Türklerin Gizli Anayasası: Töre

Töre nedir?

TÖRE KAVRAMININ MÂNÂSI 
 
Divanü Lûgati’t-Türk’de töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile “törü” şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır.1 

Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya töre’nin himayesindedir. 2

-Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür. 3- Bu bütün, yani kanunlar, millîdir. 4

Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir.5

- Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır. 6

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Töre’nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir. 7

- Ziya Gökalp, töre kelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre, Türk kelimesi “töreli” mânâsına gelebilir. 8

- Töre ile birlikte kullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonra İslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler, ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerini tutmuştur. 9- 
 
TÖRENİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ 
 
Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri müteamil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir. 10- 
 
Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve han’dır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Han’ın teşebbüsleri ile gelişir. 11- Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır. 12- Ancak buradan Han’ın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağan’ın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir.  
 
İslâmla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi islâm bilgini olan bir hükümdarın “birçok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır” demesinin sebebi de budur. 13- 
 
Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir. 14- 
 
Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Prof.Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı “El âdeti, Türkmen töresi” olarak dile getirmişlerdir. 15- 
 
SOSYAL HAYATTA TÖRENİN YERİ VE ÖNEMİ 
 
Orhun âbidelerinde, birçok yerde töre ve öneminden bahsedilmektedir.16 
 
“Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş”. 
 
“İli tutup töreyi düzenlemiş”. 
 
“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş”. 
 
“Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş”. 
 
Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?” 
 
“Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti”.  
 
Yine törenin önemini ifade etmesi bakımından Divanü Lûgati’t-Türk’de geçen ifadeler oldukça dikkate değerdir. Nitekim bu ifadelerden birinde devlet gitse dahi törenin bakî olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre vilâyet (devlet) terkedilir ama töre terkedilemez: “El kaldı törü kalmas”.17 
 
Bahaeddin Ögel, törenin devlet ve halk töresi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Çıkış noktası olarak da büyük oğlanla küçük oğlanın devlet ve millet hayatında ayrı yerlerinin olmasını almaktadır. Bu çerçevede eski Türk töresine göre, babanın tahtına daima büyük oğul çıkardı. Halbuki halk töresine göre küçük oğul önemlidir. Çünkü küçük oğlan, babasının evinde oturan ve baba ocağını devam ettiren çocuktu. 18- Ancak buradan iki törenin birbiri ile çatıştığı sonucu çıkmamalıdır. Zira, devlet hayatı için tecrübe, dirayet ve bilgi önemlidir. Bu vasıfları da en iyi taşıyan olarak büyük oğlan görülmektedir. Ayrıca küçüklerin büyüğe riayet etmeleri daha kolaydır. Ancak aile ocağının devamı meselesinde vazife tabiî olarak küçüğe düşmektedir. Büyüklerin sıra ile kendi ailelerini kurarak baba ocağından ayrılmalarıyla, en sona küçük oğlan kalmaktadır. Bununla birlikte, devlet hayatında büyük oğlandan yana bir törenin bulunmasına rağmen, Türk tarihinde liyakat da önemli bir faktör olarak yer aldığından, tahta küçük oğlanların geçtiği de görülmektedir. 
 
Törenin kendisini gösterdiği önemli müesseselerden biri de “ordu”dur. Halk ile ordunun bütünleşmiş olduğu Türklerde, konar-göçer hayat tarzı halkı her zaman dinamik olmaya zorlamış, böylece güçlü bir ordunun sürekli olarak hazır bulundurulması elzem olmuştur. İşte Kara-Han Oğlu Alman-Bet destanında, Alman-Bet babasına İslâmiyete girmesini teklif eder. Ancak babası reddedince, buralardan gideceğini söyler. Bunun üzerine babası il ve yurdunu toparlar ve oğluna hitaben şöyle der: 
 
“Gel, gitme ayrılma! Bu Geyik Kayası’ndan! 
 
Töremizle büyüdün, yuğruldun mayasından! 
 
Atamın yuvasından, Keçilerkayası’ndan, 
 
Gel gitme, ayrılma! Ananın yuvasından!”20 
 
Yine Çinliler Mete’den karısını isteyince, devlet ileri gelenleri bu duruma karşı çıkarken töreye vurgu yaparak Mete Han’a şöyle derler. “Bu Tung-hu’lar, töre diye bir şey tanımıyorlar! Bu defa da Hatunumuzu istiyorlar! Biz onlara derhal hücum ederek, hepsini ortadan kaldırmağı teklif ediyoruz!”21 
 
Töre müessesesinin önemi sadece töreye gösterilen saygı ve itaatten ibaret değildir. Aynı zamanda Türk devletlerinde töreyi bilenlere karşı gösterilen derin saygı da önemin bir göstergesidir.  
 
SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE TÖRE 
 
Töre, sosyal bütünleşmenin temel kaynağıdır. Bilhassa normatif bütünleşmenin temel kaide ve teamüllerini töre sunmaktadır. Törenin buradaki etkisi, geleneği temsil etmesinden doğmaktadır. Çünkü, bu normun oluşması ve kabul görmesi onun gelenekselleşmesine bağlıdır. Gücünü geçmişten alan norm etkilidir ve kendi merkezi etrafında birleştiricidir. Bu çerçevede en güçlü normlar töre olarak nitelendirilmektedir. Töre buradaki gücünü, uzun geçmişe sahip olmasından ve görmüş olduğu genel kabulden almaktadır. Sosyal bütünleşmeyi temin etmesi açısından Divanü Lûgati’t- Türk’de törenin yayılması ile birlikte şaşkın kişilerin ayılacağı, kurtla kuzunun birlikte yürüyeceğini belirten şu dörtlük dikkate değerdir. 
 
“Endik kişi? 
 
El törü yetilsün 
 
Toklu böri yetilsün 
 
Kadhgu yeme savılsun.” 
 
Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur. 
 
TÜRK YÖNETİM SİSTEMİ OLARAK TÖRE 
 
Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.24 Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise “Töre” bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini “töre”nin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin “nevi şahsına münhasır” bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.25 
 
GEÇMİŞLE GELECEĞİN ODAĞINDA TÖRE 
 
Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukukî normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkânlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktır. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini korumuştur.26 Dolayısıyla töre’nin geçmişi binlerce yıl öncesine kadar dayanır. Mete, Attila, Tüng-yabgu, Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar hep örfî kanunlara (töreye) tâbi olmuşlardır.27 Dolayısıyla, bozkırlardan Anadolu’ya, binlerce yıl esas noktaları aynı kalmış bir töre mevcuttur.  
 
Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve “meclis”lerin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebilmekteydiler. Bununla birlikte, töre’nin anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, bunlar; Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversellik)”dir.28 İşte binlerce yıl devam eden esaslar da bunlardır. 
 
Töre sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Farklı boyut ve unsurlarıyla bugün de yaşanıyor olması, onun geçmişte kalmış olmadığını gösterir. Dolayısıyla töre, tarihin tozlu sayfalarında kalmadığı gibi, müzelik kıymetlerden ibaret de değildir. Töre, ulu bir çınar olan devleti ayakta tutan, heybetli kılan ve güçlü yapan bir köktür. Bu kök ne kadar derinlere dalmışsa, çınar da o kadar dayanıklı ve heybetli olur. Ancak günümüzde töre ile ilgili olarak yapılan propagandalar gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzaktır. Gerek filmlerde gerekse şarkılarda töre, son derece yanlış olan, insanları mutsuzluğa ve acılara gark eden bir gelenek olarak ele alınmaktadır. şarkılarda töreden dolayı ıstırap çeken insanın feryadı dile gelmektedir. Filmlerde ise töreyi temsil eden insanlar asık suratlıdır. Bu suretle telkin edilen, törenin kötü yüzünün olduğudur. Yine tiplemeler, töreden dolayı muzdarip olan insanların portresi ile doludur. 
 
Halbuki yaşayan törenin iki temel boyutu vardır. Biri davranışlarda ya da müesseselerde vücut bulan, diğeri ise gelecekle alâkalı olarak hedef belirleyen ülkü boyutudur. Birinci boyut bugünün en kusursuz bir biçimde yaşanmasını temin eder ve fonksiyonerliği sağlar. Ülkü ise, geleceğin inşası için elzemdir. Ancak, geleceğin inşası geçmişten kopuk olmamalıdır. Aksi takdirde hedefler, yıkıcı ve bölücü ideolojilerin hizmetkârlığına yol açabileceği gibi ham düşüncelerle dolu, tatbiki mümkün olmayan hayâllerden ibaret de olabilir. Töre içerisinde yer alan ülkü, içinde geçmişi de barındırdığı için, gelecek ham hayâllerle belirlenme yerine, olgun bir gaye ile çizilmektedir. Çünkü töre bu birikimdir. Binlerce yıllık bir geçmişinin olması, onu daha az kusurlu yapmaktadır. Dolayısıyla da geçmişle gelecek arasında temel bağdır ve gelişmenin temel kaynağıdır. Töre, Türk milletinin hafızasıdır. Hafıza-i beşer nisyan ile malûl ise de, millet hatırlama ile bâkidir.

http://isletme07.files.wordpress.com/2008/05/tore_kavraminin_manasi.doc

TÜRK KÜLTÜR VE TEMELLERİ

 Tarihte insanlığın ilerlemesini, üç öğe sağlamıştır. Hız’a sahip olma, hukuk fikri ve demirin işlenmesi. İlk iki unsur insanlığa manevi ilham kaynağı, sonuncusu da uygarlığın önde gelen malzemesi olmuştur. İnsan kültürünün bu iki önemli unsuru, varlığını Türklere borçludur. Bir bozkır kavmi olan Türkler, tabiatın çok kısır olduğu bu bölgede geçimlerini uzak mesafelerden sağlayabilmek için vahşi hayvan olan atı terbiye ederek insanlığın emrine vermişlerdir. “At sırtında geçen bir hayat, baş döndüren bir sür’at, yayladan kışlağa ve kışlaktan yaylaya doğru sürüp giden bir kovalamaca, onların günlük ve olağan hayatları idi. Onlar için olağan olmayan şey, ufuktaki dağlar ile vadilerin ötelerinde, uzanan ülkeleri görememe ve çeşitli zenginlikleri elde edememe idi[1].
 
 Kısacası “göçebe Türkler tarafından, en eski çağlardan beri yetiştirilen at, tüm kültüre yön veren, en önemli tesirdir. Atın ehilleştirilmesi olmadan eski çağ ve erken orta çağın büyük ölçüdeki kavim göçü tasvir dahi edilemez”[2].
 
 Geniş bozkırlarda büyük ve dağınık sürüleri sevk ve otlakları koruma mücadelesi Türkleri devlet yönetiminde tecrübe sahibi yapmış ve bu durum, o bölgede bütün insanlara hükmetme duygusunun da doğmasına sebep olmuştur. Böylece, yanyana ve bir arada huzurla yaşayabilmek için fertler arasında asabiyet bağının oluşmasının zorunlu olduğu inancı ilk olarak eski Türk kavimlerinde hissedilmiştir. “Bundan dolayı yeryüzünün ilk devletleri Türkler tarafından kurulmuş, yani Türkler dünyada `amme hukukunu’ vaz eden ilk millet olmuştur”[3].
 
 Bu geçmişten geleceğe bütün Türklerin sosyal hayatlarını düzenleyen, onlara kural koyan, devletin gücünü de temsil eden Türklerin töre dedikleri devlet düzenidir. Ziya Gökalp de töreyi şöyle tanımlar: “Atalardan kalan bütün kuralların toplamı”. Töre yazılı yasaları kapsadığı gibi alışkıları (teamülleri) de içine alır. Töre; hukuksal töre, dinsel töre, ahlaksal töre gibi birkaç bölümden oluşmaktadır”[4].

“Türk töresini kaybetme”, Türk milleti için de söz konusuydu. Devletsiz, kağansız kalmış bir millet, töresini de kaybetmiş oluyordu. Nitekim Bilge Kağan, Orhun Abideleri’nde Türk töresini şöyle tarif eder; “… (Türk Milleti’nin) kağan olarak oturdum. “Ölecek miyiz?” diye düşünüp üzülen Türk begleri ile Türk beyleri (bana) dönüp, sevindiler! “Bulanmış gözleri” canlandı! Beni gördüler! (yani bana bağlandılar). “Ağır töreleri”, (düzenledim), yürürlüğe koydum. (Dünyanın) dört bucağındaki “milletleri” de (düzene koydum)!…[5]
 
 Bilge Kağan Yazıtları’nda da ifade edildiği üzere, “Eski Türk devlet geleneğinde Töre ilahi kaynaklı hakimiyetten (kuttan) ayrılamazdı. Özellikle devlet kuran her Kağan mutlaka bir töre koyardı. Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin bir hükümler birliğidir. Töresiz bir ilin ya da devletin varlığı mümkün değildir”[6].
 
 Türk kültür yapısının en hassas ve ince dokusunu “Türk Töresi” oluşturur. “Töre, milli toplumda ferdi ve sosyal ilişkileri düzenleyen, ferdi disiplin ve otoriteye bağlayan, milli barış, dayanışma ve beraberliği sağlayan bir kültür kurumudur. Yabancı kültürler önce bu değer sistemini yıkmak isterler”[7].
 
 Türk töresi rastgele, tesadüfen meydana gelmiş şeylerden ibaret değildir. Bunlar ayrılmaz bir şekilde milletin varlığına milletin ortak düşünce, duygu ve kanaatlerine bağlıdır. Töre, Türk milleti ile birlikte doğar, milletle gelişir ama asla milletle yok olmaz. Kısacası “İl gider, töre kalır”. Türk kültürünün temelini oluşturan, sonuncu unsur ise, “demir”dir. Bu maddenin ilk defa eski Türk yurdu olan Altay Dağları’nda bulunduğu ve yeryüzüne dağıldığı artık bilinen bir gerçektir.
 Türkler dünyanın ilk demirci kavmi olarak bilinir. Demirin eritilip istenilen şekil verilmesiyle birlikte, insanlık aleminde uzun ve parlak bir dönem açılmış oluyordu. Demir Türk uygarlığının ilk simgesidir. “Göktürkler ile Oğuzlar’ın ataları demirci idiler. Demirciye Moğollar “Darhan” derlerdi. Dokuz atası demirci olan adam şaman olurdu. Şamanların büyüklerine Tarhan adı verilirdi. Bundan anlaşılır ki demircilik eski Türklerce sanatların en saygınıydı”[8].
 
 “Demircilik ile ilgili bir takım merasimler de eski Türkler arasında önemli bir yer tutardı. Her yıl belli bir günde İlhan, demir merasimi için bir demir parçasını akkor haline gelinceye kadar ocakta ısıtırdı. Demir, bu hale geldikten sonra, İlhan’a ait “altın örsün” üzerine konulur. İlhan, altın çekici alarak, bunun üstüne vururdu. Bundan sonra, koşullar, toylar, şölenler yapılırdı. Bu merasimler hudutta da yapılır. Ülkeye dışardan girmek isteyen bir yabancı elçi, bu merasimi yapmadan giremezdi”[9].
 
 Demircinin Türk toplumunda ne kadar önemli konumda olduğunu tarihe ışık tutan bütün Türk destanlarında görmek mümkündür. Nitekim, Türk sosyo-kültürel yapısını en iyi işleyen destanlardan biri olan Manas Destanı’nda da anlatıldığı üzere; “Her akına çıkmadan önce Manas kendi demircisine gider, kılıçlarını biletir, silahlarını tamir ettirir ve öyle yola çıkardı. Nogay-Han’ı Yoloy’u mağlup ettikten sonra, onun iki kızını esir ederek yurduna getirmiştir. Bu Han kızlardan birini, teşekkür ifadesi ile demircisine vermiş ve diğerini de oğluna nikahlamıştı. Manas, demircisini Darkan yani Tarkan, saygı deyimi ile çağırırdı. Çünkü Tarkanlık hükümdar tarafından verilmiş çok yüksek bir üstünlük unvanı idi. Onların bu rütbesi de nesilden nesile sürüp giderdi”[10].
 
 Bu açıklamalarda demirciliğin hem dini ve inanç sistemleriyle ilgisi bulunması hem de rütbelerin babadan oğula geçmesi, Osmanlılar’ın ilk dönemlerinde kurulan lonca yani esnaf teşkilatlarının izlerini taşımaktadır. Nitekim, ahilik teşkilatı üzerine araştırma yapan bazı ilim adamlarına göre, kelimenin kökeni Orta Asya kaynaklıdır ve taşıdığı mertlik, alplik, yiğitlik, eli açıklık, konukseverlik hasletlerinin ifade ettiği sanat ve ticaret kurallarının Orta Asya Türkleri arasında çok yaygın oluşunu göstermektedir[11].
 
 Belirtmek gerekirse, toplumları uygarlığa yöneltme yolunda en kesin tesirler yapmış olan bu üç temel unsurun Türk kültürüne özgü özellikler olduğu görüşü bütün dünyada genel kabul görmüş bir mütalaadır. “W. Koppers, O. Menghin başta olmak üzere, bir kısım batılı bilginlerce “Altaylılar” tarafından yaratıldığı ifade edilen ve dünyanın ilk yüksek kültürü olarak tanınan bu Türk (Bozkır) Kültürü, taşıdığı beşeri değerler sebebiyle süratle etrafa yayılarak kısa zamanda doğuda Moğolları ve Kuzey Çinlileri, batıda Hind-Avrupalıların bazı kollarını tesir altına almış ve bir medeniyet vasfı kazanmıştır. Böylece milattan önceki binlerden, milattan sonra XIV.-XV. yüzyıllara kadar Avrupa ve Asya’nın step bölgelerinde hakim olan ve son Avrupa ilmi literatüründe “La civilisation des Steppes” tabiri ile yer almaya başlayan Bozkır Medeniyeti, adları geçen Batılı araştırmacılara göre, dünyada mevcut ilk medeniyettir. Daha da mühimi batı medeniyetinin doğuşunda birinci derecede amil oluşudur[12].
 
 KAYNAKLAR


 Gökalp, Ziya, “Türk Töresi”, (Haz..: Yusuf Çotuksöken), İnkılap
 Yay., İstanbul 1977.
 “Türk Uygarlık Tarihi”, (Haz..: Yusuf Çotüksöken),
 İnkılap Yay., İstanbul 1981.
 Kafesoğlu, İbrahim, “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri”, Hamle Yay.,
 İstanbul 1995.
 Karaca, Kurt, “Milliyetçi Türkiye”, Emet Matbaacılık, Ankara 1976.
 Ögel, Bahaeddin, “Türk Kültürünün Gelişme Çağları”, Türk Dünyası
 Araştırma Vakfı Yay., İstanbul 1988.
 “Türk Mitolojisi I”, Türk Tarih Kurumu Basımevi
 Yay., Ankara 1993.
 Türkdoğan, Orhan, “Türk Tarihinin Sosyolojisi”, Turan Yay., İstanbul
 1996.
 
 Cemal EROĞLU
 Sakarya Üniversitesi

vatanseverler.net/index.php%3Ftopic%3D2089.0+T%C3%BCrk+T%C3%B6resi&hl=tr&ct=clnk&cd=55&gl=tr

YAZISIZ HUKUK: TÖRE

Eski Türklerde yazılı hukuk yoktu. Türklerin âdet, gelenek ve göreneklerinden oluşan yazısız hukuka “töre” (türe) denilirdi. Bununla beraber, törenin anayasa niteliğinde, adalet, eşitlik ve iyilik gibi değişmez ilkeleri vardı. Uygurlarla birlikte hukuk daha sağlam ve şekilci bir nitelik kazanmıştır. Ticaret hayatının gelişmesi, kişiler arasındaki ilişkilerin “kanıtlanabilir” nitelikte olmasını gerektirdiğinden yazılı ve tanıklı sözleşmeler önem kazanmıştır. Türklerin ceza işlerinin kesin hükme bağlanması ve devlet tarafından takip edilmesi toplumda ”kan gütme” geleneğini de engellemiştir.

http://www.sosyalbilgiler.biz/forum/index.php?topic=6312.0;wap

          KARA BODUN

 

         Bozkır Türk “il”ini açıklarken, “kara-bodun; Tarhanlık” ve “Orun-ülüş” meselelerini de kısaca aydınlatmak gerekmektedir.

         Kitâbelerde bodun tabiri bazan “kara” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Buna karşılık birde ak-beğ ? ifadesinin bulunuşunu Türk toplumunda bir “asiller” sınıfının varlığı hususunda yorumlanmasına sebep olmuş gibidir (meselâ, H. Namık Orkun, son ibareyi “asil beyler” olarak çevirmiştir). Devlet idaresinde hâkana en büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nisbetle üstün tutulması tabii ise de bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarılması zordur.

        Nitekim kitabelerdeki hitâblarda çok kere devlette büyük memuriyet makamlarını işgal eden “buyruk”lar, bey’lerden önce yer almaktadır. Türkçe’de “kara” sıfatının aslında aşağı bir dereceyi değil, aksine, büyük, yüksek seviyeyi belirttiği görüşü de ileri sürülmüştür (ve Kara Han, Kara Ordu, Karaton gibi örnekler verilmiştir). Buna göre kitabedeki ifadeleri, “asıl, kalabalık bodun” diye mânâlandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve buna nazaran sayısı şüphesiz az olan beyler “ak” oluyor demektir. Eski Türk devletlerinde bazı yüksek memuriyetlerin ırsî olduğu iddia edilmiş ise de “beğ”liğin babadan oğula geçtiğine dair açık bir delil bulunmuyor (hükümdâr sülâlesine mensup olanlar hariç).

       Dede Korkut’da açıklandığına göre, bey olabilmek için, kan dökmek (mutlaka savaşa katılmak değil, meselâ, vahşi bir hayvan öldürmüş olmak) aç doyurmak, çıplak giydirmek lâzımdır. Şartlar bunlardan ibarettir.

       Kitâbelerdeki “Kagan, âilesi, bodun, şadabıd beyler, tarhanlar, buyruk beyleri, Dokuz-Oğuz beyleri” ifadesi, bir “sınıf” hiyerarşisi değil, doğrudan doğruya devlet içinde idare edilenlerden, idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır. Bozkır kültüründe hâkim zihniyetde bunu gerektirir.

       Beylerin ve buyrukların vergilerden veya başka herhangi bir mükellefiyetden muaf tutulduklarına dâir bir işaret yoktur. Tabgaçlar’dan beri mevcut olup da Gök-Türk imparatorluğunda bir yeri olan “tarhan” (sivil ve asker nâzır, bakan, Tonyukuk’un ünvanı: Boyla bağa Tarkan)’lar da, bizim tarih literatürümüzde yaygın kanaatin aksine imtiyazlı değil idiler. Tarhanlar, daha sonraları, Moğollar devrinde imtiyazlı duruma gelmişlerdir.

       Bunun gibi, Türk kabile teşkilatında mühim rol oynadığı ileri sürülen “Orun” (mevkii), yani belirli kabilelere mensup şahısların meclislerde, büyük toplantılarda, toy (resmi ziyafet)’larda belirli yerlere oturması ve böyle toplantı ve ziyafetlerde yiyecekleri yemeklerin belirli olması, her birinin koyunun belirli yerlerini yemeğe mecbur bulunması (ülüş) meselesi de daha sonraki devirlerde örf hâline gelmiş olsa gerektir. Daha doğrusu Moğol devrine ait uygulamalar olsa gerektir. Çünkü bu hususlar yalnız Moğol devri tarihçisi Reşidü’d-din (öl. 1318)’in eserinde yer almış olup, daha önceye ait Türk vesikalarında, Orhun kitabelerinde, Kutadgu-Bilig’de bu yolda yoruma elverişli hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

      Bozkır bodun teşkilâtında birliğe daha sonra katılan her boyun umumiyete sınırlarda yer aldığı ve bunların, tehlikenin daha kesif bulunduğu ön saflarda savaşa sürüldüğü doğrudur. Fakat bu gibi boylar bu “mevki”lerini ebediyen muhafazaya mahkum olmayıp, yeni iltihaklar neticesinde, öndekiler geri çekilerek, bodun’un diğer üyeleri ile eşit duruma gelmektedirler.

      Asya Hun İmparatorluğunda 5 Hun kabilesinin Tanhu âilesi ile akrabalıkları göz önüne alınarak-“imtiyazlı” durumda görünmüş olmaları da, ancak bu mekanizma ile izah olunabilir. Devletin kuruluşunda hizmeti geçmiş olan kesimlerin emir ve kumanda mevkilerini alarak idareci durumuna geçmeleri ve dolayısıyla devlette idare edilenlere nazaran nisbî bir farklılık göstermeleri tabiîdir. Bu sosyolojik kâide hiçbir zaman ve hiçbir yerde değişmemiştir.

      Bozkır Türk devletinde ‘insan unsuru’nun çeşitli hak ve hürriyetlerle donanmış olması Türk devletinin kuruluş tarzı ile ilgilidir. Bozkır Türk devleti her hangi bir âilenin kılıç zoru ile meydana getirdiği bir yığınlar topluluğu değil, fakat idarecilerle iş birliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri, iştiraki ile gerçekleşen bir siyasi teşekküldür. Türk devletinin nasıl kurulduğu meselesine, II. Gök-Türk devletinin meydana gelişini anlatan kitâbelerdeki satırlar ışık tutacak mahiyettedir:

     “Babam Kağan (İlteriş) 17 er ile harekete geçti. Haberi işiten dağdakiler, ovadakiler toparlanıp geldiler, 70, sonra 700 kişi oldular… (Hakanlığı) atalarının törelerine göre kurdular… ” (Kül-Tegin, Bilge), “Gelenlerden bir kısmı atlı, bir kısmı yaya idi”, “Dâvete katılanlardan biri de bendim” (Tonyukuk).

      Böyle kurulan bir devlette tabiatiyle halk, hak ve hürriyetini isteyecek ve başında bulunanlardan bekleyecekti. Türk devletinde halkın bu istekleri töre’nin tatbiki ile gerçekleşiyordu. Umumiyetle “kanun” mânasına alınan töre (aslı, törü) eski Türk hukukî hükümlerinin bütünü olup sosyal hayatı düzenleyen “mecburî” kaideleri ihtiva ediyordu. Orhun kitabelerinde “töre” kelimesi 11 yerde geçmekte, bunun 6’sında “il”ile birlikte kullanılmaktadır. Diğer 5 yerde de yine “il”ile alâkası açıkça belirir. Demek ki, Türk devleti kanunlara (töre hükümlerine) bağlı bir kuruluştur.

      Devletin varlığı töre ile kaimdi: “… Devleti ellerine alıp töre’yi tesis ettiler… Ey Türk Bodunu! Devletini, töreni kim bozabilir?… Kazandığımız devlet ve töremiz öyle idi… Devletini töresini terk etmiş… O (İlteriş) atalarının töresine göre bodunu teşkilâtlandırdı… Töre gereğince amucam tahta oturdu…” Töre hükümleri değişmez kalıplar değildi. Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve tabii “meclis”lerin onayı alınmak üzere, yeni hükümler getirebilirlerdi. Asya Hun’larında Mete, Gök-Türkler’de Bumin ve İlteriş ve Tuna Bulgar devletinde Krum böye yapmışlardı (Krum Hanın kanunları). Bütün Türk lehçelerinde ortak olan ve sonra Moğolca’ya da geçen töre tabiri şimdiki bilgimize göre Tabgaçlar’dan beri mevcuttu ve aslî söylenişi olan törü şeklinin daha eski bir devre götürülmesi mümkündür.

     Hükümleri maalesef o çağlarda yazılamamş olan töre’nin ana-yasa mahiyetindeki prensipleri Kutadgu-Bilig’in yardımı ile tesbit edilebilmektedir. Bu prensipler şunlardır: Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversel’lik).

 

http://www.ozturkler.com/data/0001/0001_17_10.htm

TÖRE NEDİR?

Töre Üstüne Bir Genel Düşünce

Toplumsal ve örgütsel varlık olarak biz insanları biçimleyen, bizleri nitelendiren içinde bulunduğumuz  sosyal yaşam koşullarıdır. Bu sosyal yaşam koşullarıyla doğrudan bağıntılı olarak beslenen kendimize özgü davranışlarımızı dışa vurarak adına “yaşam” dediğimiz kavramı gerçekleştiririz. Bu yaşamımız, şeylerin (her şeyi kastediyorum) bizim için ne ifade ettiklerinin toplamıdır.  Örneğin benim için “A” ifade eden bir şey, bir başkası için “B”, bir başkası için de “C” ifade edebilmektedir ve ben, benim için ne ifade ettiğini yansıtırım. Bu, bizim özel yaşamımızdır. Özel yaşamlarımızın toplamı ise, toplumsal yaşamı oluşturur.

 Ünlü Alman filozofu Hegel, “Sarayda başka düşünülür, kulübede başka” derken aslında toplumsal farklılaşmaya ve onun getirdikleri olan bu farklı anlayışlara dikkat çekiyordu. Bu ifade / anlayış biçimleri “dış dünyaya” bizim somut davranışlarımız olarak yansır. 

Toplumun yazılı olmayan yasalarının önemli bir bölümünü içeren töre, kültürün (Bkz. Kültür Nedir? isimli yazım) spesifik formlarından biri olarak her ülkede (kimi benzerlikler ve bazı aynılıklar olsa da) farklıdırlar. Aynı kültürel etkileşimde / değişimde olduğu gibi töresel etkileşimlerde / değişimlerde de esas olarak birebir bir  takip söz konusu olamaz. Bu gibi özgül durumlarda kesin olarak “basitten karmaşığa” yolu izlenir…

İlkel Komünal Toplum döneminde oluşan ve insanlıkla birlikte yok olacak olan töre (doğrusu ve yanlışıyla, fazlası ve eksiğiyle), insanların başta toplumsal olaylar ve ilişkiler olmak üzere bireylerin birbirlerine karşı (isteyerek veya istemeyerek) izlemek zorunda oldukları davranışları yönlendiren sosyal bilinçlerden biri olarak yerini sağlama almıştır. 

Töre cinayetlerine ya da dini nitelik taşıyan recm cinayetlerine istediğimiz kadar karşı çıkalım; bu karşı çıkış “bizim doğrumuz”dur; bunu uygulayan ve uygulatanlar için doğru olan, “insan ve tanrı yararına” (!!) olan o cinayetlerdir.

İyi de nedir bu töre?

İşte törenin tanımlamalarından birkaç örnek:

“1 .    Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet:

2 .    Bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adap.”

Törebilim ne demektir?

“Yarar, iyi, kötü vb. sorunları inceleyen, töre ile ilgili bir davranış yasası geliştirilen, neyin uğrunda savaşılmaya değer, yaşama neyin anlam kazandırdığı, hangi davranışın iyi ve hangisinin kötü olduğu gibi sorunları kendine konu edinen bilim, ahlak bilimi, ilmiahlak, ahlakiyat, etik.”

Prof. Ünsal Oskay ise şöyle tanımlıyor:

“Töre, denenmiş belli bir hayat biçiminin işleyişini sağlamak için, geleneğin geçerli olduğu anlaşılmış kurallarını haklaştıran bir türü. Töre, değişmenin yavaş olduğu topluluğun ve o topluluğu kuşatan dış dünyayla ilişkilerinin muhafaza edilmesi için, içeride kutsanması gereken bir manevi değerler manzumesini taşır. Bu, karı-koca ilişkisini kuşatan kayınvalide, kayınpeder, dayılar, amcalar, vs arasında olur çünkü, modern kapitalist dönemden önceki tüm maddi ve manevi değerlerin üretimini denetleyip gerçekleştiren en asli organizasyon biçimi hanedir.”

 Bu da bir başka tanımlama:

“İnsanların şu ya da bu alandaki yaşayış tarzlarını düzenleyen, çok uzun bir zamandan beri yerleşmiş bulunan değişmez davranış kuralları (Örneğin bir konuğun ağırlanması, evlenme, bayram şenlikleri, vb.). Töreler bir halkın tarihi, ekonomik aktivite, doğal iklim koşulları, sosyal pozisyon,. Dinsel görüşler, vs. tarafından etkilendirilirler. Sosyalist toplum kendi öz törelerini forme eder ve bazı eski töreleri korur. Geçmişin bütün töreleri ilerici olamaz. Sosyalist toplum, örneğin, feodalizm döneminde doğmuş olan, kadınların onurunu kırıcı törelerle mücadele etmek zorundadır. Töre bir sosyal alışkanlık gücüne sahiptir ve insanların davranışını etkiler. Sosyal bir karakter taşıdıklarına göre töreler sosyal bir evrime uğrarlar.”

Bakınız: M. Roshental, Felsefe Sözlüğü

Zaman verilmese de, belli bir tarihsel geçmişe sahip olma zorunluluğu çok açık belirtiliyor. Bir anlayışın, bur uygulamanın “töre” olabilmesi için geçerli bir zaman dilimidir bu… Bu zamanın ne kadar zaman  olması gerektiği sorusunun yanıtını törebilimcilere bırakıp sohbetimize devam edelim:

Bizim gibi yarı sömürge, yarı-feodal bir niteliğe sahip ülkelerin toplumlarında uygulanan törelerde bir çok şeyin yanı sıra ön plana çıkan birkaç konu var:

1. Cinsellikle ilgili töreler (fuhuş, nikahsız evlilik ve çocuk, zorla evlendirme, miras, vb.),

2. Yönetimle ilgili töreler ( Aşiret, dini veya siyasi örgütlenmeler ya da kısaca mülkiyetin ve beraberinde olanların yönetimi)

3. Ataerkillikle ilgili töreler

4. Kan davası, vb. vb…

Kuşkusuz bu maddeleri çoğaltabiliriz.

“Törelerimize sahip çıkalım”, “bizim töremiz bunu emretmez”, “törelerimize göre…”

Bu şiarları da istediğimiz kadar çoğaltabiliriz törelerimize sahip çıkma adına.. Ama tanımlamalardan ve doğrudan pratik yaşamımızdan da anlaşılacağı üzere her töre iyi değildir. İyi olanlarla iyi olmayanlar arasında bir ayraç kullanmamız şarttır, çünkü töre genel bir kavramdır ve içinde irili ufaklı binlerce alışkanlık barındırır. 

Bir başka ulusun erkeklerinin etek giymesi nasıl ki bizde “tuhaf” karşılanıyorsa örneğin bizim de gidip evliya oldukları söylenen kişilere ait  mezarlıklarda ya da yolun kenarındaki her hangi bir ağacı “dilek ağacı” haline çevirmemiz Suudi Arabistan halkınca  “tuhaf” karşılanmakta ve “mezara tapanlar” olarak nitelemektedirler.

Her olgu, her davranış, her alışkanlık sadece ve sadece kendi zaman ve mekanı içinde yorumlanmalı, öyle değerlendirilmelidir. 

İlk paragrafımda da belirtmeye çalıştığım gibi aynı şey benim için “A” ifade ederken bir başkası için “B” ifade ettiğinden ve bunlar “bizim için doğru” olduğundan ne etek giyenler küçümsenebilir, ne de evliya mezarlarından medet uman bilinçsiz halk küçümsenebilir.. Küçümsemek, yapılan ilk büyük töresel yanlıştır. Ayrıca, şu an için doğru olan bir şey, bir başka zaman dilimi içinde tamamen yanlış hale de gelebilmektedir. Küçümsemek yerine dilimizin döndüğünce bu insanlara örneğin bir mezarlığın ya da çeşitli renklerde bez bağlanan “dilek ağacı”nın bizlere yardımcı olamayacağını, onun yerine bilimi kullanmamız gerektiğini anlamalı / anlatmalıyız.

http://forum.dostlukvadisi.org/index.php?topic=12017.0;wap

 TÖRE CİNAYETİ VE TÖRENİN KATLEDİLİŞİ

Milay KÖKTÜRK

Kültür değerleri veya onların gelenek, görenek, adet ya da örf/töre şeklinde kategorileşmiş biçimleri ne alay konusu yapılmalı, ne de bireyin tepesine asılmış bir kılıç olarak gösterilmelidir
Son günlerdeki gündemimiz töre…
Ne zaman özellikle Güneydoğu’da kadınların trajedisini yansıtan çarpık bir hadise olsa, her şey gelip töre tartışmasına dayanıyor. Gerçekten de tartışma yaratan hadiseler “töre” gereği icra edilen, ama akıl ve vicdanın asla kabullenemeyeceği türden! Düşününüz ki tecavüz mağduru gencecik bir yürek, mağduriyete yol açandan hesap sormak yerine katlediliyor. Ya da birbirini seven iki kalp, işin içinde ahlaki düşüklük olmaksızın, bir yuva kurmak için kaçtıklarında, kadın ölüme mahkûm ediliyor. Özellikle bu türden olaylar, feodal yapının egemen olduğu Güneydoğu’da yaşanıyor.
Bu hadiseler üzerinde çok söz söylendi. Bizim amacımız ise bunlara yenisini eklemek değil, bu trajik olayların gündeme taşınma biçimini ele almak…
***
Ekranlarda aşiret dizileri eksik değil. “Bu topraklarda başka bir hayat yaşanır… vs. vs.” diye ekrana düşen bu ve benzeri diziler, aşiret kültürü ve zihniyetini kutsamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Hemen hepsinde, ilkel düşünme ve yaşantı biçimi adeta erdemlilikle donanmış olarak tanıtılıyor. Oryantalistlerin Doğu ilgilerinin merkezinde yatan “gizemli, büyüleyici bir dünya” tasarımını bu türden dizilerde de görmek mümkün. Elbette bu ve benzeri görsel yapımlarda sunulan tablo Türkiye’nin bir gerçeğidir, ama tüm ülkenin değil! Bu tablo Türkiye ortalamasının neredeyse yarım yüzyıl gerisinde kalmış bir yaşama ve düşünme biçimini yansıtmaktadır. Elbette bu türden yapımların, senaryo yokluğundan ya da uygun senaryoların Güneydoğu bölgesindeki yaşama ortamına dayanarak yazılabilmesinden dolayı sahneye konduğunu düşünmek mümkün değil. Bunun belli bir amacı olmalı! Bu da başka bir yazının konusudur.
***
Töre nedir?
Töre ya da diğer adıyla örf, bazı değer ve ilkelerin mutlak yaptırım kazanmış biçimidir. Kültür dünyamızdaki her ilke ve değer, belli bir yaptırım özelliğine sahiptir. Bunlardan bazılarının ihlalinde, bireye hafif yaptırım, bazılarının ihlalinde ise ağır yaptırım uygulanır. İşte bu ikinci kategoridekiler töre/örf diye adlandırılır. Toplum bireye böylece “mutlaka yapmalısın” ya da “uymalısın” diyerek, kendi değer ve ilkelerinin geçerliliğini sürdürmesini sağlar. Yani diğer sosyal kaideler gibi töre de sivil toplumun hukuku, yazısız hukuktur. Onda kesin bir emir formu vardır. İhlali halinde bireyler kendilerine uygulanan yaptırımın altından kalkamayacaklarını bilirler. En genel ve köklü değerler manzumesi olarak gelenek, insan ilişkilerini düzenleyen kurallar olarak adetler ya da bölgesel davranış biçimleri olarak görenekler de töre formuna dönüştürülebilir.
Törenin varlık nedeni, diğer ilkeler gibi toplumsal düzenin, ilişkilerin, ahlakın korunması ve düzenlenmesidir. Ancak toplumun varlığını sürdürmesi için hayatî önem taşıyan değerler töre formuna dönüşür. Özellikle de ahlak alanındaki bazı ilkeler töre/örf haline gelir. Mesela ahlaka aykırı eylemiyle ailesini rencide etmek ya da sosyal ahlaka apaçık aykırı davranmak gibi eylemlere karşı geliştirilen bir yaptırım biçimidir töre.
İlk başta töre, içine doğduğumuz toplumda hazır bulduğumuz “kesin” ilkedir. Onun varlığı, onu icat eden aklın toplum için iyi tasarımıyla vücut bulmuştur. Fakat bu, törenin kelle kesmeye hazır kılıç gibi insanların üzerinde tehditkâr şekilde var olma zorunluluğu anlamına gelmez. Toplumsal düzeni korumanın başka yöntemleri ve biçimleri ortaya çıktıkça, yani toplumsal yaşantı, insan ilişkileri gelişip değiştikçe, törelerin bazıları yerini başka kurallara terk etmek zorundadır. İşte toplumsal gelişmenin ya da zihniyet gelişmesinin göstergesi budur. Mesela kan davası bir töre olarak nitelendirilir. O muhtemelen devlet hukukunun geçerli olmadığı dönemlerde bir soyun ya da aşiretin kendini saldırılardan koruma biçimi olarak görülmüş olmalıdır. Ancak devlet otoritesinin egemenliği ve ceza yasalarının etkin biçimde uygulanması karşısında, artık bu türden bir eylem biçimi töre olmaktan çıkmalıydı. (Bu satırlardan kan davasının bir zamanlar haklı görülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalı; bu yargı sadece kurgusal bir tespit olarak okunmalıdır.) Nasıl ortak akıl toplumsal düzenin devamı için zorunlu olan bir ilkeyi bir zamanlar töre haline getirmişse, aynı ortak akıl, düzeni sağlayan yeni kurallar karşısında bu töreyi artık iptal etmeliydi. Akılcı yoldan bakarsak, törenin, toplumsal fonksiyonuna göre varlığını sürdürmesi ya da sürdürmemesi gerektiği sonucuna varırız. Çünkü her türden toplumsal kural toplumun düzenli ve dengeli devamına hizmet eder. Onların ontolojik temeli budur. Fakat toplumsal değişmenin donduğu kapalı toplum yapılarında, töreler sırf töre oldukları için muhafaza edilir. Onun fonksiyonu hesaba katılmadığı gibi, bu fonksiyonun yerini alabilecek yeni ve daha iyi bir ilke aranmaz. Dolayısıyla bu toplumlarda töre, -onun temelini kabul edelim ya da etmeyelim- artık akıldışı bir düzen sağlama biçimi halini alır.
Töre sadece ahlak alanında olmaz. İhlali kesinlikle istenmeyen ilkeler de yaşantımızda töre formunda yer alır ve mesela “töremiz böyle…” denir.
***
“Töre ihlali eşittir ölüm” ilkesi ilkel zihniyetin, feodal yapının, aşiret bilincinin kurduğu bir eşdeğerliliktir. Bu eşdeğerlilikte, toplumsal düzeni korumak için kişinin en değerli varlığı, hayatı tehdit altında tutulur. (Bazı siyasilerimizde rastladığımız “sallandıracaksın üçünü beşini” mantığı da ilkel zihniyetin açığa çıkışından başka bir şey değildir.) Halbuki toplumsal düzen, bireylerin kişiliğini geliştirerek onları bilinçli bir fert haline getirerek de korunabilir. Mesela toplumsal ahlakı, ortalığa ölüm tehdidi saçmak yerine ahlak bilincini güçlendirerek de korumak mümkündür. Günümüzdeki anlayış ve tabii “insanî olan” da budur; kişiliği ve bilinci güçlendirmek… Açık toplum yapısının gereği de budur. Ancak bu iş, çok zor ve zahmetlidir. Uzun soluklu ve bilinçli bir eğitim çabası gerektirir. Toplumun kanaat önderlerine ya da anne-babalara bu bağlamda büyük yük düşmektedir. Özellikle töreye dayalı trajedilerin yaşandığı Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizdeki sorumlular (anne-babalar ya da geleneksel önderler) işi töreye havale ederek üzerlerinden yükü atmaktadırlar. Yani töre, kapsamlı bir eğitim yapmadan toplumsal düzenin temel ilkelerinin devamını sağlama yolu olarak yürürlüktedir.
Türkiye’nin batısı, en azından görünüşte de olsa açık toplum haline gelmiştir. Fakat yukarıda bahsedilen “sosyal düzeni ve toplumsal ahlakı koruma” işi yine yukarıda belirtildiği şekliyle gerçekleştirilebilmiş midir? Hayır… Nitekim sorumlular üzerine düşeni yapmadığı için, içine düştüğümüz yozlaşma çukurunun içinde debelenip durmaktayız. Gerçi batı bölgelerimizde töre tümüyle ortadan kalkmış değildir. Ancak ahlak alanındaki töreler deyim yerindeyse iptal olmuştur. Acaba bu “töre” denilen şey, ahlak alanında, açık toplum olma sürecinde varlığını sürdürseydi, şimdi yaşadığımız çöküş gerçekleşmez miydi? Bu soruya da olumlu cevap vermek mümkün görünmemektedir. Açık toplum yapısı, törelerin yaptırım gücünü aynı şekilde sürdürmesine engeldir. Yaptırım niteliği taşıyan kurallar, uygun toplumsal yapılarda rollerini ve fonksiyonlarını icra edebilir.
***
Açık toplum ortamında, kapalı toplumdaki kurallarla yaşanamaz. Sosyal düzeni ve değerleri koruyacak kurallar yeniden üretilmelidir. Görünen o ki, Doğu ve Güneydoğu’da aşiret yapısı çöktükçe, ahlak ve kişilik eğitiminin zafiyeti, yeni ahlaksız fiillere kapı aralayacak… O zaman dağa taşa mezar mı kazılacak? Dolayısıyla bu bölgelerde liderliğe soyunanlar, önce bu soruna bakışlarını çevirmelidir.
Diğer yandan bu çarpık töre uygulamaları, yanlışı düzeltme ve bilinci geliştirme amacıyla değil, bu trajik eylemlerden hareketle kültürel değerlerin yaptırım gücüne bir suikast düzenleme amaçlı olarak basına taşınmaktadır. Yani “töre” üzerinden kültürün özellikle ahlak değerlerine yumruk sallandığı görülmektedir. Başka bir deyişle, iş, ilkelerin yaptırım gücünü yok edecek şekilde magazinleştirilmektedir. Bu telkin ortamı sürdükçe, “kültür, örf, adet ve gelenek” denince insanların aklına sadece çarpık töre uygulamaları gelmektedir.
Töreye ilişkin yorumlar, kültürel değerlerdeki, özellikle de ahlak alanındaki kesin ilkelerin ve emir kipinin etkisini hafifletmektedir. Artık içeriği insanlık dışı hale gelmiş olan “töre uygulamaları”yla gerçekten var olması gereken töre ayırımı yapılmayıp genel anlamda töre kötülendikçe, bu kültür formu “sevimsiz” olarak; töre kavramı alaya alındıkça da “vıcık vıcık” bir form olarak algılanmaktadır.
Kültür değerleri veya onların gelenek, görenek, adet ya da örf/töre şeklinde kategorileşmiş biçimleri ne alay konusu yapılmalı, ne de bireyin tepesine asılmış kılıç bir kılıç olarak gösterilmelidir. Bir kültür dünyasına yapılacak en büyük ihanet ve kötülük, onların bu şekilde tanıtılmasıdır.

http://www.haber10.com

GENÇLER DÜŞÜNEBİLSEYDİ, İHTİYARLAR YAPABİLSEYDİ

Herkesin kendi doğrusu var. Herkes iman ediyor kendi düşündüğüne ve baskın karakter haykırıyor:

 “Bu böyle olacak, gerisi uymaz töremize!”

Ne kadar yabancıyız birbirimize… Anlamıyor, anlaşılamıyoruz… Herkesin kendi doğrusu var. Herkes iman ediyor kendi düşündüğüne ve baskın karakter haykırıyor: “Bu böyle olacak, gerisi uymaz töremize!”O töre ki, çoğu zaman sizin yerinize düşünür, hatta sizi sizden daha çok düşünür. Hiç risk aldırmaz size… Size bir eş bulur en uygunundan. Fikriniz bile sorulmaz. Hatta acıdır törenin kanunları çoğu zaman, ağır basar ilahi emirlere bile… Babanız uygun görür, anneniz beğenir hayatın geri kalanını paylaşacağınız insanı sizin yerinize…AĞALAR KARAR VERİR MARABALAR ÜLKESİNDE“Yavrum senin yüreğinde kimse var mı?” sorulmaz.Sorulsa da “Biz böyle münasip gördük” lafı, odadan çıkarken atılır üstünüze.“Sen yine de bir düşün”… Gay-rısı zaten mümkün olmaz karar verilmiş de, yürek soğutuyor, yarın “Ben sana sormadım mı?” diyecek; cepte bir “bonus” olsun diye. Öyle ya zaten, “Davul bile dengi dengine”.Hepimiz kendi penceremizden baktığımız için… Hepimiz iyi niyetli olduğumuz için ’ben böyle istiyorum ama…’ diyerek, bir paragraf bile açmıyoruz, onun düşüncesine…‘Doğru, doğrudur ama doğru duyguyla kavuştuğu zaman anlamlı olur’ demiyoruz nedense… HA SİLOPİ, HA MANİSA HA ANKARA AYNI İŞTE Biz MANTIK’lamı yürüyoruz yoksa KALP’lemi?.. İkisinin doğrusu nerede kavuşur birbirine?..Köyde AĞA…Kasaba da BABA…Şehirde BÜYÜKLER düşünüyor yerimize…Hem de “Sus senin aklın basmaz” nezaketi ve inceliğiyle…Köşe yazarlarına, yorumculara kalsak ‘sürünüyoruz farkında değiliz’. Oysa onun yazdığı gibi olsa her şey: Onun istediği partiye oy versek, onun ön gördüğü yerlere gitsek, o kitapları okuyup, o filmleri izlesek, belediye başkanımızı onun istediği isimlerden seçmiş olsa ‘her şey düzelecek’ işte…Ama cehalet yürek ister o da çok bizde!..En çok babalardır rizikosuz yaşamayı seven. İtidalli bir akıldır hep duygulardan arınmış, vakur bir hayattır hep düşünülen. Çocuğu istediği ile evlensin hemen bir torun olsun, çocuk değil ‘torun’ diyorum; sonra da güzel güzel geçinsinler ölene kadar öyle… Mehmet’in oğlu İbrahim, eşinden ayrılamaz, bunu yapamaz, bakın İbrahim’e yakışmaz değil ‘Mehmet’in oğlu İbrahim’e yakışmaz’, ‘bizim töremizde böyle şey olmaz’, sebep ? Sebep yok. “Ben aleme ne derim, alem ne der ardımızdan bize”…Anne diyor ki “Ayrılırlarsa ben torunumdan ayrı kalmaya dayanamam… İki gün görmesem ölüyorum…”“İbrahim bu kızı bir bırak, vururum seni…”Dikkat edin ‘torunumu göremezsem vururum seni’…Yani o oğlunu öldürecek göremezse torununu; ölen de onun oğlu olacak sadece o çocuk torununun babası değil…HER NESİL DÜŞMANDIR BİRBİRİNE Asla ve asla art niyetleri olmasa da ‘ben merkezcil’ oluyor bizim büyükler. En büyük keyifleri de onlar evden çıkınca ardından ağlayan torunlarının yürek dağlayan “N’olur gitmeeeee” çığlıkları. Torununun onu çok sevdiğinin seslendirilmiş hali, üzülmüş olsa da keyifle dönerler evlerine… Her nesil nedense biraz düşmandır birbirine bu yüzden: Anlaşamaz baba-oğul, ana-kız.Bu mantıkla severdi torununu bizim Azmi Baba: “Düşmanımın düşmanı!” derdi Alican a, “Düşmanımın düşmanı”…Söz manidar ‘Düşmanımın düşmanı dostumdur!” diyenlere…Keşke gençler düşünebilseydi, ihtiyarlar yapabilseydi ama olmuyor işte…Ne kadar haklı olursak olalım, mantık ne kadar doğruyu derse desin siz siz olun o mantığı da duygunuzla süsleyin.“Yav bu oğlanın yaptığı bize uymaz ama nasıl bişey etsek dese Mehmetler…”“Yav ben böyle istiyorum ama ben kaçarken çevremdeki herkesi de yakmak doğrumu acaba?” dese, İbrahimler.Emin olun Emin’lerde sevinecek Emine’lerde…Ve nurdan damlalar düşecek, sorunlar çözüldükçe Ayşelerin, Fat-maların kararmış yüreklerine…

 

http://www.kirmizicizgi.com.tr/yazi/?id=60

 

ASLA MEDENİ MİLLETLERDEN BİRİSİ OLMAYACAĞIZ!

 

Ayvazkızı Merve

 

Biz Türkler hiçbir zaman uygar toplumlar arasında olmayacağız. Zaten olamayız da… Çünkü biz soykırım ne, sömürgecilik ne bilmeyiz. Bir dinimizi bir de töremizi bilir, ona göre yaşar gideriz.

Biz fethettiğimiz topraklara gerçek adaleti ve özgürlüğü götürdük. Öyle ki, büyük fethin nadide incisi güzel İstanbul, Kostantinepolis iken, halkına “kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz’ dedirttirdik. Üç kıtada at koşturan ecdadımız, gittiği yere vicdanım da götürdü, gittiği yerdeki insanların da insan olduğunu unutmadı. Onlara din, dil, kültür hürriyeti sundu.

Bugün dünyada iki milyar insan İngilizce konuşuyor. Neden? İngilizce daha güzel ve kolay öğrenilen bir dil mi? Kimilerine göre bu doğru; ancak asıl neden, bu değil. Nedeni İngiltere’nin yıllar önce sistemli bir şekilde uygulamaya koyduğu sömürgecilik faaliyetleri.

Mısır’da, Güney Afrika topraklarında Osmanlı imparatorluğu çok daha uzun yıllar hüküm sürmüştü. Osmanlı oraları terk ettiğinde yerli halk hala kendi dilini konuşuyordu.

İngiltere bu topraklara egemen oldu. Sonuç ortada. Ne de olsa onlar ileri bir medeniyet.(î)Onlar bir bölgeyi ele geçirmenin yolunun önce dilini ele geçirmek olduğunu çok iyi biliyorlar. Ancak bunu hiçbir Türk-İslam Devleti’nde göremezsiniz, işte bu da bizim ayıbımız. Uygarlaşma süreçlerini tam anlamıyla bilmiyoruz. Bilsek bile uygulayamıyoruz! Balkanlar yıllarca Türklerin egemenliğinde kalmış. Bugün hangi Balkan devletinde resmi dil olarak Türkçe konuşuluyor?

Amerika topraklarına ilk ayak basan Avrupalıların yerli halka nasıl bir soykırım uyguladığım da bilmeyiz biz. Soykırımın ne olduğunu bilmiyoruz ki! Astek, Maya ve İnka medeniyetlerine ne olduğunu bilelim? Ancak bazılarımızın duyduğuna göre, kıtaya ilk ayak basan Avrupalıların birden gözleri kamaşmış. Zira kıta yerlilerinde altından yapılmış süsler görmüşler.

Şöyle bir gözünüzde canlandırın; gözleri parlayan Avrupalıları. Yıllar sonra ilk defa kendileri dışında başka insanlarla karşılaşan yerliler bunun mutluluğuyla kollarını açarak karşılamışlar bu beyaz adamları. Medeni milletin evlatları olan bu beyaz adamlarsa yerli halka minnettarlıklarını onlara sıcak battaniyeler vererek göstermişler. Ama sanırız battaniyelerdeki çiçek mikrobunu unutmuşlar. Bundan sonra da “şapka düştü kel göründü” misali yerli halk altın, gümüş vb. değerli eşyalar ve yaşadıkları toprakların bedelini korkunç bir soykırımla ödemişler.

Benim milletim asla uygarlaşamaz!… Çünkü benim milletim bilmez bunları. Benim milletimin dininde, töresinde soykırım, hırsızlık, kaçakçılık, sömürgecilik yoktur. Çünkü benim milletim, ülkesinden geçen göçmen kuşları dahi düşünecek kadar geri kafalı(!)dır. işte bu yüzden, benim milletim hiçbir zaman ileri toplumlar arasında olamayacaktır.

Ben kimim de bilmiş bilmiş bunlardan söz ediyorum değil mi? Söyleyeyim. Ben okulundaki tarih derslerini not alma hevesi ve derdiyle dinlemeyen, tarihinden ve ecdadından utanmayan, bu milletin, bu medeniyetin mensubu olmaktan gurur duyan ve geçmişten öğrenilecek şeylerin asla bitmeyeceğini savunan bir Türkiye Cumhuriyeti öğrencisiyim.

 

 http://www.askinehali.com/sayi6/aslamedeni.htm

 

TÖRE’NİN CİNAYETLE İLGİSİ YOK

 

28 Ekim 2006 Cumartesi 11:03 A.A.

 

‘Töre’nin son yıllarda cinayetlerle birlikte anılmasının yanlış olduğu bildirildi.

Adı Orhun Anıtları’nda bile geçen, Eski Türklerde devlet yönetimini sağlayan toplum kuralları olarak bilinen ‘töre’nin son yıllarda cinayetlerle birlikte anılmasının yanlış olduğu bildirildi. Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinden emekli Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, törenin son yıllarda yanlış olarak bazı cinayetlerle özdeşleştirildiğini söyledi.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu kültürüne dayandırılarak, namus nedeniyle insan öldürmeye ‘töre cinayeti’ adı verildiğini ifade eden Sakaoğlu, törenin cinayetle anılmasının çok yanlış olduğunu bildirdi. Törenin aslında geçmişi çok eski tarihlere dayanan toplum kuralları olduğunu vurgulayan Sakaoğlu, şunları söyledi: ”Töre, Orhun Anıtları’nda bile geçer. Anıtlarda ‘senin ilini ve töreni kim bozabilir’ şeklinde ifade vardır.

Töre, yazılı düzene geçilmeden bir anlamda yasaların bütünü olarak görülüyor ve bunlarla bazı dönemler devlet yönetiliyordu. Öyle ki ülkemizde bile eski medeni kanunlarda hakimler karar verirken törelerden yararlanıyordu. Töre, büyüklere saygı, hastaları ziyaret gibi güzellikleri emreder, adam öldürmeyi değil. Hasta komşuyu ziyaret, çeşitli davranışlarla babaya saygı bir töredir.” Toplumun benimsediği iyi kurallar olarak da tanımlanabilecek töre kavramının bugüne kadar farklı anlamlar katılması nedeniyle değiştiğini ifade eden Sakaoğlu, günümüzde artık törenin cinayet gerekçesi olarak algılandığını bildirdi. Güneydoğu’da ”töre” adı altında insan öldürmenin, Konya’da namus cinayeti olarak isimlendirilebildiğini dile getiren Sakaoğlu, ”Bazı kelimeler farklı anlamlar yüklenerek bozuldu.

Önceden yeni doğan kız bebeklerine alımlı, güzel genç kız anlamına gelen Yosma adı verilirdi. Şimdilerde ise Yosma’ya farklı anlamlar katıldığını için bu isim kullanılmıyor. Aynı şekilde Niyazi ismi de çocuklara konulmuyor” dedi. Töreye de zaman içinde yanlış olarak benzer şekilde farklı kötü anlamlar yüklendiğini belirten Sakaoğlu, ”Töre, asırlarca uygulanarak doğruluğu ve faydası kanıtlanmış, toplumda kabul görmüş geleneksel yaklaşımlardan oluşur. İyi, güzel ve ahlaklı kuralların bulunması gereken töre kavramına son yıllarda cinayeti sokmayı başardık” diye konuştu.

‘TÖRE’NİN YAPISI İYİLİKTİR

Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram ise törenin kökeninin ne kadar eskiye dayandığının bilinmediği, ancak yazılı olmayan kurallar olarak tanımlanabileceğini kaydetti. Cinayetin de insanlığın var olduğu tarihten bu yana var olduğunu ifade eden Bayram, son yıllarda bazı cinayetlerin töreye dayandırıldığını söyledi. Törenin bazı gelenekleri ve kanunları içerdiğini vurgulayan Bayram, ”Törenin yapısında sadece iyilik vardır, öldürme gibi kötülük yoktur. Töre, iyilikler ve güzelliklerden oluşur. Nasıl oldu da ‘töre cinayeti’ diye bir tabir ya da tanımlama ortaya çıktı anlamadım. Töre günümüze kadar bazı değişikliklerden geçse de hiçbir dönemde kimse yakınına töre adı altında ‘git şu kişiyi öldür’ dememiştir” dedi. Bayram, törenin Türkiye’de yanlış anlamda kullanıldığını ifade ederek, ”Töre ve cinayet birlikte kullanılmamalıdır. Öncelikle “töre cinayeti” tanımı Türk Kültürüne aykırı. Töreyi yine iyi yöndeki davranış ve kurallarla analım” diye konuştu.

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=49578

 

 

6 Yorum »

  1. Büyük Tehlike:Kültürümüz Sömürülüyor

    Emperyalizm Nedir? Kısaca Benim görüşümde Bir Milleti sömürmektir.Eskiden Top İle Tüfekle olan Bu Sömürmeye Teşebüssleri artık farklı bir hal almış durumdadır.Buna Kültür Sömürgesi adını verelim yani O milletin dilini yaşayışını giyim tarzını yemek zevkine kadar sömürmek ve değiştirmek olarak izah edebiliriz.

    Türk Milleti yüz yıllardır Top Tüfek ile yani savaşarak alt edemiyen Dış güçler artık farklı bir yol izliyorlar Bizi içten yıkma düşüncesi.Ve bu yolda başarlı oluyorlar gibi.Nasıl oluyor diye bir soru sorulacaktır tabiki?Türk Milletinin örf adet ve gelenekleri unutturulmuş duruma gelmektedir.Gençlerimizin Türk yemekleri yerine Mc Donalds Burger King gibi D-Fast Food türü yiyeceklere hucüm etmesi bunun en bariz örneğidir.Bu türk Amerikan Yada dış kaynaklı menşeleri bizlere aşılayarak yemek tarzımız bile değiştirilip ruhumuzla oynanmaktadır.

    Giyim Tarzımız Elbiselerimiz ise aynı şekilde dış kaynaklı tarzlar ile değiştirilmekte bir yabancı hayranlığı apaçık görülmektedir.Çarşıda Biraz gezemye gittiğinizde İnsanların üzerindeki elbiseler yabancı menşeli olduğu ap açık görülmektedir.Bu apaçık şu anlama çıkıyor Türklük özelliklerimiz resmen sömürgeye alınmış yada sömürülmeye çalışılıyor.

    Bir Kutlama Türk adetlerine göre olacağına artık insanlar Disco Meyhane Bar gibi yerleri tercih ediyorlar..

    Dilimize giren yabancı kelimeler ise ap ayrı bir konu bir konuşma esnasında okey vb.. kelimeler sıklıkla görülmektedir.Alışverişe gittiğinizde Mağazaların isimleri hep yabancı Konaklama için gittiğiniz otelllerin isimleri hep yabancı… Türk İnsanı ister istemez bunlara göz kulak misafiri oluyor ve zamanla asimile oluyor.

    Yüz yıllarca vatansız yaşayan Yahudiler bile asimile olup Geleneklerini unutmadılar..

    Ya Peki sonunda ne oluyor?Bir Gence Memleket meselesi sorulduğu zaman memleketi müdafa olduğu zaman ne denilecek biliyormusunuz?Gencin Cevabı şu olacaktır: BANANE

    Her şey hiç bir zaman bitti denilemez biz her ne olursa olsun Töremizden asla Vazgeçmemeliyiz.Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni
    kim bozabilir?Titre ve kendine dön!!!

    Uyan Türk Soyu Üstte Mavi Gök Çökmedi Altta Yağız yer delinmedi ama ilimiz ve töremiz bozuluyor Buna engel olma vakti geldi geçiyor..

    Efe Han

    Gerçek savaş bu işte ! Bizi hiçbir zaman topla, tüfekle ele geçiremezler. Kahraman ordumuz her zaman gerekn cevabı vermeye hazır Ancak dünyada silahlarda, savaşda değişti ! Artık savaşları hollywood yapıyor, sinema filmleri ,diziler yapıyor. MTV yapıyor, Masum gibi görünen bilgisayar oyunlarıda savaşın bir parçasıdır. Maalesef bu savaşta kaybettik gençliğimiz bitmiş durumda :( Keşke ordumuzun bu tür şeylerede müdahele etme hakkı olsa…

    http://forum.arbuz.com/archive/index.php/t-26567.html

    Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 14:23 | Cevapla

  2. Bir Aşkın Hikayesi

    Mustafa NARİN

    “Gönlümüzün kuytularını ılık yağmurlarla yağan mevsimin adı bu…

    Yüreğimizin soğuk denizlerine kar diye düşen aşkın hikayesi bu…”

    Kalbe düşen tutku dolu bir aşk, dudaklardan düşmeyen yanık bir türkü, dahası kara sevda bu bizimkisi…

    Tezgahında ilmik ilmik bilgi, hoşgörü, barış ve kardeşliği dokuyan maharetli el. Fedakarlık ve cefakarlığın mimarı, inanç yüklü, ilim yüklü, eli öpülesi öğretmen!

    Yeni yetme bir meslek değil, dünya kurulduğundan beri var olan peygamber mesleği bizimkisi.

    Onun içindir ki; “ Alimlerin kaleminden akan mürekkebi, şehitlerin kanından üstün tütmüş inancımız.”Öğretmen ruhun mimarıdır.” der töremiz.

    ” Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diyen felsefemiz.

    Hep ışık tutmuş aysız gecelere. Ondandır ki, hocasının atının nalından sıçrayan çamuru şeref yad edip, haşmetle İstanbul surlarından içeri girerek çağ kapatıp, çağ açan genç Fatih kendisine takdim edilen güllerin geri çevirme nezaketini gösterip öğretmeni Akşemsettin’e yönlendirmesi öğretmene saygının şahikası.

    Milletimizin yükselmesinde, bekasında en etkili ve kutsal görevi yerine getirirken, gönül bahçemizde açan rengarenk gülleri aşkla, sevgiyle, inançla, doğrulukla sulayıp, nazlı güfte sıcaklığının gölgesinde buselik şarkılar besteleyip dinletmekteyiz tüm yurda.

    Minik kalpli yavrularımıza milli, manevi, ahlaki değerleri aşılayan ;vatanını, bayrağını ve ecdadını seven, cehalete karşı yetiştirdiklerimiz eğitim neferlerini fikir meydanlarına sürerek karanlıkların önüne set çekmeliyiz.

    Bizim mesleğimiz sevgi mesleğidir.

    Yunus, Mevlana mesleği. “Sevmek zenginleşmektir, çoğalmaktır, bir başkasını düşünmektir. Böylece zindanların kapısını aralamak demektir.” “Öğrencilerimizin gönlünü fethedip, hücrelerine nüfuz edebilmeliyiz. “Sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz.” Diyen Yunus’a kulak verelim.

    Öğrencilerimiz için birer modeliz. Yıllar sonra öğrencilerimiz bizleri davranışlarımızla hatırlayacaklar. Amacımız sesimizi yükseltmek değil, sözümüzü yükseltmek. Zira zambakların büyümesine vesile olan yağmurlardır, gök gürültüsü değil.

    Bilim ve teknoloji çağında yaşadığımıza göre evlatlarımızı yaşadığımız çağa göre değil, yaşayacakları çağa göre hazırlamalıyız.

    Kendini yenileyen, okuyup araştıran, evrensel değerleri benimseyen, çağdaş düşünebilen, aydın, kendini ifade etme ve temsil etme becerisini kazanmış bireyler olarak yetiştirmeliyiz. Çünkü, “kenetlenmiş dişlerle özgürlük şarkısı söylenmez.” Demektedir Hemingwey.

    Doğacak günün kızıllığından, sevgi kokusunu taşıyan leylakları, zambakları, papatyaları, gelincik ve kır çiçeklerini hoyrat esen cehalet rüzgarlarına kaptırmamak için bu yolun karasevdalıları olarak:

    görevlerimizi şöyle sıralayalım Merhum Zübeyir Gündüzalp gibi.

    “ Dikenler arasında güller toplayacağız ayağımız çıplaktır batacak, elimiz açıktır ısıracak. Buna sevineceğiz. Bizi çöllere sürerlerse kanımızla ağaç, kutuplara götürürlerse ısımızla sebze yetiştireceğiz. Yeşilliği sevmeyenler olacak yakacaklar, yıkacaklar. Bunu sabırla seyredeceğiz.

    Karanlık zindanlara sokarlarsa ışık, paslı vicdanlara rastlarsak ışık vereceğiz. Tüm dünyayı ışığımızla aydınlatacağız.

    Anadan, yardan, evden, serden geçip canı gönülden göreve sarılacağız. Göreve atıldığımız yolda önümüze set çekerlerse dişlerimizle sökeceğiz.

    Dağlara tünel oymak gerekirse iğne ile oyacağız. Nerede olursak olalım cehaletin ve karanlığın temelini çürüteceğiz. İlim kalesinin yıkıldığını görürsek hemen kemiklerimizi taş, etlerimizi harç, kanımızı su edeceğiz.

    Yurdumuzun her yerinde ilimden, doğruluktan, barıştan ve ahlaktan kaleler dikeceğiz.

    Kaleleri korumak fedai ister. Bizler, ilim kalelerinde her zaman fedailiğe hazır ve nazırız.

    Niçin mi? Çünkü bizimkisi “Bir Aşkın Hikayesi.”

    http://www.minare.net/forum/makale-ve-guzel-yazilar/bir-askin-hikayesi-t10259.0.html;wap=

    Yorum tarafından aybars — 05/01/2009 @ 10:59 | Cevapla

  3. Türk Töresi

    Türk Töresi: “Türk hukuku”, “Türk nizamı” demektir. Türk Töresi’nde her Türk’ün toplum içindeki yeri, sırası ve vazifeleri belirli kaidelerle tesbit edilmiştir. Türk Milletinin teşkilatlanması, Türk devletlerinin ve orduların teşkilatlanması hep bu töre esaslarına göre olmuştur. Tarihte karşılaştığımız obüyük Türk Medeniyeti, Türk töresinden, Türk zekasından, Türk kabiliyetinden doğmuştur.

    Türk Töresi: Evvela Türk milletini sevmek ve Türk milletinin kuvvetine büyüklüğüne inanmak demektir. Türk Töresi yüksek vazife duygusu demektir. Türk Töresi, devlet hizmetinde, insanların münasebetlerinde millete hizmeti ve insanlara saygıyı esas alır. Türk Töresi, büyüğe saygı, küçüğe şefkat ve sevgi demektir. Türk milleti, ağırbaşlı, vakarlı, ciddi, çok konuşmayan, gerektiği zaman az ve öz konuşan soğukkanlı olan, birden öfkelenmeyen, cesur, ahlaklı, azimli, sözüne ve vazifesine sadıktır.

    Avrupa’da fertler karşılıklı münasebetlerinde “ Türk sözü mü” derler. Onlar Türk sözüne güvenileceğini bilmektedirler. Büyüğünün emrinden çıkmamak, küçüğe karşı sevgi, şefkat göstermek, onu itaat altında bulundurmak, hakka riayet etmek Türk töresinin esas unsurlarıdır.

    Türkler bütün devletlerini bu töre ile kurmuşlar, töreyi bozunca da yıkılmışlardır. Eski Türklerde suç:”şerefli suç” “şerefsiz suç” diye ikiyeayrılırdı. Haneden mensuplarına ölüm cazası verilince kendi yayının kirişi ile boğulurdu. Osmanlılar devrinde bile bu böyle olmuştur. Namussuzluğun, iffetsizliğin cezası ölümdü. Oda okla şerefsizce öldürülürdü. Türklerebüyük kuvvet veren, onlara disiplini sağlayan bu töre esasları olmuştur.

    Arkadaşlar!… Kuvvet birlikten meydana gelir. Milletimizin uğradığı bütün felaketler, birlik içinde yaşayamadığımızdandır. Törelere riayet etmeyerek, birbirimizi sevmemizden, birbirimizi çekememezliğimizdendir. Memleket hizmeti, itaatsizliği, ihmalkarlığı, ciddiyetsizliği kabul etmez. Evvela kendimizi yoklayacagız. Bir Bozkurt, bir Ülkücü olarak ruhen, karakter itibariyle kendimizi yetiştirmemiz lazımdır. Bencillik ( egoizm) millet hizmetinde en büyük tehlikedir. Bencillikten Türk Milleti, Türklük çok zarar görmüştür. Hepimiz Türk Milleti olarak bu bencillik duygusunu atmalıyız: atmalısınız. Hepiniz biriniz, biriniz hepiniz için olmalısınız.

    Arkadaşlar!… Milletimizin kurtuluşu, fikirlerimizin tatbiki bizimiktidarda olmamıza bağlıdır. Onun için gençliği, halkı kendimize bağlamalıyız. Kendimizi onlara sevdirmeliyiz. Sadakat, veya şefkat ve yardım duygusu, sevgi ve saygı aranızda geliştirmeniz icab eden en yüksek duygulardır. Bu duygular olmazsa mükemmel bir insanlık olmaz. Birbirimizle kaynaşmak için, diğer gençleri, vatandaşları kazanmak için her şeyden evvel insanları hafife almamayı, onları hor görmemeyi, kim olursa olsun ona “ insan” gözüyle bakmayı öğrenmeliyiz.

    Bir Bozkurt, bir Ülkücü her hareketi, davranışı oturması, kalkması, konuşması ile Türk Milliyetçiliğinin, Dokuz Işık’ın propagandacısıdır. Kötü, yanlış hareketlerimizle insanları kendimizden nefret ettirmemeliyiz. Bir ülkücüye yaraşır şekilde hareket etmezsek hepimiz şahsımızda davamıza zarar vermiş oluruz. Türk Milleti, bize kötü hareketlerimizle “Şunlara bakın: şu milliyetçi geçinenlere bakın” demesin. Biz, güzel hareketlerde bulunarak, dedirtmeyelim.

    Arkadaşlar!… Sizleri tam bir Türk insanının örneği olarak görmek istiyorum. Ciddiyetinizi muhafaza etmeli ve cıvımamalısınız. Müslüman Türk geleneğinde, kadına saygı vardır. Türk cemiyetinde kadının yeri, erkeğinin yanıdır. Türk kadını toplumumuzun faal bir unsuru, saygıdeğer bir varlığıdır. Türk vakurudur. Kişi olarak, Bozkurt olarak bu olgunluğu elde etmezseniz, insanca vasıflarla varlığını süslemezseniz, memlekete beklenen faydayı veremezsiniz, parasız hasta muayene etmeyendoktorlardan, çimento, demir çalan mühendislerden olursunuz.

    Arkadaşlar!… Başkalarının işine karışmayın, sır saklayın, daima iyilik getirecek söz ve hareketlerde bulunun ve bunu adet edinin. Dinimiz dahi bazı ahvalde yalan söylemeyi serbest bırakmıştır. Doğruyu söylediğiniz zaman fitne fesat çıkacaksa, ortalık karışacaksa, yalan söyleyin demiştir. Gayet disiplinli olmalısınız. Disiplin: Türk töresine, ahlakına, kanunlarına, nizamlarına uymak, büyüğün küçüğün hakkına riayet etmek, hürmetkar olmaktır.

    Alparslan Türkes (Yeni Ufuklara Dogru)

    http://www.yalniz-kurt.com/modules.php?name=3%20Mayis&file=tore

    Yorum tarafından okuz — 05/01/2009 @ 13:14 | Cevapla

  4. Türk Töresi nedir; ne değildir?

    Divanü Lûgatit-Türk’de töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile törü şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır. Buna göre;

    1. Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya törenin himayesindedir. Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun mânâsına alınan töre (törü) , eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar, millîdir. Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir. Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

    Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Törenin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

    Gökalp, töre kelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre, Türk kelimesi töreli mânâsına gelebilir.

    Töre ile birlikte kullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonra İslâm tarih ve etnoğrafya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler, Hakanlılar ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerini tutmuştur.

    TÖRENİN OLUŞUMU VE GELİŞİMİ

    Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri müteamil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.

    Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve handır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Hanın teşebbüsleri ile gelişir. Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır. Ancak buradan Hanın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağanın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir.

    İslâmla müşerref olmayı müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi islâm bilgini olan bir hükümdarın bir çok işlerde yasa, türeye ihtiyacımız vardır demesinin sebebi de budur.

    Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

    Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı El âdeti, Türkmen töresi olarak dile getirmişlerdir.

    SOSYAL HAYATTA TÖRENİN YERİ VE ÖNEMİ

    Orhun âbidelerinde, bir çok yerde töre ve öneminden bahsedilmektedir.

    Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş.

    İli tutup töreyi düzenlemiş.

    Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş.

    Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş.

    Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?

    Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti.

    Yine törenin önemini ifade etmesi bakımından Divanü Lûgatit-Türkde geçen ifadeler oldukça dikkate değerdir. Nitekim bu ifadelerden birinde devlet gitse dahi törenin bakî olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre vilâyet (devlet) terkedilir ama töre terkedilemez: El kaldı törü kalmas.

    Bahaeddin Ögel, törenin devlet ve halk töresi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Çıkış noktası olarak da büyük oğlanla küçük oğlanın devlet ve millet hayatında ayrı yerlerinin olmasını almaktadır. Bu çerçevede eski Türk töresine göre, babanın tahtına daima büyük oğul çıkardı. Halbuki halk töresine göre küçük oğul önemlidir. Çünkü küçük oğlan, babasının evinde oturan ve baba ocağını devam ettiren çocuktu. Ancak buradan iki törenin birbiri ile çatıştığı sonucu çıkmamalıdır. Zira, devlet hayatı için tecrübe, dirayet ve bilgi önemlidir. Bu vasıfları da en iyi taşıyan olarak büyük oğlan görülmektedir. Ayrıca küçüklerin büyüğe riayet etmeleri daha kolaydır. Ancak aile ocağının devamı meselesinde vazife tabiî olarak küçüğe düşmektedir. Büyüklerin sıra ile kendi ailelerini kurarak baba ocağından ayrılmalarıyla, en sona küçük oğlan kalmaktadır. Bununla birlikte, devlet hayatında büyük oğlandan yana bir törenin bulunmasına rağmen, Türk tarihinde liyakat da önemli bir faktör olarak yer aldığından, tahta küçük oğlanların geçtiği de görülmektedir.

    Törenin kendisini gösterdiği önemli müesseselerden biri de ordudur. Halk ile ordunun bütünleşmiş olduğu Türklerde, konar-göçer hayat tarzı halkı her zaman dinamik olmaya zorlamış, böylece güçlü bir ordunun sürekli olarak hazır bulundurulması elzem olmuştur. İşte Kara-Han Oğlu Alman-Bet destanında, Alman-Bet babasına İslâmiyete girmesini teklif eder. Ancak babası reddedince, buralardan gideceğini söyler. Bunun üzerine babası il ve yurdunu toparlar ve oğluna hitaben şöyle der:

    Gel, gitme ayrılma! Bu Geyik Kayasından!

    Töremizle büyüdün, yuğruldun mayasından!

    Atamın yuvasından, Keçiler kayasından,

    Gel gitme, ayrılma! Ananın yuvasından!

    Yine Çinliler Meteden karısını isteyince, devlet ileri gelenleri bu duruma karşı çıkarken töreye vurgu yaparak Mete Hana şöyle derler. Bu Tung-hular, töre diye bir şey tanımıyorlar! Bu defa da Hatunumuzu istiyorlar! Biz onlara derhal hücum ederek, hepsini ortadan kaldırmağı teklif ediyoruz!

    Töre müessesesinin önemi sadece töreye gösterilen saygı ve itaatten ibaret değildir. Aynı zamanda Türk devletlerinde töreyi bilenlere karşı gösterilen derin saygı da önemin bir göstergesidir.

    SOSYAL BÜTÜNLEŞME VE TÖRE

    Töre, sosyal bütünleşmenin temel kaynağıdır. Bilhassa normatif bütünleşmenin temel kaide ve teamüllerini töre sunmaktadır. Törenin buradaki etkisi, geleneği temsil etmesinden doğmaktadır. Çünkü, bu normun oluşması ve kabul görmesi onun gelenekselleşmesine bağlıdır. Gücünü geçmişten alan norm etkilidir ve kendi merkezi etrafında birleştiricidir. Bu çerçevede en güçlü normlar töre olarak nitelendirilmektedir. Töre buradaki gücünü, uzun geçmişe sahip olmasından ve görmüş olduğu genel kabulden almaktadır. Sosyal bütünleşmeyi temin etmesi açısından Divanü Lûgatit- Türkde törenin yayılması ile birlikte şaşkın kişilerin ayılacağı, kurtla kuzunun birlikte yürüyeceğini belirten şu dörtlük dikkate değerdir.

    Endik kişi?

    El törü yetilsün

    Toklu böri yetilsün

    Kadhgu yeme savılsun.

    Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

    TÜRK YÖNETİM SİSTEMİ OLARAK TÖRE

    Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir.24 Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise Töre bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini törenin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin nevi şahsına münhasır bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

    TAKANOBASI
    Bir Yörük Ailesi

    http://www.takanobasi.net.tc

    Yorum tarafından okuz — 05/01/2009 @ 14:44 | Cevapla

  5. BİR TÖRE YAZISI – 09 Ocak 2008 Çarşamba

    Töre sözlükte; bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü ya da; bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adap olarak geçer. Halk arasında ise ( Güney Doğu Anadolu’daki töre cinayetlerinden olsa gerek) farklı anlamlarda kullanılmaya başlandı.

    Anadolu’nun ve medeniyetimizin harcında töre vardır. Türk tarihine baktığımızda törelerin yazılı kanunlardan daha etkili olduğunu görürüz. Osmanlıda örfi hukuk törelerden müteşekkildir. Demek ki töreyi dar kalıplara sıkıştırmamalıyız. Ayrıca Anadolu’daki töre anlayışında cinayetin yeri olmamalıdır. Çünkü töremiz yaratılanı Yaratandan ötürü sevmeyi emreder. Öyle ise bu cinayetler olsa olsa hurafelerin sonucu olur. Bu cahiliye adetleri toplumumuza yakışmıyor.

    Cinayetlerin kötülüğünü, vahşiliğini anlatırken töreyi kötülemeyelim. Çünkü töre milli birliğimizin, huzurumuzun ve sosyal barışımızın temel taşlarındandır. Devlete baba deyişimiz töremizdendir. Kahraman ordumuz töremizden dolayı Peygamber Ocağı olmuş ve bu saygınlığı kazanmıştır. Bundan dolayıdır ki kanun karşısında şeriatın kestiği parmak acımaz. Töremiz olmasa küçükler büyüğünü sayar mı? Yaşlılara hürmeti töremiz emreder. Anne-babaya saygıyı töremiz ve dinimiz emreder. Töremiz olmasa huzur evleri dolup taşardı. İffetimizin korunmasında törenin hiç mi etkisi yok?

    Törelerin oluşumunda inanç, coğrafi çevre ve etnografik özellikler çok önemli yer tutar. Medeniyetimizin en önemli kaynağı İslam dinidir. İslam’ın hiçbir kuralında töre cinayetlerinin yeri yoktur. Bilakis O iyiliği ve güzellikleri emreder. Karşılıklı sevgi ve saygı, sosyal yardımlaşma ve dayanışma dinimizin emri ve törelerimizin gereğidir. Bu gün aile yapımızın korunmasında, sosyal barışımızın devam etmesinde, (kadın ve erkek) toplumun önemli bir kesiminin iffetlerinin korunmasında örf ve adetlerimizin yani töremizin etkisi çok büyüktür. Bölünmüş ailelere bakarsanız töreden uzaklaşıldığını görürsünüz. Çünkü bizim töremiz boşanmayı da, boşanmaya götüren sebepleri de hoş karşılamaz. Töremiz toplumsal birlik ve bütünlüğümüzün en önemli yapıtaşlarından biridir.

    Törelerimizde aslında olmayan; daha sonraları bulaştırılmış yanlışlıkları toplum olarak ayıklamalıyız. Güzellikler bizim olarak kalmaya devam etmelidir. Gerek basın gerekse diğer yollardan törelerimize yapılan saldırılar karşısında uyanık olmalı ve bunlar gibi art niyetli girişimleri bertaraf etmeliyiz. Zira bir ağacı nasıl kökleri ayakta tutuyorsa; toplumumuzu da ahlak, gelenek -görenek ve törelerimiz ayakta tutuyor. Bu hususta başta aile reisleri olmak üzere toplumun bütün fertlerine büyük sorumluluklar düşmektedir.

    Ülkemizi idare edenler de yapacakları kanunlarda toplumumuzun inanç ve törelerini dikkate almalı ve değerlerimizin korunması hususunda teşvik edici olmalıdırlar. O zaman devlet toplumun örf ve adetlerine sahip çıktığı için halk tarafından daha fazla destek görür. Törelerdeki yanlışlıkları da toplumu rencide etmeden ikna metodu kullanılarak eğitim ile ortadan kaldırmalıyız.

    Eğitim kurumlarımızda örf eve ananelerimiz mutlaka anlatılmalıdır. Gerekirse Milli Eğitim Bakanlığı Adap derslerini zorunlu hale getirmelidir. Örf ve ananelerinden kopuk nesillerin oluşturduğu medeniyetlerin sağlam ve kalıcı olması düşünülemez.

    http://www.fezakoleji.com/Writers.aspx?ID=10

    Yorum tarafından okuz — 06/01/2009 @ 14:53 | Cevapla

  6. Göğe Merdiven

    Aybars Fırat

    Türk’ün Özünü Araştırmak
    ——————————————————————————–

    İnsanoğlunun uygarlık yolunda ulaştığı en büyük birlik, kuruluş “Millet” tir. Kur’an-ı Kerim’de insanların birbirlerini tanımaları için milletler halinde yaratıldığı bildirilmektedir. Tanımanın mümkün olması için milletlerde birtakım temel ayırıcı özelliklerin bulunması gerekir. Her milletin kendine has özellikleri vardır. Milletimizin de bir çok özelliğinin olduğunu, olması gerektiğini üstünkörü de olsa biliyoruz. Türk Milleti, bilinen en eski milletlerden biridir.

    Birincisidir diyemiyoruz, çünkü bu konuda yeterince araştırma yapılmamıştır. Bildiğimiz bir şey var; Türk Milleti, tarihi başta olmak üzere, bir çok alanda kendisini pek az tanımaktadır. Milletimizi dosta düşmana tanıtması gereken aydınlarımız da, bu konuda üzerlerine düşeni yapamamıştır. Biz, milletimizin muhteşem macerasını, insanlığa kazandırdığı değerleri, uygarlığa katkılarını, diğer milletlere göre durumunu ne yazık ki yeterince aydınlatamadık. Bizi biz yapan özellikleri işleyip yeni nesillere aktaramadık. Milletimizin, tarih boyunca kazandığı, bildiğimizi sandığımız, genellikle bilmediğimiz, üstün vasıfları, özellikleri üzerinde ne kadar durulsa azdır. Türk Milletini uygar bir millet yapan asli özellikler üzerinde duran, olumusuz yönlerimizi de görebileceğimiz yerli ve yabancı bir çok kaynak var. Ancak, sahip olduğumuz özellikleri, vasıfları, özü, ruhu, asli değerleri, adına ne derseniz deyiniz, geleceğe sağlıklı bir şekilde taşımakta zorluk çekiyoruz. Çünkü, en önemli taşıyıcı olan geleneksel eğitim kurumlarımız yok olmak üzere. Eğitim kurumlarımız, çocuklarımıza milli kimliğimizi kazandırmakla ilgilenmiyor. Yeni nesil, okuma alışkanlığını kaybetmek üzere. Kaynaklar olsa da, müşterisi yok. Mesele bununla da sınırlı değil. Türk Ailesi yıpratıldı. Aileler çocuklarla daha az ilgilenebiliyor. Çevreyle, eski kuşakla olan ilişkiler ise kopma noktasında… Üstelik, gençlik üzerinde çok büyük etkisi olan basın, radyo ve televizyonlar, bazen gafletle, bazen de hıyanetle bu konulara ilgi göstermiyor. Tam tersine, milletimizi küçük, zayıf, acz içinde, ahlâksız, namussuz, arsız, uğursuz, hırsız ve nihayet barbar gösterebilmek için yabancı ortak ve meslektaşlarıyla yarışıyor. Buna karşılık müsbet çalışmalar yok değil; Bilgi çağında, milletimizin özelliklerini bilgisayar ortamına aktarma çabası var, ki ne kadar takdir edilse azdır. Ancak, asli özelliklerin kazanılmasıyla ayakta kalabilecek milli kimliğimizi bozan çalışmaların yanında, bu gibi çalışmalar cılız kalıyor. Bu çalışmaların çok güçlü olabilmesi için, Türk Milletini sevenlerin, Türk Milletinin özünü, vasıflarını araştırma, öğrenme ve aktarma konusunu ciddiyetle ele almaları gerekiyor. Şöyle bir düşünelim; Türk Milletini diğer milletlerden ayıran, yahut da geçmişti bize büyük devletler kurduran özellikler nelerdir? Hemen aklımıza geliveren “konukseverlik”, “kahramanlık”, “cesaret”, “pratik zeka”, “şartlara uyum kaabiliyeti” .. gibi cevapları bilmenin bizim için yeterli olduğunu söyleyebilir miyiz? Bizim bunları bilmemiz, bilmediğimiz özelliklerimizin de olabileceği gerçeğini değiştirmiyor. İyice yok olmadan, bunları araştırmamız, öğrenmemiz gerektiğini unutturmuyor. Her Türk’ün, az çok, asli özelliklerimizi, örnekleriyle gösterebilecek, anlatabilecek bir seviyede olması gerekmez mi? Bu başıbozukluk neden? Hem sadece bizim bu vasıfları bilmemiz yeter mi? Bildiklerimizi gelecek nesillere nasıl aktaracağız? Bu alanda, süzülmüş bilgi kaynaklarının, çocukların ve her yaştaki insanımızın sindirebileceği şekillerde hazırlanması ve bilim adamlarının, uzmanların, yöneticilerin, tüccarların dikkatine sunulması öncelikli şart. Mesela, bunların bilgisayar ortamına aktarılması, dramalarda, dizilerde, belgesellerde, çizgi filmlerde, oyuncaklarda, giyim kuşamda, süslemede, sanatta, müzikte, edebiyatta, mimaride, şehircilikte…akla gelen, gelmeyen her alanda kullanılması gerekiyor. Böylece çocuklarımızın beyninde bir Türk görüntüsü oluşacaktır. Bu görüntüyü hiç bir güç bozamıyacağı için çok güçlü bir millet olmamız mümkündür. Yabancıların gözünde de Türk’le ilgili ön yargılar silinip özentiler başlatılabilir. Bir zamanlar dünyayı saran Türk Modası işte bu görüntünün, kimliğin bilinmesi ve yaşatılması ile oluşmuştur. Türk Milletinin özünü bilmek, olumlu ve olumsuz yönlerimizi keşfetmek bize başka ne kazandırır? Şunu söylemek mümkün: Milletimiz, üstün vasıflarını, etraflıca yeniden kavradığında, hem insanımız ve milletimiz, hem de devletimiz güçlenir. Yeraltı, yer üstü, yastıkaltı zenginliklerimizden çok daha büyük bir hazinenin kapısı açılır. Bize barbar gözüyle bakanların, dünyaya barbarlıklarını nasıl medeniyet diye yutturduklarını görürüz. (ABD Iraktaki müze ve kütüphaneleri yağmalattırarak dünyanın en barbar ülkesi olduğunu gösterdi. Yanındaki İngiltere ve arkasındaki İsrail, yeni çıfıtlıklar içinde. ABD İsrail’in Irak’ın tarihini tahrif ederek, kendine yeniden tarih oluşturma emeline kurban gitti ve Irak’ı bir haydutlar ülkesine çevirdi.) Türk Milletinin asli vasıflarını bilirsek, üzerimizde oynanan oyunları farkeder ve en önemlisi bunları bozabilecek kudrete sahip oluruz. Milletimizin sahip olduğu cihan devletinin, çeşitli milletleri insanca birarada yaşatan kurumları ve ahlakına, Dünyanın ne kadar çok ihtiyacı olduğunu anlar ve bu yolda çalışırız. Hayal değil, yeniden cihan devleti olabiliriz. Sadece milletimizin gerçek gücünü öğrenmekle başarabileceğimiz işleri saymakla bitiremeyiz. En azından, kaybetmekte olduğumuz milli kimliğimizin ne olduğunu kavramış oluruz. Kimlik aşınmasını önlemenin birinci şartı, aşınmanın nerede olduğunu bilmekten geçer. Bizi biz yapan özelliklerin keşif yolculuğu, bize olağanüstü zengin ufuklar açacaktır. Böylece şimdi ne yapmamız gerektiği sorusuna kolayca cevap bulabiliriz diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz? Not: Bu konuda, eleştirisi, kaynak, belge, bilgi, çalışması olan okuyucularımdan bana yazmalarını rica ediyorum.

    El gider töre kalır
    ——————————————————————————–

    Türkiye’nin olağanüstü günler geçirdiği bir dönemdeyiz. Ortalık toz duman. Bir yanda kara kış ortasında teröristlere karşı yürütülen bir sınır ötesi harekât var diğer yanda bu hareket sırasında harekâtı protesto eden, canlı kalkan olmak için yollara düşen, aldatan, aldatılan insanlar. Birlik ve berberliğe en fazla ihtiyaç duyulan bir zamanda, başörtüsünü siyasi bir rant kapısı olarak gören, birbirinin zıddı gibi görünen siyasilerin birbirini tamamlayan açıklamaları.

    Bir kaşık suda fırtına yaratmaya, kabuk bağlamış meseleleri kanatmaya yönelik zorlamalar ister istemez gündeme yerleşiveriyor. Bir hukuk devletinde hukuku ortaya koyamayan siyasi irade, yerel seçimler için meseleyi sündürdükçe sündürüyor. Anayasaya uygun kanunu hemen hazırlayıp bütün tartışmalara nokta koymak yerine meseleyi kaşıdıkça kaşıyanlara çanak tutuyor. Bu arada teröristlere darbe üstüne darbe vurulsa da, şehit haberleri yüreğimizi yakmaya devam ediyor. Bu süreçte gözden kaçmaması gereken bazı önemli hususlar var. Bunları kimse dile getirmiyor. Getiremiyor. Bilinmesi ve gelecek nesillere aktarılması gerektiği için yazıyorum.
    Öncelikle ABD’nin ve AB’nin, Türkiye’yi Irak’a girip PKK’ya karşı bir harekât yapması için neredeyse teşvik edenken ne oldu da birdenbire tavrı değişti. ABD’nin Türkiye’yi muhtemel olumsuzluklara hazırladığını söyleyen Alman basınına kulak vermek gerekir diye düşünüyorum. Bu tabloyu bir yerlerden hatırlıyor gibiyiz. Saddam da Kuveyt’e girerken böyle teşvik edilmişti. Sonrası malum.
    İkinci mesele gelecek Nevruz’a çok dikkat edilmesi konusudur. Şimdiden şehirleri yangın yerine çevirmek için sempatizanlarına talimat veren PKK’nın tutumu değil beni korkutan. Burada, güney doğuyu Sevr’den beri bölmeye çalışan yabancı ülke örgüt ve uzantılarının, provalarını daha önce yaptırdıkları isyanı başlatmaya çalışacaklarını düşünüyorum. Onun için Diyarbakır başta olmak üzere büyük şehirlerimize dikkat edilmelidir.
    Üçüncü mesele üzerinde yayın yasağı bulunan bir meseledir. Ancak ne hikmetse başta devlet televizyonu olmak üzere Zaman vb. bazı basın organları bu yasağa uymamakta, henüz yargılanmamış bazı insanları terörist olarak ilan etmektedir. Bu meselenin asıl üzücü olan tarafı, çete, terör örgütü veya herhangi bir olumsuz sınıflamaya muhatap olacak bir kanunsuzluğu ortaya çıkaran operasyonun adıdır; Türklerin en önemli destanlarından birinin adının böyle bir operasyona verilmesi en hafifinden söylemek gerekirse edepsizliktir. Türk Milletinin iftihar kaynaklarını bu şekilde olumsuzlayarak kurutmaya çalışanlar, bir gün Türk Milletinin şefkatine ihtiyaç duyabilir. Yine hukukun sağlanması için yapılan işlemlerin, Türk Milletinin âli menfaatlerine, yakın uzak hedeflerine zarar vermemesi gerektiğini söylemek borcumuzdur. Yunan Başbakanının ziyareti öncesinde, Fener Patrikliğinin ipliğini pazara çıkarmaya çalışan bir Türk evladının gözaltına alınması hukuk adına şık olmamıştır. İstanbul’da Vatikan benzeri bir oluşum için altyapı hazırlıkları yapıldığı herkesin malumu iken, bu oluşumuna karşı mücadele eden birinin bu şekilde gözaltına alınıp tutuklanması akıllarda soru işareti bırakmıştır. Bu ve benzeri soru işaretlerinin ortadan kaldırılması için, konulan yayın yasağının kaldırılması faydalı olacaktır. Üzerinde durulması gereken en önemli meselelerden biri de MTA’nın, hem de sudan ucuz bir fiyata özelleştirilmeye çalışılmasıdır. Biliyorsunuz ‘Bor’la çalışan araba yapıldı. Patentleri alındı. Şimdi Türkiye’nin bor madenlerinin üzerine oturmayı bekliyorlar. MTA’nın satışı bu bakımdan çok önemli.
    Gündemin son maddeleri, bence en önemli maddelerden biri: O da şehit cenaze törenleridir. Şehit cenazelerinin kaldırılması sırasında yapılan törenlerin düzensizliği, intizamsızlığı akıllara durgunluk veriyor. Biz bu kadar mı töresiz olduk? Yapılan konuşmaların ruhsuzluğu, sloganların atılması, alkışlar… Korkarım kaş yapalım derken göz çıkarılıyor. Şehitlerimiz için düzenlenen törenler töreye uygun olmalıdır. Şehitlik kavramını zedelerseniz, sırtınızda kendi kendiniz öyle bir delik açarsanız ki kimse kapatamaz. Unutmayın “El gider töre kalır.”

    http://www.ufukotesi.com

    Yorum tarafından okuz — 14/01/2009 @ 14:59 | Cevapla


Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. TrackBack URI

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

The Rubric Theme. WordPress.com’da ücretsiz bir web sitesi veya blog oluşturun.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 1.718 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: