buhur suyu ikram edilir, el yıkamak için ibrik, leğen, peşkir getirilir, özel merasimlerde şerbet, kahve ve gerekirse çubuk ikram edilirdi. Bu Osmanlı geleneği yavaş yavaş saraya mensup yüksek seviyeli memurlara, paşalara, zenginlere kadar yayılmıştır.

Sultan Abdülmecid’den sonra:
Eski minyatür ve tablolardan anlaşıldığı üzere 19. Yüzyıl öncesinde Topkapı Sarayı Kubbealtında verilen divan yemeklerinde sandalyede oturanlar sadece yabancı elçilerdir. Diğer vezirler ve yüksek seviyeli memurlar minderler, tabureler veya sedirler oturmakta, önlerine özel bir altlığı olan tepsiler kurulmaktaydı. Bu gelenek padişah için de geçerliydi.

Eski Saray sofraları, al, eflatun, mavi, büyük ve sırmalı örtüler üzerine kurulur, peşkirciler herkesin önüne peşkir sererlerdi. Yemekler mutfaktan genellikle tablalara taşınırdı. Saraylarda tablalar dört beş kişilik olduğu için özellikle harem halkı bu sayılara göre gruplanırdı. Herkesin çatalı, bıçağı, bardağı ve peçetesi ayrıydı. Bunlar yemekten sonra kullanılan tarafından yıkanır, kendi dolaplarında saklanırdı. Yıldız Sarayında harem yemeklerini aşçı nöbetçi denilen genç kızlar getirirlerdi.

Avrupalılaşma olayı Meşrutiyetten önce başladığı için mutfak gelenek ve repertuvarı da yavaş yavaş bundan etkilenmiştir. Özellikle II. Abdülhamit ve sonraki padişahlar zamanında misafirlere sunulan yemekler arasında sık sık Avrupa yemek isimleri ve Avrupalı aşçıların adları geçmeye başlar. Bu arada aşçıların kıyafetleri de değiştirilmiştir.

En önemli olay ise masada yemek yemek âdetinin başlamasıydı. Saray mefruşatının batılı tarzda oluşu da bu geleneğin Sultan II.Mahmut döneminde başladığını destekler. Ne var ki bu tür uygulamalar daha çok Sultan Abdülmecid devrinde yaygınlaşmaya başlamıştır.

Dolmabahçe, Mecidiye Köşkü (Topkapı Sarayı) ve Yıldız Sarayı köşklerindeki mefruşat arasında pek çok ve değişik ölçülerde yemek masası ve bunların etrafında sandalyeler vardır.

Durum böyle olunca masaya servis şeklinde de değişiklik yapmak gerekmiştir. Yemek servisi batılı tarzda ve garsonluk eğitimi görmüş Hademe-i Hümayun tarafından yapılmaktaydı. Sultan II. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı’nda, Sultan Mehmet Reşad döneminde ise Dolmabahçe’de bu hademenin yabancı devlet başkanları ve maiyetlerine verdikleri servis övgüyle anılır.

Gene Yıldız Sarayında Şale Köşkünde ve Büyük Mabeyn dairesinde büyük ziyafetlerden önce çekilmiş fotoğraflar vardır. Bunlar masa düzenine batılı tarzda geçişi ve uygulamadaki başarıyı göstermesi açısından ilgniçtir.

Mutfak hizmetleri
Topkapı Sarayında Divan Vezirleri ve Harem halkı için yapılan yemekler Has Mutfakta, padişaha özel yemekler ise Kuşhane Mutfağında hazırlanırdı. Buralarda çalışan aşçılar farklıydı. Tavernier’e göre sarayda başka mutfaklar da vardı. Bunlar 7 bölümden oluşuyor, her biri bir aşçıbaşı tarafından yönetiliyordu. Padişaha, Has Mutfakta, haremini üst seviyeli kadınlarına Valide Sultan Mutfağında, Harem ağalarına Kızlarağası Mutfağında, Kapı Ağaları ve Divan memurlarına ayrı bir mutfakta, Hazinedar başı ve maiyetine, Kilercibaşı ve maiyetine, Saray ağası ve maiyetine ayrı ayrı mutfaklarda yemek pişiriliyordu.

Özet olarak günde yaklaşık olarak 4000 kişiye yemek hazırlayan, Ulufe günleri 10.000 yeni çeriye çorba-pilav-zerde pişiren bu hizmetlerin sayısı zaman zaman değişmesine rağmen 18. yüzyılda 500 kadardı. Bunlara ek olarak 400 kadar Helvacı tatlı yiyecekler (helva, macun, şerbet vb.) hazırlardı.

Saray aşçılarının ustalarına Üstüdan-ı Matbah-ı Has deniliyordu. Bunlara bağlı kalfalar ve daha sonra bölük başları ve şagirtler geliyordu. Bunlara da 300 civarında aşçı ve 100 aşçıya yakın Kızlarağası, Hazinedarbaşı, Kilercibaşı ve Saray Ağalarının özel aşçılarını eklemek gerekir.

Haremin üst kademelerine de gerekirse özel bir menü çıkarılırdı. Bütün bu hizmetliler aşçıbaşı, aşçı, ocakbaşı, kebapçı, tatlıcı, hamurcu, pilavcı, balıkçı ve perhizi adlarıyla tanınan, konusunda uzmanlaşmış kişilerdi.

Padişaha yemek pişirenler ise Zülüflü Baltacılardan, güvenilir iki kişi ve bunlara bağlı yeterince aşçı ve helvacıdan oluşmaktaydı. Pişirilen yemekler tek kişilik tencerelerde -ki buna kuşhane deniliyordu- hazırlanırdı. Padişah sefere çıkarsa bu mutfak görevlileri de beraber giderlerdi. Bunlar, Haçova, Mohaç gibi savaşlarda bilfiil savaşmış ve başarılı olmuşlardı.

Helvacılar
Sarayın helva, macun, hoşaf gibi tatlıları helvahanede yapılır, burada çalışanlara Helvacıyan-ı Hassa denilirdi. Başarılı olanları Helvacıbaşı Çaşnigirbaşı veya Hoşafçıbaşı olurdu. Ocak, 18. yüzyılda 6 usta ve 100′ü aşkın şagirtten oluşuyordu. Topkapı Sarayında mutfaklara bitişik ayrı bir helvahane bulunur. Yapılan macunların bazıları aynı zamanda bazı hastalıklara ve zayıf bünyelilere iyi geldiğinden bunlar hekimbaşı denetiminde yapılırdı.

Bu ocakta yılda bir kere ot gecesi denilen gecede yapılan özel macun bütün saray ricaline ayrı ayrı gönderilir, aynı gece ocak ahalisi bayram yaparak eğlenirdi.

Saray ekmekçilerine Habbazin-i Hassa denilirdi. Ekmekçibaşının yönetiminde çalışırlar ve pişirici, hamurk’r ve elekçilerden oluşurlardı. Fodlacılar (Pideciler) ayrıydı.

Tüm bunlara ek olarak kasaplar, yoğurtçu ve sütçüler, sebzeciler, tavukçular, simitçiler, buzcu ve karcılar, kalaycı, mumcu, buğday döğücüler (Kendüm küban), sakalar ve yedi bölük halinde çalışan kilerciler vardı. Hepsi enderunda bulunan kilercibaşına bağlı çalışırlardı.

Padişah Sofrası
Fatih Sultan Mehmet ünlü kanunnamesinde diyor ki:

“Cenab-ı şerifim ile kimesne taam yemek kanunum değildir, meğer Ehl-i iyalden ola, Ecdad-ı izamım vüzerasiyle yerleşmiş. Ben refetmişimdir”

Buradan anlaşılacağı üzere Fatih tek başına veya çok yakın olanlarla yemek yiyor ve evvelki padişahlar gibi vezirleriyle dahi yemek yemeği reddediyor. Hatta Kanunnameye göre Divanda vezirlerin de nasıl ve hangi şartlarla yemek yiyebileceği belirtilmiş, bunların önünden kalkan taamın (artık yemek) dahi çavuşlar, reisüülküttap neferleri gibi hizmetliler tarafından yenilmesini öngörmüştür. Böylece bir taraftan bu hizmetlilere vezir yemeği yedirilerek onları payelendirirken bir taraftan da israfın önlenmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır. Ancak makam sahibi görevlilerin genellikle kendi sınıflarıyla bir arada yemek yeme zorunda olduğu görülüyor.

Sonrada Ali Ufki bey adını alan saray ağalarından Woyciech Bodowski 17. yüzyıldaki saray âdetlerini anlatırken “padişahın Hasoda’da veya teras ve bahçelerde yalnız başına yemek yediğini, yemek için kaşık ve parmaklarını kullandığını daha sonra ellerini sabunla yıkadığını” belirtir.

Padişaha giden yemek de tablalarla taşınırdı. Yemekler kapaklı sahanlarda olurdu. Sultan II. Abdülhamid’in bilinen efhamları dolayısıyla yemekleri tablalara konduktan sonra bir örtüyle kapatılır, örtünün uçları birbirine bağlanarak mühürlenirdi. Bunun gibi ekmek sepeti, su ve şerbet sürahilerinin ağızları da mühürlenirdi. Sürekli Kağıthane suyu içtiğinde bu membe yakınına kimse yaklaştırılmazdı.

Padişahın sofra hizmetlerine Çaşnigir Usta denilen Harem kıdemlilerinden bir kadın bakardı. Peşkircibaşı ise kıdemli kilercilerden seçilirdi. Peşkirleri muhafaza eden kişi Peşkir Gulamı idi. Sultan II. Abdülhamid’e sofrada yalnız Kilercibaşı hizmet ederdi. Yemek sonrası ve öncesi padişahın ellerini yıkamak için İbrik Gulamı ve İbriktar görevlendirilmişti. Butün bu görevler Enderun ağaları tarafından gerçekleştirilirdi. Herbirinin terfi edeceği görevler belliydi. Padişaha en yakın olanlar ise Hasodalılardı. Bir münasebetle Karamanda bulunan Fatih Sultan Mehmet, birgün tebdil-i kıyafet dolaşırken sokakta bir yeniçeri aşçısının etrafa küfrederek bağırdığını, esnafı suçladığını görmüş sadrazam vasıtasıyla sebebini öğrenmek istemiştir. Bağırıp çağıran aşçı, “saatlerdir bir okka et bulamadığını, düzensizliği küfrettiğini, şayet bu görevlerde kendisi olası hiçbir aksama olmayacağını” söylermiş. Padişahın bu aşçıyı önce ihtisap Ağalığına getirdiği, gerçekten başarılı olduğunu görünce sadrazamlığa kadar yükselttiğini ve bu kişinin Gedik Ahmet Paşa olduğu iddia edilir. Bu olayın doğruluk derecesi tartışılabilir. Ancak aşçının en yüksek görevlere dahi terfi edebileceğini anlatması açısından ilginç olduğu gerçektir.

12/01/2009

söz orucu

Kategori: Uncategorized — okuz @ 15:18
‘Evinsiz darı gibi…’ derdi babaannem. Lüzumsuz ve boş konuşana; çok konuşup da hiçbir şey söylemeyene. Görünüşte darıdır, ama boştur içi… Ondan öğrendiğim onlarca deyimden biriydi bu. Böyle bir evde büyüdüm ben. Çiğlik yapana ‘yontulmadık’ denilen, yine babaannemin deyişiyle ‘zevzeklik’ etmenin hoş görülmediği bir evde.
Susmak, olup biteni ve hayatı ‘dinlemek’ti bize öğretilen. Ve orada insanlar gözleriyle konuşurdu… O kadar azdı ki kelimeleri, belki de ihtiyaçları yoktu. Ama ne de güzel anlaşırlardı!.. Yaşamayan bilmez susarak konuşmanın lezzetini.

Sonra anladım ki kelimeleri olur olmaz sarf etmemek, eskitmemek gerek. Söyleyince bir ateş gibi çıkmalı ağzından. Varıp bir gönlü imar etmeli. Bir savaşı bitirmeli Yunus’un dediği gibi. Susmanın erdem olduğu zamanlar vardı. Allah dostları ‘kıllet-i kelam’ derlerdi buna… Az yer, az uyur ve az konuşurlardı. Kâmil insanın vasıflarından biriydi az konuşmak. Sözlerin boşlukta yitip gitmediğini düşünürdü onlar. Her harfin kaydı tutuluyordu ve hesabı verilecekti. Söz, altın ve gümüş soyundan sayılırdı. Değerliydi, boşa sarf edilmezdi ve söylenecekse mücevher rengiyle renklenmeliydi. Söylediklerinde de şiir oluyordu sözleri. Şiir, susmaktan doğup geliyordu.

Geçende bir dostla konuşuyorduk. ‘Söz orucuna girdim’ dedi. Şaşırdım. Nasıl bir şeydi bu? Bir meziyet gibi anlaşılsın istemediğinden, sıkılarak anlattı. “Çekiliyorum eve, dedi. Bir gün hiçbir kelam etmiyorum. Dua ediyorum, okuyorum. Kendimi ve kainatı dinliyorum…” Muhteşem bir huzur duyduğunu, bildiğimiz oruç nasıl insanın bedenini rahatlatıyor, sağlıklı kılıyorsa, söz orucunun da ruhu dirilttiğini anlatıyor. Üzerimize yapışmış bunca söz, bunca dedikodu, bunca gıybet kirinden başka nasıl arınabiliriz ki!

Biliyorum, bizim dinimizde böyle bir ibadet yok; ama o gün bugündür, ’söz orucu’ ile düşüp kalkıyorum. Herkesin, ama herkesin ölesiye konuşmak, konuşmak, konuşmak istediği; ama konuşmaların içinin bütün bütün ‘evinsizleştiği’ bir zamanda, Hz. Meryem’e öykünüp söz orucuna girmek ne soylu bir eylem! Hazreti Meryem, mazhar olduğu mucize kendini belli etmeye başladığında, insanlara ne diyeceğini, durumu onlara nasıl izah edeceğini bilememenin kederini yaşıyordu. Çare olarak yerini terk etti. Şehir dışında sakin bir dağ eteğine yerleşti. Doğum sancıları arttığında Ruh ona, “Sakın üzülme!” dedi, “Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan, ‘Ben Rahman’a konuşmama orucu adamıştım; de, o yüzden bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.’ Daha sonra Meryem çocuğu kucağına alıp akrabalarına getirdi. Etrafındakiler şaşkın bir şekilde ona ve kucağındaki çocuğa baktılar. Bunun nasıl olduğunu, ailesinde iffetsiz bir kimse olmamasına rağmen Meryem’in nasıl böyle bir şey yapabildiğini sordular. Hz. Meryem “Bana değil, çocuğa sorun” dercesine çocuğu gösterdi. “Nasıl olur da beşikteki bebekle konuşuruz?” dediler. Derken bebek, “Ben Allah’ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber olarak görevlendirdi.” dedi. (Meryem Suresi 22-33 arası ayetler)

Sözün büyüsüne inananlar, bu azgın çağda ‘Yedi Uyurlar’ gibi mağaralara çekilecek, Hz. Meryem gibi söz oruçlarına girecek ve Hz. Peygamber’in huzurunda bir bedevinin hakaretleri karşısında sükut eden Hz. Ebubekir gibi susacak… Susacak ki onun yerine melekler konuşacak. Yahut Beckett gibi susmayı bir sanata dönüştürecek. O Beckett ki, 1969 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisine verildiğini duyduğunda, hiçbir tepki göstermemiş, tek kelime söylememişti. Çünkü Charles Juliet’nin dediği gibi, “Görünmezi görenlere özgü bir bakışı var”dı onun, “Teselli edilemeyen Beckett”tı o.

Ah, şimdi yalnız kahvelerde, kadınların beş çaylarında değil, ‘edebiyat sohbetleri’nde, sanat mahfillerinde ve dinî sohbetler için toplanılan mekânlarda bile diz boyu ‘evinsiz söz’, gıybet, dedikodu! Söz’ün onuru ve hatırı için susmak gerek. Söz orucuna girmek… Evet, Hz. Meryem’inki gibi bir yürek ister, Hz. Ebubekir’inki gibi bir sabır. Ya da Beckett gibi kendi başına bir dünya olmak…

Ali Çolak

ATALARIMIZIN DEDİĞİ GİBİ
”SÖZ GÜMÜŞSE SÜKUT ALTINDIR”

”BİLİYORSAN SÖYLE İBRET ALSINLAR,
BİMİYORSAN SUS ADAM SANSINLAR”

YERLİ YERSİZ KONUŞMAK,LAF OLSUN DİYE LAF ETMEK,
BÜYÜKLER SÖZ DÜŞÜRMEDİKÇE SÖZE GİRMEK,BİZİM
ÖRFÜMÜZDE ADET VE TÖRELERİMİZDE YOKTUR.

09/01/2009

Tüketiyoruz

Kategori: Uncategorized — okuz @ 12:30

Ayşe Esendal

 Dün akşam o çocukken biriktirdiğim mendillere bakınca eski anılarım, kaybettiğim bazı büyüklerim gözümde canlandı, yine bayram geliyor dedim ve eski mutluluğumu hissettim. Çalan telefondaki arkadaşım bayramda ne yapıyorsun? tatile gidiyor musun? diye soruyordu . Buradayım deyince kocaman bir aaaaaa dedi.Şaşılacak bir durum olmuştu artık bayramda tatile gitmemek.

Ne eski adetlerimiz kaldı ne de örflerimiz. Kendi başına yaşayan bencil bir topluluğa yavaş ,yavaş dönüştük.Kendi isteklerimiz her şeyin önünde ,yaşlıların gönlünü almak,akrabalar ,dostlar kısacası her şey hep ikinci planda .Tüketime yöneldik her şeyi büyük bir hızla tüketiyoruz ve bahanemiz hazır “vaktim yok,tatile ihtiyacım var” oysaki nice vakitlerimizi saçma televizyon programlarını izlemekle yada yeni alış veriş merkezlerini gezmekle geçirmiyor muyuz?

Şimdi somut şeyler bizi mutlu eder hale geldi, işte bu yüzden hızla tüketiyoruz sevgilerimizi,aşklarımızı,arkadaşlıklarımızı.Maddiyat en önemli şey oldu hayatımızda,yaşamak için elbette para lazım ,ancak o kadar aç bir toplum haline geldik ki elimize geçenle yetinemez  ve hep daha fazlasını ister olduk..Cep telefonlarımızı daha eskimeye fırsat bulmadan değiştirmek ,marka giyinmeye önem verip ,tatminsizce alışveriş yapmak son zamanların modası değil mi?.

Arkadaşlar ile buluşmak önemli değil buluşulacak mekan önemli ,sevdiğin insanla beraber olmak değil arabasının, evinin,bankada kaç parası olduğunun önemi var artık,unuttuk çocukken yaptığımız kumdan kaleleri,bayramlarda patlattığımız çatapatlarla ne kadar eğlendiğimizi.Ucuz ,ama hayal dünyamızı çalıştıracak oyuncaklarımız vardı ve paylaşmayı bilirdik.Şimdilerde çocuklar bilgisayar başında ,paylaşımdan ve hayal kurmaktan uzakta ,yalnız ve hızla tüketiyorlar zevkleri ve mutluluğu.İnsanlar olabildiğince sorumluluktan kaçma eğiliminde ,çocuklarına vakit ayırmak yerine,istedikleri oyuncakları alarak onları kolayca mutlu etme yolunda,oysaki ne yerini tutabilir ki sıcak bir sarılmanın yada beraberce bir oyun oynamanın yerini?

Sevgilerde böyle,artık ne kadar kızla yada erkekle beraber olduğunun önemi var ,sevdiğinin elini tutarak yürümenin ,yada amaçsızca ,çıkar gözetmeden saatlerce oturup  sohbet etmenin bir önemi yok ,ne kadar çabuk bitiyor bu zamanın aşkları ve ne kadarda çabuk geliyor yeni aşklar .Öyle hızlı tüketiyoruz ki sevgimizi, biz mutlu olmayı kaybediyoruz,arıyoruz hep yenilerini.

Düşün…
Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu,sen istemezsen
Kim mutlu edebilir seni,sen hazır değilsen?
Kim yıkar,yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni,sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar,sende biter….
Yeter ki yürekli ol ,tükenme,tüketme,

Tükettirme içinde ki yaşam sevgisini..
Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz…
Öyle bir hayat yaşadım ki,cenneti de gördüm cehennemi de
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de
Bazıları seyrederken hayatı en önden ,kendimi bir sahnede buldum
Oynadım…öyle bir rol vermişlerdi ki okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.

Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizlerin seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.
Öyle bir hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman  hep acele etmem bundan anladım. “Nacthe”

Sabah olmuş, küçük kız neşe içinde kalkarak büyüklerinin yanına gelmişti.Koltuğun üstünde duran siyah rugan ayakkabılara ve güzel kıyafetlere bakarak sordu?”Bunlar kimin?” Babaannesi gülümseyerek ,senin ile kardeşinin,yarın onları bayramda giyeceksiniz dedi..Kız merakla bayram nedir diye sordu?Bayram dedi annesi, akrabalarımızı,uzun zamandır görmediğimiz dostlarımızı ziyaret ettiğimiz , güzel ve temiz giysiler giydiğimiz özel günlerdir ve dini bayramların ne anlama geldiğini ,örf ve adetlerimizi onun anlayacağı bir dille anlattı.Peki dedi kız zıplayarak,senin yaptığın o şekerlerde ne?yiyebilir miyim onlardan?Evet ama yarın, bayramda dedi annesi,misafirlerimize ikram edeceğiz sonra birlikte yiyeceğiz.Bayram gelmişti o ve kardeşi yeni kıyafetlerini giymiş ailenin en büyüğünün evine gitmişlerdi.N e güzel diye düşündü “,bütün sevdiğim büyükler ve arkadaşlarım burada  hep bayram olsa “,ona mendiller ve şekerler verilmişti neşe içinde bayram yemeğini yediler akraba ,dost ziyaretlerinden sonra eve döndüler.Sonraki bayramlarda aldığı o mendilleri hep biriktirdi ,bayram geldiğinde ise sevdikleri ile beraber olacağı için hep mutluluk duydu.

07/01/2009

Aldatma töremizde yoktur

Kategori: Aile, Evlilik, Zina — okuz @ 12:36

Aldatmanın hiç bir masumluğu olamaz.. Ne Dinimizde ne de Türk töremizde yoktur böyle bir şey.

(Ünlü prezervatif şirketi Durex, 41 ülkede “aldatma” üzerine bir araştırma yapmış. Bu araştırmada en fazla Türkler’in eşlerine ihanet ettiği sonucu ortaya çıkmış. mış…!)

Bir Yorum:

Bence iki taraf için de çok çirkin. Küstahlıktır bu. Lakin kadının yapması daha çirkin geliyor bana gerçi kadın da kendisiyle aldatmıyor sonuçta. Ama bir bayanın erkek yaptı diye onun seviyesine düşmesi, kendini aşağıların en aşağısı yapması çok çirkin, hemcinslerime yakıştıramıyorum. Kadınların her zaman vakarını belli etmesi lazım geliyor.

Ve şunu da söylemeden geçemeyeceğim; günümüzde hayat şartlarından dolayı erkeklerle kadınlar her ortamda ister istemez iletişim kurmak zorunda kalıyor. Bir kadın bir erkekle (abi,kardeş, amca,v.s gözüyle bakarak) konuşuyorsa erkeğin de hemen bunun altında bir fesatlık araması gerekmez. Bu da çok çirkin.

Bir de şu var. Yapılan ayıplar açığa çıkarılıp bütün millete duyuruldukça o ayıplar daha da fazla yapılıyor. Bazı nefsine hakim olamayan insanlar “demek ki olabiliyormuş, ben de yaparım, yapanlar varmış, tek ben değilim” gibi düşünerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışabiliyor. Yapılan ayıpların, günahların iletişim kanalları tarafından çok fazla dallandırılıp budaklandırılmasından yana değilim açıkcası. Hele bazı kanalllardaki itiraf programlarına sinir oluyorum. Bana ne elin adamının veya karısının yediği halttan. Artık gelinler kayınbabasından,kayınından hatta kendi babasından,kardeşinden bile korkar oldular ne yazık ki.

Töremiz Aydınımız

Kategori: Uncategorized — okuz @ 10:21

Töre, toplumun, binlerce yılda aklın ve vicdanın imbiğinden süzerek getirdiği hayati kaideler bütünü. Yazılı değildir ve ama böyle olduğu halde çağdaş yasalardan daha güçlü olduğu su götürmez!
‘Söz uçar yazı kalır’ atasözünü nakzeden/çürüten başka bir istisnai olgu yoktur hayatımızda.

Töre’nin, özellikle son on yılda, kapitalizm ve onun korucuları tarafından yoğun bir bombardımana tabi tutulduğu bir gerçek. Vahşi sistem, kendi kurallarını ikame edebilmek için önüne çıkan ne varsa silip süpürmek durumundadır; bu yüzden din, ahlak, hamiyet, dayanışma, paylaşım gibi bin yıllardır toplumları bir arada ve dimdik ayakta tutan tüm değerleri hallaç pamuğu gibi atıyor. İnsanlar bir an önce “tek tek”leştirilmeli, birey haline getirilmelidir; çünkü biliyor ki; “…toplu vurdukça sineler, onu top sindiremez!” (M. Akif)

Niçin bu çaba içine girdiği belli: Daha çok sömürebilmek/kazanabilmek için…

Böyle ‘insani’ bir hedefe kitlenen ‘Yeni Dünya Düzeni’, gerçekleri istediği şekilde çarpıtabileceğini ispat etmiştir; Irak’ta petrol uğruna yaptıkları, ‘katliam’ değil, “demokrasi seferberliği”dir mesela.

Amerika’nın ve Batı’nın sadık bir jandarması olan ve yıllardır insanın kanını donduran zulümlere imza atan İsrail gibi bir devletin yaptıkları değil, Ona yapılanlar “terör”dür, olsa olsa!
İran dünyanın başına tehdittir mesela… “Demokratik kuralların geçerli olmadığı bir toplum insan haklarını çiğnemekle kalmaz, öbür ülkelere kötü örneklik eder!” Bu yüzden “tiz elden” defteri dürülmelidir!

Bugün hayatı ve tarihi çarpıttığı aygıtlar dünkünden daha çok: Tv, gazeteler, internet…

Tv’de son yıllarda birbiri ardınca yayınlanan dizileri düşünün.

Bunlar geniş kitlelere ulaşmaları bakımından sistemin gözde silahlarıdır. İçeriği özenle seçilir ve zavallı insanları nasıl vuracağı özenle hesaplanır. Çoğunlukla kırsalın ‘barbar’ yaşamı konu edilir bu filmlerde ve kitlelere ‘uygar’ olmanın zorunluluğu anlatılır, usulünce. Çünkü filmde kör aklın tutucu kuralları vardır ve bu kurallar çağdaş yaşamın ışıklı yollarını tıkamaktadır. Genç kız yahut erkek bu yüzden bunalıma girer ve/veya ölür. Bu manzaraya hangi can dayanır!

Gazeteler de bildiğiniz üzre ‘uygar dünyanın’ propaganda aygıtlarıdır (bence bunun istisnası yoktur). Bir-iki yazar müstesna, tümüyle sistemin borazanlığını yaparlar.

Koskoca medyanın bu denli birbirine benzemesi şaşırtıcı gelmelidir; çünkü sistemin kuşatması o denli güçlü ve etkileyicidir ki, insanın, yazar-çizer de olsa, bu etkiye kapılmaması neredeyse imkansızdır.

Bu durum haliyle ortaya traji-komik resimler çıkarır: Bakarsınız “Anadolu’nun saf bağrından” çıkmış bir yazar, bir süre sonra şiddetle kendi bağrını yumruklamaktadır. (Bekir Coşkun’un, Mehmet Faraç’ın töre düşmanlığını düşünün.)

Bu sonuç, Onların kötü niyetli veya insan düşmanı oluşlarıyla ilgili değildir; etki altında kalmıştır zavallılar.

Böyleleri için “Allah ıslah etsin”, den başka iyi bir dilekte bulunamayız!
Mustafa Acar

06/01/2009

TÜRK KÜLTÜRÜNDE RENKLER

Kategori: Uncategorized — okuz @ 09:30

Binlerce yıllık Türk tarihi boyunca Türk Kültür yapısında renkler, belirli manalar kazanmışlardır. Hatta renklerin milletimizin hayatında büyük bir zenginlik içinde olduğunu söyleyebiliriz.Renklerin yalnız bir anlamı olmayıp, bazen ifade yerlerine göre bir çok farklı anlamlar içerisinde olduğu da bilinir.
Her milletin sosyal yapısında renklerin bir değeri vardır. Fakat burada yapılan değerlendirmeler, yalnızca Türk kültür hayatı içinde olanlardır. Diğer kültür yada topluluklardaki anlamları ile alakalı değildir.

Dokuz Türk lehçesinde renklerin söylenişlerinin hemen hemen aynı olması bizi, bütün Türk boylarında renklerin millî anlam kazandığı fikrine götürmektedir.

Türk tarihinin çeşitli devrelerinde renkler, yönleri ifade etmek için kullanılmıştır. Dört yönün her birisi ayrı renk ile ifade edilmiştir.
Yolumuzu bulmamıza yardımcı olan yönleri renklerle ifade etmek de renklerin bizlerin hayatındaki önemini bir kez daha vurgulamaktadır.

Kara= Kuzey,
Kızıl=Güney,
Gök=Doğu,
Ak= Batı olarak kullanılmıştır.

Bin yıl önce Anadolu’yu fetheden Türkler,Türkiye’nin kuzeyindeki denizi Kara-Deniz, batısındakini Ak-Deniz, güneyindekini Kızıl-Deniz, doğuda bu isimle adlandırılacak deniz bulunmadığı için büyükçe bir gölün adını da Gökçe-Göl olarak tanımlamışlardır.
Bundan başka Orkun kitabelerinde devlet adı olarak Kök Türk ifadesinin kullanılması devletin doğu kanadının belirtmesinde, yine Hun devletinin batıdaki bölümünün Ak-Hun, Avrupa’ya giren Hunların da (Macar kaynaklarında kuzey Hunların devamı olmaları nedeniyle) Kara-Hunlar olarak adlandırıldıkları bilinir.

Milletlerin millet oluşlarının belki de ilk göstergesi bayraklardır. Bu bakımdan bayraklardaki renkler Türk millî düşüncesinde renk kavramının oluşumu hakkında bize önemli bilgiler verir.
Dokuz oğuzların bayrakları siyahtır. Destanlarda, Kıpçak – Kumanların kırmızı ve beyaz bayrakları olduğunu ayrıca İran-Turan mücadelesinden bahsedilirken de Afrasiyap’ın(İran mitolojisin de kullanılan Türk adlarından biridir.Manası:Kaplan gibi yiğit erkek) bayrağının siyah renkte olduğu söylenmektedir.

Tolunlular ve Gaznelilerde bayrak, hilat(değerli kürkten yapılmış kaftan) gibi birtakım hâkimiyet alametlerinin siyah renkte olması dikkatimizi çekmektedir. Karahanlılar da kırmızı, hükümdarinın ve hanedanın bayrak veya çetrlerine (Hükümdarlik alameti olarak kullanılan bir şemsiyesidir) mahsus bir renk olarak karşımıza çıkıyor. Harzemşahlar da bayrak ve çetrlerin siyah renkte olması bu rengin devletçe resmî renk olarak kabul edildiğini göstermektedir.

13.asrın son yarısından itibaren Anadolunun çeşitli yerlerinde kurulmaya başlayan Anadolu beyliklerinin bayraklarında kırmızı, beyaz, sarı ve yeşilin bir ahenk içerisinde kullanılması oldukça önemlidir
Bayraklardaki ifadesi bir hükümdarlık rengi olarak görülmeye eğilimli olan kara kelimesinin bu dönemde yüksek ve saygıdeğer bir ifadeye sahip olduğunu görülmektedir. Türk hükümdarının tahta çıkma töreninde üzerinde oturacağı seccade veya halının kara renkte olması bu görüşleri destekler niteliktedir.
Diğer yandan eski Türklerin sosyal teşkilatlarına göre halk tabakasına mensup olanlara kara budun ismi vermeleri, lohusa kadınları kara albastıdan kurtarmak için kara baskı çağırmaları, kara kış kara yel, karalar giymek, karalar bağlamak, kara sevda, kara gün, yüz karası, karalamak halk arasında kullanılan bu tabirler de bize karanın yüce görüntüsünün bir uzantısı olarak ürkütücü yönünün de olduğunu göstermektedir.
Kara aynı zamanda Türk kültüründe büyüklüğü gösteren bir kavram da olmuştur. Çağatay çevresinde “Kara Çerik, büyük yürüyüş halindeki ordu demektir.

Karanın karşıtı olarak Ak, kültürümüzde duruluğun, saflığın temizliğin sembolü olarak kullanılmıştır.
Şamanların külahlarını beyaz kuzu derisinden yaptırmaları bu rengin Türk inançlarında yüceliğin sembolü haline geldiği fikrini desteklemektedir. Beyaz at ordu içinde büyük rütbeli askerleri taşıyan atlardır. Selçuklular ve Osmanlılardaki ak sancak da adalet ve gücün sembolü olarak düşünülmüştür. Aynı zamanda ak renk yaşlılığın ve bilgeliğin de sembolü olmuştur. Dede Korkut Hikâyelerinde Ak Bürçekli Ana tabiri oldukça fazla geçmektedir. Türklerde şehit bayrağının beyaz olması Akkoyunlular başta olmak üzere pek çok Türk boyunun bayraklarının beyaz olması sebebiyle bu rengin Türkler için hükümranlık yanında temizliğin, iyiliğin sembolü anlamına geldiğini söyleye biliriz.
Türklerin hayatında üçüncü derecede önem arz eden renk kırmızıdır. Türklerde al ile kızıl renkler birbirinden farklı tonlardadır. Al koyu turuncu anlamında, kızıl ise parlak kırmızı renk anlamında kullanılıyordu. Türklerin en eski inançlarında Al Ruhu adı verilen bir koruyucu ruhun varlığı bilinmektedir. Türklerin eski devirlerden beri Al bayrak kullanmalarının Al ruhunun koruyucu ruh sayıldığı devirde bu ruhun şerefine dikilen bayrağın ateş rengine yakın olmasından kaynaklandığına işaret etmektedir. Al kelimesinin ateş kültü ile bağlılığını gösteren diğer bir özellik de alaşlama merasimleridir. Al aşlama, ateşleme temizleme merasimidir. Türklerin en eski devirlerinden beri al bayrak kullanmalarının bu koruyucu ruhla ilişkisi olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple kızıl renk bizde manevî ve millî bir renk olarak algılanmaktadır.
Bu dört renkle birlikte kullanılan bir beşinci renk vardır ki, oda Sarıdır. Sarı renk yön değil, bu dört rengin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirilecek olursa , sarı renk merkez hakimiyetini ve kudreti ifade etmektedir. Tarihte Türkün sarısına ‘altın sarısı’ denmekteydi. Çünkü altın bilindiği üzere, kuvvet ve kudretin, hakimiyet ve zenginliğin karşılığı olarak dünya var olduğundan bu yana değerini korumaktadır. Bu yüzden tarihte güçlü ve cihangir hükümdarların hepsi altın tahtla birlikte tasvir edilmektedir.
Sarı renk kültürümüzde güneşin rengidir. Şamanizmden kaynaklanan görüş dünyanın merkezinin sembolü olarak sarı rengin kullanılmasıydı. Ülkenin sarayı, tahtı hep altın sarısı ile ifade edilmiştir. Bu renk aynı zamanda hükümranlık rengi olarak da kullanılmıştır.
Gök her zaman Türklerin inancında ululuğun ve yüceliğin sembolüdür. Gök Tanrı inancından başlayarak günümüze kadar ulaşması arzulanan fakat aynı zamanda ulaşılmazlığın sebepleri ve sonuçlarından çekinilen bir mekan ve zaman değerlerinin bir bileşkesi olarak Türk kültür tarihinde yerini alan Gök aynı zamanda kendi renginin de adıdır. Sonsuzluğu, emniyet ve huzuru telkin eder. Ruhlar alemini barındırır. Gök rengi mavidir.
Gök kurt Tanrının habercisi gibi Türklere yol göstermiştir. Sonuç olarak gök rengini karşılayan mavi, yüceliğin, ulaşılmazlığın rengi anlamında Türk insanının duygu dünyasında yer aldığını söyleyebiliriz.
Gök renk, yabancıların ifadesiyle Türk mavisi, turkuaz şeklinde de tanımlanmaktadır. Gök renk yanında, Orkun kitabelerinde Yaşıl olarak adlandırılan yeşil renginde çokça kullanıldığını görürüz.

Yeşil renk tabiatın sembolüdür. Hayatı simgeler. Gençlik nişanıdır.. Ülgen’in yedi oğlundan biri Yaşıl Kağan idi ve görevi bitkilerin büyümesini düzenlemekti. Türklerin hayatında otların yeşerme zamanı çok önemlidir. Bu dönemi Türkler yeni bir yılın başlaması hatta hayatın başlangıcı olarak kabul ederler. Bu itibarla 9 ve 21 Mart tarihleri Türkler tarafından yılbaşı ve bahar bayramı olarak kutlanmaktadır.
Yaş sözü hem ıslak hem de yeşilliklerin adı olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda insan ömrünün çizgisini de belirten bu sözcük “yeşerme” yani hayat bulma anlamı da karşılamaktadır. Kaşgarlı Mahmut 11.yüzyılda Türkler arasında kırmızı, yeşil ve sarı renkli Çin ipeklerinin rağbet gördüğünden bahsetmektedir. Bu da bize bu renklerin Türklerin günlük hayatındaki önemini göstermektedir.

Bu radan yola çıkarak; yeşil ve mavî rengin Türk kültüründe daima olumlu manalar üstlendiğini fakat bunların dışında kalan kara, kızıl, al, ve sarı renkleri zaman zaman olumlu zaman zaman da olumsuz bir hava taşıdıklarını düşünebiliriz.
Türk insanı, duygularını, elindeki malzemelerle aktarma konusunda üstün bir özelliğe sahiptir. Genç kızlarımızın coşkuları ve gözyaşları ilmik ilmik dokudukları halı ve kilimlerde gizlidir. Türk insanının hayatının her döneminde kullandığı eşyalar, bu eşyalara tabiattan taşıdığı renkler, kullandığı atasözü ve deyimler onun zengin iç dünyasının dış dünyaya yansımasından başka bir şey değildir.

05/01/2009

Atilla / Cengiz Yasaları

Kategori: Uncategorized — okuz @ 15:44

Töreye Bağlılık

Kategori: Uncategorized — okuz @ 14:58

Eski Türkler’in belirgin özelliklerinden biri törelerine olan bağlılıklarıydı. Türk töresi yazılı değildi; dilden dile ve nesilden nesile aktarılırdı. Hükümdarlar dahil herkes törenin hükümlerine uymakla yükümlüydü. Türk töresi, ağır cezalar da içermekle birlikte doğruluk ve adaletten asla ayrılmazdı; yüzyılların birikimi ve tecrübesinin ürünüydü. Töre, devletin bir anlamda anayasası gibiydi.

Günümüzde özgürlük ve eşitliğin öncülüğünü yaptıklarını iddia edenler bilmelidir ki, insan hak ve hürriyetlerinin gerçek anlamdaki ilk uygulayıcısı Türkler olmuştur. Türkler tarafından kurulan devletlerde din, dil ve ırk ayrılığı gözetilmeksizin herkese eşit davranılmıştır. Profesör Hakkı Dursun Yıldız bu gerçeği, “Bütün tarih boyunca Türkler’de din, dil ve ırk ayrılığı sebebiyle Amerika ve Avrupa’da her zaman rastlanan bir katliama, işkenceye ve hakların elinden alınmasına kesinlikle rastlanmamaktadır” şeklinde ifade etmiştir.

Hakkı Dursun Yıldız, Hazarlar’da İnsani Değerler ve Hukuk, Türkler’de İnsani Değerler ve İnsan Hakları, I. Kitap, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1992, s. 158.

Notlar

Kategori: Uncategorized — okuz @ 14:31

1. ziya gökalp’ın bu isimde bir kitabı vardır.

2. sıra ve saygı kelimeleri ile özetlenir. “herkesin ve her şeyin bir yeri olmalıdır” cümlesi ile de ifade edilebilir. (ilkini vesile kılarak mehdi bey’e ve ikincisini vesile kılarak ihsan bey’e hürmetlerimi ve selamet dileklerimi arz ederim. bu iki hocamı anınca üçüncü bir hocamı daha hatırladım, mehmet ay, ona da hürmet ve selamet dileklerimi arz ediyorum.)

3. töre örf kelimesinin türkçe karşılığıdır. türk töresi tarihi devamlılığı olan, yazılı olmayan türk hukuku demektir. komik bir şey değildir. ciddi bir şekilde “örfi hukukun modern toplumlarda yeri ve önemi” konulu felsefi bir eleştiri getirme ihtiyacı duyanlar bir yana, töreyi meclis kapısında büyüklerine el kaldırmak şeklinde anlamak ne kadar zibidilikse, konuyu maytap malzemesi yapmak da o kadar zibidiliktir nazarımda.

4. töre kelimesi türe şeklinde de yazılır (misal: “türke boyun eğdirir yalnız türeyle yasa” n. a.). tür(ü)k kelimesinin türe ile aynı kökten geldiği ve manasının “türeli insan” olduğu şeklinde bir iddia bulunmaktadır.

5. rahmetli ahmet kabaklı, 1975 ve galiba 1977 yıllarında, tercüman gazetesindeki köşesinde türk töresi başlığı altında töre anlayışını izah eden iki dizi yazı yayınlamıştı.

sirkencubin, 26.11.2007

binlerce yıl türk toplumunun uyguladığı kurallar bütünüdür. günümüzde ise karşısında susacak bir han bulamadığından olsa gerek, töre konuşmayı kesmiştir. il gitmeden kendi gitmiştir usulca. zaten o yüzden böyle dağıldık mahvolduk lan.. var ya ağlıyorum şu anda. nerde o eski töreler…

unconscious, 25.11.2007

Töre nasıl bozulabilir?

Kategori: Uncategorized — okuz @ 14:28

“Türk Oguz Begleri, budun, esidin uze Tenri basmasar asra yir telinmeser Türk Budun ilinin, törüngün kim artati udaçı erti”  (Bkz: Orhun Yazıtları)

”üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, yanlardan kültür emperyalizmine maruz kalınmadıkça senin ilini, töreni kim bozabilir?” (Bilge Kağan)

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.