Türklerin Gizli Anayasası: Töre

13/01/2009

Ahilik Görgü Kuralları

Filed under: Ahilik,Görgü,Nezaket,Protokol,Yardım — Arslan @ 13:59

Ahilik

http://www.ahilik.gen.tr

http://www.dunyadinleri.com/ahilik.html

AHİLİĞİN GÖRGÜ VE KURALLARI

.::TEMEL İLKELER::.

    Bireyi, fetâlıktan şeyhliğe ve yamaklıktan ustalığa giden yolda olgunlaştırmaya çalışan Ahi kurumunun meslekî ahlâk ve görgü kurallarının temel ilkeleri şunlardır(1):

- İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak,
- İşinde ve hayatında, kin, çekememezlik ve dedikodudan kaçınmak,
- Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak,
- Gözü, gönlü ve kalbi tok olmak,
- Şefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst olmak,
- Cömertlik, ikram ve kerem sahibi olmak,
- Küçüklere sevgi, büyüklere karşı edepli ve saygılı olmak,
- Alçakgönüllü olmak, büyüklük ve gururdan kaçınmak,
- Ayıp ve kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek,
- Hataları yüze vurmamak,
- Dost ve arkadaşlara tatlı sözlü, samimi, güler yüzle ve güvenilir olmak,
- Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,
- Herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek,
- Yapılan iyilik ve yardımı başa kakmamak,
- Hakka, hukuka, hak ölçüsüne riayet etmek,
- İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzle yapmak,
- Daima iyi komşulukta bulunmak, komşunun eza ve cahilliğine sabretmek,
- Yaradan dan dolayı yaratıkları hoş görmek,
- Hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak,
- İyilerle dost olup, kötülerden uzak durmak,
- Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan şeref duymak,
- Zenginlere, zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak,
- Allah için sevmek, Allah için nefret etmek,
- Hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak,
- Emri altındakileri ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek,
- Açıkta ve gizlide Allah’ın emir ve yasaklarına uymak,
- Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,
- İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,
- Hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek,
- Kötülük ve kendini bilmezliğe iyilikle karşılık vermek,
- Belâ ve kötülüklere sabır ve tahammüllü olmak,
- Müslümanlara lütufkâr ve hoş sözlü olmak,
- Düşmana düşmanın silahıyla karşılık vermek,
- İnanç ve ibadetlerinde samimi olmak,
- Fani dünyaya ait şeylerle öğünmemek, böbürlenmemek,
- Yapılan iyilik ve hayırda hakkın hoşnutluğundan başka bir şey gözetmemek,
- Âlimlerle dost olup dostlara danışmak,
- Her zaman her yerde yalnız Allah’a güvenmek
- Örf, adet ve törelere uymak,
- Sır tutmak, sırları açığa vurmamak,
- Aza kanaat, çoğa şükür ederek dağıtmak,
- Feragat ve fedakarlığı daima kendi nefsinden yapmak

DİPNOT
1) Çalışkan, Y., İkiz, M.L., Kültür, Sanat ve Medeniyetimizde Ahilik, Ankara 1993, s. 21-23.

 

AHÎLİĞİN GÖRGÜ KURALLARI

    Ahîlik kurumundaki eğitiminin asıl amaçlarından biri “ferdi sosyalleştirerek şahsiyet haline getirmek ve üstün insan kılmak”tır. Bireyin sosyalleşmesi için gerekli kabul edilen ve “görgü kuralları” olarak ifade edilen bütün kuralların Ahî zaviyelerinde, Ahî örgütü üyelerine kazandırılmaya çalışılmıştır. Bu kuralların bireye benimsetilmesi için cumartesi akşamları zaviyelerde dersler verilmiş(1) ve uygulanması mümkün olanlar uygulanmıştır. Fütüvvetin ancak bu kurallarla tamam olabileceği beyan edilmiş ve “nefs terbiyesi ders terbiyesinden hayırlıdır” hadisi esas alınarak kurallar benimsetilmeye çalışılır(2). Ferdin tavır ve davranışları haline getirilmek istenen görgü kuralları şu şekilde sıralanabilir:

      1. Yemekte edepler 12 tanedir:

- Sağ dizin yukarıya dikilmesi,
- Sol ayağın aşağıda durması,
- Lokmanın çiğnenmesi,
- Lokmanın küçük olması,
- Yemeği dökmemesi,
- Ağzında lokma varken konuşmaması,
- Başkasının lokmasını gözetmeme,
- Ekmeği ısırıp bırakmama,
- Ekmeği yemeğin suyuna batırmamak,
- Sümkürmemek,
- Ağzını şapırdatmamak,
- Yemekten sonra ellerini yıkamak ve silmek.

      2. Su içmekle ilgili edepler 3 tanedir:

- Bardağı (tası) iki eli ile tutmak,
- Dinlene dinlene içmek ve bitirmek,
- Dökmemek.

      3. Söz söylemekteki edepler 4 tanedir:

- Sert konuşmamak (ağızdan bir şey sıçramaması için)
- Konuşurken sağa sola bakmamak,
- Sen, ben değil de siz, biz olarak hitap etmek,
- El kol hareketleri ile bir şeyi ifade etmemek.

     4. Elbise giymekte dört edep vardır:

- Sağdan başlamak,
- Sarığı oturarak sarmak,
- Yürüyerek bir şey giymemek, dururken giymek.

     5. Evden çıkmaktaki edepler:

- Çıkarken sol ayakla çıkmak,
- Neşeli çıkmak,
- Endişeli çıkmamak,
- Çıkarken yukarıya bakmamak.

     6. Yürümekteki edepler:

- Sert yürümemek,
- Çukurlara basmamak,
- Yanlara bakarak yürüme (dikkatli olma),
- Taştan taşa seğirtme,
- Yol ortasında yürümemek,
- Kimsenin ardınca bakmamak,
- Büyüğünün önünde yürümemek,
- Birisiyle giderken bir işle meşgul olup, onu bekletmemek.

     7. Mahallede:

- İşi olmadıkça mahallede gezmemek,
- Karşıdan gelene yakın olma,
- Açık kapı ve pencerelerden bakmamak,
- Çocuklara uymamak,

     8. Pazarda:

- Omuzunu kimseye vurmamak,
- Uzaktakileri çağırmamak,
- Kahkaha ile gülmemek,
- Tükürmemek,
- Sümkürmemek,
- Bir şey yememek ve içmemek.

     9. Alış-verişte:

- Yumuşak söylemek,
- Az almak,
- Aldığı şeyi geri vermemek.

    10. Eve bir şey getirmede:

- Elbisesini taşıma vasıtası yapmama,
- Açıktan getirmeme,
- Eve varır varmaz yememe.

    11. Eve girerken:

- Haber verme,
- Sağ ayakla girmek,
- Selam vermek,
- Çevreye bakmamak,
- Besmele ile eve girmek.

    12. Oturmaktaki edepler:

- Sağ dizi dikmek ve sol ayağın yerde olması,
- Kendi yerini bilmek,
- Ayağı örtmek,
- Ev sahibi konuşmadan konuşmamak.

    13. Misafirlikte:

- Çağırmaya gelenin önünde yürümemek,
- Yiyecek ne var diye sormamak,
- Yemekten sonra çok oturmamak.

    14. Hasta Ziyareti:

- İkindiden sonra gitmek,
- Güler yüzlü olmak,
- Hastanın sağ yanına oturmak,
- Çok oturmamak,
- Fatiha okumak.

   Aslında görgü kuralları 700′den fazla olarak tek tek sayılmış ve ahîye öğretilmeğe çalışılmıştır. Ahîlik eğitimi, ferdin bütün gün (24 saat) yapacağı işleri ve yerine getirmesi gereken davranışları kapsamayı hedeflemiştir. Böylece birey, düzenli bir eğitimle, yaratılış amacına uygun şekilde hareket eden olgun bir kişiliğe kavuşturulmuş olacaktır.

 

AHİLİKTE MESLEKİ EĞİTİM METODU

Ahîlik kurumunun meslek eğitiminde uyguladığı yöntemler incelendiğinde, karşımıza “tedric” ve “işbaşında eğitim” metodları çıkar.

İşbaşında Eğitim

Ahîlik kurumundaki, meslek eğitiminde izlenen “işbaşında eğitim” metodunun bir diğer adı da, “usta-çırak eğitimi” metodudur.

Ahîliğe girenler aynı zamanda çırak sınıfından sayılır ve bir ustanın yanında sanat öğrenmeye başlar. Çırak ustasının yanında işin yapılış tarzını öğrenir ve istendiğinde kendisi uygular. Sanatta belirli bir yol alındığı zaman, usta çırağına iş verir ve yapmasını ister. İstenilen düzeye gelen çırak bir törenle kalfalığa terfi ettirilir.

Bu eğitim tarzı ustalığa kadar devam eder, olgunlaştığı kabul edilen ve usta olan dilediği takdirde kendi işyerini açar.

Tedric Metodu

Ahlâkî eğitim metodları arasında da yer alan bu yöntem, meslek eğitiminde de geçerlidir. Çıraklığa alınan kişiye meslek bilgileri, beceriler ve hünerler, basitten karmaşıklığa, kolaydan zora doğru uzanan bir süreçte kazandırılmaya çalışılır.

Bu metoda göre işyerine giren çırağa, işyerinin en basit işleri verilir ve bunları kavradıkça daha ağır işler verilir. Ancak, bu yöntemle çırağa sanat sevdirilir ve benimsetilirdi. Meslekî eğitimde çırağa davranışlar (beceriler) belirli sıra ile kazandırılır ve bunların kazanılıp kazanılmadığı devamlı kontrol edilir.

Ahîlik kurumunda meslekle ilgili davranışlar sadece işin kendisi ile ilgili değildir. Davranışlar, mesleğin bütününün yerine getirilmesi ve diğer sanatkârlara karşı davranışları da kapsamakta idi.

AHİLİK KURALLARI

1. Doğruluktan ayrılmamak.

2. Cömert olmak,

3. Alçak gönüllü olmak,

4. İyi huylarını geliştirmek,

5. Kendisini halka adamak,

6. Misafirlerini sevmek

7. İnsanlara nasihat ederek onları iyi yola yöneltmek,

8. Kudreti varken suçluyu affetmek

9. Bir sanat veya iş sahibi olmak

10. Dindar olmak

11. Utanma duygusuna sahip olmak

12. Hile yapmamak

13. Yalan söylememek, kusur aramamak,

14. Dedikodu yapmamak,

15. İçki içmemek

16. Zina ve livata yapmamak,

17. Zenginlere karşı minnetsiz olmak

18. Kimseye karşı düşmanlık ve kin duymamak,

19. Büyüklere hürmetkar küçüklere şefkatli olmak,

20. Bel bağlamamak,

21. Nefis adı verilen düşmanla mücadele etmek.

AHİLİK

Selçuklu Türkleri’nde, dinî ve millî birliğin muhafazasında, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve Osmanlı insanının yetişmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler gören içtimaî (sosyal) bir teşkilat. Arapça “kardeşim” manâsına gelen ahî ile Türkçe “cömert, eli açık” manâsında olan akı kelimeleri ile yakınlık göstermekte ise de, hangisinden geldiği belli değildir. Her iki kelimeden de gelmesi ihtimal dahilindedir. Ahilik, 13. yüzyılda Anadolu’da yaşayan Türklerin, esnaf ve sanatkârlarının birliğini, çalışma esas ve usullerini teşkil eden, sosyo-ekonomik bir Türk kurumudur.

Ahilik, ihtiva ettiği hizmetler bakımından cömertlik, mertlik ve mürüvvet manâlarına gelen fütüvvet teşkilatının daha da gelişmiş bir şekli olarak görülmektedir. Sonraları esnaf ve sanatkârlar birliğine unvan olarak verilmiştir. On birinci asrın ikinci yarısından itibaren Anadolu’ya girmeye başlayan Müslüman Türkler (Selçuklular), Türkistan’da ticaret ve sanayi merkezlerinde yaygın fütüvvet ilkelerini de beraberlerinde getirdiler. Bu ilkeler arasında bilhassa; Müslüman kardeşinin işini görmek, onun yardımında bulunmak, hatâ ve kusurlarını affedip, husumet ve düşmanlık beslememek, ayıp ve kusurlarını örtmek, kendisini başkasından üstün görmemek, musibete uğrayan düşman bile olsa sevinmemek, başta gelmektedir.

Diğer taraftan Horasan ve Mâverâünnehir’deyken Fahreddin-i Razî, Ahmed Yesevî ve Şihabüddin Sühreverdî gibi büyük âlimlerden ders alan Ahi Evren (1171-1262), daha sonra Anadolu’ya gelerek, Kayseri’de yerleşmiş ve halkı irşad vazifesine başlamıştı. Kayseri’de debbağlık yapıp, elinin emeği ile geçinen Ahi Evren, Türkistan’dan gelen bilhassa esnaf teşekküllerini bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırdı. Fütüvvetnamelerden faydalanarak, teşkilatın bir nevi yönetmeliğini yazdı. İslam ahlâkını esas alan bu yönetmeliği, esnaf ve sanatkârlar arasında tatbik etti. Onlar arasında İslam ahlâkına dayalı bir birlik ve kardeşlik kurdu. Böylece “ahilik teşkilatı” ortaya çıktı. Diğer taraftan, hocası Evhadüddin Kirmanî’nin kızı olan hanımı Fatma Bacı da kadınları yetiştirip “Baciyan” grubunu teşkil etti.

Ahilik teşkilatı sayesinde, Anadolu’da Rumlar ile Ermenilerin elinde olan sanat ve ticaret hayatına, zamanla Türkler de katılıp, söz sahibi olmaya başladılar. Ayrıca ahiler, yaptıkları zaviyelerde, Müslüman tüccar ve esnafın ahlaki terbiyesi ile de uğraştılar. Ahi zaviyeleri zamanla memleketin her tarafına yayıldı.

Ahiler, içtimaî hayattaki bu hizmetleri yanında ihtiyaç halinde gazalara ve memleket savunmasına da katıldılar. On üçüncü asrın ilk yıllarında Çin’in kuzey-batısında katliamlara başlayan, kısa bir müddet içerisinde dünyanın siyasî haritasını alt üst eden ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine karşı tedbir aldılar. Moğolların önlerinden kaçıp gelenlere kucak açarak, Anadolu insanını, Moğollara karşı gaza aşkı ile doldurarak; cihad yolunda Allahü tealanın rızasından başka bir şey düşünmeyen kimseler olarak yetiştirmeye çalıştılar ve bu insafsız düşman karşısında kahramanca mücadele ettiler.

Nihayet Moğollar, 1243 yılında Kayseri’yi muhasara edip, çetin bir muharebe sonunda şehri ele geçirince, binlerce ahiyi şehid ettiler. Anadolu’nun karışıklıklar içerisinde olduğu bu sırada, Ahi Evren’i de Kırşehir’de öldürdüler.

Kısaca “sulhta muallim, muharebede asker” olan ve Anadolu’nun her tarafına yayılmış bulunan ahiler, gerek Moğol zulmü ve gerekse başka karışıklıklarla sıkılan ve bunalan insanlara, maddî ve manevî güç ve moral vererek Osmanlı Devletinin kuruluşuna kadar Anadolu’yu dinî ve millî birlik içinde tutmaya muvaffak oldular.

Bu sırada Söğüt civarında gelişmekte olan Osmanlı Beyliğinin emrine koşan ahilerin bir kısmı, uçlara yerleşip zaviyeler kurdular. Doğudan bu mıntıkaya gelen Türkmenlerin erkeklerini, ahi erkekleri, kadınlarını da Fatıma Bacının yetiştirdiği bacıyan grubu terbiye etti. Böylece, üç kıtada altı asır at koşturacak olan, istikbaldeki Osmanlı neslinin temelini attılar.

Bu esnada itibarlı bir ahi olan Şeyh Edebali, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurup, kızını ona verdi. Orhan Gazi ve Murad-ı Hüdavendigâr, ahilerden olup, vezirleri Alâeddin ve Çandarlı Kara Halil de ahi idiler. Böylece ahilerden bir kısmı âlim, kadı olarak ilim sahasında, bir kısmı vali ve komutan olarak idarî ve askerî alanda, bir kısmı da ticaret ve sanat alanında hizmet vermeye başladılar. Ahilerin; İslam’ın emri olan, zamanın kıymetini bilmek, disiplinli bir hayata sahip olmak, istişare etmek (karşılıklı danışmak, tartışmak), adil olmak ve adalet esaslarını aşıladıkları küçücük bir aşiret, kısa zamanda büyük bir devlet olmaya başladı.

Zaman zaman devletin yükünü hafifletici hizmetlerde de bulunan ahiler, Bursa’yı Düzmece Mustafa’nın hücumundan korudukları gibi, 1360 yılında idareleri altındaki Ankara’yı Sultan Birinci Murad’a teslim ettiler.

Bu hizmetlerine karşılık Osmanlılar, ahilere yardımcı olup hürmet göstererek halkı yetiştirmeleri için teşvikte bulundular. Bu yüzden, daha sonra Birinci Murad’ın ahilerin başı olduğu ve kendisinden Ahi Murad diye bahsedildiği de bilinmektedir. Osmanlı Devleti kuvvetlenip Anadolu’ya hakim olduktan sonra, ahiler daha ziyade hayırsever bir cemiyet, bir esnaf teşkilatı şeklinde faaliyetlerini devam ettirdiler.

Ahiler arasında, sanatın okumakla değil, ahinin yetişmesi için, üstattan öğrenmesi şartı getirilip; yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçmesi şartı vardı. Gündüz işinde çalışan ahiler, akşamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Böylece ahilerin ahlaki terbiyesi, ihmal edilmezdi.

Ahilerin kendilerine mahsus kıyafetleri vardı. On dördüncü asır seyyahlarından İbn-i Battuta, üstlerine hırka, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah ve ayaklarına mest gibi ayakkabı giydiklerini bildirmektedir. Ahiliğe kabul edilen namzede (adaya), şeyh tarafından şedd-i bend denilen ve ahiliğin nişanı kabul edilen bir kuşak kuşatılırdı. Ahiler kuşaklarında, büyükçe bir bıçak taşırlardı.

Ahilik teşkilatında şu mertebeler bulunurdu:

1) Teşkilata yeni giren yiğitler, 2) Ahi bölükleri (Altı bölük olup ilk üç bölüğe “eshab-ı tarik”, diğer üçüne de “nakib” denirdi), 3) Halife, 4) Şeyh, 5) Şeyh-ül-meşayıh.

Ahilerin idare heyeti, her sanat kolunda, kendi azaları arasından seçilmiş beş kişiden meydana geliyordu. Kendilerine, kadı tarafından, seçimden sonra resmi vesika, icazet verilip, icraatları ve neticeleri büyük meclise bildirilirdi. Birlik idare heyeti, her ay üç gün toplanırdı. İdare heyeti, birliğin hazinesi mahiyetinde olan orta sandığını idare ederdi.

Ahilerin kendilerine has merasimleri vardı. Bunlardan bazıları şöyledir:

1. An’anevi Ahi Evren merasimleri: Senelik olup, Ahi Evren’in türbesinin bulunduğu Kırşehir’de yapılırdı.

2. Yol atası ve yol kardeşliği merasimi: Ahiliğe girmek talebinde bulunan gençlerin, birliğe kabul edilmesi mahiyetindeki bir merasim olup, zamanla çırak kabul etme merasimi halini aldı.

3. Yol sahibi olma merasimi: Çıraklık müddetini tamamlayanların, kalfalığa yükseltilmesi için yapılan merasimdi.

Ahilerin yönetmeliğine göre, ahinin üç şeyi açık olmalıydı: Eli açık, yani cömert olmalı; kapısı açık, yani misafirperver olmalı; sofrası açık, yani aç geleni tok göndermeli. Üç şeyi de kapalı olmalıydı: Gözü kapalı olmalı, yani kimseye kötü nazarla bakmamalı; kimsenin ayıbını görmemeli; dili bağlı olmalı, yani kimseye kötü söz söylememeli; beli bağlı olmalı, yani kimsenin namusuna ve şerefine göz dikmemeli.

Ahilik mensuplarının, takdir edilmelerinin yanında cezalandırıldıkları da olurdu. Fütüvvetnamelerde, şu on sekiz şeyin, ahiyi ahilikten çıkarma sebebi olduğu, ayrıca Cehennemlik yapacağı yazılıdır:

1) Şarap içmek, 2) Zina yapmak, 3) Livata yapmak, 4) Dedikodu ve iftira etmek, 5) Münafıklık etmek 6) Gururlanıp kibirlenmek, 7) Sert ve merhametsiz olmak, 8) Hased etmek, kıskanmak, 9) Kin tutmak, affetmemek, 10) Sözünde durmamak, 11) Kadınlara şehvetle bakmak, 12) Yalan söylemek, 13) Hıyanet etmek, 14) Emanete riayet etmemek, 15) İnsanların aybını örtmeyip, açığa vurmak, 16) Cimrilik etmek, 17) Koğuculuk ve gıybet etmek, 18) Hırsızlık etmek.

Yine ahi yönetmeliği olan fütüvvetnamelere göre; ahi, helalinden kazanmalıdır. Hepsinin bir sanatı olmalıdır. Yoksul ve düşkünlere yardım etmeli, cömert olmalıdır. Alimleri sevmeli, hoş tutmalıdır. Fakirleri sevmeli, alçak gönüllü olmalıdır. Temiz, iyi kimselerle sohbet etmeli, namazını kazaya bırakmamalı, haya sahibi olup, nefsine hakim olmalı, dünyaya düşkün olanlarla düşüp kalkmamalıdır. Bunlar, asırlarca Osmanlı insanının ahlâkının temel taşı olan hasletler hâline geldi.

Osmanlı Devletinin bünyesinde, bu hizmetleri hakkıyla yapmış, sanat ve ticaret hayatını Osmanlının maddi ve manevi yapısına göre düzenlemiş olan ahilik teşkilatı, diğer kıymetli müesseseler gibi, bilhassa İngilizlerin desteklediği Mustafa Reşit Paşa’nın hazırladığı Tanzimat Fermanı’ndan sonra, büyük bir sarsıntı geçirmiş ve eski işlevini kaybetmiştir.

Ahilikte İlkeler :

AHİ EVRAN ve AHİLİK

 Ahilik ilkeleri kuralcı bir yaklaşımdan çok, pratik hayat koşullarından, Ahilik uygulamalarından çıkmıştır. Yani gerçeğin yaşanmasından iş ve üretim hayatının gereklerinden doğmuştur. Sadece bir düşünce sistemine bağlı kalmadığından, yürüyen hayat gerçeklerini yakalamış ve bunlardan ilkeler üretilmiştir. Hayat ve düşünce, uygulama bir odakta birleşmiştir.

Tespit edilen Ahilik ilkeleri şunlardır:

  1- Kendi ihtiyacı varken başkalarına vermek,

  2- Öfkelenince yumuşak davranmak,

  3- Yenici iken yenileni affetmek,

  4 -Dünya yaşayışına bağlanmamak,

  5 -El emeğini, çalışmayı kutsal bir yaşama ilkesi haline getirmek,

  6 -Herkesin bir iş yaparak Ahi topluluğu içerisinde yer alması,

  7 -Bütün insanlara karşı sevgi ve yardım duygusu taşımak ve bunu gerçekleştirmek, hayata geçirmek, uygulamak,

  8 -Kardeşlik dayanışması içinde; askerleri, üreticileri. emekçileri, esnafı birleştirmek ve böylece devleti güçlü kılmak, sosyal adalet ve sosyal güvenliği gerçekleştirmek,

  9 -Halkçı ve milliyetçi bir düzen içinde; eğemen, sömürücü güçlere karşı çalışan her kesimden halkın çıkarlarını savunmak,

 10-Yabancıları ağırlamak, suçlu – suçsuz,  Hıristiyan Müslüman kim olursa olsun kendilerine sığınanlara zanaat sanat öğretmek.

    Ahi Ahlakının Temel İlkeleri:

  1 – Doğru sözlü olmak,

  2 – Emanete hiyanet etmemek;

  3 – Cömert olmak,

  4 – Gözünü kötü şeylerden sakınmak,

  5 – İki yüzlü ve yiyicilerden uzak durmak,

  6 – Kötülerden uzak durmak,

  7 – Öfkelenmek, (öfke gelince akıl gider)

   Ahi ahläkının sınırlamalarına göre de, aşağıdaki olumsuz niteliklere sahip olanlar fütüvvet dışı, äyani ahi ocağının dışında kalırlar. Olumsuz huylarını, davranışlarını terk ederlerse ondan sonra ocağa alınırlar. Peştemal kuşanabilirler.

Fütüvvet kuralları  çerçevesinde kimlere hangi şartlar altında peştemal kuşatabileceğı nasıl etraflıca  belirlenmiş ise, peştemal kuşatılmayacak olanlar da teker teker sayılmıştır. Merhum Cevat Hakkı Tarım’ın derlemelerine göre, Kamu meşayih bazı hasletlerinden dolayı şu on iki kişinin fütüvvet dışı kaldıklarını, eğer bu fiileri terk ederlerse onların da peştemal kuşanabileceklerini kabul etmiştir:

  1 – İman ehli olmayan käfirler,

  2 – Münafik olanlar,

  3 – Sanatı gaib’e hükmetmek olan falcılar, müneccimler,

  4 – Sarhoş eden içki içenler, (zina ve livata) da bulunanlar.

  5 – Müslümanların açık yerlerine bakan tellaklar,

  6 – Satış işlerinde halka zarar veren dellal’lar,

  7 – Yalan vaad eden ve eksik arşın tutan çulahlar ve bütün sanatkarlar,

  8 – Kalplerinde şefkat kalmayan ve işleri sadece kan dökmek olan kasaplar,

  9 – Yürekleri taş gibi olmuş cerrahlar, Çünkü fütüvvet şefkat ve rahmetle müzeyyendir.

 10 – Avcılar,

 11 – Kurulu düzen dışı iş yapanlar, bozguncular,

 12 – Mekulätı anbar (depo) edip kıtlık çıkaranlar; Madrabazlar karaborsacılar, vurguncular.

   Ahi’likte bulunan dört ana programı

1-Şeriat Kapısı:      Din Kurallarının genel adı; O zamanki hukuk düzeni

2-Tarikat Kapısı:    Yol, yönetim, iş ve düşüncede uyulacak kural demektir.Toplumsal, siyasal, ahlak kurallarıdır.

3-Hakikat Kapısı,   (Gerçekçilik) İnsanın toplum içerisinde kişilik ve değer bulmasının esasıdır.

4-Marifet Kapısı     Ustalık,beceri

Ayrıca Ahi tarikatında açık ve kapalı olmak üzere altı ilke daha vardır:

Açıl olanlar:

1-Alın,    2-Kalp,   3-Kapı.

Kapalı olanlar:

1-El,   2-Bel,   3-Dil.

Bunlar, Türk ahlakını özetler gibidir. Alın açıklığı; Doğruluğu,dürüstlüğü, kalp açıklığı; ikiyüzlü olmamayı, riyakarlıktan uzaklığı,dostluğu sevgiyı; Kapı açıklığı da Konukseverliği ifada eder.

El; Kendine ait olmayan mala uzanmamayı, hırsızlık yapmamayı, hakkı olmayan paraya, mala tenüyzül etmemeyi, el ile üretim yapmayı, emeğin kutsallığını, bel ise nefse eğemen olmayı, dil ise yalan söylememeyi, doğru konuşmayı, tatlı dilli olmayı, çok okuyup güzel konuşmayı, kalp kırmamayı, kötü sözler söylememeyi, iftira etmemeyi… ifade etmektedir. 

Ahi şeyhlerinde bulunması gereken nitelikler, uyulması gereken koşullar da şunlardır:

·  Hakk’a inanmak

·  Halk içinde ölçülü, duyarlı olmak

·  Benliğini öldürmek, bencillik etmemek

·  Ululara hizmet ,eylemek

·  Buyruğu altmdakine yumuşak yürekle davranmak

·  Dostlara öğüt vermek

·  Dervişlere su vermek (sakilik etmek)

·  Bilginlere karşı alçakgönüllü olmak

·  Düşmanlara hoş görünmek

·  Bilgisizin karşısında susmak.

Taam yimekte yirmi erkän vardır. ,, Yani yemek yemeye ait yirmi kaide olduğunu söyleyip, bu kaideler de şöyle sıralamaktadır:

-    Sofraya oturmadan önce ve yemekten kalktıktan sonra elleri yıkamak, silmek.

-    Yemek yenilen yere ayakkabı ile girmemek,

-    Yemeğin dürüstlük ile kazanıldığından emin olmak,

-    Yemeğe büyüklerden önce başlamamak ve yemeğe tabağın kenarından başlamak,

-    Yemek yerken konuşmamak, ağzından tükürük saçmamak kaşınmamak.

  Yemek yerken öksürük tutması halinde ağzı elle değil mendille kapatmak.

-    Yemekte küçük lokma almak, başkasının yediği lokmaları gözetmemek,

-    Yemekte ağzı şapırdatmamak

-    Yemekte etin kemiklerini sofradakilere göstermeden tabağın arkasına saklamak v.b.

Bu kurallar, daha önce Türkler tarafından tertip edilen büyük toylarda, şölenlerdeki yemek yeme adaplarının devamı niteliğindeki kurallardir.

Su içmede üç edep vardir:

1. Bardağı iki elle tutmak,2. suyu üstüne dökmemek,3. suyu dinlene dinlene içmek. Elbise giyerken beş, evden çıkarken dört, mahallede yürürken dört, pazarda, çarşıda yürürken, alışveriş yaparken dört, misafirlikte üç, hasta ziyaretinde beş, tuvalete ve hamama giderken sekiz, yatarken dört olmak üzere birçok kural tespit edilmiştir.

Burgazi Fütuvvetnamesi’nde Ahi ahläkını meydana getiren kurallar şöyle sıralanmaktadır:

-    Ahiler birkaş iş veya sanatla değil yeteneklerine en uygun olan tek bir iş veya sanatla uğraşmalıdır.

-    Ahi’nin emeğini değerlendirecek ve onurunu koruyacak bir işi özellikle bir sanatı olmalıdır.

-    Ahi doğru olmalı, emeğiyle hakettiğinden fazlasını kazanma yoluna sapmamalıdır.

-    Ahi işinin ve sanatının geleneksel pirlerinden kendi ustasına kadar bütün büyüklere içten bağlanmalı, sanatında, davranışlarında onları örnek almalıdır.

-    Ahi bilgi sahibi olmalı, bilginleri sevmeli, onlara karşi küçük düşmemeli, aldığı bilgileri yerinde ve zamanında kullanmalıdır. 13. yüzyılda Burgazi tarafından kaleme alınan Burgazi Fütuvvetnamesi’ni, daha sonra diğerleri takip etmistir. ,,Ahi Ahläkı”nı meydana getiren Fütuvvet kaideleri öğrencilere anlayacakları tarzda öğretilirdi.Bu kaideler şunlardır:

   1-İyi huylu ve güzel ahläklı olmak

   2-İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak

   3-Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak

   4-Sözünü bilmek, sözünde durmak,

   5-Hizmette ve vermede ayırım yapmamak,

   6-Yaptığı jyilikten karşılık beklememek,

   7-Güleryüzlü olmak,

   8-Tatlı dilli olmak,

   9- Hataları yüze vurmamak,

  10-Dostluğa önem vermek,

  11-Kötülük edenlere jyilikte bulunmak,

  12-Tevazu sahibi olmak,

  13-Hiç kimseyi azarlamamak,

  14-Ana’ya ve ataya hürmet etmek,

  15-Dedikoduyu terketmek,

  16-Komşularına iyilik etmek,

  17-İnsanların işlerini içten, gönülden ve güleryüzle yapmak,

  18-Başkasının malına hiyanet etmemek, 

  19-Sabır ehli olmak,

  20-Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak, 

  21-Daima hakkı kullanmak,

  22-Öfkesine hakim olmak,

  23-Suçluya yumuşak davranmak,

  24-Sır saklamak,

  25-Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,

  26-İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,

  27-Kötü söz ve hareketlerden sakınmak

  28-Maiyetinde ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek.

Aslında Ahi olabilmenin 124 kuralı vardır.

    Ahiliğin açık ve kapalı olmak üzere 6 şartı vardır.

   Açık Olanlar :

  1 -Elini açık tut,

  2- Kapını açık tut,

  3- Sotranı açık tut

 

   Kapalı Olanlar :

  1-Dilini bağlı tut,

  2-Gözünü bağlı tut,

  3-Belini bağlı tut.

Açık Olanlar: Cömertlik, tevazu sahibi, konuksever ve sofrası açık olmak, yani aç geleni tok yollamaktır.

Kapalı olanlar; Dilini tutmalı, dedikodu yapmamalı, kötü söz söylememeli, kimsenin ayıbını görmemeli, kimseye kötü gözle bakmamalı, kimsenin onuruna, namusuna göz dikmemelidir. Ancak bu şartları taşıyanlar Ahi olabilmekteydi.

http://www.kir-der.com/Ahiligin%20ilkeleri.htm

 

AHİ EVRAN:

13. yyda Horasan’dan Anadolu’ya göç ederek Denizli,Konya ve Kayseri’den sonra durak yeri olarak Kırşehir”e gelen ve Kırşehir”e yerleşen Ahi Evran, kurduğu inanç düzeniyle şehir halkının çoğunluğunu meydana getiren esnaf kesimini uyarmış, ahlaki sosyal kuralları ile dayanışmayı sağlamış, el ve gönül işbirliği içinde Anadolu’ya aydınlık olmuş, yalnız gönülleri ve kafaları aydınlatmak üzere Anadolu’yu bölünmez bir bütün olarak ayakta tutmayı sağlamıştır.
13. yyda Anadolu’da fikri hayatın iman ve inanç birliğini sağlayan, örgütleyen, yöneten ve manevi güçle kuvvetlendiren esnaf ve sanatkarlarımızın piri ve dabbağ sanatıyla uğraşan Ahi Evran-ı Veli’nin kimliği şöyledir:
Asıl adı, Şeyh Mahmut Nasuriddin olduğu bilinen Ahi Evren takriben 1215 ila 1220 ‘lerde Horasan’da doğmuştur. 93 Yaşında iken Kırşehir’de ölmüştür. Türbesi Kırşehir’dedir.Bugün Kırşehir’de Türk İşçi Esnaf ve Sanaatkarlarının 13. yüzyıldan bugüne dek andıkları esnaf önderi Ahi Evran’ı bir bayram havasında anmak felsefesi, yaptığı çalışmaları ve hizmetleri hakkında konuşmalar yaparak halkı aydınlatmak, onu yaşatmayı sürdürmek amacıyla Ahilik Kültür ve Esnaf Bayramı yapılmaktadır.

AHİLİĞİN İLKELERİ:

 

Ahi Evran-ı Veli’nin kurduğu ve ilkelerini belirlediği Ahilik kurum ve bilimin esaslarında “Ahlak, Okul, Bilim, Çalışma ve Devlet” kavramları daima ön planda tutulmuş, toplumumuzda da;
Zinadan sakınılması,
İslam dinince yasaklanmış yiyecek ve içeceklerden sakınılması,
Yalan ve dedikodudan sakınılması,
Görülmemesi ve duyulmaması gereken hususlara dikkat edilmesi,
Kötülük etmekten sakınılması,
Dünya nimetlerine ahireti unutturacak kadar bağlanılmaması
konularında tavisyede bulunmuştur.

Edepli olunması ve edepli bir toplum meydana getirilmesi esas alınmıştır.
Ahilik nedir denilirse: Ahilik bir Türk esnaf kuruluşudur.
Ahilik yardımlaşmaya dayanan esnafın teşkilatıdır.Köylere kadar yayılan en küçük örgütten en büyük örgüte kadar milli birlik ve beraberliği,karşılıklı saygı ve sevgiyi, sosyal dayanışma ve yardımı temel ilke sayan,el birliği ve kardeşlik havası içindedin ve ahlak kurallarına sıkı sıkıya bağlı,köklü,sağlam,düzenli ve milli bir toplum kurmayı amaç bilen bir kuruluştur.Bu kuruluş13. yüzyıldan 16. yüzyıla dek Ahilik, daha sonra XX.yüzyılın başlarına dek de “GEDİK” yani lonca örgütü olarak toplumun ekonomik kesimindeki oluşumları düzenlemiştir.
Anadolu Ahi teşkilatı, kuruluşundan zamanımıza kadar,gerek kendi bünyesinde ve gerekse topluma karşı görevini yapmış bir müessesedir.Kendi içerisinde doğruluk,karşılıklı yardım ve saygı esasından hareket ederek Türkiye”nin ticari ve ekonomik hayatında büyük rol oynamıştır,ustalar çıraklar,kısacası zaatkarlar yetiştirmiş ve yetişen bu esnaf tek taraflı çıkar endişesiyle hareket etmemiştir.
Sadece mesleki fonksiyonunu yerine getirerek topluma hizmet etmekle yetinmemiş olan bu müessese,kuruluş devrinde yerleşme meselelerinde ve Anadolu”nun Türkleşmesinde ve yayılmasında, daha sonra da genişleme esnasında büyük rol oynamış bir teşkilattır.
İşe deri işçiliği olarak başlayan Ahiler zanaattaki kabiliyetleri ve yüksek ahlaki meziyetleri ile otoritelerini ve üstünlüklerini zamanla bütün öteki sanat kolarını da tanıtmışlardır.Bu geleneğe bütün tarihleri boyunca Osmanlı Sultanlar da saygı göstermiş,tekelci tüccarlara karşı zanaatkarları korumuşlardır. Ahilik teşkilatlarında, teşkilatın ortak yaşantısına yön veren birçok törenle karşılaşmaktayız.
Bu Törenler:
1- Yol atası ve yol kardeşi edinme töreni:Ahiliğe giriş niteliğinde bir törendir. Daha sonra bu teşkilatların esnaflaşma ve sanatkarlaşma süreci içerisinde herhangi bir sanatta çıraklığa kabul edilme töreni haline gelmiştir. Çırak adayları düzenlenen bu törende kendilerine birlik içerisinden bir yol atası “Usta” ve iki yol kardeşi “Arkadaş” seçerek çıraklığa başlamaktadır.
2- Yol sahibi olma töreni : Bağlı bulunduğu sanat kolunda çıraklık süresini tamamlamış olanları kalfalığa yükseltme törenidir. Bu törende Ahiye yol sahibi olduğunu gösteren bir kuşak bağlanmaktadır.
3- İcazet Törenine gelince Bu tören de Ahi zaviyelerinde bütün Ahi”lerin katılmasıyla düzenlenmekte ve en yaşlı Ahi tarafından yönetilmektedir.
Kalfa bağlı olduğu sanat dalında, kalfalık süresini tamamladıktan sonra, ustasının kabul ve uygun görmesi ile ustalığa geçiş törenidir.
Tören, okunan çeşitli dualardan sonra icazet alan kimsenin,kendisine “Haktela kisbine bereket versin” diye dua eden şeyhin, ustaların ve ihtiyarların elini öpmesiyle sona ermektedir.
Ahilik yüzyıllar boyu koyduğu kurallara Osmanlı Ekonomisinde, bir ticaret ahlakı yerleştirmiş,esnaf ve sanatkarları korumuştur.
Kırşehir”de her yıl yapılan Ahilik Kültür Haftası Esnaf Bayramı”nın amacı şudur:
Türk esnafının önderi, kooperatifler, işçi sendikaları, Sosyal Sigortaların fikir atası, esnaf dernekleri birlikleri, federasyonlar ve konfederasyonlarının öncüsü olarak bilinen Ahi Evran”ın çağdaş yaşam şartlarına uygun, törelerini yaşatmak, ticarette ve sanatta ahlaki temellere dayalı güzel geleneklerini, tüm esnaf sanatkarlarına ve tüm dünya esnaf sanatkarlarına duyurmak ve onların her yıl Kırşehir’de bir araya gelmelerine imkan hazırlamaktadır.
AHİLİK NEDİR?

Ahîlik kurumunun anlaşılabilmesi ve onun toplumsal hayatta nasıl bir fonksiyon üstlendiğini ortaya çıkarabilmek için ilk önce Ahî kelimesinin kaynağı ve tarihi gelişim içerisinde kazandığı anlamlar üzerinde durmak gerekir.
Ahî kelimesinin kaynağı ile ilgili birbirinden tamamen farklı iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre; Ahî kelimesinin kaynağı Türkçe olup, “akı” kelimesinin Anadolu”daki söyleniş tarzından doğmaktadır. Ahî, kelimesinin Türkçe olduğunu ileri süren araştırmacılara göre Ahî, kelimedeki “k” harfinin “h” olarak telaffuz edilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim, Anadolu”da “k” harfinin “h” ve “ğ” şeklinde telaffuz edildiği bilinmektedir. Örnek olarak, okumak, bakmak yerine okumah, bahmah veya okumağ, bakmağ denilmektedir. Buna göre Ahî kelimesi “cömert, eli açık” anlamlarına gelen “akı” kelimesinin “h” sesi ile okunmasından türemiş ve terimleşmiş bir kelimedir.

Ahî kelimesinin reisler (başkanlar, liderler) için kullanılması, onun Türkçe “akı” kelimesindeki ses değişikliğiyle oluştuğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Nitekim, Ahî kurumunda reislere Ahî, diğerlerine fetâ, fityan denilmektedir.

Ahî kelimesini araştıranların bir kısmı ise; kelimenin Arapça’dan Türkçeye geçtiğini ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre Ahî, “erkek kardeş” anlamına gelen “ah” kelimesinin sonuna birinci tekil şahıslar için kullanılan ve sahiplik ifade eden “ye” zamirinin bitişmesinden oluşan bir kelimedir. Ahî kelimesi bu haliyle “kardeşim” anlamındadır. İkinci görüş benimseyenlerden biri olan Hüseyin Kâzım Kadri, Ahî kelimesinin Arapça olduğunu şöyle açıklamaktadır. “Ahî Arapça isim, Ahû yerinde “ahî” kardeş, birader, yar, dost, cemi (çoğul) “ihvan” kardeşler, dostlar, bir tarikata ve mesleğe tâbi olanlar”.

Ahî kelimesine, Türkçe-Arapça Lûgatta da Hüseyin Kâzım Kadri’nin verdiği anlamın yüklendiği görülür. Yine, Kuran-ı Kerim incelendiğinde Ahî kelimesinin sahiplik ifade eden zamir ile birlikte tekil veya çoğul olmak üzere kırk dört âyette geçtiği görülür.

Ahi kelimesinin, fütüvvetnâmelerdeki ve Anadolu’da yaşamış bulunan Ahîlerin bırakmış oldukları vakfiyelerdeki yazılış şekli de ikinci görüşü desteklemektedir.

İbn Batuta seyahatnâmesinde geçen, “Müfredi (tekil) “Ah” kelimesinin birinci tekil şahıs şeklinde söylenmesinden meydana gelmiştir” ifadesi de ikinci görüşü kuvvetlendirmektedir.

Ahî kelimesiyle ilgili olarak her iki görüşün de geçerli ve tutarlı yönleri bulunmaktadır. Ahî kelimesinin, cömert, eli açık anlamına gelen “akı” kelimesinin Anadolu’da “h” sesiyle okunması görüşü doğru olabileceği gibi diğer görüşün de yabana atılamayacağı görülmektedir.

Gölpınarlı bunu şu biçimde izah eder:

“Ahî kelimesi, Arapçada ”kardeşim” demektir. 457 Hicride (1065) ölen şeyh Ferec-i Zincanî ile 736”da (1336) ölen Alâü”d-Devle halifesi Aliyy-i Mısrî’nin “Ahı” lakabıyla anıldıklarına ve bu kelimenin, oldukça eski fütüvvetnâmelerde geçtiğine, nihayet fütüvvet ehlinin birbirini kardeş saydıklarına ve Melamilerde ”Filan şeyhin muridi” yerine ”Filanın ihvanından” sözünün kullanıldığına bakılırsa bu sözün Arapça”dan geldiği hakkındaki fikir ve mülahaza da reddedilemez.”

Ahî kelimesinin, aynı zamanda tasavvufla ilgili oluşu, iki görüşün de doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü; cömertliğe, el açıklığına, mertliğe dayanan Ahîlik kurumunun vazgeçilmez kurallarından biri de, üyelerinin birbirini kardeş görmeleridir. Müslümanlar birbirlerini tarih boyunca hep kardeş olarak görmüşlerdir. Kardeşleştirmenin ilk uygulamasının Hz. Muhammed döneminde gerçekleştirildiği bilinmektedir.

Ahî, Kuran-ı Kerim’de geçtiği şekilde kullanılmış, ancak Türk’e has bir terim haline gelmiştir. Kardeşlik, cömertliğe, yardımlaşmaya ve dostluğa dayanan bir duygudur. Kardeşlik, sadece bir anadan doğmadan ibaret değildir.

Görüşlerini Kuran âyetleri ile desteklemeye ve açıklamaya çalışan tasavvuf akımları, özellikle kişiler arasındaki düşmanlıkların kalkmasını ve yerine kardeşlik duygusunun hâkim olmasını, teşvik eden ayetleri kaynak alırlar.

Örneğin:Allah’ın dinine sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın. Allah üzerindeki (İslâm) nimetini düşünün ki, cahiliyet devrinde birbirinize düşmanlar iken O, sizin kalpleriniz arasında ülfet (yakınlık) meydana getirdi de onun nimeti sayesinde din kardeşleri oldunuz.” ayetinde belirtildiği gibi insanlar arasındaki düşmanlıkların kalkması ve dinde kardeş olmalarının gerekliliğinin Allah”ın arzusu olduğunu bütün tasavvufî anlayışlar ileri sürer.

Aynı şekilde, Ahî birliklerinin de insanlar arasında kardeşliği oluşturma çabasında oldukları bilinmektedir.

Ahî kelimesinin, terim olarak Ahî birliklerinin başında bulunan kişilere (reislere) verilen bir unvan olarak kullanılmış olduğu tahmin edilmektedir. İbn Batuta”dan öğrendiğimize göre; “Ahî; evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle, diğerlerinin (herhalde bekâr olmayanlar) kendi aralarında bir topluluk meydana getirerek, kendi aralarında seçtikleri reislerdir.” Reislerin zaviyeler yapmaları ve bunları tefriş etmeleri gerekir. Zaviyeler bir toplanma ve hizmet yeri olup, gerektiği takdirde gelen ve gidenlere konaklama yeri olarak hizmet veren mekânlardır.

Bir başka görüşe göre ise “Ahî”, birliğin başında bulunan kişi şeyh” tir. Ahî müesseselerinin başında bulunan “Ahî”nin şeyh olduğu görüşünü İbn Batuta seyahatnâmesinde geçen ifadeler de desteklemektedir. Çünkü, bütün tarikatlarda şeyh olan kişinin tekke (zaviye) inşa ederek onu müritler (fetâ) için bir toplanma, gelene-geçene hizmet yeri yaptığı bilinmektedir.

Sonuç olarak:

Ahîlik, Türk illerinde yayılmış bulunan “dinî-meslekî” karakterli kurumlardır Bu birlikler, başta mensupları olmak üzere, insanlar arasında dayanışma ve yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.

«… Ağrı gibi, Ahilik de yüksektir, yücedir. İkisinin de kaynakları boldur, bereketlidir, ezel ebed varoluşludur. Sık sık rastlandığı üzere; bizden oldukları için yeterince önem verilmeyen, ucuza giden Ağrı’yı da, Ahiliği de, yabancılar sormakta, arayıp bulmaktadırlar. Bilinmelidir ki Ahilik, bir insanlik bilimidir. Ona bu kişiliği kazandıran ahlak – akıl ikilisiyle kalıcıdır. Bilim çalışma umdeleriyle de yenileyicidir. Yaratıcı ve atılımcıdır. Sevmeyi, acımayı, bağışlamayı öngörüp öğetendir. Her şeyde, ortamda ve her çağda denge düzen tutturandır. Dağıtan değil, toplayandır. Yıkan değil yapandır.»

Ahilik, bazı çevrelerin sandığı” gibi tembelliği, miskinliği telkin eden bir huu! düzeni, dünya işlerinden el etek çektiren mistik anlamda bir tarikat değildir. Harekettir, hayattır. Özlenen yararlı, başarılı mutlu hayatın yollarını gösterip öğretendir. Kısa anlatımıyla İNANIŞTIR, YARATIDIR, İŞTİR. AKIL BİLİM AHLAK VE ÇALIŞMA’dır.

AHİLİK

 

AHİLİK; Türk milletinin laik, sosyal dayanışma içinde işbaşı eğitimiyle çalışmayı iyi insan ve iş adamı olmayı, helal kazancı ve toplumun ihtiyaç duyduğu maddelerin vasıflı olarak üretimini, öğretim yoluyla teşvik eden, milli kultür kurumudur;
AHİLİK; İlim, sanat öğremnek, bilgi ve becerilerini kendisine ailesine ve cemiyete yararlı olarak, sermayesiyle emeğini, kurumlaştırma yoludur,

AHİLİK; Türklerin millet olmasında, ilk sosyal, endüstriel düşünce ve aksiyon programını meydana getiren, önemli bir halk kuruluşudur,

AHİLİK; Esnaf kuruluşlarını, toplumun değişen ihtiyaçlarına göre kendini yenileyen, mesleki bilgilerle teşkilatlandıran, Türk”e doğru bir hayat anlayışını başlatan bir çalışma yoludur;

AHİLİK; Çalışma ile üretimci olma sistemini, iş yerinde eğitimle, bilgi edinmeye önem veren, becerikli, iyi ahlaklı, dinamik insan yetiştiren bir ekoldur;

AHİLİK; Tarihte, Türk Devletlerinin en eski endüstriel ve sosyal eğitim kurumlarından biridir;

AHİLİK; Türk toplum hayatına, milli kültür ve milli ahlak nizamını yaygınlaştıran, törelerle, milletler arasında ilk olarak esnaf ve sanatkarlari teşkilatlandıran, iş ve emeği sigorta ve kredi düzeniyle koruyan, sanat ve ticareti esnaflar arası, mali dayanışma kaynağı Orta Sandık müesseseleriyle yaygınlaştıran, toplumda, işe yarayan insanı yetiştiren ilk Türk Eğitim Merkezidir;

AHİLİK; Başkalarının esiri olmamak için doğruluğu, aç kalmamak için sanat öğrenmeyi, başkalarından üstün yaşamak içn, faziletli olmayi, her işte aklını kullanmayı, başarılı olabilmek için bilgi sahibi olmayı, iyiliği daima iyilkle karşılamayı, eğer huzurunu kaybetmişse sabır ve bilgi hasletlerini kullanarak çalışmayı, Allah’ı ve insanları sevmeyi teşvik eden, tuzu ekmeği bol, sofrası açık, iyi insanların cemiyetidir.

AHİLİKTE; Ahi olabilmek için çıraklık öğrenimi gerekir. Hizmete, bilgiye güvenip mağrurluk eden, ahilik eşiğinden dışarıda kalır. Ahilik, genç yaştaki bilgisizleri, önce usta yanında hizmette pişirir, bilgisini, becerisini imtihan eder, sonra kalfalık kuşağını bağlar, kendine, ailesine ve cemiyetine hizmet etmesini bilenlere, ustalık şalvarırnı giymesine ve dükkan açıp helal rızık beklemesine izin verilir.

AHİLİKTE; törelere uymayan. baş köşeden, eşiğe ve eşiğe düşer.

AHİ; Kur’an ahlakına uyumlu kimsedir.

AHİ; Müşteriye ve halka karşi doğru ve yumuşak dillidir.

AHİ; Sofrasına nankör, iki dinli, hased, fesad, tembel, sözünün eri olmayan insanları kabul etmez.

AHİ; El kesesinden ve sofrasından cömertlik etmiyen insandir.

AHİ; Gönlünü arı, elini, dilini, ayağıni duru tutan, kötülerin zararını ortadan kaldıran, helal kazanç yolunda, atalarının sözünü, öğüdünü tutan, Tanrı”ya sığınma eylemleriyle de örnek kişidir.

AHİ; Yolcuya, yabancıya, konuğa ikramcı olan, gafil olmayan, her işinde ihtiyatlı davranan dünya ve ahiret nimetlerini tedbir ile dileyen her türlü israftan bilgi ile korunan, tevazu içnde çalışsan, iki dünya adamıdır.

AHİ; Diline, beline hakim, işini insanların harisine bırakmıyan, yolunu terketmişlere, yabancılara, iftiracılara uymayan, temiz ve halim huyludur.

AHİ; Kardes edineceği kişiyi menfaat ve zarar içinde tecrübe eder. Eğer bu iki halde dostluğun devam ettiğini görürse onu YOL ARKADAŞI tutar.

 

Bu dileğe katılmamak mümkün değil.Aynı adres sorma olayına yıllar önce Gaziantep’te tanık olmuştum.Sorulan adrese sizi teslim etmeden bırakmıyorlar.Yakın zamana kadar da G.antep’te esnafların tatil uygulamaları Ahilik geleneğine göre idi.

 

kobilerimizide böyle bir teşkilat esasında ve ahlakında bütünleştirsek eminim 5 senede süper güç oluruz..

06/01/2009

TÜRK GENCİ VE İDEALİZM

 Her insan bir maksat üzerine yaşar. Bu maksadın temelini, kiminde ferdiyetçilik, kiminde egosunu tatmin, kiminde hiç bir şeylik, kiminde ise her şeylik oluşturur. Türk‘ün maksadı ise bütün insanlık için huzur, adalet, kanun ve insanın eşref-i mahlukat olduğunu isbat etmektir. Onun içindir ki yeryüzünde hırsızın, soyguncunun, çıkarcının, zulümkârın, ahlaksızın, iltimasçının, hainin ve haysiyetsizin ölümüne düşman olduğu millet Türkler, zihniyet ise Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresidir. Türk gencinin ideali, en mükemmel nizamı tesis etmek ve yaşamak olmalıdır. Ancak ideallerin gerçekleşmesi, merhalelerin akıllıca aşılması ile mümkündür. Türk idealinin üç hareket noktası vardır. Bunların birincisi akıl ve azim, ikincisi Türk tarihi, Türk töresi ve Türk insanı, üçüncüsü ise lidere bağlılık ve milli bir fikre sahip olmaktır. Bunlardan birindeki aksaklık, ideali daha ilk merhalede geçersiz ve gerçekleşmez kılar. Türk idealinin temel gayesi de üç ana düşünceden oluşur. Bunlardan birincisi güçlü Türkiye, ikincisi güçlü Türk dünyası, üçüncüsü ise bütün insanlığın refah, huzur, adalet ve bekası için Cihan Hakimiyeti düşüncesidir. İlk basamak olan güçlü Türkiye davası, ilim ve teknoloji temeline dayanarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini en kısa zamanda zengin, refah ve güçlü kılmaktır. Onu yeryüzünün en güçlü devleti haline getirmektir. Buna ulaşmak için ise metotları iyi seçmek gerekir. Öncelikle Türk Milletini, içinde bulunduğu ve bulunacağı buhran durumunun, yıkıcı emperyalist faaliyetlerin farkında olmasını sağlamak, tarihini ve kültürünü iyi bilmesini, kıyas yapabilmesini, ısrarla ve ilmi ölçülerde çalışma gayreti içerisinde olmasını, sürüklenmek istendiği noktanın farkında olmasını sağlamak gerekir. Milletini, yaşayan insanına karşı sevgi, saygı ve kardeşlikle yoğurmak, bencillik ve nemelâzımcılıktan uzaklaştırmak, kısacası şuurlu, ahlaklı, namuslu, iltimastan uzak bir topluluk oluşturmaya gayret etmek gerekir. Bu sebeple her Türk genci, yaşayan ve etkili bir yönlendirici ve propagandacı olmalıdır. Güçlü Türkiye davasının başarıya ulaşabilmesi için öncelikle geleneğiyle, töresiyle ilmiyle, adaletiyle, ruhuyla tamamen Türk‘ün olan bir sistemin oluşması lâzımdır. Taklite dayalı sistemleri tatbik etmek, zafiyete, acizliğe, neticesinde esarete çıkarılan davetiyedir. Bunun çok iyi farkında olmalı ve milli sistemi oluşturmak için canla başla çalışmalıdır. Diğer bölümde de görüldüğü gibi Türkler, köleci ve sınıfa bir millet olmadıklarından, ne uşaklığı, ne de başkalarının kendi uşağı olmasını istemezler. Bu ulvî düşünceye sahip insanlar olarak kendi öz sistemimizi oluşturana kadar azim, sabır ve ilmî metotlarla mücadele etmeliyiz. Bir taraftan güçlü Türkiye oluşturmaya çalışırken, diğer taraftan bütün Türk aleminin güçlenmesi için çok sistemli hareket etmelidir. Ancak unutmamak gerekir ki, güçlü Türk dünyası olabilmesi için güçlü Türkiye’nin mutlaka oluşması gerekir. Emperyalist güçlerin oyun ve etkilerini ortadan kaldıramayacak, hiç bir meselede söz sahibi olamayacak bir kaç Türk Devleti’nin bu sistem dahilinde bulunmasındansa, bir tanesini yeryüzünde tek söz sahibi olacak şekilde güçlü duruma getirip, ondan sonra birlik gücü oluşturmak esastır. İşte bu konumda olan devlet Türkiye Cumhuriyetidir. Bütün Türk dünyası da bunu bilmekte ve o güce ulaşmasını arzu etmektedir. Hal böyle olunca görülmektedir ki, 300 milyon Türk insanının kaderi Türk gencinin azmi, başarısı, davasına ve milletine sadakatına bağlıdır. Türk genci bu sorumluluğun ne kadar ağır olduğunun farkında olmalı ve gereğini yerine getirmelidir. Neticede güçlü Türkiye ve refah içinde Türk dünyası, Türk Milletinin İslâm’la en mükemmel şeklini almış adaleti ve töresi, yeryüzü insanlığını zulümden, haksızlıklardan ve insanlık dışı yaşantılardan kurtaracak noktaya gelir. İşte bu gayeye Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi veya İslâm’la şereflendikten sonraki ismiyle âleme nizam getirmek için Allah’ın Kelâmını yayma ülküsü denir. Bir Türk gencinin en üst seviyedeki ideali işte bu olmalıdır. Türk genci, idealine ulaşabilmek için verdiği mücadelede Türk töresini, Türk tarihini ve Türk insanının bütün özelliklerini, yaşayan Türk halkının içinde bulunduğu bütün durumları çok iyi bilmek zorundadır. Aksi takdirde uyguladığı bütün politikalar, Türk milli kimliği ve davasına yabancılık arz eder. Türk töresine aykırı en küçük bir tutum, Türk tarihinin verdiği en küçük dersten nasibini almamak ve yaşayan Türk insanının durumundan habersiz olmak idealin başlamadan bittiği yer olur. Bu ise, farkında olmadan ideal postuna bürünmüş emperyalist esaret sistemlerine şuursuzca hizmet etmek ve yeni fetret dönemlerinin yaşanması demektir. Aynı zamanda millet olarak bugün elimizde bulunan imkân ve nimetlerin bir daha elimize geçmemek üzere alınması anlamına gelir. Ne Göktürkler dönemindeki, ne Timur dönemindeki ne de Lâle devrindeki fetret dönemlerinin bir anını bile yaşamak bu ilim ve uzay çağında ölümden güzel olmasa gerektir. Türk genci bunun farkında ve şuurunda olmalıdır. İdealden uzaklaştırıcı ilgalara, çekici ve geçici emperyalist akımlara kapılmamalı, başını her yastığa koyduğunda milletinin ve dâvasının bekasını düşünmelidir. Türk genci, içinde bulunduğu bu kutlu mücadelede, lidere bağlılık, teşkilatçılık ve milli fikir temel kaynağına bağlı ve sadık olmalıdır. Lideri ne kişiler, ne sistemler, ne de arzular çıkarır. Bilâkis onu, zaman ve verdiği mücadelesi tayin eder. Türk tarihinde yüzlerce hakan ve hükümdar olmuştur ancak, her hakan Mete Han değildir, Atilla değildir, Bilge Kağan değildir, Vezir Tanyukuk değildir. Yine her padişah Fatih Han, Yavuz Han, II. Abdulhamit Han değildir. Ve yine Şeyh Şamilleri, Ebulfeyz Elçibeyleri, Covhar Dudayevleri zaman ve mücadeleleri lider yapmıştır. Bu sebeple Türk genci, emperyalist güçlerin çok etkili olduğu, milli ruh ve törenin adeta yok olduğu özellikle son yarım asır içinde, verilen mücadelenin ve gelişmelerin çıkardığı liderini çok iyi tanımak ve fikirlerine bağlı olmak zorundadır. Son zamanlarda lidersiz Türk Milliyetçiliği çalışmaları bayağı yoğun bir şekilde devam etmektedir. Türk‘ün ruhuna ve karakterine temelden aykırı olan bu düşünce son derece tehlikeli ve yanlıştır. Emperyalistlerin uygulamış olduğu planların devamıdır. Çok dikkatli olmalı ve bu gibi oyunlara gelmemelidir. Bugün Çeçen halkı Dudayev’e gönülden bağlı olmasaydı, O’nu kurtarıcı lider olarak kabul etmeseydi acaba durum ne olurdu? Tabi ki önce başıboşluk, ardından yenilgi ve esaret gelirdi. Türk genci de ülke meselelerini ve bu uğurda verilen mücadeleleri esas alarak liderni iyi tesbit edip, ona bağlanmak durumundadır. Bunun yanında Türk genci, tam bir milli ruha yakışır şekilde teşkilatçı olmak zorundadır. Türk‘lerin teşkilatı, içerisinde hiç bir bölücü ve terör örgütünü barındırmaz. Çünkü Türk‘ün anlayışında terör ve bölücülük asla yoktur. Onun teşkilatı illegal değil, tamamen olması gereken legal bir sistemdir. Bu sisteme illegal demek, Türklerin dört bin yıllık tarihinde uyguladığı içtimaî ve devlet sistemine illegal demek olur. Bu sebeple teşkilatçılıktan taviz vermek Türk‘ün varoluş mücadelesini baltalamak anlamına gelir. Bir teşkilatçının en büyük özellikleri; ciddi, kararlı, ahlaklı, namuslu, çalışkan, azimli olmak, verilen görevi büyük bir vazife şuuruyla yerine getirmek, emre itaat etmek ve sırdar olmaktır. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, temizlik, fitne ve fesattan uzak durmak, laubali ve dengesiz olmamak, verdiği sözü yerine getirmek, toplumun kendisinden emin insan olmak, yardım sever olmak, güzel giyinmek, meşru ve temiz yemek, iltimasçı, rüşvetçi olmamak, laf getirip götürmemek, toplumda ikilik çıkarmamak, hırsızlık yapmamak, insanlara karşı zor kullanmamak, eğitimli ve ilim sahibi olmak, içki, kumar ve zina gibi kötü işleri kesinlikle yapmamak, yoksulun ve haklının yanında olmak, olayları çok iyi sezmek, akıllı ve azimli olmak, bulunduğu toplumda seçkin ve saygın olmak, kesinlikle yalan söylemek, emanete ihanet etmemek, bir teşkilatçıda mutlaka olması gereken özelliklerdir. Bunların yanında en önemlisi, devleti ve milletinin bölünmez bütünlüğü için her an ölüme hazır bir asker gibi olmaktır. Unutmamak gerekir ki, Türk teşkilatının yıkılmaması ve zaafa uğramaması, Türk kültür ve töresini iyi bilip yaşamakla mümkündür. TÜRK GENCİ VE VAZİFE ŞUURU

Bir Türk, kendisine tevdi edilen bir görevi yerine getirirken asla kendini kontrol ettiren veya bunu gerekli hale getiren insan değildir. Çünkü o, en yüksek vazife şuuruna sahiptir. Var oluş gayesini bilir, ülküsüne sadıktır. Bir görevi yerine getirirken, hissiyatı ve şahsiliği ikinci plana bırakıp, aklı ve milli temayülleri ile hareket eder. Türk genci de daima bu şiar üzerine olmalıdır. İnsan karakterinin ve meziyetinin en etkili şubesi vazife şuuru ve sadakattir. Bu ikisinden mahrum olan genç, köklerini yumak etmiş, su verilince yeşeren, verilmeyince kurumayı kaderi sayan ota benzer. Kendine su veren el nâmert dahi olsa ona muhtaçtır. Halbuki Türk genci, köklerini su kaynaklarına doğru uzatmayı bilmeli, aradığı ve muhtaç olduğu en ideali yüksek şuuruyla tesis edebilmelidir. Türk genci, milli bütünlük, gelişmişlik ve insanî değerler adına kendine verilen bir görevi kutsal saymalıdır. Ona o görevi veren için, mutlaka eksiksiz yerine getirileceği güvenini vermelidir. Bunu yaparken de kendi oto kontrol sistemi içinde olmalı, bu kontrol sisteminin kaynağına da milli ve manevi değerleri oturtmayı bilmelidir. Aksi takdirde kişi sayısı kadar uygulama ve kişi sayısı kadar ideal doğar ki; bu dağınıklık esarete fert fert davetiye çıkarmak olur. Türk genci, “bana göre doğrusu bu” gibi bir düşüncenin içinde olmamalıdır. Çünkü doğru kavramı kişilere göre değişebilir, ancak neticede bir tek doğru olduğu kesindir. “Acaba yapsam bana ne kazandırır veya ne kaybettirir” gibi egoist bir düşünceden ziyâde, o görevin milli bütünlük ve bağımsızlık açısından önemini ön planda tutmalıdır. Şahsı acısından belki bazı kayıplar ortaya çıkabilir ancak, milli menfaatleri şahsi menfaatlerin daima üstünde tutmayı kendine şiar edinmelidir. Şunu unutmamak gerekir ki; milli Türk dâvamız bünyesinde her türlü fedakârlıkta bulunmuş, bilgeliği ile, karakteri ve ideali ile tavizsiz bir mücadele içinde olmuş, Türk töresine, Türk tarihine ve Türk ülküsüne bağlılığı hayat standardı yapmış olan kendinden üst seviyedeki bir teşkilatçının verdiği görevin ya da emrin doğru olup olmadığını tartışmak yerine, onu bu sistem içinde muhakkak doğru kabul edip, yapmak esastır. Her zaman kısır tartışma ve yorumlardan uzak durmak gerekir. Çünkü vazife şuuru, çeviklik, atılganlık ve en önemlisi akıllılığı da beraberinde getirir. Akıllı insan hemen tepki gösteren değil, maksadı araştıran insandır. Türk genci, Türk ülküsü ve töresine olduğu gibi, onu tesis etmeye çalışan teşkilatçılara karşı da sadakat içinde olmalıdır. Çünkü güvensizlik, tecrit edilmenin ve esaretin anahtarıdır. Kısacası bir Türk, düşünerek, araştırarak, yapılmasına kanâat getirerek ve yaşayarak bir görevin yerine getirilmesine karar verir ancak, karar verdikten sonra onu yapmanın doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu tartışmaz. Bütün samimiyetiyle onu yerine getirir, işte buna yüksek vazife şuuru denir ki, her Türk genci bu şiar üzerine olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AKILLILIK

Türk‘ün en önemli özelliklerinden birisi akıllı ve planlı davranmasıdır. Olaylar karşısında aklını kullanamayan insan için esaret ya da hürriyet fark etmez. Çünkü akılsız insan her fikrin malzemesi, her elin maşası olur. Akıl, doğru ve ideali bulup yaşamanın, nefis ve hissiyat ise gösterişli yok oluşların kaynağıdır. Türk genci düşünmeden hareket etmemelidir. Girdiği mücadelenin sonunu düşünüp, akıllı ve tedbirli olmayan insan, baştan mağlup sayılır. Toplumsal hadiselere karşı ferdî reaksiyonlardan ziyade birlik içinde hareket etmek esastır. Bozkurtlar dahi hayvan oldukları halde avlarının üstüne planlı, sistemli ve birlik içinde giderler. Tek hareket edip avlarını ellerinden kaçırmayı zillet sayarlar. Türk genci de öyle olmalıdır. Başarı getirmeyecek veya sonucu etkilemeyecek şekilde hareket etmemelidir. Bir işi yapmaya niyet ettiğinde onu mutlaka nihayete erdirmeli, onun için de akıllı ve planlı davranmalıdır. Türk genci hiç bir zaman tez davranmamalı, hırsına ve öfkesine mağlup olmamalı, gelecek tehlikeleri önceden çok iyi analiz edip, karşı cephe oluşturmalıdır. Bunun yanında, dâvasının propagandasını öncelikle yaşayarak ve her türlü soruya cevap verecek şekilde yapmalıdır. Emperyalizmin acımasız planlarını çok iyi bilmeli ve kendini ona göre hazırlamalıdır. Güzel, çekici ve geçici zevklere kapılmamalı, yapılmak istenen bir şeyi Türk töresi ve kültürü ile iyi kıyaslamalı, ne getirip götürdüğüne iyi bakmalıdır. Bugün için tehlikeli görülmeyen şeyler, yarın için zihnî, bedenî ve nihayetinde milli esareti doğurabilir. Ki; bütün planlar bunun üzerine yapılmaktadır. Türk genci her provokasyona alet olmamalıdır. Türk düşmanları, Türk milliyetçisi gençleri sokağa çekmek, zayıflatmak,, devlet güçleriyle karşı karşıya getirmek, toplum nazarında huzur bozucu kavgacı ve haksız göstermek istemektedirler. Bu oyunlara gelinmemeli, devletin bekası için her zaman onun yanında olmalı, yeri geldiğinde haksızlıklara karşı müdahalede bulunmayı da bilmelidir. Bu müdahale, Türk töresi ve kültürünün muhafazası, Türkiye’nin kalkınması ve bekası için mücadele esasına dayanmalıdır. Davasını zayıf ve haksız duruma düşürecek her türlü hareketten kaçınmalı, her attığı adım bozguncunun planını bozacak mahiyette olmalıdır. Şunu unutmamak gerekir ki, Türk düşmanları tarafından özellikle bir noktaya ilgi çekilmek istendiği zaman, hainlik mutlaka başka yerden yıkıcı bir şekilde patlak verir. Onun için görünüşe aldanmamalı, ilgalara kanmamalı ve hadiseleri her boyutuyla düşünüp tedbir almalıdır. Kısacası Türk genci, her alanda çevik, atılgan davranırken akıllı ve planlı olmalıdır.

TÜRK GENCİ VE AHLAK

Türk genci, adeta bir ahlâk abidesi olmak durumundadır. Bunun aksi; taşıdığı mükemmel tarihî ve milli değere, hep ahlâkî üstünlükle ayakta kalmış ve bulunduğu insanlık mevkîsini hakketmiş ecdadına, daha önemlisi, en mükemmel din olan İslâm’a ve onun eşsiz ahlakıyla ahlâklanmış Şanlı Peygamberi (s.a.v.)’ne ihanet olur. Nasıl ki toplumlar ahlâksızlıkları neticesinde yok olmuş, devletler batmışsa, insanları da insanlık arenasında zelil ve rezil eden, köle eden ahlâksızlıktır. Bir Türk genci her şeyden önce Türk kültürü ve İslâmî kaideler ölçüsünde ahlâklanmalıdır. Şeref, kendisinden taviz verilemeyen en önemli özelliklerdendir. Şerefsizce ayakta kalmaktansa, şerefli can vermek üstün insanların özelliği ve şiarıdır. Türk genci, kendine istediğini başkalarına da istediği, kendine istemediğini başkalarına reva görmediği ve egosunu yendiği müddetçe ahlâklıdır. Asla yalan söylemez; çünkü yalan söylemek yaprak gibi insanların, doğruluk ise toprak gibi insanların kârıdır. Türk genci toprak gibi ağır, vakur, toplayıcı, verimli, kucaklayıcı ve şefkatli olmalıdır. Halka hizmet Hakka hizmettir” prensibini şiar edinmelidir, insan için ne varsa saygı gösterip onları korumalı, asla nemelazımcı olmamalıdır. Toplumun derdini kendi derdi olarak kabul etmeli, önce mensup olduğu ailenin, milletin ve bütün insanlığın huzuru ve bekasını, sonra kendi nefsini düşünmelidir. Çünkü Türk, ferdiyetçi değil toplumcudur. “Aç kavmimi doyurdum, çıplak kavmimi giydirdim” ifadesiyle kemâle eren o üstün anlayış dahilinde gerekirse nefsini feda edip, toplumun bugünkü ve yarınki refahı için çalışma düşüncesinde olmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, “Milletler meziyetlerle yaşar, rezaletlerle yıkılır.” Meziyet Türk gencinin her anı, rezalet ise ölümüne kadar tatmayacağı şey olmalıdır. Türk genci, hayat standardını her zaman emeği ve onun ürünü üzerine oturtmalıdır. Yağma, gasp hırsızlık en alçak özelliklerdendir. Türk‘ten hırsız, hırsızdan Türk olmaz. Çünkü Türk her zaman kendine yeten ve kendini aşan insandır. Türk asla hilebaz ve art niyetli olmaz. Türk genci de sütun gibi dosdoğru olmalıdır. Mercimek gibi iki yüzü de aynı değil, bilâkis göründüğü gibi olmalı, olduğu gibi görünmelidir. Başak gibi rüzgârın esişine göre yatmamalı, bütün haksızlıklara ve rezaletlere dur diyebilecek güçte, azimde ve kararlılıkta olmalıdır. Türk genci çeliğe sanlı ipek gibidir. Mazlumlara Yunus, zalimlere Yavuz olmayı kendine şair edinmelidir. Aman dileyene e; kalkmaz. Çünkü düşene vurmak gibi sahtekâr bir düşünce Türk‘ün kitabında yoktur. Türk gencinin sözü senet olmalıdır. Verdiği sözden dönmemeli, yapamayacağı şey için söz vermemelidir. Büyüğüne saygı, küçüğüne sevgi beslemek onun belirgin özelliklerinden olmalıdır. Toplumun güvendiği, sözünden ve davranışlarından emin olduğu kişi olmalıdır. Her şeyden önemlisi Türk genci, kendine verilen bir sırrı ölümüne saklamalı, olur olmaz her yerde konuşmamalı, laubali ve ölçüsüz olmamalıdır.

TÜRK GENCİ VE AİLE

Yeryüzünde en güçlü aile yapısına ve bağına sahip millet Türk Milletidir. Türklerde devletin temelini aile oluşturur. Ailede meydana gelecek zafiyet ve dağınıklık doğrudan devleti etkiler. Bu gerçek dahilinde Türk genci de çok sağlam aile yapısına ve kültürüne sahip olmalıdır. Çünkü bizler dağınık ve ferdiyetçi değil, yasalı ve toplumcu bir milletiz. Türk genci her şeyden önce ailesine karşı sorumluluk duygusu içinde olmalıdır. Bu sorumluluğa sahip olmayan kişide milli şuur oluşmaz. Türk töresinin en önemli mihenk taşı, aile bütünlüğü ve namus anlayışıdır. Anne-babaya ve büyüklerine itaat ve saygı, kan bağı bulunan kardeş ve akrabalarına karşı özel merhamet, sevgi ve iyiniyet içinde bulunmak esastır. Türk, atasına ve büyüklerine karşı saygısız, küçüklerine karşı sevgisiz olamayacağı gibi, bu yapıda olan da Türk olamaz. Türk genci, ailesinin ekonomik, sosyal ve ahlâki üstünlüğü için mücadele etmelidir. Babaya ve anneye karşı şükran ve saygı içinde olmalı, maddi ve manevi her türlü sıkıntılarını elinden geldiğince çözmeli, onları baş tacı etmelidir. Bu onun toplum içinde saygınlığını artırır, Allah (c.c) katında rahmete ermesine vesile olur. Türk genci, kendisi de çok güçlü bir aile kurabilmek için çaba sarf etmeli, kuracağı ailenin temelini iyi atmalıdır. Eş seçiminde gösterişten, zenginlikten ve güzellikten ziyade asalete, Türk kültürüne ve islâm ahlâkına değer vermelidir. Namus anlayışı çok güçlü olmalı, aile yapısını iffet üzerine bina etmeyi unutmamalıdır. Öyle bir aile kurmalıdır ki, temeli güven, sadâkat, çalışkanlık, saygı ve güzel ahlâk olmalıdır. Çocuklarını, ülkenin içine düştüğü ve düşeceği bunalımlardan kurtarabilecek, adeta birer bilge ve idealist olarak yetiştirmeyi gaye edinmelidir. Kısacası Türk genci, Türk Milletinin bekâsının sağlam aile yapısına bağlı olduğunu unutmamalıdır. (Sn. Şahin Kabakuş’un ‘Türk Gencinin El Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

l Kitabı’ adlı eserinden alınmıştır)

 

02/01/2009

İşi bozulanlara, afet geçirenlere yardım etmek adettir

Filed under: Yardım — Arslan @ 08:32

Kadir Efe

Kadir Efe

Hangi nedenle dağa çıktığı bilinmemekle birlikte,Çakıcı Mehmet Efe’ye kızanlık yapması,Kirli Kadir Efe Merhemi ve ünlü türküsüyle adını duyurmuştur.


8 Nisan 2008 23:36


Hangi nedenle dağa çıktığı bilinmemekle birlikte,Çakıcı Mehmet Efe’ye kızanlık yapması,Kirli Kadir Efe Merhemi ve ünlü türküsüyle adını duyurmuştur.
Efe bi’kaç kez Aydın ile Simav arasında gidip gelmiş,Bir keresinde de Çakıcı Efe’yi Simav dağlarına getirmiştir.Aydın’da Kamalı Efe’yi öldürdükten sonra saklanacak yer arayan Çakıcı Efe,Kadir Efe’yle birlikte Simav’a gelirler ve Eğrigçz dağında bir süre saklanırlar.Çakıcı’nın saklandığı yere bugün Çakıcı Yaylası denmektedir.
Çakıcı Efe öldürüldükten sonra,II.Meşrutiyet affından da faydalanarak Sİmav’a gelen Kadir Efe,artık yaşlanmış ve eşkiyalıktan bıkmıştır.Kendi halinde sakin bir yaşam sürerken Köremiroğlu yarenine girer.

Yarenler her dağa çıkar kamp kurar ve eski törelerini canlandırırlardı.Dağdaki yeme içme faslı için de herefene toplanırdı.İşte yine dağa çıkmak için toplanan herefene parası sırasında;AĞdacı Ali Bey’in herefene yerine evin çamaşır kazanı ile karısının küpelerini getirip yarenbaşına vermesi Efe’nin canını sıkar.Yarenbaşı’ndan söz alarak:

“Arkadaşlarımızdan birinin,evinin kazanını ve karısının küpelerini yarene getirmesi hepimizi küçük düşürür.Töremize göre,işi bozulanlara,afet geçirenlere yardım etmek adettir”der.Fakat Yarenbaşı işine karışılmasından hoşlanmaz,Efe’ye hakaret eder.Kadir Efe de:

“Beni tekrar dağa çıkartma!” diye karşılık verir.Yaren yaşlıları ve diğer yaren üyeleri Efe’yi haklı bularak araya girerler.Köremiroğlu Yarenbaşılıktan ayrılır ve Garip Emin,Yarenbaşı olur.

Bu olaydan sonra fazla yaşamayan Kirli Kadir Efe,aynı yarene başkanlık da yapar ve bu sırada ölür.
Kirli Kadir Efe türküsü 1947 yılında Muzaffer Sarısözen tarafından derlenip radyoda çalınır..

Delhadır başındayım

Delhadır başındayım
Simav’ın kaşındayım
Bana da Kadir Efe derler
Zeybekler başındayım
Dumanlı dağlar
Karagözlüm ardımdan ağlar

Cezvenin sapı yeşil
Şekerli kahve pişir
Bugün baskın basanın
Aklını başına devşir
Dumanlı dağlar
Karagözlüm ardımdan ağlar

Karşıyaka’dan indin mi
Çaldibine sindin mi
Bana Kadir Efe derler
Yarenini bildin mi
Olamaz olamaz gayrı
Kadir Efe tutulmaz gayrı

Dinlemek için

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers