Türklerin Gizli Anayasası: Töre

Sivil Kanunlar

Türk Devletlerinde Sivil Kanun Geleneği

Halil İNALCIK

Dokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru büyük islâm uleması ictihâd kapısının kapanmış olduğunu ilân etmişlerdi, islâmiyet gerek kamu hayatını gerekse bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen, dinî temellere dayanan bir tek kanun tanıyordu, o da Şeri’atti. Bir müslüman hükümdarı, halife olsun sultan olsun, kanun koyucu sıfatını takınamazdı. O, ancak islâm kanununun, yani Şeri’atın uygulanmasının gözetimcisi idi. Dinî ilimlerde yeterliliği yoksa, Şeri’at üzerinde herhangi bir surette kişisel bir yorumda bulunmak yetkisi yoktu, işte bu esaslar, islâm fıkhında tartışmasız yerleşmiş bulunuyordu. Osmanlı devletinin bir islâm devleti olarak Şeri’atten başka bir kanunu olmaması gerekirdi.
Gerçekte, tamamile özel koşullar altında gelişen Osmanlı devleti, Şeri’atı aşan bir hukuk düzenini geliştirmiştir. Bu yolu açan prensip ise, örf yani hükümdarın sırf kendi iradesine dayanarak Şeri’atın şümulüne girmeyen alanlarda devlet kanunu koyma yetkisidir. Bu da, doğrudan doğruya hükümdarın devlet içinde tam anlamda mutlak bir mevki kazanması, devlet çıkarlarının ve bürokrasinin üstünlüğü sayesinde gerçekleşebilmiştir, islâm devletinde bu aşamaya, daha Osmanlılardan önce kurulmuş olan Müslüman Türk devletlerinde erişilmiş bulunuyordu. Şeri’at yanında kanun ve örf, yani sırf hükümdarın iradesinden doğan ayn bir hukuk düzeni, Osmanlılardan önce Türk islâm devletlerinde yerleşmişti. Meselâ, Hindistan’da Türk Delhi Sultanları (1206-1412) Şeri’at yanında zavâbit denilen devlet kanunları çıkarmışlardır. Aşağıda ilkin örfü tanımlamaya çalışacak, sonra bunun Türk devlet geleneğine nasıl bağlı olduğunu inceleyeceğiz.
ilkin belirtmek gerekir ki, bugün anladığımız gibi “örf ü âdet” anlamında örf, Osmanlılarda daha ziyade örf-i ma’rûf, veya sadece âdet tâbirile gösterilmiştir. Örf tâbiri (bazan örf-i sultanî şeklinde), hükümdarın, toplumun hayrı için Şeri’atın dışında sırf kendi iradesine dayanarak çıkardığı kanunları (lex principis) gösterir. Fâtih devrinin irade adamı ve müverrihi Tursun Beg’e göre, “nizâm-ı âlem” için akla dayanarak hükümdarın koyduğu nizama “siyâset-i sultanî ve yasag-i pâdişahî derler ki, urefâmızca ona örf derler”. Osmanlılar, doğrudan doğruya devletin icra kuvvetini ve otoritesini temsil edenleri, >genel ehl-i örf tâbiri altında toplarlardı. Kadının kararlarını ancak ehl-i örf icra mevkiine koyabilirdi. Burada örf tâbiri, açıkça siyasî otorite ve icra fikrini ifade eder.
Öte yandan bir çok îslâm yazarları, âdet anlamında örf kelimesini kullanmışlardır. Zira örf-i sultanî ile örf ü adat arasında yakın bir ilişki vardır. Sultan doğrudan doğruya kendi otoritesine dayanarak örfî kanunlar koyabildiği gibi, örf ü âdâtı kendi iradesini katarak kânun haline getirebilir. Başka deyimle, örfî kanunların çoğunun menşei, örf ü âdâttan ibarettir. Dikkat edilirse bu son halde dahi, sultanın kanun koyan bağımsız iradesi esastır. İbn Haldun da dahil olarak bir kısım ulema, ayrı bir örfî hukukun varlığını meşru saymazlar. Onlara göre, dört mezhep Şeri’ata kesin şeklini vermiştir. Herşey Şeri’at içinde çözümlenmelidir ve edilebilir. Buna karşı bir kısım ulemaya göre örf prensibi, Şeri’atın dışında kalan sorunlarda ve Şeri’atın tanıdığı caiz derecesindeki işlerde uygulanabilir. Şeri’atın dört kökü (usûlü’l fıkh) yani Kur’an, sünnet, icma’ ve kıyâs yanında, beşinci bir kaynak olarak örfü kabul eden ulema da vardır. Hatta bazı fakihler, kıyâs yol ile konan kanunlara, örfü tercih etmenin mümkün olduğunu beyan etmişlerdir. Örfî bir hüküm, kıyâsî bir hükmü geride bırakabilir. Fakat nâssı (Kur’an, hadîs ve icmâ’ı) aşamaz, onlara aykırı olamaz. Daha ileri gidenler, örfü, icma’ın şümulü içine alırlar. Zira örf, Kur’an ve sünnete aykırı olmamak şartile, bir islâm topluluğunun izlediği ve ulemanın onayladığı bir kural olunca, icma’ sayılır. Bazıları, Şeri’ata aykırı olmayan her âdeti kabule eğilim gösterir. Buna karşı bazıları, ancak mutlak zaruret ortaya çıkarsa bunu caiz görür.
Genellikle fakîhler için örfü meşru gösteren prensipler, tslâm cemâatinin hayrı ve selâmeti ile adalet prensipidir. Moğol yasasının İslâm cemaati üzerinde uygulanmasını meşru göstermek için adalet, zayıfın kuvvetliye karşı korunması esası ileri sürülmüştür (Tursun Bey ve Ahmedî).
Pîr Mehmed’in şu fetvası dikkate değer: Raiy-yet babasının kaçtığı toprağa geri getirilebilir mi, meselesine dair cevabı şudur: “Gerçi şer’î maslahat değildir, lâkin koyun kimin ise kuzu dahi onundur deyü şayi’, ancak bu makûlede ulûlemre müracaat olunur, nice me’mûr ise olur, nizâm-ı memleket için olan emr-i âliye itaat vâcibdir”. Burada örfün unsurları açık biçimde tespit olunmuştur: 1. Şerî’at dışı bir durum; 2. Buna dair yaygın bir âdetin veya kıyâsa esas olacak bir genel anlayışın varlığı; 3. Hükümdarın iradesi (emr-i âlî); 4. Umumi düzenin bunu gerektirmesi.
İslâm hukuk tarihinde örfün önem kazanarak yeni bir devir açması, Müslüman-Türk devletlerinin kuruluşu ile aynı zamana rastlar. Barthold, Becker, Gibb, Köprülü gibi âlimler, Müslüman-Türk devletlerinin kurulmasile, îslâm devlet anlayışı ve devlet hukuku alanında esaslı bir değişiklik meydana geldiğini kabul ederler. İslâm devletinin dinî-siyasî ümmet anlayışı karşısında, Türk-Müslüman ve sonra Moğol devletlerinde, devlet, siyasî ve icraî bir güç olarak mutlak ve üstün bir nitelik kazandı, Yalnız devletin yarar ve ihtiyaçlarını gözönünde tutan bir örfî hukuk üstün geldi. Bu gelişme, klâsik hilâfet kavramını yeni bir şekle soktu. Râhat’us-Sudûr’daki (yazılışı 1203) meşhur parça yeni anlayışı açık bir şekilde ifade etmektedir: “İmâmın vazifesi hutbe ve dua ile meşgul olmak… padişahlığı (hâkimiyeti) sultanlara havale etmek ve dünyevî saltanatı onların eline bırakmaktır”.
H. A. R. Gibb, bunu başlıca eski İran devlet geleneğinin Türk egemenlik döneminde canlanışı şeklinde açıklamaya çalışır. Fikrimizce, bunda daha çok Türk devlet anlayışı esaslı rol oynamıştır. Zira, İslâm âlemine egemen olarak gelen Türkler, Orta-Asya’dan değişmez eski bir devlet anlayışı ve belli idare gelenekleriyle geliyorlardı. Bu gelenekler, hâkim sınıfın, beylerin ve Türk-men-Oğuz gruplarının taassupla bağlı kaldıkları köklemiş âdetler ve inançlar niteliğinde idi. Biz, bir çok teşkilât esaslarını, yahut hakimiyet kavramanı ve ona bağlı pratikleri, bir yandan kuzey Çin’de, öbür yandan kuzey Karadeniz bölgesin de ve Yakın-Doğu’da birbirinden asırlarca ara ile kurulmuş olan Türk devletlerinde bulmaktayız. Müslüman Türk hükümdarlarının, islâm hilâfet anlayışı karşısında temsil ettiği durumu en iyi Selçuklu sultanlarının halifelerle ilişkileri ortaya koymaktadır. 1055′de Bagdad’a girmiş olan Tuğrul Beg’e, Halife tarafından bütün islâm ülkeleri üzerinde hâkimiyet resmen devredilmişti. Ondan sonra gelen sultanlar, bu hâkimiyeti kimse ile paylaşmak niyetinde olmadıklarını gösterdiler.
Türk hükümdarı, kendi iktidarına ortak veya onun üstünde bir otorite tanımayan mutlak karakterini daima muhafaza etmiştir, “islâm dînine en fazla riayetkar sayılan Türk hükümdarları bile devlet otoritesini her şeyin fevkinde tutmuşlardır” (Köprülü, Fuad, ‘Fıkh’, İslam Ansiklopedisi; J. Schacht, Origins of Muhammedan Ju-risprudence, Oxford 1953).
Öz Türk devlet anlayışı hakkında en önemli kaynağımız kuşkusuz Orhon kitabeleridir. Orada hâkimiyeti Tanrıdan alan Han, hâkimiyet ve bağımsızlığı başlıca türe koymak şeklinde anlar görünmektedir: “insan oğullan üzerine ecdadım Bumin Hakan, istemi Hakan tahta oturmuş, oturarak Türk milletinin ülkesini, türesini idare edi-vermiş, tanzim edivermiş (Türk budunun ilin tö-rüsin tuta birmiş, iti birmiş)”. Devletin varlığı, töre koyan Han ile ayaktadır. Orta Asya Moğol ve Türk kavimlerine dayanarak Mete veya Bumin Kağan gibi bir cihan imparatorluğu kurmuş olan Temuçin de Çinggis Han, yani cihan imparatoru ilân edildiği zaman Yasa’sını ilân etmişti. Bu iki olay aynı tarihe (1206) rastlar. O, torunlarına, cihan hakimiyeti ellerinde kalsın istiyorlarsa, Yasa’dan asla ayrılmamalarını tavsiye etmiştir. Yasa ahkâmı, hanların kendi iradeleri ile çıkardıkları yeni kanunlarla (bilig) tamamlanmıştır. Yasa’nın kökeni kuşkusuz steplerdeki Türk-Mogol kavimlerinin asırlık gelenekleri ve eski devlet prensipleri olmakla beraber (Bart-hold, Vladimirtsov ve Z. V. Togan’ın fikirleri budur), Vernadski’nin kuvvetle belirttiği gibi, Cengiz Han, bunların fevkinde yeni bir hanlık hukuku kurma fikrile yasayı koymuştur. Z. V. Togan’a göre, Orta-Asya’da Türk ve Moğol kavimleri arasında Mete’den Timur’a kadar binlerce yıl, esas hatları aynı kalmış bir Töre mevcut olmuştur. Bu Töre veya Yasa, devlet teşkilâtının ve hanlık hakimiyetinin temelini teşkil etmiş, onun yanında bağımlı kavimlerin gündelik işlerini idare eden yerel kanunlara, hanlık hukuku ile çatışmadığı ölçüde, izin vermiştir. Bu varsayımın büyük bir gerçek payı sakladığına kuşku yoktur. Müslüman olan Cengiz Han oğulları dahi, özellikle devlet idaresinde Yasa esaslarına titizlikle sadık kalmışlardır. Yasa’nın bir nüshası, iran’da hüküm süren Cengiz oğullan tarafından özel bir hazinede büyük bir saygı ile saklanırdı. “Altun-Ordu Hanlarından Müslüman olan Berke (Baraka), Mısır ve Suriye’deki üstün nüfuzu sayesinde, orada Yasa’nın devlet hâkimiyetiyle ilgili alanlarda egemen olmasını sağlamıştır” gözlemi, Makrîzî tarafından ifade olunmuştur. Bu devirde, Yakın-Doğu’da, Yasa ile Şeri’at arasında rekabet aynı zamanda ulema ile beyler arasında bir rekabet halini almıştır. Yasa’ya çok bağlı olan Timur’un torunu Uluğ Bey’in katlinde şeri’atçı ulemanın rol oynadığı ileri sürülmüştür. 14-IS.yüzyılda Seri’atın her tarafta kuvvetli tepkisine rağmen (misâl olarak Kadı Burhaneddin hatırlanabilir), Anadolu’da, bilhassa Orta-Asya geleneklerine bağlı kalmış olan Uç Türkmen devletlerinde (bu arada Osmanlı devleti), İhanlı devleti örneği, hukuk ve idare alanında kuvvetli ve sürekli bir etki yapmıştır. 14. yüzyıl sonlann-da Germiyan bölgesinde, yani uçlarda yetişmiş Türk şairi Ahmedfnin, Yasa’yı ve Moğol idaresini öğen mısraları malûmdur. Onda, özellikle adalet esasının-tıpkı Makrîzfde görüldüğü gibi-Yasa’nın hâkimiyetini meşru gösteren bir kanıt olarak ele alındığını belirtmek gerekir. Hükümdarın sırf kendi iradesile koyduğu kanunlar, Ihanlılar’dan sonra gerek Osmanlılar’da gerekse Doğu-Anadolu ve iran’da kurulan Türkmen devletlerinde (meselâ Akkoyunlular) Yasa veya Ya-saknâme adı altında toplanacaktır. Keza, Timur’a atfolunan Tüzükât’ta Yasa ruhu hâkimdir.
Bütün bu devletlerde, devlet idaresinde ve askerî sınıf arasında geçerli olan örfî hukuk ile halkın gündelik işlerinde (sözleşmeler, aile hukuku) uygulanan Şeri’at arasındaki ayrılığı en açık de ve Yakın-Doğu’da birbirinden asırlarca ara ile kurulmuş olan Türk devletlerinde bulmaktayız. Müslüman Türk hükümdarlarının, islâm hilâfet anlayışı karşısında temsil ettiği durumu en iyi Selçuklu sultanlarının halifelerle ilişkileri ortaya koymaktadır. 1055′de Bagdad’a girmiş olan Tuğrul Beg’e, Halife tarafından bütün islâm ülkeleri üzerinde hâkimiyet resmen devredilmişti. Ondan sonra gelen sultanlar, bu hâkimiyeti kimse ile paylaşmak niyetinde olmadıklarını gösterdiler.
Türk hükümdarı, kendi iktidarına ortak veya onun üstünde bir otorite tanımayan mutlak karakterini daima muhafaza etmiştir, “islâm dînine en fazla riayetkar sayılan Türk hükümdarları bile devlet otoritesini her şeyin fevkinde tutmuşlardır” (Köprülü, Fuad, ‘Fıkh’, İslam Ansiklopedisi; J. Schacht, Origins of Muhammedan Ju-risprudence, Oxford 1953).
Öz Türk devlet anlayışı hakkında en önemli kaynağımız kuşkusuz Orhon kitabeleridir. Orada hâkimiyeti Tanrıdan alan Han, hâkimiyet ve bağımsızlığı başlıca türe koymak şeklinde anlar görünmektedir: “insan oğullan üzerine ecdadım Bumin Hakan, istemi Hakan tahta oturmuş, oturarak Türk milletinin ülkesini, türesini idare edi-vermiş, tanzim edivermiş (Türk budunun ilin tö-rüsin tuta birmiş, iti birmiş)”. Devletin varlığı, töre koyan Han ile ayaktadır. Orta Asya Moğol ve Türk kavimlerine dayanarak Mete veya Bumin Kağan gibi bir cihan imparatorluğu kurmuş olan Temuçin de Çinggis Han, yani cihan imparatoru ilân edildiği zaman Yasa’sını ilân etmişti. Bu iki olay aynı tarihe (1206) rastlar. O, torunlarına, cihan hakimiyeti ellerinde kalsın istiyorlarsa, Yasa’dan asla ayrılmamalarını tavsiye etmiştir. Yasa ahkâmı, hanların kendi iradeleri ile çıkardıkları yeni kanunlarla (bilig) tamamlanmıştır. Yasa’nın kökeni kuşkusuz steplerdeki Türk-Mogol kavimlerinin asırlık gelenekleri ve eski devlet prensipleri olmakla beraber (Bart-hold, Vladimirtsov ve Z. V. Togan’ın fikirleri budur), Vernadski’nin kuvvetle belirttiği gibi, Cengiz Han, bunların fevkinde yeni bir hanlık hukuku kurma fikrile yasayı koymuştur. Z. V. Togan’a göre, Orta-Asya’da Türk ve Moğol kavimleri arasında Mete’den Timur’a kadar binlerce yıl, esas hatları aynı kalmış bir Töre mevcut olmuştur. Bu Töre veya Yasa, devlet teşkilâtının ve hanlık hakimiyetinin temelini teşkil etmiş, onun yanında bağımlı kavimlerin gündelik işlerini idare eden yerel kanunlara, hanlık hukuku ile çatışmadığı ölçüde, izin vermiştir. Bu varsayımın büyük bir gerçek payı sakladığına kuşku yoktur. Müslüman olan Cengiz Han oğulları dahi, özellikle devlet idaresinde Yasa esaslarına titizlikle sadık kalmışlardır. Yasa’nın bir nüshası, iran’da hüküm süren Cengiz oğullan tarafından özel bir hazinede büyük bir saygı ile saklanırdı. “Altun-Ordu Hanlarından Müslüman olan Berke (Baraka), Mısır ve Suriye’deki üstün nüfuzu sayesinde, orada Yasa’nın devlet hâkimiyetiyle ilgili alanlarda egemen olmasını sağlamıştır” gözlemi, Makrîzî tarafından ifade olunmuştur. Bu devirde, Yakın-Doğu’da, Yasa ile Şeri’at arasında rekabet aynı zamanda ulema ile beyler arasında bir rekabet halini almıştır. Yasa’ya çok bağlı olan Timur’un torunu Uluğ Bey’in katlinde şeri’atçı ulemanın rol oynadığı ileri sürülmüştür. 14-IS.yüzyılda Seri’atın her tarafta kuvvetli tepkisine rağmen (misâl olarak Kadı Burhaneddin hatırlanabilir), Anadolu’da, bilhassa Orta-Asya geleneklerine bağlı kalmış olan Uç Türkmen devletlerinde (bu arada Osmanlı devleti), İhanlı devleti örneği, hukuk ve idare alanında kuvvetli ve sürekli bir etki yapmıştır. 14. yüzyıl sonlann-da Germiyan bölgesinde, yani uçlarda yetişmiş Türk şairi Ahmedfnin, Yasa’yı ve Moğol idaresini öğen mısraları malûmdur. Onda, özellikle adalet esasının-tıpkı Makrîzfde görüldüğü gibi-Yasa’nın hâkimiyetini meşru gösteren bir kanıt olarak ele alındığını belirtmek gerekir. Hükümdarın sırf kendi iradesile koyduğu kanunlar, Ihanlılar’dan sonra gerek Osmanlılar’da gerekse Doğu-Anadolu ve iran’da kurulan Türkmen devletlerinde (meselâ Akkoyunlular) Yasa veya Ya-saknâme adı altında toplanacaktır. Keza, Timur’a atfolunan Tüzükât’ta Yasa ruhu hâkimdir.
Bütün bu devletlerde, devlet idaresinde ve askerî sınıf arasında geçerli olan örfî hukuk ile halkın gündelik işlerinde (sözleşmeler, aile hukuku) uygulanan Şeri’at arasındaki ayrılığı en açık bir şekilde gösteren müessese, kadıaskerjik (kadîleşkerlik) ve yargucılık kurumudur. Ha-rezmde, İran’da, Irak’ta kadıların serî mahkemeleri yanında yargu (yargı) mahkemeleri yer almıştı. Anadolu Selçuklularında kadıaskerlik kurumu vardı. 1357′de Bagdad’da bir cami kitabesinde, Şer’î kaza ile yargucılann kazasının (adlî yetkisinin) ayırd edilmiş olduğunu bilmekteyiz. Osmanlılarda devlete mensup kişiler (askerî sınıf) için adlî makam, kadıaskerlik olacaktır. Askerînin suçlan veya miras taksimi vs. yerel Şer’î mahkemelerce değil, kadıasker tarafından görülmekte idi. Devlet hukuku ile Şeri’at arasında ayrılık, Osmanlı devletinde, yukarıda açıklamağa çalıştığımız geleneğin bir devamı olarak, açık bir şekilde ve bazan en iJeri şekillerinde gündemde kalmıştır. Aşağıda bunu göstermeye çalışacağız.
Orhan Bey zamanında Orta-Anadolu hâlâ doğrudan doğruya İlhanlılara bağımlı bulunuyor. ve Orhan’ın ülkesi İlhanlı hazinesine vergi ödeyen serhad vilâyetleri (Ucât) arasında sayılıyordu. Z. V. Togan’a göre “Orhan Bey’in bildiği devlet nizâmı ve kanunu ancak töre ve yasaktır. Devletin esası Şeri’at değil, yasaktır”. 16. yüzyıla ait Hüdavendigâr sancağı evkaf-ı Selâtin defterinde Orhan devrinde yapılmış evkaf ve temliklere ait kayıtlar ve bize kadar intikal etmiş bazı orijinal belgeler açık surette göstermektedir ki, Z. V. Togan fazla ileri gitmiştir. Orhan’ın oldukça gelişmiş olan bir merkezî idare cihazı ve orada Şer’i kaidelere göre belgeler düzenleyen bürokratlar mevcuttu. İlk vezirler ulemadandı. Fakat bu devre ait vakf ve temlik belgelerinden, Örfî vergi esaslarının daha bu devirde yerleşmiş bulunduğu gerçeği de ortaya çıkmaktadır. 1366 tarihinde Murad Bey, Ahi Musa’ya verdiği vakıf berâtında onu “cernî’ avâriz-i dîvânîden ve tekâlîf-î örfîden, ulakdan ve sekbandan ve çere-hordan ve nâibden ve salgundan muaf ve müsellem” tutmaktadır. Burada sayılan vergiler ve hizmetler, tamarnile örfî hukuka aittir, örfî kanunlara dayanır. Şunu da İşaret etmek gerekir ki, bu vesikada ve başka temliknâmelerde verilmiş olan muafiyetler, şekil ve içeriği bakımından eski Türk-Mogol tarhanlık kurumu ile ilgilidir.

I. Bayezid devrinde (1389-1402) Toroslar’dan Tuna’ya kadar Osmanlı merkeziyetçi imparatorluğu kuruldu. Osmanlı sultanı bu devirde dahi Arap kaynaklarında “Uçların hükümdarı” (Sâhİbu’1-Ucât) sıfatile anılırsa da, o büyük bir müslüman İmparatorluğun sahibi olarak kanun koyma ve teşkilâtlandırma alanında yeni bir aşamayı temsil eder. Eski Osmanlı rivayeti (Anonim Tevarîh) onun devrini, merkezî hazineyi genişletme, yeni vergiler koyma, defter ve tahrîr usûllerinin uygulanması, kadılık müessesesinde İslâhat vs. gibi bir çok yeniliklerin uygulandığı bir devir olarak anlatır. Şeri’atın çiğnenmiş olduğu, bütün şikâyetlerin ortak iddiası halini almıştır. Bununla beraber, devrinde Mısır uleması tarafından büyük saygı ile anılan Osmanlı âlimi Mehmed Fenârî, Şeri’atın mümessili sıfatile Bayezid zamanında devlet işlerinde nüfuz sahibi idi. Keza Câmi’ul-Fusûleyn adlı eseri asırlarca kullanılmış olan meşhur fıkh âlimi ve ihtilâlci Şeyh Bedreddin Mahmud aynı dönemde yetişmiştir. Yıldırım Bayezid’in, bir hukuk meselesi üzerinde kendi kendine hüküm vermeye kalkışması karşısında Mehmed Fenârî’nin itiraz ettiğine dair rivayet (Şakayık, Tere., s, 50, 100, 112) burada kayda değer. Öbür yandan Bayezid’in kanun koyma ve yeni nizamlar getirme hususundaki faaliyetlerini bu devre kadar çıkan resmî vesikalar da teyit ediyor. Meselâ, Osmanlı merkezî idaresine, örfî vergiler ve toprak tasarrufu hukukuna esas olan tahrir sistemi hakkında en eski kayıtlar Yıldırım Bayezid devrine çıkmaktadır, Ta-mamile Örfî kanunlara dayanan idarede kul sisteminin geniş ölçüde uygulanması yine bu devirdedir, Bayezid, askerî idare sistemini kurmak gayesile, ulema sınıfının karşı koymasına aldırmayıp, ulemaya yarayan bir çok vakıfları devlet eline geçirmiş, askerî sınıfa vermiştir. Devletin yüksek çıkarları, askerî ihtiyaçlar Öteki kaygılardan üstün sayılmıştır.
Fetret devrinde Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ve iç mücadeleler, tabiatile bu istikametteki gelişmeyi hayli kösteklemîştir. Fetret devri gerçekte 1413′e değil, Düzme Mustafa’nın I422′de ortadan kaldırılmasına kadar sürer. 1416′da Şeyh Bedreddin hareketi bir bakıma. bir şekilde gösteren müessese, kadıaskerjik (kadîleşkerlik) ve yargucılık kurumudur. Ha-rezmde, İran’da, Irak’ta kadıların serî mahkemeleri yanında yargu (yargı) mahkemeleri yer almıştı. Anadolu Selçuklularında kadıaskerlik kurumu vardı. 1357′de Bagdad’da bir cami kitabesinde, Şer’î kaza ile yargucılann kazasının (adlî yetkisinin) ayırd edilmiş olduğunu bilmekteyiz. Osmanlılarda devlete mensup kişiler (askerî sınıf) için adlî makam, kadıaskerlik olacaktır. Askerînin suçlan veya miras taksimi vs. yerel Şer’î mahkemelerce değil, kadıasker tarafından görülmekte idi. Devlet hukuku ile Şeri’at arasında ayrılık, Osmanlı devletinde, yukarıda açıklamağa çalıştığımız geleneğin bir devamı olarak, açık bir şekilde ve bazan en iJeri şekillerinde gündemde kalmıştır. Aşağıda bunu göstermeye çalışacağız.
Orhan Bey zamanında Orta-Anadolu hâlâ doğrudan doğruya İlhanlılara bağımlı bulunuyor. ve Orhan’ın ülkesi İlhanlı hazinesine vergi ödeyen serhad vilâyetleri (Ucât) arasında sayılıyordu. Z. V. Togan’a göre “Orhan Bey’in bildiği devlet nizâmı ve kanunu ancak töre ve yasaktır. Devletin esası Şeri’at değil, yasaktır”. 16. yüzyıla ait Hüdavendigâr sancağı evkaf-ı Selâtin defterinde Orhan devrinde yapılmış evkaf ve temliklere ait kayıtlar ve bize kadar intikal etmiş bazı orijinal belgeler açık surette göstermektedir ki, Z. V. Togan fazla ileri gitmiştir. Orhan’ın oldukça gelişmiş olan bir merkezî idare cihazı ve orada Şer’i kaidelere göre belgeler düzenleyen bürokratlar mevcuttu. İlk vezirler ulemadandı. Fakat bu devre ait vakf ve temlik belgelerinden, Örfî vergi esaslarının daha bu devirde yerleşmiş bulunduğu gerçeği de ortaya çıkmaktadır. 1366 tarihinde Murad Bey, Ahi Musa’ya verdiği vakıf berâtında onu “cernî’ avâriz-i dîvânîden ve tekâlîf-î örfîden, ulakdan ve sekbandan ve çere-hordan ve nâibden ve salgundan muaf ve müsellem” tutmaktadır. Burada sayılan vergiler ve hizmetler, tamarnile örfî hukuka aittir, örfî kanunlara dayanır. Şunu da İşaret etmek gerekir ki, bu vesikada ve başka temliknâmelerde verilmiş olan muafiyetler, şekil ve içeriği bakımından eski Türk-Mogol tarhanlık kurumu ile ilgilidir.

I. Bayezid devrinde (1389-1402) Toroslar’dan Tuna’ya kadar Osmanlı merkeziyetçi imparatorluğu kuruldu. Osmanlı sultanı bu devirde dahi Arap kaynaklarında “Uçların hükümdarı” (Sâhİbu’1-Ucât) sıfatile anılırsa da, o büyük bir müslüman İmparatorluğun sahibi olarak kanun koyma ve teşkilâtlandırma alanında yeni bir aşamayı temsil eder. Eski Osmanlı rivayeti (Anonim Tevarîh) onun devrini, merkezî hazineyi genişletme, yeni vergiler koyma, defter ve tahrîr usûllerinin uygulanması, kadılık müessesesinde İslâhat vs. gibi bir çok yeniliklerin uygulandığı bir devir olarak anlatır. Şeri’atın çiğnenmiş olduğu, bütün şikâyetlerin ortak iddiası halini almıştır. Bununla beraber, devrinde Mısır uleması tarafından büyük saygı ile anılan Osmanlı âlimi Mehmed Fenârî, Şeri’atın mümessili sıfatile Bayezid zamanında devlet işlerinde nüfuz sahibi idi. Keza Câmi’ul-Fusûleyn adlı eseri asırlarca kullanılmış olan meşhur fıkh âlimi ve ihtilâlci Şeyh Bedreddin Mahmud aynı dönemde yetişmiştir. Yıldırım Bayezid’in, bir hukuk meselesi üzerinde kendi kendine hüküm vermeye kalkışması karşısında Mehmed Fenârî’nin itiraz ettiğine dair rivayet (Şakayık, Tere., s, 50, 100, 112) burada kayda değer. Öbür yandan Bayezid’in kanun koyma ve yeni nizamlar getirme hususundaki faaliyetlerini bu devre kadar çıkan resmî vesikalar da teyit ediyor. Meselâ, Osmanlı merkezî idaresine, örfî vergiler ve toprak tasarrufu hukukuna esas olan tahrir sistemi hakkında en eski kayıtlar Yıldırım Bayezid devrine çıkmaktadır, Ta-mamile Örfî kanunlara dayanan idarede kul sisteminin geniş ölçüde uygulanması yine bu devirdedir, Bayezid, askerî idare sistemini kurmak gayesile, ulema sınıfının karşı koymasına aldırmayıp, ulemaya yarayan bir çok vakıfları devlet eline geçirmiş, askerî sınıfa vermiştir. Devletin yüksek çıkarları, askerî ihtiyaçlar Öteki kaygılardan üstün sayılmıştır.
Fetret devrinde Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ve iç mücadeleler, tabiatile bu istikametteki gelişmeyi hayli kösteklemîştir. Fetret devri gerçekte 1413′e değil, Düzme Mustafa’nın I422′de ortadan kaldırılmasına kadar sürer. 1416′da Şeyh Bedreddin hareketi bir bakıma merkezin gittikçe kuvvetlenen sünnî ve devletçi siyasetine karşı, askerî hudud eyaletlerinde ve Türkmenler arasında kendini gösteren hoşnutsuz-Juğun bir göstergesidir. Devletin bu hareketleri ezmesi, Şeri’ati temsil edenlerin idarede kuvvet bulmasını ve hatta Bayezid devrinde alınmış bir kısım önlemlerin kaldırılması sonucunu vermiştir. Bunu, evkaf ve emlâkin idaresinde, yerel bey ailelerine verilen tâvizlerde ve devletin daha esnek politikasında kanıtlayabiliyoruz.
II. Murad dönemine (1421-1451) ait bol vesika malzemesi, bu dönemde klasik şekillerile devlet teşkilâtında örfî hukukun kesin olarak yerleşmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Bu belgeler arasında en ayrıntılı olanı 1431 tarihli Arvanid ili timar defteri, (yay. H. inalcık, TTK 1954) timar sisteminin, örfî Osmanlı vergilerinin, askerî sınıflarla statülerinin, özetle 16. asırda gördüğümüz teşkilât esaslarile teamüllerin, yerleşmiş bulunduğunu göstermektedir. Esasen, Fâtih kanunnamesi büyük kısmı itibarile 1451′den önceki kanunların bir araya getirilmesi ile vücut bulacaktır.
Osmanlı hukukunun gelişmesinde Fâtih devri kesin bir dönüm noktasıdır. Osmanlı teşkilâtının ve hukukunun, onun tarafından Bizans örnek alınarak meydana getirildiği varsayımı hayli abartılıdır. Ama, Köprülü’nün de işaret ettiği gibi, vergiler ve başka alanlarda, bazı örfî kanun ve kurumlarda Bizans örneklerinin devam ettiğini son araştırmalar ortaya koymuştur (bak. çitf-hane sistemi).
Fâtih devrindeki hukukî gelişme, bir temel faktöre dayanır, o da İstanbul’un fethinden sonra Fâtih’in sınırsız bir otorite kazanması ve merkezî ve mutlak imparatorluğu kesin olarak kurma çabasıdır. İstanbul Fâtihi, mutlak otoritesini, devlet teşkilâtında, kanunlarda yaptığı yeniliklerle gerçekleştirmek gayesini izlemiş ve onun mutlak otoritesi sayesinde örfî hukuk üstün bir duruma gelmiştir. İmparatorluğun gerçek kurucusu Fâtih olduğu gibi, Osmanlı hukuk anlayışı ve kanunları üzerinde de kesin ve sürekli bir etki yapmış olan Osmanlı hükümdarı Fâtih’tir. Onun eskiye bakarak getirmiş olduğu derece farkı, so-

nuçta bir nitelik farkı doğuracak derecede kuvvetli olmuştur, denebilir. Osmanlı padişahlarının en nüfuzlusu ve serbest fikirlisi olarak Fâtih, mutlak hükümranlık otoritesini, devleti belli bir amaca göre düzenleme ve serbest kanun koyma doğrultusunda kullanmıştır. Kısaca, o yasa ve kanun hükümdarı olmuştur.
Devlet içinde mutlak otoritesini kurmak için Fâtih, ilkin ulemadan güçlü vezir Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldırdı ve ondan sonra, bir tanesi müstesna, tüm veziriazamlarını kul aslından gelen kimseler arasından seçti. Ulemadan olan Karamanlı veziriazam Mehmed Paşa (1477-1481) ise, örfî hukukun, yani Padişah otoritesinin kuvvetlenmesinde onun en büyük yardımcılarından olmuştur. Fâtih’in çağdaşı büyük âlim Kemal Paşa-zâde, merkezî devlet otoritesinin kurulması bakımından kul sisteminin önemini belirtir.
Fatih, hüküm formunda olarak çıkardığı bir çok kanunlardan (bak. R. Anhegger ve H. İnalcık, Kanûnnâme-i Sultanî, Ankara: TTK 1956) başka iki kanunnâme ilân etmiştir. Bunlar, İslâm hukuk nazariyesi karşısında şekil ve içeriği bakımından kuşkusuz önemli bir yenilik teşkil ederler: Şeri’at karşısında sırf kamu yararı için hükümdarın kendi iradesile bağımsız kanunnâmeler çıkarması, İslâmî esaslara değil ancak yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, Türk Moğol geleneğine bağlanabilir. Fâtih’ten önce Müslüman hükümdarlardan Selçuklu Melikşah’ın, Delhi sultanlarının, İlhanlıların kanunnâmeler çıkardıktan kaynaklarda işaret edilmiştir.
Fâtih’in biri devlet teşkilâtına, öteki reaya ile ilgili idare, maliye ve ceza alanlarına ait çıkarmış olduğu iki kanunnâme, bâb ve fasıllara ayrılmış, olabildiği kadar sistemleştirilmiş resmî kanun kodlandır. Ö. L. Barkan, bu çeşit genel Osmanlı kanunnâmelerinin resmî olmayan derlemeler olduğu, resmî muamelâta ve kadı hükümlerine esas teşkil eden resmî “code” niteliğinde olmadığını ileri sürmüştür. Bunlar, Barkan’a göre “Padişah yahut idare adamlarına imparatorluk teşkilât ve müesseseleri hakkında genel bir fikir vermek üzere” meydana getirilmiş taslaklardır. Bu kanunnâmelerden bir kısmı gerçekten böyle ol merkezin gittikçe kuvvetlenen sünnî ve devletçi siyasetine karşı, askerî hudud eyaletlerinde ve Türkmenler arasında kendini gösteren hoşnutsuz-Juğun bir göstergesidir. Devletin bu hareketleri ezmesi, Şeri’ati temsil edenlerin idarede kuvvet bulmasını ve hatta Bayezid devrinde alınmış bir kısım önlemlerin kaldırılması sonucunu vermiştir. Bunu, evkaf ve emlâkin idaresinde, yerel bey ailelerine verilen tâvizlerde ve devletin daha esnek politikasında kanıtlayabiliyoruz.
II. Murad dönemine (1421-1451) ait bol vesika malzemesi, bu dönemde klasik şekillerile devlet teşkilâtında örfî hukukun kesin olarak yerleşmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Bu belgeler arasında en ayrıntılı olanı 1431 tarihli Arvanid ili timar defteri, (yay. H. inalcık, TTK 1954) timar sisteminin, örfî Osmanlı vergilerinin, askerî sınıflarla statülerinin, özetle 16. asırda gördüğümüz teşkilât esaslarile teamüllerin, yerleşmiş bulunduğunu göstermektedir. Esasen, Fâtih kanunnamesi büyük kısmı itibarile 1451′den önceki kanunların bir araya getirilmesi ile vücut bulacaktır.
Osmanlı hukukunun gelişmesinde Fâtih devri kesin bir dönüm noktasıdır. Osmanlı teşkilâtının ve hukukunun, onun tarafından Bizans örnek alınarak meydana getirildiği varsayımı hayli abartılıdır. Ama, Köprülü’nün de işaret ettiği gibi, vergiler ve başka alanlarda, bazı örfî kanun ve kurumlarda Bizans örneklerinin devam ettiğini son araştırmalar ortaya koymuştur (bak. çitf-hane sistemi).
Fâtih devrindeki hukukî gelişme, bir temel faktöre dayanır, o da İstanbul’un fethinden sonra Fâtih’in sınırsız bir otorite kazanması ve merkezî ve mutlak imparatorluğu kesin olarak kurma çabasıdır. İstanbul Fâtihi, mutlak otoritesini, devlet teşkilâtında, kanunlarda yaptığı yeniliklerle gerçekleştirmek gayesini izlemiş ve onun mutlak otoritesi sayesinde örfî hukuk üstün bir duruma gelmiştir. İmparatorluğun gerçek kurucusu Fâtih olduğu gibi, Osmanlı hukuk anlayışı ve kanunları üzerinde de kesin ve sürekli bir etki yapmış olan Osmanlı hükümdarı Fâtih’tir. Onun eskiye bakarak getirmiş olduğu derece farkı, sonuçta bir nitelik farkı doğuracak derecede kuvvetli olmuştur, denebilir. Osmanlı padişahlarının en nüfuzlusu ve serbest fikirlisi olarak Fâtih, mutlak hükümranlık otoritesini, devleti belli bir amaca göre düzenleme ve serbest kanun koyma doğrultusunda kullanmıştır. Kısaca, o yasa ve kanun hükümdarı olmuştur.
Devlet içinde mutlak otoritesini kurmak için Fâtih, ilkin ulemadan güçlü vezir Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldırdı ve ondan sonra, bir tanesi müstesna, tüm veziriazamlarını kul aslından gelen kimseler arasından seçti. Ulemadan olan Karamanlı veziriazam Mehmed Paşa (1477-1481) ise, örfî hukukun, yani Padişah otoritesinin kuvvetlenmesinde onun en büyük yardımcılarından olmuştur. Fâtih’in çağdaşı büyük âlim Kemal Paşa-zâde, merkezî devlet otoritesinin kurulması bakımından kul sisteminin önemini belirtir.
Fatih, hüküm formunda olarak çıkardığı bir çok kanunlardan (bak. R. Anhegger ve H. İnalcık, Kanûnnâme-i Sultanî, Ankara: TTK 1956) başka iki kanunnâme ilân etmiştir. Bunlar, İslâm hukuk nazariyesi karşısında şekil ve içeriği bakımından kuşkusuz önemli bir yenilik teşkil ederler: Şeri’at karşısında sırf kamu yararı için hükümdarın kendi iradesile bağımsız kanunnâmeler çıkarması, İslâmî esaslara değil ancak yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, Türk Moğol geleneğine bağlanabilir. Fâtih’ten önce Müslüman hükümdarlardan Selçuklu Melikşah’ın, Delhi sultanlarının, İlhanlıların kanunnâmeler çıkardıktan kaynaklarda işaret edilmiştir.
Fâtih’in biri devlet teşkilâtına, öteki reaya ile ilgili idare, maliye ve ceza alanlarına ait çıkarmış olduğu iki kanunnâme, bâb ve fasıllara ayrılmış, olabildiği kadar sistemleştirilmiş resmî kanun kodlandır. Ö. L. Barkan, bu çeşit genel Osmanlı kanunnâmelerinin resmî olmayan derlemeler olduğu, resmî muamelâta ve kadı hükümlerine esas teşkil eden resmî “code” niteliğinde olmadığını ileri sürmüştür. Bunlar, Barkan’a göre “Padişah yahut idare adamlarına imparatorluk teşkilât ve müesseseleri hakkında genel bir fikir vermek üzere” meydana getirilmiş taslaklardır. Bu kanunnâmelerden bir kısmı gerçekten böyle ol Makla beraber, Fâtih kanunnâmesi, resmî devlet kanunnâmesidir. Bu fikrimizi desteklemek için
burada kısaca şu noktalan kaydedebiliriz: Topkapı Sarayı’ndaki bir kanunnâmede Anadolu bey lerbeyinin elindeki kanunnâmeyi İstanbul’a nişancıya gönderdiği ve onun divandaki yeni kanunnâme (herhalde sancak kanunu değil) ile bunu karşılaştırıp farkları kenarına işaret ettikten sonra Paşaya geri gönderdiği yazılmış ve şu cümle eklenmiştir: “Paşa hazretleri dahî anınla cümle memâlik hususâtın bu kanûn-i şerif muktezasınca amel ede”. Bugün bize kadar gelen bir çok kanunnâmelerin üzerinde bulunan “Yeni ve Muteber Kanunnâme” açıklaması da gösterir kİ, belli bir zamana ait resmen geçerli sayılan kanun mecmuaları vardı. Nihayet 1596 tarihli I. Ahmed
adâletnârnesinde, Kanunî Süleyman’ın kanunnâme yapıp, her şehirde kadılar mahkemesinde amel edilmek üzere eyaletlere gönderdiği açıkça bildirilir. Biz Viyana Millî Küıüphane-si’nde tuğralı bir kanunnâme tespit ettik.
Fâtih Mehmed’in devlet teşkilatına ait kanunnâmesi, kendi emrile toplanmış, onun tarafından kontrol ve ikmal edildikten sonra ilân edilmiştir. Teşkilâta ait kanunnâmesinde Fâtih, Nişancı Leys-zâde’ye, Divan’da amel edilmek üzere bir kanunnâme tanzim etmesini emretmiş, o da Fâtih’ten Önce ataları zamanında geçerli kanunları bir araya getirmiş, bunu Padişah gözden geçirmiş, eksik kalan noktalan bizzat tamamlamıştır. Nişancı, bu kanunnâmenin Padişahın ağzından nakil suretile meydana getirildiğini işaret etmektedir. Kanunnâmenin başında Padişahın bir hatlı, yani doğrudan doğruya kendisi tarafından yazılmış bir emri de vardır ve aynen şudur: “Bu kanunnâme atam ve dedem kanunudur, benim dahi kanûnumdur, evlâd-i kirâmım neslen ba’de neslin bununla âmil olalar”.
İncelediğimiz bu kanunnâmenin, Nişancı Karamanlı Mehmed Paşa’nın veziri azam lığı sırasında (1477-1481) düzenlendiği tahmin olunmaktadır. Bu kanunnâmeyi toplama ve tertip etme vazifesi nişancı (tevki’î) Leys-zâde Mustafa oğlu Mehmed’e emredilmiştir. Bir bakıma Şeri’at için müfti ne ise, örfî kanunlar için nişancı da öyle sayılır (bunu belirtmek için bir nişancıya “müftî-i kanun” lakabı verilmiştir.) Padişahın çıkardığı bütün örfî kanunlar nişancının elinden geçer, zira onların tasdiki, yani Padişah tuğrasının çekilmesi nişancı eliyle yapılır. Öbür yandan, vergi sisteminin, timar teşkilâtının, arazi tasarrufunun kütük defterleri niteliğindeki tahrir defterleri, onun kontrolü altındadır. Örfî hukukun hâkim olduğu bu alana ait hüküm ve kanunlar çoğu kez bu dev-terlere kaydedilir. Kanunların en son tasdikli nüshaları daima nişancının eli altındadır. Örfî hukuka ait meselelerde geçerli kanunu bildiren son makam nişancıdır ve kendisine başvurulur. Onun içindir ki, Fâtih, kanunların toplanması işini nişancıya havale etmiştir. Genellikle Sultanî kanunların nişancılar tarafından (Celâl-zâde Mustafa, Hamza Paşa) tertip olunduğunu göreceğiz,
Bu kanunnâme doğrudan doğruya devlet teşkilâtına ait kuralları, yani tam anlamıyle örfî kanunları içine almaktadır. Metinde, Fâtih, “ahvâl-i saltanata nizâm” verdiğini belirtmiştir. Hükümetin kuruluş tarzı, hükümet erkânı, yetkileri ve protokol, Padişahla ilişkileri, rütbe ve dereceleri, terfi l er, maaş ve emeklilikleri, cezalar, hepsi Şeri’aUe değil, Padişahın iradesile belirlenen hususlardır. Kanunnâmede saraya ait hizmet sahiplerinin de devlet teşkilâtı içinde gösterilmesi, Osmanlı idaresinin niteliğiyle ilgili bir özelliktir. Zira, Saray ve hükümet birbirini tamamlayan bir bütün teşkil ederler. Padişahın sarayı içinde, Enderun’daki hizmetlerle kapısındaki hükümet hizmetleri aynı nitelikte sayılmakta ve hükümet makamlarına Saray hizmetlerinde bulunan kimseler getirilmektedir (Kul sistemi). Öbür yandan devlet hizmetlisi olarak ulemanın da teşkilât içinde yeri ve merâtibi gösterilmiştir.
Örfî kanunlar, Padişah fermam (hükmü) şeklinde çıkarılır. Zira kanunların kaynağı ve dayanağı Padişah iradesidir. Bunlar birer Padişah emrinden ibarettir, genel fermanlarda bulunan öğeleri taşır. Bu sebebden bu kanunnâmenin en başında Padişahın hatt-i hümâyûnu yer almışım Bu Özellik, onun resmî bir kanun mecellesi olduğunu ispat eder. Böylece, bu kanunnâme maddeleri, kcndisile amel edilmesi (ma’mûlün bih) zorunlu hukukî kurallar halini alır.

İşaret edilmesi gereken bir nokta da, bu kanunnâmenin “ebed’ül âbâd ma’mülün bih” olmak için vücude getirilmiş olmasıdır. Osmanlı hukukunda, aslında, bir Padişahın çıkarmış olduğu hükümler, kanunlar ve akd ettiği andlaşmalar, verdiği beratlar kendisinden sonra gelen padişahları bağlamaz. Yürürlükte kalmaları için yeni padişahın, bunları ayrıca tasdik etmesi lâzım gelir. Fâtih, bu kanunların atası ve dedesi kanunları olduğunu belirtiyor ve “benim dahi kanûnumdur” ibaresile bu tasdik, durumunu tamamlıyor. Fakat fazla olarak, kendisinden sonra gelecek padişahları bu kanunla bağlamak istiyor ve kuşkusuz böylece kendisine kanun koyucu olarak özel bir mevki vermiş oluyor. Gerçekte İstanbul Fâtihi, İmparatorluğun kurucusu olduğu bilincini besliyordu. Bu nokta, kanunnâmenin dibacesinde nişancının ifadesinden de bellidir. Nişancıya göre, bunca fütuhat ve özellikle İstanbul fethi gibi büyük bir başarı üzerine Fâtih’in, atalarının kanunlarını toplayıp tamamlamak suretiyle bir kanunnâme vücuda getirmesi zorunlu görülmüştür. Burada, töre ve yasaların, İmparatorluk kuran büyük hanlar tarafından ebedi kanunlar olarak ilân edildiği hatırlanabilir.
Bu kanunların ve teşkilâtın büyük bir kısmının, Fâtih’in hatt-i hümayununda söylendiği gibi, Fâtih’ten önceye ait olduğuna kuşku yoktur. “Kanûnumdur” veya “Emrim olmuştur” ifadelerini kullandığı noktalarda dahi, Fatih’in çok kez eski teamül ve kuralları onaylamaktan başka bir şey yapmadığı söylenebilir. Fakat “defterdarlık ve nişancılık verilmek Sahn müderrislerine dahi-kanûnumdur” dediği zaman bu kuralın kendisi tarafından konduğu kuşku götürmez. Sahn medreselerinin onun tarafından yapıldığını biliyoruz. Hükümet adamlarının ayrı bir arz odasında Padişaha arza çıkmaları yönteminin yine onun tarafından ihdas edilmiş olduğu başka kaynaklardan bilinmektedir. Bir yerde açık olarak teamülü değiştirdiğini şöyle belirtir: “Cenâb-i şerifimle ki-mesne taam yemek kanunum değildir, meğer ehl-i lyaldan ola. Ecdâd-i izamım vüzerâsile yerler imiş, ben ref etmişimdir”. Yaptığı öbür değişiklikler, teşrifatta, merâtipte, maaş miktarlarında olmalıdır. Fakat biz kanunnâmede adı geçen memuriyetleri, hizmetleri ve teamülleri daha II.Murad devresine ait vesikalarda tesbit edebilmekteyiz.
Kardeş katline dair madde, bu bakımdan incelenmeğe değer. Daha I. Bayezid, Kosova harb meydanında (1389) Kardeşi Ya’kub’u idam ettiği zaman, bir iç harbi önlemek için vezirlerin reyile bunu yaptı. Sonradan onun oğullan arasındaki iç savaş aynı hareketi haklı gösterecek derecede devleti sarsmıştır. I. Mehmed büyük oğlu Murad’ı veliahd yaptığı zaman, iki küçük oğlunu ölümden kurtarmak için önlem almıştı, ü. Murad, kendisine karşı ayaklanan ve Bizans ve Karamanoğlu ile birleşen kardeşi Mustafa’yı yakalayıp idam etti. Bizans tarihçisi Dukas, bununla ilgili olarak Osmanlılarda kardeş katlinin bir âdet olduğunu işaret eder. Fâtih tahta çıkar çıkmaz, atalarının yaptığı gibi, küçük kardeşi Ahmed’i ortadan kaldırdı. O, bu eski teamülü kanunnâmesinde, “Karındaşların nizâm-ı âlem için kati etmek münâsibdir, ekser ulema dahi tecvîz etmiştir” formülile ifade etti. Yoksa bunu mutlak bir kural olarak koymadı.
Devlet büyüklerine ait birinci bâb şu şekilde biter; “Bu kadar ahvâl-i saltanata nizam verildi, simden sonra gelen evlâd-i kiramımdan dahi İslahına sa’y etsünler”. Burada Fâtih’in, koyduğu kanunların islâh edilebileceğini kabul etmesi, hukuk görüşü bakımından önemle belirtilmeğe değer bir noktadır.
Fâtih’in bu kanunnâmesine, devlet teşkilâtına ait nizâm ve kuralların ancak bir kısmı girmiştir. Fâtih’in ikinci kanunnâmesi reaya kanunudur; yani vergi yükümlüsü tebaanın vereceği örfî vergileri gösterir. Böylece kanunnâmelerin, biri askerî diğeri reayaya ait olmak üzere ikiye ayrılması, Osmanlı devletinin sınıflar statüsüne ait temel anlayışı, askerî ve reaya statüsündeki temel ayrılık prensibini yansıtır. Askerî şümulüne, devlet hizmetinde olup berat ile maaş alan bütün sınıflar girer. Onlar kadıaskerin hükmü altındadır. Reaya, askerî sınıf haricinde vergi veren bütün tebaa, tarımcı, esnaf ve tüccardır. Bu açıklamalar, Osmanlı devletinde dînî Şer’î kurallar dışında bir hukuk düzeni olmadığını ileri sürenler için, umarız ki, yeterince bilgi ve kanıt sağlamıştır.

http://www.os-ar.com/modules.php?name=Encyclopedia&op=content&tid=501575 

5 Yorum »

  1. Fatih Sultan Mehmed’in Reformları

    Fatih Sultan Mehmed döneminde İstanbul fethedilmiş ve devletten imparatorluğa geçilmiştir. Bu dönemde, sınırlar oldukça genişlemiş, Osmanlılar iki kıtanın ve iki denizin hakimi durumuna gelmişlerdi. Böyle geniş bir sınıra sahip olan Osmanlı imparatorluğu, içinde bir çok milleti barındırıyordu.
    Fatih Sultan Mehmed, fetih siyaseti, imparatorluğun yapısı( birçok milleti içinde barındırması yönünden), devletin sınırlarının genişlemesi ve bu geniş sınırlar içinde merkeze bağlı bir yönetim anlayışı çerçevesinde siyasî, iktisadî, askerî, hukukî ve sosyal açıdan önemli değişiklikler yapmıştır.

    Fatih, iktidarını güçlendirmek amacıyla devşirme sistemini etkin kılma gibi bir amaç gütmüştür. Fatih’in ilk işlerinden biri vezir-i âzamı Çandarlı Halil Paşa’yı tasfiye etmek olmuştur. Döneminde, birkaç istisna hariç vezir-i âzamlarını kendisine sıkı sıkıya bağlı kalacak kimselerden seçmiştir. Fatih, bu siyasetiyle devlet idaresinde iktidarına engel olabilecek eski ailelerin nüfuzlarını da kırmıştır.

    Fatih, devletin diğer kademelerinde de devşirme sistemini etkin kılmaya çalışmıştır. Bu amaçla, merkezde ve padişaha bağlı bir ordu olan kapıkulu ordusunu düzenlemiş ve güçlendirmiştir.

    Fatih döneminde, devletin idaresinde ve orduda devşirmelerin hakim duruma gelmeleri her alanda görülebilir. Bu durum fatihten sonra da uygulanmış XVI. yüzyılda en üst seviyesine çıkmıştır .

    Fatih döneminin en önemli gelişmelerinden biri de, devletin askerî-siyasal açıdan güçlendirilmeye çalışılmasıdır. Devlete ait mirî arazinin, savaşlarda yararlılığı görülen, devlete hizmette bulunan gazilere, askerlere ve diğer devlet görevlilerine belirli yükümlülükler karşılığında Osmanlılarda daha ilk dönemlerden itibaren verildiği bilinmektedir. İlk zamanlarda temlik olarak verilen bu topraklar, bazı savaş beylerinin güçlenmesini sağlamıştır. Fatih, Anadolu topraklarını elden geldiğince tımara çevirmeye çalışmıştır. Fetihlerde askere büyük ihtiyaç duyulması arazi rejiminin durumunda ve tımarın yayılmasında önemli bir etken olmuştur . Fatih, devletin kontrolünden çıkmış olan, rivayetlere göre, 20.000′den fazla köy ve mezra vakıf veya mülk olmaktan çıkarmış sipahilere dağıtmıştır. Bu durum tımarlı sipahinin artmasını ve doğal olarak ordunun güçlenmesini sağlamış ve bu mülkler üzerindeki nüfuzlu ailelerin de güçleri kırılmıştır. Ancak kendisinden sonra gelen II. Bayezid bu siyasetin tersi yönde hareket ederek, bu vakıf ve mülk arazileri sahiplerine geri dağıtmıştır. Fatih, hem merkezî yönetimi güçlendirmeye çalışmış hem de Türkmen beyliklerinin iktidarı tehdit etmeyecek şekilde tımarları koruyarak bir denge politikası izlemiştir.

    Fatih döneminde meydana gelen gelişmelerden biri de hukuk alanında olmuştur. Fatih dönemi, Osmanlı hukukunun ortaya çıkışında dönüm noktası olarak gösterilmektedir. İstanbul’un fethi ile sınırsız bir otorite kazanmış, merkezî ve mutlak imparatorluğu kurması ile de, bu otoritesini, hukukta yaptığı yeniliklerle tam olarak gerçekleştirmek istemiştir. Fatih, çıkarmış olduğu kanunlarla örfî hukuku hakim kılmıştır.

    Fatihin çıkarmış olduğu kanunname, biri devlet teşkilatı, diğeri idare, maliye ve ceza sahalarına ait sistemleştirilmiş ve resmî bir kanunlar toplamıdır.

    Teşkilât kanunu, Fatih tarafından toplatılmış ve kendisi tarafından düzenlemeler yapılarak ilan edilmiştir. Bu kanunnamede, devlet memurlarının mertebelerinden, teşrifat kurallarından ve devlet memurlarına maaş olarak verilecek dirlik dağıtımından bahsedilmektedir. Devlet teşkilatına ait hususları kapsayan bu kanunname, örfî kanunları içermektedir. Osmanlı Devleti merkez teşkilatında ilk sırada yer alan Divan-ı Hümayunun teşrifat kurallarının düzenlenmesi ilk kez bu kanunnameye göre yapılmıştır .

    Kaynağı ve dayanağı padişah iradesi olan örfî kanunlar, padişah fermanı şeklinde çıkarılmakta ve geçerliliği sadece çıkaran padişah dönemini kapsayıp, sonraki padişah döneminde o dönemin padişahının iradesine kalmaktadır. Fatih, çıkarmış olduğu bu kanunların atası ve dedesi kanunları olduğunu, bunun yanında kendisinin dahi kanunu olduğunu belirtmiş ve ayrıca kendisinden sonra gelenleri de bu kanuna bağlamak istemiştir .

    İkinci kanunname olan reâyâ kanunu da teşkilat kanunu gibi daha eski kanunları içermektedir. Dört kısımdan oluşan bu kanunnamenin ilk üç kısmını ceza, dördüncü kısmını da vergi kanunları oluşturur.

    Vergi kanunları imparatorluğun değişik yerlerinde ve farklı zümreler üzerinde değişiklik göstermesine karşın , ceza kanunnamesi imparatorluğun her yerinde ve her sınıf üzerinde geçerli olan bir kanundur.

    http://cybergrup.org/fatih-sultan-mehmedin-reformlari-t10161.html

    Yorum tarafından okuz — 14/01/2009 @ 09:26 | Cevapla

  2. Örfi Kanunlar, Şe’i Kanunlar ilişkisi ve Erken Dönem Osmanlı Hukuk Sistemi için;

    http://www.edebiyatdergisi.hacettepe.edu.tr/700ozelYunusKoc.pdf

    Yorum tarafından okuz — 14/01/2009 @ 09:32 | Cevapla

  3. Turk Hukuk Tarihi
    Bilinen ilk Turk Devleti’nden bu yana Turk Milleti’nin Hukuk Duzeni ile ilgili bilgiyi burada bulabilirsiniz.
    Islamiyetten once Turk Hukuk ve Devlet Yapisi soyledir:
    Ulke hukumdar ve ailesinin ortak malidir. Hun Imparatoru Mete ulkeyi uc kisma ayirmis, batida Tigin, merkezde Hakan ve doguda Velihat Tigin olarak orgutlemistir. Ancak daha sonra Turk Devletleri
    dogu ve bati olarak orgutlenmis ve Hakanlar doguda, Yabgular batida hukum surmuslerdir. Ustunluk dogudaki Hakandadir. Karar Organi Kurultay’dir. Kurultayin uyeleri Hakan, Yabgu ve Boy Beyleri’dir. Kurultay, yilda iki kez toplanirdi. Burada devlet isleri gorusulur, gocler organize edilir, devletle ilgili davalara bakilirdi ve savas ve baris kararlari alinirdi. Bu kurumu Hakan denetlerdi. Bu kuruma Turklerdeki ilk meclis denilebilinir.
    Hukuk Kurallari yazili degildi ve Kurultay Kararlari, orfler ve adetlerden olusurdu. Dinin yaptirim gucu yoktu. Onemli suclar vatana ihanet, isyan, savastan kacma, cinayet islemedir. Devlete karsi islenen suclara Kurultay, digerlerine yargiclar bakardi.
    Islamiyetin kabulunden sonra, Turk Hukuk ve Devlet Yapisi soyledir:
    Karahanlilar Devletinde, Turkluk on plandaydi; hukumdari Han, karar organi Kurultay idi. Karahanlilar, Islamiyet oncesi Turk Hukuk duzenini devam ettirmislerdir.
    Selcuklu Devletinde ulke, hukumdar ve ailesinin ortak mali idi ve hukumdarin adi Sultandi. Sultan Mensur’dan baslayarak hukumdarlik Halife’den alinmaya baslanmistir. Ayrica devlet yonetiminde
    Vezirlik Kurumu olusturulmustur. Karar organi Divandir. Divanda devlet meseleleri gorusulur ve halkin sorunlarina cozumler aranirdi.
    Osmanli Devleti’nde yonetim, merkeziyetci, teokratik monarsi idi. Ulke hukumdar ve ailesinin ortak maliydi, ancak Fatih Sultan Mehmet zamaninda cikartilan Kanunname-i Ali Osman ile bu usul kaldirilmistir. Hukumdara Sultan, Padisah, Hunkar, Han, Hakan, Bey, Gazi denilmistir. Padisahlarin siyasi otoritelerinin yanisira, Yavuz Sultan Selim zamanindan itibaren Halifelik kurumunun Osmanli Hanedani’na gecmesi ile dini otoriteleri vardi. Siyasi otoriteyi Sadrazam, dini otoriteyi Seyh-ul Islam kullanirdi. Otorite, Kurulus Doneminde zayifken, Yukselme Doneminde, ozellikle Fatih Sultan Mehmet ile, mutlak hale gelmistir. Padisahin mutlak gucu l9.yuzyilda ferman olarak yayimladigi Sened-i Ittifak, Tanzimat Fermani ve Kanun-i Esasi ile kisitlanmistir. Ancak hicbirinin denetlenme olasiligi olmamis ve merkezi otoritenin gucunu yeniden kazandigi hallerde hukumsuz kalmislardir.
    Osmanli Devletinde, hukumdarlik babadan ogula gecmekteydi, ancak Sultan 1.Ahmet zamaninda Vesaret Kurali getirilmistir. Osmanli Devletinin karar organi, Divan’dir; kurucusu Orhan Gazi’dir. Fatih Sultan Mehmet’e kadar Padisah baskanlik etmistir ama daha sonra Sadrazamlar baskanlik etmeye baslamistir. Sultan 2.Mahmut zamaninda kaldirilmistir. Divanda devlet meseleleri gorusulur, halkin sorunlarina careler bulunurdu. Uyeleri Padisah, Sadrazam, Vezirler, Kazaskerler, Defterdar, Nisanci, Seyh-ul Islam (l6.yy), Kaptan-i Derya (l6.yy), Reus-ul Kuttab ve Yeniceri Agasi’dir. Kazaskerler adalet, egitim ve din islerinden, Defterdar mali islerden, Seyh-ul Islam ise din islerinden sorumluydu; Kaptan-i Derya Donanma Komutani, Yeniceri Agasi Genelkurmay Baskaniydi.
    Iki cesit Hukuk Kurali mevcuttu. Bunlar Orfi ve Serri Hukuk’lardi. Orfi Hukuk gelenekler, orf ve adetler ve kanunnamelerden olusuyordu. Serri Hukuk ise Islam Hukuku idi. Hukukta birlik yoktu. Muslumanlar icin Seriat Mahkemesi, Gayrimuslumler icin Cemaat Mahkemesi, yabanci devletlerle cikan anlasmazliklari cozumlemek icinde Kapitulasyon Mahkemesi vardi. l9.yuzyilda mahkemeler birlestirildi. Mahkemelere Kadilar baskanlik ederdi. Baskent Istanbul’du.
    Ulke Yonetimi uc ana kisma ayrilmistir. Bunlar Merkeze Bagli Eyaletler, Ozel Yonetimli Eyaletler ve Bagli Hukumet ve Beyliklerdir. Toprak Yonetimi uc ana basliga ayrilmistir. Bunlar Osri Topraklar, Haraci Topraklar ve Miri Topraklardir. Osri Topraklar Musluman halkin, Haraci Topraklar Gayrimuslimlerin topraklaridir. Miri Topraklar, devletin mulkiyetinde bulunan topraklardir. Miri Toprak sahipleri devletin kiracisi durumundadir. Toplum yapisi ikiye ayrilmis durumdadir. Muslumanlar “Tebaa”, Gayrimuslumler “Reaya” olarak adlandirilmistir. l9.yuzyilda Sultan 2.Mahmut herkesi “Tebaa” ilan etmistir.
    Osmanli Devletinde ilk kez Padisah Otoritesinin kisitlanmasi Sened-i Ittifak (1808) ile gerceklesmistir. Sened-i Ittifak, anayasal nitelikte bir belgedir. Padisah 2.Mahmut yetkilerinin bir kismini Ayanlarla paylasmistir. Sultan 2.Mahmut donemindeki bir baska onemli ferman ise Tanzimat Fermani’dir. Tanzimat Fermani ile yargi, vergi ve askerlik konularinda duzenlemeler yapildi, sinirli ozgurlukler verildi, Mecelle
    adinda bir Medeni Kanun yapildi.
    Bu donemde yargi ikiye ayrildi:
    Divan-i Ahkam-i Adliye ve Surayi Devlet. Divan-i Ahkam-i Adliye bugunku Yargitay, Sura-yi Devlet ise Danistay Gorevini goruyordu. Divan kaldirildi ve yerine Heyet-i Vukela getirildi ki, bugunku anlamda Bakanlar Kurulu niteliginde bir kurumdu.
    Sultan 2.Abdulhamit zamaninda Kanun-i Esasi (1876) hazirlandi ve yururluge girdi. Bu bir ferman anayasadir. Bu Anayasa ile Yasama Organi Meclis-i Umumi adinda bir Meclis oldu. Bu Meclis kendi icinde Heyet-i Ayan ve Heyet-i Mebusan olarak ikiye ayrildi. Heyet-i Ayan, Padisah tarafindan atanan, saygin kisilerden olusuyordu ve omurboyu gorev yapiyorlardi. Heyet-i Mebusan ise her ellibin erkek nufusa bir temsilci olarak dort yil icin genel oylama ile seciliyorlardi.
    Osmanli Devletinin l.Dunya Savasinda yikilmasi ve Kurtulus Savasi sirasinda Istanbul’daki Mebusan Meclisinin dusman tarafindan kapatilmasi sebebiyle, Mustafa Kemal Ataturk’un girisimleri ile Misak-i Milli sinirlari icinden secilmis vekillerin katilimi ile 23 Nisain 1920 tarihinde Ankara’da, Buyuk Millet Meclisi toplandi. Cabuk ve etkili kararlarin cikabilmesi icin Meclis Hukumeti Sistemi uygulandi. Meclis Baskani ve ayni zamanda Devlet Baskani olarak Mustafa Kemal Ataturk secildi.
    20 Ocak 1921 tarihinde ilk anayasamiz ilan edildi. Teskilat-i Esasiye adli kanunun en onemli ozelligi, “Milli Egemenlik” prensibine ulkemizde ilk kez yer vermesidir. Tasarinin birinci maddesi “Hakimiyet kayitsiz sartsiz milletindir” der. Kuvvetler birligi ilkesine dayanir. Kisa ve klasik haklari icermeyen bir anayasadir. O zamanki olaganustu halin gerektirdigi sekilde olusturulmustur. Klasik temsil usulu benimsenmistir.
    20 Nisan 1924 tarihinde Cumhuriyetin ilk anayasasi ilan edildi. l921 Anayasasinda, eksik birakilan Klasik Hak ve Ozgurluklere bu anyasada yer verilmis,Kuvvetler Ayriligi Prensibi getirilmistir. Ayrica
    Devlet Baskanligi ve Basbakanlik Makamlari olusturulmustur. Bu anayasa, Meclis Hukumeti Sisteminden Parlementer Sisteme gecisi saglamistir.
    1946 yilinda Turkiye’de ilk demokratik secimler yapilmis ve Demokrat Parti iktidara gelmistir. Turkiye’de 1960 ve 1980 yillarinda iki kez askeri darbe olmus ve mutakiben birer kurucu anayasa niteliginde olan 1961 ve 1982 Anayasalari hazirlanmistir.
    Burada daha cok bugunku Turkiye topraklari uzerinde kurulan Turk Devletleri ve diger cok onemli bir Turk Devleti hakkinda bilgi yer almistir. Tarihteki diger Turk Devletleri hakkinda bilgi daha sonra ilave edilecektir. Ayrica Orta Asya Turk Devletleri incelenerek buraya eklenecektir. Uzun bir sure kominist yonetim ve sosyalist hukuk duzeni altinda yasadiktan sonra demokratik yonetim ve Hukuk Devleti
    kurallarina gecis saglanmistir.
    Son olarak sozlerimi “Ne mutlu Turkum diyene” diyerek bitirmek istiyorum.

    Orkun Atalay

    Yorum tarafından okuz — 14/01/2009 @ 12:51 | Cevapla

  4. KANUNNAME-İ ALİ OSMAN
    .
    Kanunname-i Osmani veya Kanun-ı Kadim olarak da bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nde cezalandırma, yönetim ve maliye alanlarında şer’i hukuka uygun olmak koşuluyla padişahın koyduğu yasadır.

    Kanunları geniş bir şekilde inceleyen Osmanlı hukukçuları, kavanin-i şeriyeyle (dinsel yasalar) kavanin-i örfiyeyi (töresel yasalar) birbirinden ayırmışlardır. Kamu ve özel hukuku ilgilendiren töresel kaynaklı yasaların en önemli örnekleri Fatih Kanunamesi ve Sultan Süleyman Kanunnamesi’dir. Bu düzenlemeler hükümdarın mutlak töresel yetkilerinden kaynaklanan hükümleri içerdikleri için, yasayı çıkaran hükümdarın adıyla anılmıştır.

    Fatih Kanunnamesi’nden sonra Sultan II. Bayezid döneminde (1481-1512) şer-i vergilendirme ilkeleri ile tımar işlemlerinin yasallaştırıldığı Kanunname-i Sultani Ber Muceb-i Örf-i Osmani adlı kapsamlı bir yasa derlemeleri yapıldı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise kanunname çalışmaları kapsamlı ve sistemli bir hale getirildi. Böylece Divan-ı Hümayun’un ve eyaletlerin yürürlükte olan sistemlerinde ayrıntılı düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemeler, Tımarlı sipahilerin hak ve sorumluluklarından pazar düzenine, kılık kıyafet zorunluluklarına kadar bir çok alandaki değişiklikleri kapsıyordu. Yeni fethedilen ülkeler ve bölgeler için de o bölgeye ait yeni kanunnameler hazırlanıyordu. Bölge kanunnameleri birbirinde oldukça farklıydı. Bu nedenle ükle içinde yer değiştiren yükümlü, yerleştiği yerin kanunnamesinin yükümlülüğüne girer, eski yükümlülüğünden kurtulurdu. Ayrıca Müslümanlar ve gayri müslimler için de kanunnamelerde farklı düzenlemeler vardı.

    17. yüzyılda Osmanlı Kanunnameleriyle ilgili ilk önemli çalışma Hazerfen Hüseyin Efendi tarafından hazırlanan Osmanlı kanunnamelerinin özet ve yorumlarının yer aldığı Telhisü’l-Beyan fi Kananin-i Al-i Osman’dır.

    http://www.osmanli700.gen.tr/olaylar/olayk4.html

    Kanunname-i Al-i Osman
    Tahlil ve Karşılaştırmalı Metin
    Fatih Sultan Mehmed

    Kitabevi Yayınları / Osmanlı Tarihi Kaynakları Dizisi

    Fatih Sultan Mehmed’in son zamanlarında hazırlandığı anlaşılan Kanunname-i Al-i Osman’ın tarih kaynağı olarak, müstesna bir yeri ve önemi vardır. Zira bu eserde, İstanbul’un fethiyle kurtuluşu tamamlanan ve gelişme dönemine giren Osmanlı Devleti’nin protokol kuralları, saltanat şeairi, bazı suçlar ve cezaları ile devlet ricali için resmi hitaplarda kullanılan elkab örnekleri ilk defa bir araya getirilmiş bulunmaktadır. Bu bakımdan Kanunname-i Al-i Osman daha önce, başta Fuad Köprülü olmak üzere, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Halil İnalcık ve öteki araştırıcılar tarafından sık kullanılan bir eser, hatta devlet teşkilatı için vazgeçilmez kaynakların başında yer almıştır.
    (Önsözden)

    Yorum tarafından okuz — 14/01/2009 @ 13:04 | Cevapla

  5. TÜRKİYE’NİN BUGÜNKÜ MANADA İLK STANDARDI
    (KANUNNAME-İ İHTİSAB-I BURSA)

    Türkler, Anadolu toprakları üzerinde hükümet kurduklarında, her alanda bugün dahi önemli sayılacak uygarlık örnekleri vermişlerdir. Standard konusu da bunlar arasındadır. Yaklaşık beş yüzyıl önce Bursa, Edirne, Sivas, Erzurum, Diyarbakır, Çankırı, Aydın, Mardin, Karahisar, Musul, Rize, Amasya, İçel, Arapkir, Karaman ve daha pek çok yerin mahalli özelliklerine ve üretim çeşitlerine göre standard kuralları konulmuş ve ciddi olarak uygulanmıştır.

    1502 tarihli ve zamanın padişahı Sultan II. Bayezid Han tarafından çıkarılan “Kanunname-i İhtisab-ı Bursa”, bu gerçeği doğrulayan ve yazılı en eski belgedir.

    Türk Standardları Enstitüsü, kuruluşunun 40. Yılında, büyük tarihi değeri bulunan bu belgeyi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndeki orijinalinden çoğaltarak ilgililerin istifadesine sunmuştur. Böylece, çağdaş standardizasyon faaliyetlerine ışık tutulmak istenildiği gibi, dünya standard tarihine de önemli bir kaynak kazandırılmıştır.

    Belgenin dili, bugünkü nesil için oldukça eski olduğundan, metnin gerekçesi ile hüküm ifade eden kısımları önce Latin harfleri ile okunur hale getirilmiş ve daha sonra bugünkü Türkçe ile anlaşılabilir şekilde kaleme alınmıştır.

    Kalkınmanın temel taşlarından biri olan standardın öneminin yüzyıllar önce Türkler tarafından kavrandığını ifade eden bu belgede bugünkü anlamda, boylama, ambalaj, kalite gibi esaslar ile narh ve ceza hükümlerine yer verilmiştir.

    Kanunname-i İhtisab-ı Bursa’nın gün ışığına çıkarılması ile dünya standard tarihine önemli bir belge kazandırılmış, Türk milletinin, medeni aleme bu yönden tanıtılmış ve milli bir hizmetin yerine getirilmiş olduğuna inanıyor, saygılarımı sunuyorum.
    BURSA BELEDİYE KANUNU
    Defter örneği budur ki;
    İktidar sahibi Padişahdan gelen emirde:

    Bursa’da olan iş adamları ve bilirkişilerin hazır bulundurulup her alanda alınan, satılan ve işlenen çeşitli kumaşların, giyeceklerin ve satılan şeylerin tümüne konulmuş narhların her nev’i için ve her zaman nasıl olduğu ayrı ayrı tesbit edilerek mufassal bir defter yapılması ve padişahın tahta çıkışından önce narhların ne üzerine cari olduğu ve o vakitten beri birimlerinde bir sorulmakta ve bu neden ileri geldiği ve el’an ne işlem değişiklik bulunup bulunmadığı ve varsa değişikliğin yapıldığı hususların derinliğine incelenip şüpheli ve bilinmiyen bir tarafı bırakılmaması, sonra bu hususların zaman geçirilmeden deftere yazılıp gönderilmesi istenmekte ve bu defter ihtiyaç halinde baş vurulacak bir kanun olacağı için noksan olmaması ilave olunmaktadır.

    Ezelden yüksek makamın bu emrine uyularak her evsaf ve bilirkişileri ayrı ayrı hazır bulundurulup narhların her birinde eskilerinin nasıl olduğu ve el’an bu halini muhafaza edip etmediği ve değişiklik varsa sebebi ve ne zaman meydana geldiği soruldukça hiçbir iş alanında eski kanundan eser kalmamıştır. Bütün narhlar beş altı yıldan beri tamamen değişmiş ve bozulmuştur. Narhla katiyen amel edilmemektedir. Dediler.

    Öyle olunca ekmekçilerin teftişine başlanıp eski kanunları soruldu. Her zaman buğdayın ucuzluğuna ve dolgunluğuna göre hakimin emri ile güvenilir bilirkişiler çeşni tutarlardı. Dört beş yıl vardır ki ekmekçiler hüküm getirip bunda şehir ileri gelenlerinden birkaç bilirkişi hakim marifetiyle çeşni tutup onunla amel edilsin diye emrolunmuş ve o tarihte çeşni tutulup şöyle kararlaştırılmıştır ki Bursa’nın “Mud” (bir mud beş kile) adlı ölçeğiyle buğdayın alası yüz on akçaya ortası yüze ve düşüğü seksen beş akçaya olduğu zaman ekmek yediyüz dirhemi bir akçaya olacak ve fiyatlarda artma, eksilme vukubulduğu takdirde bu kıyasla yeni narh tayin olunacak. Şu şart ile ki un ince elekten elenmiş olacak, ekmek iyi pişecek, ak olacak ve kokusu bulunmayacak.

    Amma bu şartlar acaba fiilen yürürlükte ve yerleşmiş midir diye sınamak için bir kaç yerden ekmek getirtildi. Kimisi çiğ ve kimi kara, bazısı da eksik bulunup sebebi sorulunca hazır bulunanların çoğu dediler ki her gün her fırından kah çiğ, kah eksik diye beşer onar akça alıp göz yumarlar, hatta Belediye memurları fırından akça almasın diye emir bile gelmiştir. Gereğine uymazlar. Eskisi gibi akçaler alırlar. Eksiğini ve ayıbını gizleyip örterler. Aldıkları akçayı görünürde ceza olarak alırlar. Gerçekte bununla eksiğe ve ayıba izin verirler. Dediler. Öyle olunca günün muhtesibine (Belediye Başkanı) bu işkence ve sallapatiliğe vakıf mısın denildiğinde ben henüz geldim bunları bilmem katibim ve kahyam eskiden kalmadır onlara sorunuz, dedi. Onlara bu kadar çiğ ve kara ve eksik nedir, niçin gözlemezsiniz denince, bu defa günahımızı af edin. Bundan böyle ihtimam edelim, gözleyelim, artık olmasın dediler. Tekrar tekrar bundan böyle gaflete düşmemeleri, şeriat ve kanun dışı iş yapmamaları söylendi. Az vakit içinde eskisinden ziyade fenalıkları görüldü. Yine defalarca hatırlatıldı. Fakat kat’iyen iltifat etmediler. Şer’e, kanuna uymadılar.

    Ekmekçiler ve bilirkişileri toplanıp eski narhları sorulduğunda: Eski günlerden beri ve her zaman ekmek, veznine göre yüzelli dirhem eksik işlenegelmiş, ancak unu ekmek unundan arı olmak, ince elekten elemek ve yüzünde yeteri kadar haşhaşı bulunmak ve gevrek pişmek şart imiş. Bugün yarıya düşürülen yağ yerine unun bir kilesine bir okka tatlı yağ konulması, üstüne haşhaş ekilmesi ve arı undan işlenmesi gerekirmiş. Bugünkü halde değişik ve bozuk bulundu. Sebebi ve zamanı, dört beş yıldır akça alınıp gözetilmemek olduğu ortaya çıktı. Bundan böyle eski narh üzerine işleyin denildi.

    Ve Çörekte Narh:

    Ekmek ağırlığının yarısı olup ak undan olacak ve unun bir kilesine bir okka (bir okka dört yüz dirhem) yağ konulacak. Teftiş sırasında bozuk bulundu. Bunun da nedeni ve zamanı daha önce anıldığı gibi dört beş yıldan beri akça alıp boşlamak. Artık eski narh üzerine işlem yapılması kararlaştırıldı.
    Soğan:

    Geçmişte dört buçuk okkası bir akçaya olup dükkancılar dört okkadan satarlarmış. Saplı soğan beş okka olup güz aylarıda yarımşar okka eksik ve kış aylarında getiren iki buçuk okkadan, dükkancılar iki okka olarak satarlarmış. Bu kanun da kökünden bozuk bulundu. Bozulmanın sebebi ve zamanı anıldığı gibi. Artık eski narh üzerine işlem yapılsın denildi.
    Kasaplar:

    Kasaplar ve bilirkişileri ve şehir ileri gelenlerinden bazıları toplanıp ete uygulanan kanundan soruldukta takva sahibi, güvenilir müslümanlardan çoğu dediler ki eskiden koyun etinin narhı her yıl üç fasılda, üç nevi üzerindeydi. Önce ikiyüz elli derhem, sonra üçyüz dirhem, kışın ikiyüz dirhem olurdu. Dört beş yıl vardır ki hiç üçyüz dirhem satılmaz oldu. Hemen ikiyüz elli ve ikiyüz dirhem satılır. Üçyüz dirhem satılmamasının nedeni kasaplardan sorulunca karşılık olarak birkaç sebep gösterdiler. Birincisi geçmişte Gelibolu’da her koyun başına birer akça iskele resmi alınırdı. şimdi dörder akçamızı alırlar ve hem Bursa’da olan Salatin İmaretlerinin ve bazı büyüklerin Bursa’ya mahsus yılda altmış bin koyun payları vardır. şimdi bu paylar beylik oldu. Daha bir nedeni şu ki bize bir hüküm verilmiştir. Diye bir hüküm gösterdiler. Bunda nimetler diyarı İslambol’da koyun eti üçyüz elli dirhem olunca Bursa’da üçyüz dirhem olacak, üçyüz olsa Bursa’da ikiyüz elli dirhem olacak. Hülasa her zamanda İslambol narhından elli dirhem eksik olacak diye emrolunmuş. Öyle olunca müslümanlar da dediler ki, iskele resmi artalı takriben onbeş yıl oluyor, üç yüz dirhem bir akçaya satılmaz olalı ise ancak dört beş yıldır. Ve altmış bin pay dediğinizin de imaretlere verilmesi öldü, kayboldu. Amma beylik olalıdan beri Bursa’ya gelmesine engel yoktur. Eskiden olduğu veçhile her yıl o miktardan fazlası gelir ve narh daha ziyade azlığa, çokluğa göredir. Bazen buraya İslambol’dan fazla koyun gelir. Ve bazen olur ki uzun müddet ve çok kereler islambol’da üçyüz elli dirhem bir akçaya oldu. Burada üçyüz etmediniz. Gerçi süreta bir hüküm almazsınız fakat dört beş yıldır katiyen buna göre işlem yapmadınız. Hem de Belediye Başkanı ile muvazaa’ı bir ittifak yaptınız. Üçyüz dirhem bir akçaya olacak mevsimde ona büyük paralar verip ikiyüz ve ikiyüz elli dirhem satıp müslümanların hakkını vermediniz. Onları incittiniz. Gerçekten bu hususta da kuvvetli nedenin, Belediye Başkanının büyük para alması olduğu anlaşıldı. Hem müslümanlar dediler ki bu denilenden başka dört beş yıldan beri acı bir hal daha ortaya konulmuştur. Eskiden keçi eti her mevsimde koyun etinden elli dirhem fazla olurdu. Şimdiki halde her keçi başına Belediye Başkanı iki akça alırlar. Koyun narhına satmağa izin verir. Hatta bir çoğunu yakın zamanda kendi gözlerimizle gördük, diye yüz kadar müslüman, Belediye Başkanı ve müstahdemlerinin yüzlerine şahadet ettiler. Kasaplara da dersiniz, bunca müslümanlar yalan mı söylüyorlar? Denince yalan söylemiyorlar, olanı söylüyorlar. Belediye tarafının tümü bize rıza gösterdiklerinden buna hakkımız vardır. Keçi etini koyun eti narhına satabiliyorduk diye Belediye Başkanının yüzüne karşı kasaplardan bazısı itirafta bulundular.

    Pazarcılar:

    Pazarcılar da toplanıp bilirkişilerinden ve diğer şehir halkından meyvalara ait eski kanun sorulduğunda dediler ki, eskiden pazar yerine her ne çeşit meyve gelirse şehirli ve pazarcı herkes isteğine göre alırdı. Dört beş yıl var ki pazarcılar birleşip şehire gelen meyveleri ve şehir etrafında olan bağ ve bahçe ve dükkanlarına getiriyor, depo ediyor sonra Belediye Başkanının da ittifakiyle herbirine narh koydurulup mahkeme sicillerine geçiriliyor. Fakat dışarıda kendi bildiklerine satarak Belediye Başkanı ile paylaşıyorlar. Dediler. Halkın bu sözlerinin doğruluğu anlaşılınca sicillere bakıldı ve sınanmak üzere pazardan bazı meyveler getirtilip görüldü. Halkın dediklerine uygun çıkınca, pazarcılara niçin eksik satıyorsunuz denildi. Belediye Başkanının huzurunda yüzüne karşı bunların delaletiyle satıyoruz dediler. Öyle olunca halkın sözleri Belediye Başkanına malum oldu. Hepsi doğruymuş neden gözlemezsiniz, eksik satılanı gözlemek sizin görevinizdir, denildiğinde önce benim haberim yok diye inkar etti. Sonra yine aynı mecliste ben de geldim böyle buldum. Ya beylik akçayı benim nereden vermekliğim gerekir dedi: Ve Katibi ile Kahyası da evet eksik satıyorlar diye itiraf ettiler. Pazarcılardan bazıları da dediler ki Belediye Başkanının terazi getiren adamları her dükkandan günde kah yarım, kah bir akça ve kah iki akça alırlar. Akçaden gayri yemişlerin her çeşidinden birer mendil de yemiş alırlar. Kanunname’de ve hükümlerinde yok. Bunun da verdiği korkudan başka fuzuli ve acı bir hadise olduğu anlaşıldı. Bütün meyvelerin narhları birer birer araştırıldı. Hepsi eski kanuna ve Belediye kararlarına aykırı olarak bozulmuş, değişik bulundu. Halen bu hususta gelen hüküm gereğince anlaşmazlık ve değişiklik olan narhlarda zamana ve ma’ına göre bilirkişi, satıcı ve alıcıların oy birliğiyle ortalama değerler konuldu. Gerekleri aşağıda açıklandığı gibidir:

    Meyveler:

    Kirazın, ilkin yüzelli dirhemi bir akçaya ve üç günden sonra ikiyüz dirhemi bir akçaya, daha sonra ikiyüz elli dirhemi bir akçaya ve her üç günden sonra yüz dirhem artırılarak en son okkası bir akçaya olacak.
    Yaş zerdalinin, ilkin ikiyüz dirhemi bir akçaya, üç günden sonra üçyüz dirhemi, daha sonra gelişine göre bu kıyas üzerinden narh verilecek.
    Yaş eriğin, ilkin ikiyüz dirhemi, üç günden sonra beşyüz dirhemi ve sonra altıyüz dirhemi bir akçaya oluncaya kadar bu düzende devam edecek.
    Gökbaşlı armudun, narhı da keza böyle olacak.
    İğnesi armudun, ilkin altıyüz dirhemi ve beş günden sonra iki okkası bir akçaya ve daha sonra bu kıyas üzere narh verilecek.
    Veçhi hallu armudunun, ilkin iki okkası, üç günden sonra bin dirhemi bir akçaya ve sonunda üç okkası bir akçaya oluncaya kadar bu düzende gidecek.
    Örenkuş armudun, ilkin ikiyüz dirhemi ve üç günden sonra üç yüz dirhemi ve bundan dört gün sonra bir okkası sonunda da altıyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Zerdamori armudun, ilkin bir okkası, beş günden sonra altıyüz dirhemi ve sonra bu kıyas üzere narh verilecek.
    Mürendi armudun, ilkin üçyüz dirhemi, beş günden sonra beşyüz dirhemi ve daha sonra yeni bu kıyas üzere narh verilecek.
    Bey armudunun, yükü seksen altı akçaya olunca ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak ve sonra bu kıyas üzere narh verilecek.
    Sultani armudun, ilkin beşyüz dirhemi, beş günden sonra altı yüz dirhemi ve nihayet iki okkası bir akçaya olacak.
    şekeri armudun, ilkin üçyüz dirhemi, beş günden sonra beşyüz dirhemi ve sonunda altıyüz dirhemi.
    Türki armudun, ilkin bin dirhemi sonra gelişine göre bu kıyas üzere narh verilecek.
    Sabuni armudun, ilkin bir okkası, sonra altı yüz dirhemi, nihayet iki okkası bir akçaya olacak.
    Yerbasmaz armudun, ilkin üçyüz dirhemi ve beş günden sonra altıyüz dirhemi, haftasından sonra iki okkası bir akçaya olacak.
    Kara Moru armudun, ilkin bir okkası bir akçaya, beş günden sonra beş yüz dirhemi ve sonunda altıyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Bozdoğan armudunun, ilkin bir okkası bir akçaya, üç günden sonra altıyüz dirhemi, sonra sekizyüz dirhemi ve sonunda dört okkası bir akçaya olacak.
    Akşehir’in Bedegani Elması, deve yükü yüz akçaya olursa üçyüz elli dirhemi bir akçaya olacak, sonra bu kıyas üzerine narh verilecek. Ve yine bu şehrin ekşi elmasının bir okkası bir akçaya olacak. Öteden beri gelenek böyledir. Amma fazla ve noksan olursa narh da ona göre verilir.
    şehrebani köyü elmasının, katır yükü yetmiş akçaya olunca üçyüz dirhemi bir akçaya olacak, yükü altmış akçaya olursa üçyüz elli dirhemi bir akçaya olacak ve sonra bu kıyas üzere narh verilecek.
    Küllabi elmanın, ilkin üçyüz dirhemi ve üç günden sonra bir okkası, nihayet altıyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Misk elmasının, yükü yüz akçaya olunca ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak, yükü yüzona olursa ikiyüz yirmibeş dirhemi, yükü yüzyirmiye olursa ikiyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    şeftalinin, ilkin bir okkası bir akçaya, üç günden sonra altıyüz dirhemi, nihayet iki okkası bir akçaya olacak.
    Yalı Narı’nın yükü yirmi akçaya olursa altıyüz dirhemi bir akçaüya, yirmibeşe olursa beşyüz dirhemi, otuza olursa bir okkası bir akçaya olacak. Veya Bey cinsinin bir okkası bir akçaya olacak. Bundan ziyade veya noksan olduğunda gelişine göre aynı kıyas üzere narh verilecektir.
    Birgi Narı’nın, yükü yüzkırk akça olursa ikiyüzseksen dirhemi bir akçaya olacak. Yükü eksiğe veya fazlaya olunca narhı bu kıyas üzere arttırılıp eksiltilecek.
    Aydın İli üzümünün, Alacası, iki güne kadar ikiyüz dirhemi, iki günden sonra üçyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    şehir üzümünün, ilki gelince Aydın ili üzümünün bir okkası bir akçaya olacak, sonra artış ve eksilişine göre narh verilecek.
    Ulubat Üzümünün, ilkin üçyüz dirhemi, sonunda üç okkası bir akçaya olacak ve medrebelidin son vaktında yükü yetmiş akçaya olursa üçyüz dirhemi bir akçaya olacak. Ulubat üzümünün bir okkası da bir akçaya olacak.
    şehir Medrebelidin, ilkin ikiyüz dirhemi, üç günden sonra üçyüz dirhemi, haftasından sonra bir okkası ve sonra beşyüz ve altıyüz dirhemi ve daha ziyade olursa iki okkası dahi satılır. Amma her zaman medrebelidden başka üzüm on gün geçtikten sonra her akçalık miktar başına ikiyüz dirhem ziyade olacak diye narh konuldukta bu zikredilen narhların tümüne pazarcılar gönül hoşluğuyla razı olup, aynı şekilde satmağı kabullendiler.
    Taze incirin, ilkin ikiyüz dirhemi bir akçaya olacak. Üç günden sonra bir okkası bir akçaya ve daha sonra ki üç günü takiben altıyüz dirhemi ve daha üç gün sonra iki okkası bir akçaya olacak. Son buluncaya kadar da her üç günde bir altı yüz dirhem artacak.
    Kızılcık, önce ikiyüz dirhemi bir akçaya olacak sonra iki okkası olacak.
    Güzelhisar portakalının, bir okkası bir akçaya olacak.
    Midilli portakalının, bir okkası bir akçaya olacak.
    Limonun, yükü yüz seksen akçaya olunca ikiyüz seksen dirhemi bir akçaya olacak.
    Aşlama kestanenin, kilesi on dört akçaya olursa ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak. Sair kestanenin kilesi sekize olunca bir okkası bir akçaya olacak.

    Zeytinler:
    Karaburun zeytini ve Çekişte zeytininin, ikiyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Yalı zeytininin, bir okkası bir akçaya olacak.
    Taze kaplı fındığın, -Yeşil çanak yapraklı-kabı ile okkası bir akçaya olacak. Ve kapsızının ikiyüz dirhemi bir akçaya olacak. Mevsimi geçtikten sonra yüz yirmibeş dirhemi bir akçaya.

    Ceviz’in Mud’u seksen akça olursa kilesi dörtbuçuğa satılacak.
    Muşmulanın hamı, kilesi beş akçaya, dört günden sonra dört buçuğa, sonra dört akçaya olacak. Ve aynı muşmulanın olmuşu, önce üçyüz dirhemi bir akçaya ve üç günden sonra bir okkası bir akçaya, müteakip üç günden sonra altı yüz dirhemi bir akçaya, sonunda ise iki okkası bir akçaya olacak.
    Marulun, ilkin sekiz tanesi bir akçaya, üç günden sonra onaltı adedi, sonra yirmidördü bir akçaya olacak.

    Bostanlar:

    Bostanlara ait eski kanun bilirkişilere ve şehir ileri gelenlerine sorulduğunda şöyle cevap verdiler ki, eski kanuna göre kavun, karpuz ve benzerleri pazar yerine geldiklerinde şehir halkından keyfi isteyenler alıp faydalanırlardı. şimdi dört beş yıldır ki birçok pazarcılar birleşip bağ, bahçede yaptıkları gibi kavun, karpuz ve hıyar bostanlarını da alıp depo ederler. Bunları birkaç dükkanda satarlar, kazancını ağalar, adamları paylaşırlar. Her hususta birlik oldukları için de müslümanlar bu işden zarar görürler, akçaları pul yerine geçer. Diye sızlandılar. Onun için bundan böyle eski kanuna göre işlem yapılsın denildi. Bu emrin yerine getirilmesine Padişah hükmü gönderilirse çok yerinde olacak. Eski kanun uygulanıp müslümanların geçimine yarayacak ve Padişahın cennet mülküne, devlete, kıyamete kadar hayır dualarına sebep olacak. Bu zikredilen toprak ürünlerinden önde hıyar gelir.
    Hıyar, eskiden ilkin dört tanesi bir akçaya olup, haftasından sonra sekizi bir akçaya, ikincisi hafta onaltı tanesi, üçüncü hafta yirmidördü bir akçaya, dördüncü hafta otuziki tanesi bir akçaya olurdu. Geldikçe taze taze satılırdı. Amma şimdiki halde yirmisi otuzu bir akçaya olacağı vakit daha yukarıda açıklandığı gibi depo edip azar azar satmağı kast ile birisini, ikisini ve nihayet dördünü, beşini bir akçaya satarlar. Ta sararıp yenemiyecek hale gelinceye kadar mevsim gereği meydana gelmez.
    Daima görmek ve gözetmekle görevli bulunan kimseler, her birinden her gün akçalar alıp göz yumduklarından müslümanlar taze hıyar yüzü görmezler. Günlerden kalmış, üzerlerine temiz olmayan sular saçılmış, buruşmuş hıyarları kimya gibi satarlar. Bazen öyle olur ki bir iki binini çok bekletmek yüzünden yabana dökerler, narhına göre satmazlar. Sair meyvalarda olan fahiş fiyat gibi bunda da müslümanları aldatırlar. Diye müslaman cemaatı şikayet ettiklerinden buna dahi eski kanun üzere narh konulup şartlarına uyulsun denildi.

    Engürü kavununun, Ankara kavununun ilkin iki okkası bir akçaya ve üç günden sonra üç okkası bir akçaya ve altı günden sonra altı okkası bir akçaya olacak. Nihayet sekiz okkası bir akçaya olacak.
    Karaca kavununun, ilkin iki okkası bir akçaya üç günden sonra üç okkası, altı günden sonra dört okkası, sonra altı okkası.
    Kaba kavunun, ilkin üç okkası bir akçeye, altı günden sonra beş okkası, sonra sekiz okkası, nihayet on okkası bir akçeye olacak.
    Karpuzun, ilkin dört okkası bir akçeye, iki günden sonra altı okkası bir akçeye, beş altı günden sonra sekiz okkası bir akçeye olacak.
    Kavun düvleği (kelek) ilkin üç okkası bir akçaya, üç günden sonra dört okkası, altı günden sonra beş okkası, on günden sonra yedi okkası bir akçaya olacak. Ve zikrolunan kavunun ve karpuzun ilkin narhı ne ise son harhı da aynı olacak. Ve olmadan ham halde pazara gelmiyecek, getiren olursa hakim onun hakkından gelecek. Kavun ve karpuzda eski kanun bu.
    Halen bu gidişten eser bulunmadı. Bozukluğun sebebi sorulunca eskiden alınan karşılıklar gibi bunda da rüşvet verirler. İstedikleri gibi satarlar. Amma rüşvet diye almaz her iki günde bir eksik sattın diye beş on akça alır, el çeker. Satan nasıl isterse satar, kimse gözlemez diye takva sahibi müslümanlardan kalabalık bir gurup şahadet ettiler. Sicillere bakılınca halkın söylediklerine uygun bulundu ve bozukluğun dört beş yıllık olduğu anlaşılarak deftere işlendi.

    Sebzeler:
    Gök baklanın, ilkin iki okkası bir akçaya, beş günden sonra iki buçuk okkası bir akçaya olacak.
    Aş kabağına, (Sakız kabağı) üç gün narh olmayacak üç günden sonra üç okkası bir akçaya, haftasında dört okkası, ikinci haftada beş okkası, üçüncüde altı okkası, dördüncü haftada sekiz okkası bir akçaya olacak. Kabak sekiz okka bir akçaya olduğunda koruğun bin dirhemi bir akçaya olacak. Ve koruk isteyene korum, kabak isteyene kabak satacaklar, koruğu kabakla satarız demeyecekler.
    Badincan (Patlıcan) Üç güne kadar on tanesi bir akçaya, haftasında yirmidört tanesi, ikincide kırkı, üçüncüde altmışı, dördüncü haftada sekseni bir akçaya olacak.

    Havuç, dört okkası bir akçaya olacak.
    Kelem (Lahana) İlkin dört okkası bir akçaya olacak, on günden sonra altı okkası, yirmi günden sonra sekiz okkası bir akçaya olacak.
    Bu yoldaki eski kanun da halen değişmiş. Değişikliğin nedeni ve zamanı ötekilerin aynıdır. Amma sebzeciler toplanıp dediler ki şimdiki halde biz bundan böyle eski narh üzere satmağa razıyız. Buna uyalım ve lakin eskiden kabak, korum ve havuç gibileri biz satardık. Dört beş yıl var ki pazarcılar da bizimle beraber satarlar. Bu sebepten aldıklarımızı iki bahasına alır ve zaruri olarak bahalıya satarız. Dediklerinden bunları eskiden olduğu gibi yalnız sebzeciler satsınlar denildi.

    Tatlılar:

    Helvacılar ve bilirkişileri topladıklarında dediler ki, geçmişte:
    Karma bademi helva (Bademle karışık helva) Okkası yedi akçaya ve diğer helvaların okkası altı akçaya ve herhangi bir helvanın okkasını dükkancılar dört buçuğa, ayak satıcıları dört akçaya ve üzüm helvasının okkasını üç buçuğa ve dışarıdan getirenler üç akçaya satardı. Teftiş sırasında hepsi değişik bulundu. Değişikliğin nedeni ve zamanı zikrolunduğu gibi. şimdiki halde eski narh üzere kararlaştırıldı. Riayet edilirse.
    Paludeciler, üzümün batmanını onbeş akçaya aldıklarında bir okka badem, dört akçalık zağfıran, altı akçalık nişasta konulup ve üç okka odun ve iki akçalık çeşitli malzeme ve dokuz akçalık şirrogan( afyon yağı) ve bir akça dükkan kirası ve beş akça işçi masrafı olunca paludenin ikiyüz yirmi beş dirhemi bir akça olurdu. Diye bilirkişiler söylediklerinde araştırılıp değişik bulundu. Nedeni eskiden anlatıldığı gibi. Bundan sonra eski narh üzere tesbit olundu.
    şerbet narlu, üzüm üçyüz elli dirhem bir akçaya olunca şerbet, beşyüzelli dirhemi bir akçaya olup üzümün bir okkası bir akçaya olursa şerbet yediyüz dirhem olurmuş. Bu da değişik bulundu. Nedeni belli. Halen emirler gereğince eski adet üzere kararlaştırıldı.

    Bakkallar:

    Bakkallar ve bilirkişileri ve şehir ileri gelenleri Meclise getirilip kabbandan alınan ve satılanların narhları sorulunca şöyle karşılık verdiler ki eskiden kanun şöyle idi: Haftada bir gün Belediye Reisinin adamı şehirlilerden bazı dürüst kimselerle kabbana gelip baldan, yağdan ve gayrısından ne varsa onu onbir üzerine narh verip sicillere kaydettirir ve narha aykırı bir hareket bulununca günahına göre hakkından gelinirdi. Dört beş yıldır görülüyor ki bu kanuna riayet olunmayıp her bakkal dilediği veçhile alıp satar nedeni yukarıda açıklandığı gibi akça alıp susmaktır. Dediler. şimdiki halde bundan böyle her mevsime göre onu onbir üzerine narh konuldu ki bu husus aşağıda belirtilmiştir.
    Süzme bal’ın batmanı (bir batman altı okka) doksan akçaya olursa okkası beş buçuk akçaya, batmanı seksen akçaya olursa okkası beş akçaya ve yetmişe olursa dört akçaya olacak.
    Sade yağı’nın, batmanı yüz otuz akçaya olunca okkası sekiz akçaya, batmanı yüz yirmi akçaya olursa okkası yedi akçaya ve batmanı yüz akçaya olursa okkası altı buçuğa olacak.
    Afyon yağının, batmanı atmış akçaya olursa okkası dört akçaya, yetmiş akça olursa okkası dört buçuğa, batmanı elliye olursa okkası üç buçuğa olacak.
    Emir Ali kayısısı’nın, batmanı yetmiş akçaya olursa okkası dört akçaya olacak.
    Garbi Kayısı’nın, batmanı elli akçaya olursa okkası üç buçuk akçaya olacak.
    Kuru üzüm’ün batmanı ondört akçaya olursa dörtyüz elli dirhemi bir akçaya olacak.
    Beylerce üzümü’nün, batmanı onbeş akçaya olursa dörtyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Reşidiye üzümü’nün batmanı onbeş akçaya olunca onun da dörtyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Kuru incir’in, iyisinin üç yüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Amaskene eriği’nin (Amasya eriği) batmanı yirmibeş akçaya olursa altıyüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Kara Aslan Eriği’nin, batmanı yirmi akçaya olunca üç yüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Aydın İli Zerdalisi’nin, batmanı beş akçaye olunca ikiyüzelli dirhemi bir akçaya olacak.
    Akşehir armudu, yükünün batmanı yirmibeş akçaya olursa ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak.
    Aydın ili armudunun, batmanı ondört akçaya olunca dörtyüz elli dirhemi bir akçaya olacak.
    Karaman zerdalisi’nin, batmanı otuz akçaya olunca ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak.
    Köfter’in, batmanı yirmisekiz akçaya olunca ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak.
    Pestil’in batmanı yirmibeş akçaya olunca ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak.
    Badem’in, batmanı altmış akçaya olunca okkası dört akçaya olacak.
    Vişne’nin, batmanı altmış akçaya olursa yüz dirhemi bir akçaya olacak.
    Pekmez’in, batmanı yirmibeşe olunca ikiyüzelli dirhemi bir akçaya olacak.
    Ceviziçi’nin, batmanı kırküç akçaya olursa okkası üç akçaya olacak.
    Ağda, ilkin ikiyüz dirhemi bir akçaya olacak sonra ikiyüzelli dirhemi bir akçaya olacak.
    Nişasta ve Keş’in, okkası daima bir akçaya olacak.
    Leblebi, dışarıdan getiren bir okka elli dirhemini bir akçaya, dükkancılar bir okkasını bir akçaya satacak.
    Sofya ve Karaman Peynirinin, kantarı, bir kantar 44 okkadır, doksan akçaya olunca yüzelli dirhemi bir akçaya olacak.
    Eşme peyniri’nin narhı ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olacak.
    Midilli Peyniri’nin okkası iki akçaya olacak.
    Lor Peyniri’nin, okkası iki akçaya olacak.
    Teleme peyniri’nin, ilkin üçyüz dirhemi bir akçaya olacak, sonra geldiğine göre artırılacak.

    Etler ve Yumurtalar:

    Tavukçular ve şehrin ileri gelenleri toplanıp eski kanun sorulduğunda karşılık olarak dediler ki İslambol’da çiğ tavuğun yüz dirhemi bir akçaya olursa Bursa’da doksan dirhemi bir akçaya olup hülasa aralarında on dirhem fark olurdu. Deyince sicillere dahi bakılıp seksen dirhem bir akçaya bulundu. Ve bundan böyle bu şekilde kararlaştırıldı. Kendileri de buna taraftar göründükten sonra, artık biz bu narh üzerine satmayız dediklerinde, eskiden bu narhla satardınız. Hususiyle bugün de taraftar oldunuz. Bu caymanın manası nedir?deyince karşılık olarak eskiden şöyle satardık ki birçok kimseler toplanıp bazılarımız satın alır, bazılarımız temizler, Belediye müstahdemlerine iki günde bir yedi akça verirdik. İstediğimiz gibi satardık. Ömer bin Mehmet ve Hasan bin Hüseyin ve Çakır bin Abdullah adındaki tavukçuların dört beş yıldan beri akça verdiklerini böyle söyleyip itiraf etmelerinden bu bu işdeki düzensizliğin ve değişikliğin nedeni ve zamanı anlaşıldı. şimdiki narh yetmiş dirhem bir akça olarak kararlaştırıldı. Madem ki koyun etinin narhı ikiyüz dirhem olacak, her ikiyüz elli dirhemi bir akçaya oluşunda seksen dirhem tavuk eti bir akçaya olacak, her ikiyüz elli dirhemi bir akçaya oluşunda seksen dirhem tavuk eti bir akçaya olacak. Ve vakta ki üçyüz dirhemi bir akçaya olacak, o zaman doksan dirhem tavuk eti bir akçaya olacak diye narh tayin olundu.
    Yumurta, kışın on tanesi bir akçaya, baharda ondördü bir akçaya, Ağustos’da on altısı bir akçaya olurmuş. Sonra bozulmuş. Nedeni ve zamanı yukarıda zikrolundu. Eskiden uygulandığı gibi kararlaştırıldı.

    Balıkçılar:

    Balıkçılar, bilirkişiler ve şehir halkı toplanıp eski kanunları sorulduğunda şu anlaşıldıki, geçmişte bir yük balığa iki akça baç-vergi- verdiklerinden sonra koyun eti narhı iki yüz elli dirhem bir akçaya olduğu tarihde sazan balığının bir okkası bir akçaya, yayın balığının beş yüz dirhemi, tuz balığının-deniz balığı-altıyüz dirhemi, İznik’in Akbalığının okkası bir akçaya idi dediler. Bundan böyle bu şekilde kararlaştırıldı. Fakat, bugüne kadar buna göre işlem yapılmazdı. Değişikliğin nedeni belli. Dört beş yıl varki balığın her yüküne adı geçen iki baç akçasından başka onbeş akça daha kararlaştırılıp konulmuş. Bundan böyyle yalnız baç akçasını verin. Sonradan konularını vermeyin. Eski narh üzerine satın Denildikden önce buna taraftar olmuşlardı. Sonradan kabul etmeyip yine eksik satarlar:

    Yemekler:

    Aşçılar ve Bilirkişilerle şehir ileri gelenleri toplanıp yemeklerin durumu sorulduğunda şöyle karşılık verdiler. Eskiden etin ikiyüz elli dirhemi bir akçaya olunca Yanni, çiğ etin yarısı ve çorbayla, olursa narh miktarının dörtte biri bir akçaya olup Tava Biryan’ın okkası üç buçuğa olacak. Asma koyun biryan’ının, okkası dört akçaya olup Kufe Kebası’nın, soğandan gayrı doksan dirhemi bir akçaya olacak. Ve kemikli Tandır Kebası’nın, yüzyirmi beş dirhemi bir akçaya olup şiş Kebabı, yüzoniki buçuk dirhem olurdu. Sonra bunların tümü bozulmuş. Düzensizliğin nedeni ve zamanı geçmişler gibidir. Halen eski narh kararlaştırıldı. Eğer uygulanmasına hüküm verilirse.

    Börekler:
    Börekçilerin bilirkişilerinden eski narh sorulduğunda dediler ki geçmişte koyun etinin narhı ikiyüz elli dirhem bir akçaya olduğu tarihde bir akçalık böreğe yetmiş dirhem et ve on dirhem soğan ve yüz dirhem hamur toplamı yüzseksen dirhem olup bir kile un hamuruna bir okka saf yağ ve bir akçalık biber konulurdu. Sonraları bozulmuş nedeni ve zamanı mükerrer. şimdiki halde eskisi gibi bırakıldı.

    Başların Çeşnişi:
    Bilirkişilerle toplanıp eski kanun var mıdır ne nasıldır? Diye sorulduğunda anlaşıldı ki bugüne kadar başlara narh verilmemiş. Öyle olunca bilirkişi vesair müslümanlar, çeşni tutulsun diye narh istediklerinden bilirkişilerden güvenilir, dürüst kişiler ile çeşni tutulup aşağıda açıklandığı veçhile narh yapıldı.

    Başçılar:
    Her gün tahminen altı yüz tane baş satılıp yüz tanesi parçasıyla kırkar akçadan tutarı ikiyüz kırk akça ve bu başların satıldığı dükkanlara günde ikiyüz iki akça kira ve onaltı yük odun ücreti doksan altı akça ve işçilere yemekleriyle ikiyüzkırk akça, paçaya konulan ekmek tutarı seksen akça ve tuz ve sirke gideri onaltı akça ve otuz üç akçalık serçin-sarmısak-gidüp bütün dükkanlarda, günlük masraf tutarı dokuzyüz yedi akça oldu. Ve satıldıkda dört parça ekmeğiyle bir akçaya ve bir baş, sirke ve ekmeğiyle bir akçaya satıldığı takdirde bin ikiyüz akça elde edilerek onaltı başçıya bir günde ikiyüz doksan akça düştü. Etin ikiyüz dirhemi bir akçaya olduğu dört ay bu narhla işlem yapılır. Ve dört ay da yüz başı ve dörtyüz paçayı yirmibeş akçaya alırlarmış bu tarihde bir başın, sirkesi ve yağı ve tiridi ve bir pulluk ekmeğiyle altı pula olması ve dört ay yüz başı paçasıyla onaltı akçaya alırlarmış bu takdirde ekmeği ve tiridi ile beş pula ve dört paçanın her mevsimde ekmeğiyle bir akçaya olması kararlaştırıldı.
    İnternetteki Kaynaklardan Yararlanılarak Derlenmiştir.

    http://soruvecevap.blogcu.com/turkiyenin-ilk-standarti-kanunname-i-ihtisabi-bursa-t-s-e-nedir-gorevleri_12881931.html

    Yorum tarafından okuz — 14/01/2009 @ 13:08 | Cevapla


Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers