TÜRK TÖRESİ PLANLI BİR ŞEKİLDE YIKILMAYA, YIPRATILMAYA ÇALIŞILMAKTADIR
Bunları yapanlar;
1. Yabancı Misyonerler,
2. Azınlıklar,
3. Akılsız, cahil, gafil ve hain Türk’lerdir.
Şu alanlar kullanılır:
1. Basın;
a. Yazılı Basın (Töreyle ilgisiz konular töre diye sunulur, töreler, gelenekler sürekli yıpratılır, sorgulanır, dalga geçilir, beyinler bulandırılır.)
b. Sinema (Türk Filmlerinde sürekli tekrarlanır: “Batsın bu yıkılası töreler!”)
c. Televizyon (Haber ve programlarda töreyle ilgisiz konular töre başlığıyla sunulur, töreye uygun olmayan Biri Bizi Gözetliyor, Yemekteyiz vb. programlarla töreler yıkılmaya çalışılır.)
d. İnternet (Sınırsız özgürlük ortamı istismar edilir, beyin bulandıracak tartışmalar açılır.)
2. Eğitim (Törelerle, örf ve adetlerle, geleneklerle, ahlâkla, Türk Kültürü ile ilgili yeterli bilgi verilmez, üstelik yalan-yanlış bilgiler verilir.)
3. Sağlık (Cinsel Bilgiler veriyoruz, psikolojik açıklamalar yapıyoruz kılıfıyla acı zehir sunulur.)
alanlarını kullanırlar.
Bunlar;
1. Cehaleti;
a. “Töre Cinayetleri”ni,
b. Kızların Okula gönderilmemesi’ni
istismar ederler. Propagandalarını bunlar üzerinden yürütürler.
1. Közkamanları,
2. Mankurtları,
3. Safdilleri (Başkalarının törelerini, örf adet ve uygulamalarını güzel ve faydalı diye yapanları)
4. “Bana ne?” cileri,
5. Haktan görünenleri (Batıl hemişe batıl vce bihudedir velî / Müşgül odur ki suret-i Haktan zuhur ede)
kullanırlar.
Töre yıkıcılarak karşı mücadele etmesi gereken kişi, kurum ve kuruluşlar, sivil toplum kuruluşları, hükümetler, bakanlıklar, meclis, devlet adamları, zinde güçler ve yöneticiler de uyurlar. Törelerimiz araştırılmaz, ortaya konulmaz, öğretilmez. Töreyle ilgisiz konular töre diye yutturulmaya devam edilir.
Not: Bu konularla ilgili olarak ana sayfa ve kategorilere bakınız.
9 ayda 75 Müslüman kız töreden kurtarıldı
Almanya`da töre kurbanı Hatun Sürücü adına kurulan yardım derneği şubat ayından bu yana 75 kadını töre cinayeti ve zorla evlilikten kurtardı..
Almanya`da 2005 yılında batılı yaşam tarzı yüzünden ailesi tarafından öldürülen Hatun Sürücü adına kurulan `Hatun Und Can` kadınlara yardım derneği, geçtiğimiz şubat ayından bu yana tam 75 kadını töre cinayeti ve zorla evlilikten kurtardı. 23 gönüllü ile faaliyetlerini sürdüren dernek, Almanya`da zorla evliliğin yasalarla suç sayılması ve ceza kapsamına alınmasının tartışıldığı bugünlerde yardım elini uzattığı 20 yaşındaki bir Türk kızı gencinin hikâyesi ile konuşuluyor. 20 yaşındaki Rojin Doğan ailesi tarafından hayatında bir kez gördüğü kuzeniyle zorla evlendirilmek isteyince evden kaçtı.
MERKEL`CEZA` DEDİ
Zor durumda ve kaçak olarak süren yaşamı internette ilanına rastladığı `Hatun and Can` derneği tarafından kurtarıldı. İnternetten Doğan ile temasa geçen dernek üyeleri, genç kızı Berlin`e getirerek koruma altına aldı. Doğan`a bir daire verildi. Kasiyer olarak iş bulundu. Alman Polisi kayıtlarına göre son 10 yılda ülkede 55 genç kız namus cinayetine kurban gitti. Yüzde 70`i Türk 3.3 milyon Müslüman nüfusta görülen namus cinayeti ve zorla evlilik vakaları Alman hükümetini de harekete geçirdi. Önceki gün bir kadın konferansına katılan Almanya Başbakanı Angela Merkel, “Zorla evliliğin bir suç olarak yasalarda belirtilen hükümlerle cezalandırılması konusunda sizinle hemfikirim” dedi.
2007-10-31 Sabah http://www.sabah.com.tr
Not: Bu yazı, hem misyoner çalışmasına, hem cehalete, hem de basının kullanılarak Töre’yi yıpratma ve yıkma çalışmasına örnek olarak verilmiştir.
Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 11:54 |
Toplumsal baskı öldürtüyor
Türkiye`de töre ve namus cinayetleri işleyenler üzerinde sosyolojik bir araştırma yapan Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı, Avrupa ülkelerindeki tutku ve kıskançlık cinayetlerinin yerini, Türkiye`de töre ve namus cinayetlerinin aldığını söyledi
Diyarbakır Dicle Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı ve sekiz kişilik ekibi, TÜBİTAK`ın desteklediği ve Türkiye`de bir ilk olan `Töre ve Namus Adına Cinayet İşleyen Suçlu ve Zanlıların Sahip Oldukları Toplumsal Değer Yapıları, Aile İlişkileri ve Kişilik Özellikleri ile Sosyoekonomik Analizi` konulu araştırmayı tamamladı.
Türkiye`deki 44 cezaevinde 193 mahkumla görüştüklerini belirten Bağlı, töre ve namus cinayetlerinde Doğu ve Batı arasında fark olmadığını söyledi. Yaptığı araştırma nedeniyle İngilizlerin yapacağı `Töre` konulu sinema filmine danışmanlık teklifi alan Bağlı, töre ve namus cinayetleri konusunda Batı`ya oranla Doğu`da daha muhafazakâr bir yaklaşımın olduğunu belirtti.
BASKI ZORLUYOR• Yaklaşık iki yıl süren bir çalışmanın ardından tamamlanan araştırmalarda ilginç sonuçların ortaya çıktığını ifade eden Bağlı, `Selçuk, Ankara ve Dicle Üniversitesi öğretim üyelerinin içerisinde bulunduğu sekiz kişilik bir heyetle proje hazırladık.
Türkiye`de cezaevlerinde töre ve namus adına cinayet işlemiş olan kişiler ile birebir görüşerek 250 soru sorup bir saha araştırması yaptık. Görüşmeler tamamlandı. Şimdiye kadar 193 kişi ile yaptığımız görüşmeleri değerlendirmeye alacağız` dedi.
Türkiye`nin bütün bölgelerinde araştırma yaptıklarını ve bölgeler arası çok büyük bir fark görmediklerini belirten Bağlı, `Toplumsal değerler Doğu ve Güneydoğu`da daha yüksek bir düzeydedir. Dolayısıyla burada aslında daha fazla oranda bir fark olduğunu söylememiz mümkündür.
Nitekim yaptığımız gözlem ve görüşmelerde gerçekten bu bölgedeki töre ve namus cinayetlerinin daha fazla olduğunu ancak sadece bu bölgeye özgüymüş gibi algılanmaları da doğru değildir. Örneğin Kırklareli`nde de, Trabzon`da Diyarbakır`da da işleniyor.
Ancak burada toplumsal baskı Batı`ya göre çok daha fazla` ifadelerini kullandı. Sosyolog Bağlı, şunları söyledi:
`Toplumsal baskının ağır olduğu toplumlarda kişinin grup içerisinde kimlik sahibi olma çabası talepler doğrultusunda cinayet işlenmekte nihayetinde toplumsal talebi karşılayan bireyde böyle bir beklenti vardır. Yani insanlar bir kişinin namusu kirlendiğinde onun namusunu temizlenmesini de aslında en çok toplum beklemekte ve istemektedir.`
Töre cinayetlerinin sadece hukuk üzerinden çözülebileceğini varsaymanın son derece yanlış olduğunu ifade eden Bağlı, `Çünkü bu hukuki bir sorun değildir, yani işin hukuk ile ilgili bir kısmı var ama esasında toplumsal yargılarla, değer yargıları ile kurumsal yapılanmalarla kadına karşı şiddetle ilişkisi olan bir sorun ve sadece hukuk ile ilişkili bir son diyor.
İngilizlerin Türkiye`de töre ve namus cinayetleri konusunda bir film çekeceğini ifade eden Bağlı, `Bu konuda danışmanlık talebinde bulundular. Bunu asılında bizimkilere bir örnek olsun diye söylüyorum.
Medyada çıkan haberler ve yapılan dizi filmler gerçekten uygun bir biçimde bir bilgiyi içeren filimler değildir. Bu durum dizi ve filmlerde anlatıldığı gibi değil, daha farklı bir boyutu vardır. Bu boyutunu görebilmek için de farklı perspektiflerde konuya yaklaşmak gerekiyor` diye konuştu.
2008-09-03 Taraf http://www.taraf.com.tr
Not: Bu yazı Yabancıların içteki kanayan bir yarayı kullanarak, cehaletin adını “Töre” koyarak, Töre’yi yıkma çalışmalarına örnek olarak verilmiştir.
Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 12:03 |
[seheryeli]:
Töre Değil, Cehalet
Kız kardeşinin, düşman aşiretten bir delikanlıyla kaçtığı haberini alan 17 yaşındaki Urfalı Şehmuz, öfkeden çılgına döner. Kara kara düşünmeye başlar; çünkü bu lekeyi ‘temizleme’ görevi büyük ihtimalle ona düşecektir. Aşiret ve aile büyükleri ilk günlerde ‘öldür’ emri vermez; lâkin bir hafta sonra durum değişmeye başlar. Kahveye giden babasına aşiretin hatırı sayılır kişileri ileri geri konuşarak “Namus tez zamanda temizlenmeli.” diye baskı yapar. Amcası ve amcasının oğulları da genç Şehmuz’un üzerine gelir: “Kız kardeşin, düşmanımızın oğluna kaçtı; utancımızdan insanların yüzüne bakamıyoruz. Kızı al getir, sonra da öldür.”
Sokakta herkesin kendisine kötü kötü baktığını, kızların bile “Hadi öldür” der gibi kendisini süzdüklerini aktarıyor Şehmuz. Aradan haftalar geçer, Şehmuz’u terleten dedikodular alır yürür; ama kız kardeşinden haber yoktur hâlâ. Baskılara dayanamayan Urfalı genç, “Nasıl olsa 17 yaşındayım, fazla
yatmam, çıkarım.” diyerek kardeşini öldürmeye karar verir. Beklediği haber de çok geçmeden gelir. Kız kardeşi, düşman aşiretten sevdiğiyle resmî nikâh kıydırıp yakınlarda bir köye yerleşmiştir. Ve gidip oracıkta nikâhlı bacısını öldürür. Ailenin ve aşiretin namusu güya temizlenir!
İLK ELDEN DİNLEDİK
Şehmuz şimdi 25 yaşında. Hapishanede geçirdiği 3 yılı hatırlamak bile istemiyor. Yaşıtlarına göre çok daha olgun ve sakin görünüyor. Kendisi hâlâ bekâr; evlenmek de istemiyor. “Peki, kendi kardeşini nasıl öldürebildin?” diye soracak oluyoruz; sadece “kızgınlık ve üzüntü” diyebiliyor. Şehmuz K.ya göre böylesi cinayetleri işleyenlerin hiçbiri isteyerek yapmıyor. Ama yaşadıkları ortam, aile ve aşiret bunu zorunlu hâle getiriyor. Gençler “Öldürmeyeceğim.” diye ne kadar dirense de yaşadıkları baskıyla önce psikolojileri bozuluyor, mantıklı düşünemiyorlar. Sonra da “öldüreyim, kurtulayım” havasına giriyorlar.
Töre cinayetleri, 21. yüzyıl Türkiye’sinin hâlâ kanayan derin bir yarası. Başlamadan biten hayatların, kurşunlara kaptırılan gençliklerin küçük; ama en yaralayıcı örneklerini sunuyor. Bir kişiyi suç işlemeye zorlarcasına kurallar koymak veya o kişiyi işlediği suçtan dolayı ‘infaz’ etmek, İslam dininde de yasaklanıyor. Ama ne yazık ki insan öğüten bu çark, acımasızca dönmeye devam ediyor Türkiye’de.
Her ne kadar benzer olaylara zaman zaman kulak kabartmış olsak da yaşananları anlamakta güçlük çekiyor, biraz yutkunuyor, biraz düşünüyor; ama en çok da hayıflanıyoruz. Oturduğumuz yerden, “Nasıl olur da kardeş kardeşi öldürebilir?” gibi soruları sormak yerine Doğu ve Güneydoğu’yu bizzat arşınlayarak töre-namus cinayetlerinin arka planını öğrenmek istedik. “Onlar geri kalmış ve hoyrat, oralarda zaten kadının adı yok” gibi talihsiz yorumları yapmak hayli kolay olsa da biz; bölgedeki çilekeş insanların neler yaşadığını, kanaat önderlerinin samimi çabalarını, aşiret reislerinin cinayetlerdeki rolünü, töre kanunlarının olumlu-olumsuz yanlarını ve insanları cinayet işlemeye götüren o süreci araştırdık. Töre mağdurları ve cinayet mahkûmlarının yaşadıklarını dinledik ilk elden… Herkesin kendine göre bir sebebi, belki de haklılık payı vardı.
“Töre ve namus cinayetleri” diyerek yollara düşmek zordu. Adımız ‘gazeteci’ olunca söze girmek, nabız yoklamak, soru sormak daha da zordu. Çünkü bölgedeki insanlar haklarında yapılan haberlerden, kendilerine yöneltilen ithamlardan bıkıp usanmıştı. Töre kelimesini duyar duymaz onların bile aklına ilk gelen şey cinayetlerdi. Halbuki töre, Türk insanını yüzyıllarca bu topraklar üzerinde ‘bir’ tutup öz benliklerini korumalarına yardımcı olmamış mıydı? Cehalet eseri bu cinayetlerde esas kurbanlardan biri de aslında ‘töre’mizdi. Yöre halkı, töreyi cinayete indirgeyen, yarayı tedavi etmek yerine kaşıyan, üstelik İslam’ın da bu cinayetleri onayladığını ima eden haberlere ateş püskürüyordu. Görüştüğümüz tüm kanaat önderleri, aşiret reisleri, din adamları ve bölge halkı bu özdeşleştirmelere karşı çıkarak sorunun çözümü için “yapıcı ve kucaklayıcı olmak” gerektiğini vurguladı.
GERÇEK TÖRE, ÖLDÜREMİYOR!
Töre, en genel anlamda bir toplumun gelenek ve görenekleri olarak tanımlansa da ‘kötü imaj’ yüzünden görüştüğümüz çoğu kimse ‘töre’ demekten sakınıyor, yerine “gelenek, örf ve âdet” gibi kelimelere sığınıyordu. Diğer taraftan, en geçerli olduğu söylenen Doğu ve Güneydoğu’da bile eskisi kadar hâkimiyeti kalmamıştı törenin. Töre kanunları içinde ölüm kararının çok cüz’î bir yer tutması da cabası.
“Tarih Boyunca Aşiretçilik ve Şanlıurfa Aşiretleri” isimli kitabın yazarı, İslam hukuku uzmanı İbrahim Bozkurt, bu konuyu Arapça, Farsça ve Kürtçe eserlerden çeviriler yaparak yıllarca araştırmış bir isim. Bozkurt’tan öğrendiğimiz kadarıyla gerçek töre kanunlarında sekizden fazla namus suçu var. Ancak bunlardan sadece birinde ölüm cezası bulunuyor; ama şartları o kadar ağır ki; ölüm emri vermek çok zor. Diyelim ki bir hanım kaçtı. İki aşiretin de kadının suçlu olduğunu kabul etmesi gerekiyor. Sonra bir danışma meclisi kuruluyor, aile büyükleri ve en az dört şahit bir araya geliyor. Herkes tek tek dinleniyor. ‘Bilgin adam’ dedikleri şeyhin de kanaati alınıyor. Aşiret reislerinden oluşan genişçe bir meclis de durumu doğrular ve kadının suçlu olduğuna karar verirse ancak o zaman ölüm cezası veriliyor. Fakat tarihte hiçbir meclis, bir kadının ölümüne karar verememiş.
İbrahim Bozkurt’a göre cinayetler törelere göre değil, bireysel tercihlere göre işleniyor. Yaşananların aşiret, örf ve âdetlerle de alakası yok. Mesela töreler, evden kaçan kızlara kendini koruma şansı vermiş. Kaçan kız, istediği aşiret ya da şeyhin yanına sığınabilir, onların gözetimi altında olduğu müddetçe de kimse bir şey yapamazmış. Eğer zarar verilirse, bu aşiretler arası kavganın başlamasına sebep oluyormuş. Bozkurt’un araştırma sonuçları ise sığınma yöntemleri sayesinde olayların tatlılıkla çözüldüğünü, kan dökülmeden barıştırmaların gerek aşiret reisleri gerekse şeyhler aracılığıyla olduğunu, gerçek ‘töre kanunları’ sebebiyle tarihte kimsenin öldürülmediğini ortaya koyuyor. Fakat cumhuriyetin ilk yıllarında, şeyhlere danışılmadığı için töre bahane edilerek öldürülen kadınlar olmuş. Zaten töre kanunları her kadına da uygulanmıyormuş. Eğer kadın, bir aşiret mensubu değilse ‘asil’ sayılmadığı için sözlü kanunların geçerliliği olmazmış. Günümüzde en sık rastlanan, gayrimeşru ilişki sebebiyle hamile kalan, daha sonra aile fertlerinden biri tarafından öldürülen kadınlar için de törenin şartları var: “Kadın-erkek birbirlerini seviyor mu? İkisi de bekâr mı? Arada isteme, dünürlük olmuş mu? Herhangi bir aşirete mensup mu?” Bu sorulardan en az birinin cevabı ‘evet’se kimse öldürme emri veremiyor. Dolayısıyla günümüzde uygulanan ve töre sanılan kuralların daha ilkel olduğu ortaya çıkıyor.
27 Ekim 2006 tarihinde Van’ın Başkale ilçesinde işlenen cinayetle hayatını kaybeden Naile Erdaş’ın ölüm emrini ailesi vermişti. Çünkü o, uğradığı tecavüz sonrasında hamile kalmış ve çocuğunu dünyaya getirmişti. İşlenen cinayetin adı ‘töre cinayeti’ idi. Lakin Naile’nin sığınabileceği ne bir aşiret ne de şeyh vardı ve Naile haklarını da bilmiyordu. Baba Mehmet Erdaş’ın itirazına rağmen “Töremiz böyle, Naile ölmeli, namusumuz temizlenmeli.” gerekçesi galip gelmişti. Halbuki, gerçek törede böylesi bir ölüm emri yoktu.
Türkiye’de işlenen cinayetlerde aşiret reislerinin etkili olduğu sıkça gündeme geldi. Fakat görüştüğümüz herkes aşiret sisteminin kan kaybettiğini, ölüm emrini aşiretlerin değil, ailelerin verdiğini özellikle vurguluyordu. Bilinenin aksine aşiret reisleri küslerin, kavgalıların arasını yapmaya çalışan kişiler olarak karşımıza çıktı. Peki, bu zamana kadar neden hep suçlanmış, her cinayetin ardından sorumlu gösterilmişlerdi? Acaba bazı cinayetlerdeki rollerini gizliyorlar mıydı?
Kemal Yıldırım, Ağrı’daki 4 bin 500 hanelik Çikuri aşiretinin reisi. Genç yaşına rağmen şehirde sözü dinlenen, özeleştiriden de kaçmayan biri. Dedesinden, babasından gördüğü ‘uzlaşmacı tutum’u devam ettirdiğini hissettiriyor Kemal Yıldırım ve kendi aşiretinde de namus meselelerinin olduğunu gizlemiyor: “Hepimiz sevebiliriz, hata da yapabiliriz. Önemli olan yanlışın anlaşılıp telafi edilmesidir.” Ağrı’nın nam-ı diğer Kemal Abi’sine göre İslam dininin namus kavramına verdiği ehemmiyeti kulaktan duyma bildiğini sanan cahil aileler, kızı öldürünce günahın temizleneceğine inanıyor. Bu hastalıklı düşünce sistemi de cinayetlerin sayısını artırıyor.
alıntı:
aksiyon dergisi
Not: Bu yazı cehalet’i aktarıyor.
Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 12:11 |
YİNE YAKMIŞ YAR MEKTUBUN UCUNU
Önce ikiye, sonra dörde katlanıp zarfın içine yerleştirilen beyaz kâğıt tarihe karıştı çoktan. Postacılar görüş alanımızdan çıktılar. Eskiden, sevdiklerimizden bir haber getirir umuduyla yolu gözlenen postacılar, kırk yılda bir yeryüzünde görünen, bankaların borç ekstrelerini taşıyan kıl adamlar oldular artık.
Ha, bir de mektubun ucunu yakma muhabbeti var. Hasretinden yanıyorum manasına mı geliyordur nedir, böyle de bir adet yerleşmiş töremize. Nedense töremiz, mektup dâhil her şeyi yakmak, yıkmak, vurmak üzerine kurulu. İnsan hasretlik çekince kâğıdı yakıyor. Sevdiği o anda yanında olsa, nerelerini yakacak Allah bilir… Sevinince de havaya, yere, sağa, sola ateş ediyoruz töre gereği. Patır patır vuruyoruz birbirimizi. Töremizdir, vururuz!
Ne oluyor kardeşim, nedir bu böyle; herkesin elinde bir tabanca… diye yüksek sesle söylenmeye kalkarsak, bir yetkili çıkıp “Susunuz lütfen,” diyebilir. “Halkımızı silahtan soğutmayın… Silah bizim töremizde var…” Komiklik olsun diye söylemiyorum. Sahiden biri çıkıp böyle bir açıklamaya yaptı. Milletin gözünün içine baka baka etti bu lafı. Yuh yani!
“Halkımızı silahtan soğutmayalım,” önermesinin zıt anlamlısı, “halkımızı silaha ısıtalım,”dır gramer kurallarına göre. Ey halkım, silahı seviniz, sevdiriniz… Belinizde silah olmadan sokağa çıkmayınız… Vurunuz vurdurunuz… Birbirinize saydırınız… Niye? Töremiz böyle!
Neyse, biz töreyi falan bir tarafa bırakıp nostaljik bir unsur olan mektup kavramına dönelim bir zahmet. Şeyde kalmıştık; önce ikiye, sonra dörde katlanan kâğıdı içine koyduğumuz zarfın arkası çevrilir ve üçgen şeklindeki kapağın yapışkanlı kısmı yalamak suretiyle kapatılır. Sonra zarfın ön yüzü çevrilir, sağ alt tarafa adres yazılır, üst kısma da arkası yalanan pul yapıştırılır. Gördüğünüz gibi, mektup hususunda kenarlarını yakmak ve ortasını yalamak kavramları, muteber birer davranış olarak dünya haber alma tarihine geçmiştir. Olanca ateşi, külü, dumanı ve tükürüğüyle…
Bir de zarfa konmamış mektuplar var. Bunlar, elden verilmek üzere birilerine ya da bir yerlere teslim edilmiştir ve her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. İçinde zarfsız mektup bulunan her hikâye, istisnasız her hikâye dramatiktir. Farkındaysanız trajiktir demiyorum. Özellikle demiyorum. Çünkü doğuda trajedi yoktur, dram vardır.
En acıklı mektup, geç ulaşan mektuptur. Mesela babanıza zarfsız bir mektup yazdığınızı düşünün… Mektubun 25 yıl sonra ulaştığını düşünün bir de. İdam edilmek üzeresiniz ve son isteğin ne diye soruyorlar. Mektup yazacağım, diyorsunuz. Ama yazdığınız mektup, yazdığınız kişiye ulaşmıyor. Bir dosyaya koyulup tozlu bir rafa kaldırılıyor. Hani törelerden falan söz ettik ya, ölünün arkasından kötü konuşulmaz, ölünün vasiyeti ille de yerine getirilir diye -zorlama da olsa- muhtelif maddeler vardır bu törede. Hani? Nerde töre? Ölmek üzere olan birinin son isteğini katlayıp sümen altı etmişsiniz, 25 yıl saklamışsınız küflü bir depoda…
Halkı silahlandırmak isteyen zihniyet yapıyor bunu. Aynı zihniyet silahlı eylem yaptı diye gencecik bir çocuğu idam sehpasına çıkarıyor. Silahlı eylem mi? Emekli savcı Mete Göktürk yıllar sonra açıklıyor: Silah kullandığına ilişkin bir kanıt elde edememiştik…
Veysel Güney tipik bir Anadolu delikanlısı. Ezik. Mahkemedeki fotoğrafı insanı, yani insan olanı ağlatacak kadar dramatik. İki elini birleştirip bacaklarının arasına sokmuş, başını hafifçe eğmiş, yere doğru bakıyor. Korkuyor besbelli. Ne kadar kahramanca durmaya çalışsa da o insanca duyguyu, korkuyu gizleyemiyor. Sadece bu fotoğraf kalmış Veysel’den geriye. Bir de kimsenin okuyamadığı bir mektup. 12 Eylül’den beri tozlu bir rafta bekleyen mektup…
Peki niye asıldı Veysel? Peki asıldı da, niye mektubu verilmedi babasına? Peki verilmedi de, mahkeme salonundaki o masum, o ezik fotoğrafı görünce niye ağlamadınız siz?
Bu soruların cevabını, ölmeden birkaç ay önce sohbet ettiğim Ece Ayhan vermiş aslında, çok sonra fark ettim. Hastaydı. Serumları takmış, başında oturuyorduk. Durup dururken tarihi katiller yazar, dedi. Bunun bir tek istisnası bile yoktur.
Yıllar sonra, gazetedeki o fotoğrafa bakarken işte o söz geldi aklıma. Zaten “bütün sınıf sana zarfsız kuşlar gönderecek,” dizesini yazan da oydu. Demek ki mektup mevzusuyla uzaktan yakından ilgisi vardı şu anda pat diye onu hatırlamamın.
Zarfsız bile olsa, asla kuş göndermem ben onlara. Yani asanlara. Olsa olsa kapkara, lanet dolu bir mektup yazarım çalakalem. Belki 25 yıl sonra açıp okurlar diye…
Altay Öktem
http://www.penguen.com/yazilar.asp?gun=20060811
Not: Mektubun ucunu yakmak’dan yola çıkarak Töreyi yakıp yıkmakla eş tutan bir cehalet örneği.
Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 12:41 |
HATIRLARSANIZ BİR KIZIMIZ BİR YUNANLIYLA EVLENECEK OLDUYDU:
Yunanlilara Göre Kültürsüzüz!
güvenc
Pzr 06 Nis 2008, 20:18 üüüfff
——————————————————————————–
dogru, bir geri zekali kendi kültürüne bakmadan bosbosuna laf etmis, o lafi bir kültürlü etmez, yani o kültürsüzmüs…
erkanyure
Pzr 06 Nis 2008, 20:49
——————————————————————————–
Bu olayın düşündüren yönü; bu gibi kişiler, daha önceleri bu tip hareketleri kendi ülkelerinde bile yapmaya çekinirken, şimdi burada dahi çekinmeden yapabiliyor olmaları. Yaşasın, AB’ye giriyoruz galiba, sanırsam, her hâlde.
Çetin KOŞAR
Pzr 06 Nis 2008, 21:31
——————————————————————————–
Alıntı:
“(…) Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin.(…)” (Bakara Suresi / 221)
Başkaları bana ne derse desin, ben olaya kendi açımdan bakıyorum. Türkler müslüman bir millettir. İslam inancına göre mümin bir kadın gayri müslim bir erkekle evlenemez. Eğer evlenirse, bu bizim kendi inanc, kültür ve geleneklerimizi terkettiğimiz anlamına gelir ki bu da başkalarının gelenek ve kültürlerini yaşamaya geçiş ya da taklitçilik olup kültürsüzlüktür. Birazda suçu kendimizde aramalıyız aslında.
Hatırlarsak geçen yıllarda da bir kızımızı daha şaşalı bir törenle evlendirmiş, hatta din değiştirme töreni bile yapılmıştı. Bkz: http://www.maksimum.com/haberler/h/tugce_kazazin_vaftiz_fotograflari_ortaya.php
Bir iki örnekten yola çıkarak, genelleme yaptığı için Yunanistanlı damadımızı kınıyorum.
emrahadanus
Pzr 06 Nis 2008, 22:12
——————————————————————————–
Arkadaşlar ne zaman ekranlarda bir Yunanlı görsem suratında düşmanca bir ifadenin yansıması var. Hani sanki sokakta görsem bu Yunanlıdır diyecek gibiyim. Bu yabancı damatta aynı onlardan.
Atakan Kanat
pzr 06 Nis 2008, 22:20
——————————————————————————–
Alıntı:
Eğer evlenirse, bu bizim kendi inanc, kültür ve geleneklerimizi terkettiğimiz anlamına gelir ki bu da başkalarının gelenek ve kültürlerini yaşamaya geçiş ya da taklitçilik olup kültürsüzlüktür. Birazda suçu kendimizde aramalıyız aslında.
Bu konun özeti budur arkadaşlar. Yunanlı şunu demiş bunu demiş önemli değil. Onların demesiyle biz ne büyürüz ne de küçülürüz.
Asıl üzerinde durulması gereken, bir Türk kızı töremizi terkedip bir Yunanlı ile evlenmesi doğru mudur değil midir,Töreyi terkedenin Türklük niteliği kalır mı kalmaz mı buna bakmak lazım.
Türk ve Töre ilişkisini bilmek lazım öncelikle.
recep demirbas
Pzr 06 Nis 2008, 22:25
——————————————————————————–
Alıntı:
Çılgın Yunan damat nikah salonunda konuklara “Siz kültürsüz Türklersiniz”
bir kişinin sözünü nasıl tüm yunanlılara yükleyebiliyorsunuz hayret yani bir de aynı pişkinlikle adamlara kültürsüz diyorsunuz. yapılan şey en hafif ifadeyle ayıptır
En son recep demirbas tarafından Pzr 06 Nis 2008, 22:38 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Atakan Kanat
Pzr 06 Nis 2008, 22:38
——————————————————————————–
Alıntı:
adamlara kültürsüz diyorsunuz. yapılan şey en hafif ifadeyle ayıptır
Katılıyorum bu söze. Birisi hata yapıyor diye bir halkı suçlamak doğru değildir. Ayrıca hamaset dolu sözleri okumaktan bıktım. İşin esası es geçiliyor.
Doğan medya değil miydi ki yabancı damat dizisini yayınlayan yabancılarla evliliği şirin gösteren. Halkımızı kışkırtmanın anlamı yok.
Nejat Bilginoglu
Pzr 06 Nis 2008, 23:23
——————————————————————————–
Avrupalıya Tuvalet kültürünü öğreten bir millete Kültürsüz demek, o cümleyi söyleyen kişinin ne kadar kültürsüz olduğunun kanıtı değil midir ?
Nejat BİLGİNOGLU
messiah_haktan
Pzr 06 Nis 2008, 23:26
——————————————————————————–
Avrupalilar biz Anadolu’ya gelene kadar tuvalet ihtiyaclarini görmüyorlarmiymis?
Bize kültürsüz diyenlere sinirleniyorsunuz ama eski yunan kültürü de sayilmiyacak kültür degil hani Tamam simdiki Yunanistan ne kadar geri kalmis olsada adamlarin atalari ciddi seyler yapmis.
nebi
Pzr 06 Nis 2008, 23:29
——————————————————————————–
Haberin kaynagi bana dogrulugu açisindan suphe veriyor,
Mesela o kiz o gune kadar hiç oturup konusmamis mi bu konulari? Yoksa iki hemen gorucu mu gelmisler? Yoksa o damat, sirf bunu demek için mi bunu yapmis? Yoksa bu haber bir duzmece mi?
Yunanlara gore kultursuz olabiliriz, ancak kendi kulturlerini bizim gibi kultursuzlerden aldiklarinin hala farkina varamadilar…yazik
BU OLAYIN SORUMLUSU YABANCI DAMAT GİBİ DİZİLERİYLE, HABERLERİYLE HALKI YABANCILARLA EVLENMEYE ÖZENDİREN DOĞAN MEDYADIR.
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=54890&start=30
NOT: Bu yazı Basın’ın Töreleri yıpratmasına örnek olarak verilmiştir.
Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 13:57 |
Wow’da eşinle oynamak Türke göre değil…
——————————————————————————–
Evlenmeden önce sıkı bir wow oyuncusuydum. Amerika serverinde almıştım daha ilk wowu. Daha sonraları evlilik araya girince bırakmak zorunda kaldım. Üzerine birde vatani görev derken iyice uzaklaştım. Geldiğimde gördümki bc çıkmış. Tıpkı sigara gibi birşeyler tetiklemeye başladı içimi. Ve hanımdan gizli bir wow-eu account aldım. Heleki horde için blood elflerin geldiğini duyunca almamam imkansızdı zten . Ben Alliance yi sadece elflerden dolayı seçmiştim. İçimdeki elf sevgisi horde tutkusuna galip gelmişti. Horde ye bloodelfler dahil olunca hemen açtım bir bloodelf mage. Sonra hanım öğrendi yeniden bu hastalığa bulaştıgımı.
Madem dedi sen vazgecmiyon bende oynuycam. Bir Accountta ona açtık.Priest. bende warrior açtım iyi bir ikili oluruz diye. Herşey baştan güzel gidiyordu. Hanımda oyunu ve karakterini benimsemişti. Normal hayata bile yansımaya başladı charlarımz. Kahvaltıyı hazırlarken bile hayıflanırdı. Hem iyileştir hem kahvaltı bulaşık diye. Gel zaman git zaman leveller artınca raid lere dalmaya başladık. Ama bende bir duygu nuksetti. Benim biricik eşim tanımadıgım abidik gubidik raid elemanlarını iyileştiriyor . Kıskanmaya başladım nedense. Bir gün ZG yaparken hanımdan tarihi acıklama geldi . Bırak millet dalsın. Sana bişi olur Agroo çekersin. Kal burda. Karışma her işe. anladımki wow bizim tarihi kültür ve töremize aykırı. Ama bırakıcazmı oyunu . Aslaaa.
http://forum.wow-turk.com/serbest-kursu/1880-world-warcraftda-esinle-oynamak-turke-gore-degil.html
NOT: BU YAZI KÖZKAMANLIK’A ÖRNEK OLARAK VERİLMİŞTİR.
Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 15:51 |
Evli bir kadın.. İş görüşmesi için organize edilen küçük bir toplantıda bir adamla tanışıyor. Kadından bakışlarını kaçırmayan adam bekar… Toplantı sonrası birbirlerine kartları ve mail adreslerini veriyorlar. Messenger’da da birbirlerinin adreslerini kaydediyorlar daha sonra. Zaman geçtikçe iletişim sıklaşıyor. Mesajlaşıyorlar her gün… Konu önce işle ilgili yazışmalarda odaklanıyor. Fakat süreç içinde, birbirlerine iltifatlarda bulunuyorlar. Sayıları çok az olsa da, bazı evli kadınlar bu tip ilişkilerin “masumane” olduğu, ilişkiyi yıpratmadığı görüşündeler..
Konuya girmeden önce yapılan bir araştırmadan söz edelim. Çünkü o araştırmanın sonucuna göre böyle bir yazı hazırlamaya karar verdik! Ünlü prezervatif şirketi Durex, 41 ülkede “aldatma” üzerine bir araştırma yapmış. Bu araştırmada en fazla Türkler’in eşlerine ihanet ettiği sonucu ortaya çıkmış.
Dünyanın en eski toplumsal “suç”u ihanet aslında. Aldatma konusu artık her iki kişiden birini ilgilendiriyor diyebiliriz. Durex’in sonuçlarından erkekler çıkmış ağırlıkla olarak ama sadece onlar aldatmıyor. Zaten matematiksel olarak şu hesabı yapmak lazım, Her erkek eşini bir kadınla aldatıyor. O kadınların hepsinin “bekar“ olduğunu varsayamayız .Demek ki, neredeyse “aldatan erkek” sayısı kadar kadın var ortalıkta. Kadınlar da ihanetin içinde yer alabiliyor yani..
Zaten bu çağın en fazla kullanılan iletişim modeli Chat konuşmalarında bu birliktelikler daha net açığa çıkıyor. Chat yapan kadınların çoğu evliymiş! İtiraf sitelerine mail atan erkekler de, genellikle evli kadınlarla önce chat yapıp daha sonra da tanıştıklarını söylüyorlar. Sanal aldatmalar bir yana, gerçek hayatta da yaşanıyor yasak birliktelikler.
—-
saolasın tuna… aldatmaya kılıf uydurmak doğru diil bence de. aldatmak aldatmaktır işte…
———–
Aldatmanın hiç bir masumluğu olamaz.. Ne Dinimizde ne de Türk töremizde yoktur böyle bir şey.
—————-
kadınlar son zamanlarda aldatma konusunda erkeklerle rekabete girmek gibi bir saçmalığın içine düşmüş durumdalar, erkekler yaparsa biz de yaparız! yazık!…
———————–
Bence iki taraf için de çok çirkin. Küstahlıktır bu. Lakin kadının yapması daha çirkin geliyor bana gerçi kadın da kendisiyle aldatmıyor sonuçta. Ama bir bayanın erkek yaptı diye onun seviyesine düşmesi, kendini aşağıların en aşağısı yapması çok çirkin, hemcinslerime yakıştıramıyorum. Kadınların her zaman vakarını belli etmesi lazım geliyor.
Ve şunu da söylemeden geçemeyeceğim; günümüzde hayat şartlarından dolayı erkeklerle kadınlar her ortamda ister istemez iletişim kurmak zorunda kalıyor. Bir kadın bir erkekle (abi,kardeş, amca,v.s gözüyle bakarak) konuşuyorsa erkeğin de hemen bunun altında bir fesatlık araması gerekmez. Bu da çok çirkin.
Bir de şu var. Yapılan ayıplar açığa çıkarılıp bütün millete duyuruldukça o ayıplar daha da fazla yapılıyor. Bazı nefsine hakim olamayan insanlar “demek ki olabiliyormuş, ben de yaparım, yapanlar varmış, tek ben değilim” gibi düşünerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışabiliyor. Yapılan ayıpların, günahların iletişim kanalları tarafından çok fazla dallandırılıp budaklandırılmasından yana değilim açıkcası. Hele bazı kanalllardaki itiraf programlarına sinir oluyorum. Bana ne elin adamının veya karısının yediği halttan. Artık gelinler kayınbabasından,kayınından hatta kendi babasından,kardeşinden bile korkar oldular ne yazık ki.
————-
ancak özgüvenden yoksun insanlar aldatır bence
aldatan kişi en büyük saygısızlığı kendine yapar,aldatmak ille de ten temasıyla olan bişey değil ki,herşey beyinde biter…
http://www.hayatinrengi.net/kendi-aramizda/9966-bu-aldatma-mi-degil-mi.html
BU YAZI SAĞLIK ALANI KULLANILARAK YIPRATILMAYA ÖRNEK VERİLMİŞTİR.
Yorum tarafından okuz — 07/01/2009 @ 15:10 |
Rtuk.TV sitesinden, sayın mehmet cafer bir şikayet gönderdi.
Bilgiler :
Yas Grubu : 46 ve üzeri
Eğitim Düzeyi : Ilkokul
Cinsiyet : Erkek
Ilce : merkez
Il : şanlıurfa
Yayın Türü : Televizyon
Kuruluş Adı : shov tv
Program Adı : yaralı yürek
Yayın Tarihi : 14/ 02 /2007
Yayın Saati : 22.00
Şikayet : kültürümüzde ve ahlakımızda böyle çirkin aşağılayıcı insan onurunu kırıcı adetlerimiz ve töremiz yoktur shov tv ve yönetmen senaryosunu düzeltsin
http://www.rtuk.tv/bugun.php?start_from=3580&ucat=&archive=&subaction=&id=&
Yorum tarafından okuz — 07/01/2009 @ 15:17 |
Semih İdiz
sidiz@milliyet.com.trMama li Turchia!
14 Nisan Pazartesi 2008
Bunun gibi şeyler İtalya’da da oluyor” diyebilirdik. Bu çerçevede Sicilya’nın “vahşi kırsalına” veya mafya çetelerinin elindeki Napoli’ye işaret edebilirdik. Hatta İtalya’nın ötesine de gidebilirdik.
İrlanda’nın başkenti Dublin’de daha birkaç gün önce yolda yürüyen iki Polonyalının, tanımadıkları kişilerin saldırısına uğrayıp tornavidalarla nasıl vahşice öldürüldüklerini de anımsatabilirdik.
Fakat bunu yapmak, zavallı “Pippa” Bacci’nin hunharca öldürülmesinden duyduğumuz derin üzüntü ile kızgınlığımızı gidermiyor. Biz maalesef “Bunlar her yerde oluyor” diye ülkemizden hüzünle ayrılan Pippa’nın kız kardeşi kadar bilge değiliz.
Kaldı ki, Türkiye’de en kızdığımız şeylerin başında “Onlarda da oluyor” argümanı geliyor. Amerikalılar Ebu Gıreyb’de, Guantanamo’da işkence yapıyorlarsa bu bizim insanlıktan nasip alamamış işkencecilerimize “vize” çıkarmaz. Aksini düşünmek de sapıklıktır.
Utandıran sapıklıklar
Ancak ne yazık ki güzel ülkemizi uygar dünya gözünde rezil eden ve bizi utandıran sapıklıkların sonu bir türlü gelmiyor. İtalyanlar açısından bakınca da, “Mama li Turchia” (Anne Türkler geliyor!) sözlerinin niçin hâlâ hafızalarda olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Unutmayalım, Roma’da Papa’yı öldürmeye çalışıp ismini 20’nci yüzyıl tarihine kazıyan kişi “milliyetçi” bir Türktü. Trabzon’da Rahip Santoro’yu öldürerek yeni neslimizi nasıl yetiştirdiğimizi gösteren genç de “ümmetçi” bir Türktü.
Bunları gören İtalyanların Malatya’da misyonerlerin, yine “ümmetçi Türkler” tarafından vahşice katledilmelerine veya Hrant Dink dostumuzun acımasızca öldürülmesine ve bunun da bazı milliyetçi çevrelerde memnuniyet yaratmasına -kayıtsız kalmaları beklenemez.
Hep ‘münferit’ deniyor ama
Kendi açımızdan baktığımızda, alnındaki kılıç dövmeli “ümmetçi-milliyetçi” yaratığı da bu çerçeveye sokmamız gerekiyor. Bizde bu olayların hep “münferit olduğu” söylenir. Oysa, ciddi bir “sosyal patolojiye” işaret eden bir “münferit olaylar zinciri” ile karşı karşıyayız.
Peki şimdi Pippa’nın tecavüz edilip öldürüldüğü yere akın ederek orayı çiçeklerle mi donatacağız? Uygar insanlar olarak infialimizi duyurmak için sokaklara mı döküleceğiz?
Kimse bunları beklemesin, çünkü “töremizde” yok bunlar.
Zavallı Pippa, “barış” uğruna simgesel gelinliğiyle yollara düşmüştü. Bizde ise “namus” uğruna ne gelinler katlediliyor. Bırakın aile fertleri veya yakınları tarafından öldürüldükleri yerleri çiçeklerle donatmayı, cenazeleri bile ortada kalıyor.
Anıt yerine dönerci yaptık
“Çağdaş uygarlık” yolunda daha kat etmemiz gereken o kadar çok yol var ki, bunu nasıl yapacağımızı kara kara düşündükçe insan gerçekten de karamsarlığa boğuluyor. Nasıl olmasın ki?
Aydın 37 kişinin diri diri yakıldığı bir yere anıt dikerek, her yıl bunun ulusal utancını ve üzüntüsünü idrak edip bu acı olaydan ders çıkaracağımıza, oraya “dönerci dükkânı” açma “inceliğine” sahip bir ülkeyiz!
Zavallı Pippa; keşke ülkemizden geçmeden bir araştırma yapsaydın. Karşına barış ve uzlaşmadan eser olmayan, herkesin kavgalı olduğu ve uygar değerler açısından sürekli gerileyen bir ülke çıkardı.
Sen de burayı es geçer ve bugün hâlâ sağ olurdun.
Yorum tarafından okuz — 07/01/2009 @ 16:03 |
Dilara Pekel
dilara@gecce.com
Son Güncelleme:18 Ağustos 2008 Pazartesi 09:07
Bakirelik takıntısı!
Geçtiğimiz akşam yerel kanalların birinde ilginç bir konuya denk geldim; uzun zamandır tartışılmayan bir konuydu bu, dikkatimi çekti takıldım baya.. Efendim konu artık bir tabu haline gelen bekaretti.. Adını, sanını bilmediğim ve açıkçası öğrenmeye pek de niyetim olmayan bir adam ekranda ahkam kesiyordu bekaretle ilgili.. Diyordu ki: ‘Kimse bakire olmayan biriyle evlenmek istemez. Türk toplumunda tecavüze uğrayan kıza, ‘Madem başına bu iş geldi, evlen’ derler. Bu toplumda, kız kardeşini kaçırıp tecavüz edeni, onunla evlenmezse takır takır vuruyorlar. Bunun aksini söyleyen de sahtekârdır. Kaçıran kişi ırzına geçtiği kızla evlenince daha iyi olmuyor mu? Bekâreti bozulduysa onunla evlenilmeli. Evlenince de cezadan kurtulmalı.”
Ne ala bir memleket değil mi? Zorla bir kıza tecavüz edeceksin, sonra yine zor kullanarak kızla evleneceksin. Neden? Çünkü kızın namusu kirlendi. Üstelik bu sayede de ceza almayacaksın. Hem halt yiyeceksin hem de bu haltın sonunda ödüllendirileceksin. Ne güzel… O zaman beyler hadi iş başına. Hayallerinizi süsleyen ancak sizi istemeyen genç bir kadın mı var? Hemen tecavüz edin. Böylelikle bir ömür boyu ona sahip olma hakkını elde edeceksiniz.
Saçmalıyorum değil mi? Çünkü tartışılan konu saçma. Saçmalamamak mümkün değil. Hala namusu iki bacak arasında düşünen bir toplumda yaşamak ne kadar korkutucu. Bu baskı yüzünden cinselliği yaşamak isteyen ancak yaşayamayan tonla genç kadın var bu toplumda. Ne hakla bir genç kadının kendisiyle ilgili alacağı bir karara bu kadar baskı uygulanabilir anlamak mümkün değil.
Ölümsüz aşk diye bir dizi vardı bir zamanlar.. Başrolünde Şebnem Dönmez oynuyordu.. İşte ölmek üzere olan bir genç vardı ve bu genç tabii ki erkekti. Hiç cinsel deneyim yasamamıştı. Mahalleli bu duruma çok üzülüyordu. Bu duruma el attılar.. Bir fahişeyle anlaştılar, genç kadını genç adama filancanın yeğeni diye tanıştırdılar. Aralarında olaylar gelişti filan. Hatta bu dizi üzerine rahmetli Duygu Asena bir soru ortaya atmıştı. “Aynı durumda olan kişi genç bir kadın olsaydı mahalleli ayni şeyi yapar mıydı?”
Sizce, yapar mıydı? Yapmazdı değil mi? Niye yapmazdı peki? Derin bir sessizlik… “Yapmazdı işte o kadar, çünkü o kadın” değil mi? Mantıklı bir sebep mi peki bu? Gene bir sessizlik… Bırakın, “biz geleneksel bir toplumuz, örflerimiz, adetlerimiz var” palavralarını. Örflerimiz, adetlerimiz arasında vurgun, yolsuzluk, sahtekarlık, adam öldürme, tecavüz etme de yok ama maşallah bu konularda millet olarak pek ünlüyüz.. Bir tek bakirelik konusuna gelince nedense örf ve adetlerimiz aklımıza geliyor. Hadi canim siz de! Namusun nerde olduğuna kim karar verebilir ki? Belki beyinde, belki de kalpte namus. Nerden bileceksiniz? Ama iki bacak arasında olmadığı kesin çünkü oradaki namus değil, başka bir şey.
Şimdi gelelim bakire olmayan biriyle kim evlenmek ister? Valla aklı başında olan mantıklı, çağdaş olan her kişi, bakire olmayan biriyle evlenir. Evlenmiyorsa kendi bileceği iş, saygımız var susarız. Bir kadına deliler gibi aşık olduğunuzu düşünün ama kadın bakire değil. Ne olacak aşkınız, o büyük sevdanız bitecek mi? Eğer biter diye cevap veriyorsanız, aşk değil hissettiğiniz o şey; zar takıntısı!
Bu konuyu herkesin kendi kendine karar vereceği bir konu olarak düşünmekteyim, toplumun yön vereceği bir karar olarak değil. Bir kadın ilk deneyimini kocasıyla birlikte yaşamak istiyorsa kendi bilir. Daha önce yaşamak istiyorsa da kendi bilir. Ama daha sonra yaşayana namuslu, daha önce yaşayana namussuz derseniz, ben orda dururum. Herkesin iki bacak arası kendine yahu, size ne? Hayat da özel hayat, ne karışıyorsunuz? Bırakın kim kimle yatacaksa yatsın, kim kimle evlenecekse evlensin.
Can Dündar yıllar önce ‘İffet Teyze’ diye enfes bir yazı yazmıştı, bilenler bilir. O yüzden daha fazla söze hacet yok. Son sözümü söylüyorum: Çekil git başımızdan İffet Teyze! Bizi bizimle bırak giderken, başka bir şey istemeyiz senden…
‘Kirlenmek güzeldir’
29 yaşındayım.. Kendimi bildim bileli aynı reklamı izliyorum ekranda.. Slogan aynı, konu aynı, sadece mekanlar ve çocuk oyuncular farklı.. Omo reklamlarından bahsediyorum.. Kirlenmek güzeldir de yeter artık, farklı bir konu bulunmalı acilen.. Tamam slogan tuttu eyvallah, değiştirmeyin ama artık farklı reklamlar izlesek hiç fena olmaz.. Tekrar, tekrar nereye kadar..
Bir de bu kirlenmek sadece çocuklara mı mahsus.. Büyükler hiç mi üstünü kirletmez, onlara üstünü kirletmek yakışmaz mı? Onların hakkı yok mudur, kirlenmeye? Genç bir delikanlı hafta sonu çamurlara bata bata maç yapıp, üstünü başını kirletemez mi örneğin.. Ya da bütün kızlar toplanıp pasta savaşı yapamaz mı; kendilerini ve her yeri batırma lüksü yok mudur onların? Bence vardır.. Ve artık şu ‘kirlenmek güzeldir’ patentini çocukların üzerinden almak gerekir..
Çünkü ben feci şekilde sıkıldım, aynı konulu reklamları izlemekten.. Reklamlarda yaratıcılık dönemi hat safhadayken Omo gibi bir markaya tek konulu reklamlara sığınmak hiç yakışmıyor, benden söylemesi..
Bol seyirli günler efendim..
http://www.gecce.com/pages/yazi.asp?yid=6122
BASIN, İNTERNET VE TELEVİZYONUN YIPRATMALARINA ÖRNEKTİR.
Yorum tarafından okuz — 09/01/2009 @ 11:11 |
ÖRF-ADET-GELENEK-GÖRENEK (TİYATRO OYUNLARI, SKEÇLER, PİYESLER, ORATORYOLAR)
ŞAHISLAR: ORHAN, ZİŞAN, FEHİMAN, GÜZİN, FİKRET, NERİMAN, HÜSEYİN, SALİH, FERİHA.
Güzin:Ablacığım,bana biraz harçlık verebilir misin?
Fehiman:Harçlığımdan mı? Ben de bulaşığa yardım için geldin sandım. Yine ne çabuk bitti paran?
Güzin:Bu ara üç arkadaşımın doğum günü var. Hepsine aynı hediyeden almak istiyorum da,benim param yetmiyor.
Fehiman:Güzin bu doğum günleri için bu kadar para tüketmeni anlayamıyorum. Üstelik birbirinizin evine bir sürü ıvır zıvır yığıyorsunuz.
Güzin:Abla ne yapabilirim ki? Bu da bir adet.
Fehiman:Çok sıkıcı bir adet. Batılı özentilerin hepsini yapmak zorunda mısınız? Hele bir de “İyi ki doğdun.” demez misiniz? Öyle sırıtıyor ki…
Güzin:Aman abla iyi ki biraz para istedim. Gider babamdan alırım ben de.
Fehiman: (Bıkkın) İyi canım,al. Şükür bulaşıklar bitti,hadi çıkalım mutfaktan.
(FON)
Zişan:Güzin iyi hatırlattın. Orhan,ben de görmeye gideceğim,biraz bana da para ayır.
Orhan:Yine mi görme Zişan? Bu defa ne için?
Zişan:Apartmanda iki çocuk üniversiteyi bitirdi. Herkes gitti,ben gidemedim.
Orhan:Allah Allah,kim çıkartıyor bu icatları?
Zişan:İyi oluyor Orhan. Hediyeleşmek sevaptır.
Fehiman:Ne hediyeleşmesi anneciğim, ‘görmeleşme’ desenize şuna.
Zişan:Olsun,o da iyi bir adet.
Orhan:Bence hiç iyi değil Zişan. Bizim örflerimiz insana neşe veriyor,sizin görmeleriniz ise sıkıntı yaratıyor.
Zişan:Aman Orhan,iyi ki bir para istedim.
Orhan:Ya Zişan biliyorsun parada değilim ama bu adetleriniz sürekli çoğalıyor,devamlı değişiyor. Senin hoşuna gidiyor mu Allah aşkına?
Zişan:Gitmiyor ama yapmazsam ayıp olur. Herkes yapınca ben de yapıyorum.
Fehiman:Bakın anne görüyor musunuz? Demek ‘Ayıp olmasın,desinler,demesinler’ için yapılıyor bu uydurma adetler.
Orhan:Evet tabi,bizim örfümüzdeki hediyeleşmeyle alakası yok.
Zişan:Bu vesileyle birbirimize gidip geliyoruz işte.
Orhan: (Şakacı) Ayak bastı ha! Halbuki müminlerin birbirlerini ziyaret etmeleri zaten sevaptır.
Fehiman:Al gülüm ver gülüm. Zaten babacığım bu adetlerin biri batıyor,biri çıkıyor. Uzun süre kalmıyor,sürekli değişiyor.
Orhan:Yaa? İhtiyaca göre mi şekilleniyor?
Fehiman:Ne ihtiyacı baba? Keşke öyle olsaydı!… Bunlar zevke göre,hevaya göre,akıllarına estiğine göre….
Orhan:Ooo bu iyi değil kızım. Bizim fıkhımızda yani anlayışımızda esas,sürekli olandır. Mesela içtihat ibadeti…
Fehiman: (Acıklı) Hıh babacığım,bizim bu kadar ithal adetlerimiz,geleneklerimiz, uydurmalarımız varken,içtihat kime gerek? Onlarla ne güzel idare ediyoruz işte.
Orhan:Yahu Fehiman şu batılılara bir haber salsak da,içtihadı öğrenip dünyaya öğretseler. Nasıl olur?
Fehiman:Harika olur baba. O zaman; “Bak elin gavuru ne icatlar çıkarıyor.” der,ama yine içtihat etmeden taklit ederler.
Orhan:Yazık,daha kimden ne alınır ne alınmaz seçmeyi bilmiyorlar. İyi ki kızım Tevhidi geleneği,geleneğin kaynağı vahyi biliyoruz.
Zişan:Kıskandınız yine batılıları. Bak onların paralarının üstünde bile “Tanrı’ya güveniyoruz” yazıyor. Onlar nasıl dindarlar.
Orhan:İyi tamam. Onlar güveniyorsa mesele yok,biz de güveniriz. Nerden nereye geldi konu. Güzin,kızım,sana para mı lazımdı şimdi?
(FON)
(ARABA SESİ,ARABA DURUR.) (KAPILARI AÇILIR, KAPANIR)
Orhan:Selamun aleyküm Hüseyin Ağa.
Hüseyin:Aleyküm selam,sefalar getirdiniz. Buyurun buyurun. (KUZU SESLERİ) Cengiz Bey nerede?
Orhan:Arkadaki arabada. Biliyoruz eski ahbapsın amma bu kadar da acele etme.
Hüseyin:Kıskanma Orhan Bey kıskanma. Bilirsin Cengiz Beyim bir tane.
(KUZU SESLERİ DEVAM EDİYOR.)
(ARABA VE KAPI AÇMA KAPATMA SESİ)
(KUŞ SESLERİ)
Fikret:İşte Cengiz Amcalar da geldi. Salih,niye arkada kaldınız? Su içmek için mi durdunuz yolda?
Salih: (Heyecanlı) Eveet,yetiştik ama size. Kuzuya bak Fikret Abi.
Fikret:Çok güzel değil mi? Hadi gel sevelim. Abi,kuzuyu bırakır mısın?
Salih:Abi hiç cevap vermiyor. Elindeki bıçakla ne yapacak?
Fikret: (Düşünceli) Bilmem. Bir iş vardır herhalde. Bak,Cengiz Amcaya doğru gidiyor. Keşke kuzuyu götürmese.
Salih:Kuzu zaten gitmek istemiyor.
Fikret:Kuzuyu yere yatıracak. Hii kesecek Salih.
Salih: Abii (Sızlanır) Fikret Abi kesmesin çok küçük.
Fikret:Koş yanlarına gidelim…. (Nefes nefese) Kesmeyin…
Salih:Kesmeyin. O kuzu çok minik.
Orhan:Hüseyin ne oluyor? Bu kuzuyu niye devirdin yere? Çek oğlum şu bıçağı.
Hüseyinur Orhan Bey,karışma. Bir kuzu devirmem mi ben size? Bak Cengiz,bu senin şerefine.
Orhan:Kardeşim yapma. Hayvan küçük yazıktır.
(KUZU SESİ)
Hüseyin:Ya geç Orhan Bey,bu bizim örfümüz.
Orhan:İyi de yazık hayvana. Böyle örf olur mu?
Hüseyin: (Sert) Yoo karışma sen,bu töre,önünüze bir kan akıtacağım. Canınıza kurban olsun.
(FON)
Salih: (Üzgün) Kuzuyu sevemedik Fikret Abi…
Fikret:Yazık oldu,ne tatlıydı…Gel,şurada başka kuzular var, onların yanına gidelim.
Salih: (İsteksiz) İstemem. Onlar güzel değil. Küçük kuzuyu sevmiştim ben.
Fikret:Ne yapalım adetmiş. Kesmeleri gerekiyormuş.
(KUZU SESLERİ) (KUŞ SESLERİ)
Salih: (Düşünceli) Fikret Abi,biliyor musun ben sünnette hiç o pelerinleri giymeyeceğim.
Fikret:Niye Salih?
Salih:O da adetmiş çünkü.
Fikret:İyi giyme o zaman. Zaten hiç iyi bir adet değil. Pullu,boncuklu,püsküllü müskülü…
Salih:Kız elbiselerine benziyo yaa… Ama Eray’ın annesi dedi ki; “En güzel pelerini ben oğluma aldım.”
Fikret: (Umursamaz) İyi,giydirsin. Sen de güzelce pantolon giyersin.
Salih:Ama şapka da istiyorum.
Fikret:İstersen tak. Ama Ali Seydi’nin şapkası olmayacak. O sana özenmez mi?
Salih:Hımm….Ee? Eray’a da özenir. Onun her şeyi var.
Fikret:Hayır özenmez. Sen ona anlatırsın; “Bak ben de o elbiselerden giymedim.” dersin.
Salih:İyi,şapkayı da takmam öyleyse.
Fikret:O zaman çok güzel olur. Hem biz de yeni,güzel adet çıkarmış oluruz.
(FON)
Orhan:Hüseyin Ağa,hayvan kesilince bir iki yoksula pay verilirdi,sofraya çağırılırdı. Şimdi de devam ediyor mu o gelenek?
Hüseyin:Yok yok kalmadı gayrı.Herkes kendi boğazını doyuruyor gayrı.
Orhan:Ben de diyordum hiç olmazsa köylerde adetler devam ediyor,köylüler güzellikleri muhafaza ediyor.
Hüseyin:Geçti Orhan Bey geçti.
Orhanesene bu kuzuyu doyasıya değil,patlayasıya yiyeceğiz şimdi.
Hüseyin:Estağfurullah Orhan Bey. O nasıl söz? Afiyetle yersiniz inşallah.
Orhan:Hüseyin Ağa niye estağfurullah çektin? Bir kusur varsa beraber Allah’tan af dileyelim.
Hüseyin:Alışkanlık Orhan Bey.
Orhan:İyi,güzel alışkanlıkların var senin,bilirim. Ama şu alışkanlığını bırak.
Hüseyin:Hangi alışkanlığımı?
Orhan:Misafire kurban kesip,kan akıtmayı.
Hüseyin:Cık cık cık,o töre,gelenek.
Orhan:İyi de yoksulu doyurmak da gelenek. Bakıyorum onu terk etmişsin.
Hüseyin:Şimdi artık kimse yapmıyor.
Orhan:Başkasını ne yapacaksın sen Ağa? Gittikçe fakir fukara çoğalıyor.
Hüseyin:Neyleyim….
Orhanesene sen gelenekçi olmuşsun. Atalarımızın adetini bırakmazsın da Allah’ın tavsiyelerini ihmal edersin ha?
Hüseyin: (İç çeker) Haklısın Orhan Bey…
Orhan:Hüseyin Ağa,hurafeler,taklitçilik,böyle basit gördüğünüz ameller yüzünden çoğalıyor. “Canınıza kurban olsun.” demezdin sen “Allah’ına kurban.” derdin.
Hüseyin:Orhan Bey,amelimiz Allah için olmayınca,dilimiz de hayır söylemiyor. Gel gör,daha ne güzel geleneklerimizi unuttuk.
Orhan:Halbuki bir toplumda yanlış şeyler adet,gelenek olmuşsa,onu kaldırıp yerine yenisini,iyisini koyacak kadar fikrimiz olmalı. En azından kendi hayatımızda terk ederiz yanlışları.
Hüseyinoğru doğru. Biz çok hastalıklı bir toplumuz. Geçen yıl hacdan döndüğümde rençper; “Olmaz Ağa,mevlütsüz hac olur mu? Köylü ne der sonra?”deyince bir şey diyemedim.
Orhan:Adam kendince haklı. O da adet olmuş.
Hüseyin:N’olur ben daha iyisini yapsaydım? Niyetim Nedim Hocaya gidip; “Biraz va’z et.” demekti,olmadı.Köylü; “Bunca yıllık adetimizi mi değiştiriyorsun ağa?” der diye çekindim.
Orhan:Cahili adetleri kaldırmak,en azından kendimiz yapmamak zor geliyor bize Hüseyin.
Hüseyin:Zaten seçemiyoruz ki. Örfler,adetler,hurafeler birbirine girmiş.
Orhan:Örflerimiz hazineler değerinde.
Hüseyin:Arif olmak gerekir Orhan Bey arif. Allah ıslah etsin bizi.
Orhan:Amin amin,kaldıralım hadi artık Cengiz Beyi,buraya uyumaya mı geldi?
(FON)
Neriman:İşte böyle Feriha Abla,böylece sünnet merasimi de bitti.
Feriha:Eh hayırlı olsun. Allah evlenmelerini de nasip etsin.
Neriman:Sen ne örüyorsun yine? Fiskosa benziyor. Bu kaçıncı?
Feriha:Hoşuma gitti yapıyorum… Bak bu yazmayı da yeni yaptım. Nasıl olmuş,beğendin mi?
Neriman:Evet,güzel olmuş da biliyorsun kızın bunları kullanmaz.
Feriha:Hee,“Boşuna yapma,hiçbirini kullanmam.” diyor.
Neriman:Eee daha ne diye yapıyorsun Feriha Abla? Boşuna zahmet,masraf. Canına yazık.
Feriha:Hiç boşuna olur mu? Çeyizde görünecek. ‘Anası uyumuş kızı büyümüş.’ demesinler.
Neriman:Feriha Abla,kızınla anlaşayım da,o çeyizini gösterdikten sonra ben de kızımın çeyizinde göstereyim,geri veririm.
Feriha: (Gülerek) Kiralarsın ancak. Ey sen de yap.Elin armut mu topluyor?
Neriman:İyi de,kullanılmayacak şeyleri niye yapayım?
Feriha:Adettir Neriman. Yapmamak olmaz.
Neriman:Şimdi yeni adette,annenler bir de kitaplar alıp çeyize koyuyorlarmış.
Feriha: (Gülerek) Uy aman şaşırmışlar.İcat koymayıp çıkarıyorlar.
Neriman:İyi bir icat gibi Feriha Abla,Meali Kerim’de alıyorlarmış.
Feriha:Eskiden annem de bana Kur’an almıştı,daha duruyor.
Neriman:Sen de aldın mı kızına?
Feriha:….Yok,şimdi Kur’an’lar çok pahalı…Oğlan tarafı alır herhalde bir tane.
Neriman:Ne olur ne olmaz. Sen al bir tane.
Feriha:Yok Neriman,daha bir sürü örecek şey var. Dolu ip parası lazım. Sen niye o çocuğa sünnetlik almadın?
Neriman:İstemedi.
Feriha: (Kızgın) O nasıl işmiş? Hiç istemez olur mu çocuk?
Neriman:Ay herkes bana kızıyor. Vallahi kendi istemedi.
Feriha:Uyy…Niye?
Neriman:Benim oğlum güzel adetlere öncü olacakmış teyzesi.
Feriha:Azıcık iyi işler bellet oğluna…. Amma acayip işleriniz var.
Neriman:Kötü mü Feriha Abla? Bir sürü saçmalıktan, komiklikten,üstelik masraftan kurtaracak.
Feriha:Eyh,kızın da gelinlik giymesin bari.
http://www.pekiyiforum.com/archive/index.php/thread-1452.html
HAKTAN GÖRÜNEREK TÖRE, ADET VE GELENEKLERİN YIPRATILMASINA ÖRNEKTİR!
Yorum tarafından okuz — 09/01/2009 @ 12:14 |
Destanlarımız çete, törelerimiz cinayet sebebi mi?
Yazar : Necati Sezgen
Yorum Sayısı : 0
Okunma : 119
Tarih : 11 Kasm 2008, 20:39
Aklımızın karmakarışık olduğu bir dönemden geçiyoruz,terörist başı yattığı yerden örgüte mesajlar gönderiyor,binlerce kişinin katline sebepken serbest bırakılması isteniyor,hem gizli saklı değil,meydanlardan haykırılarak, kuvvet komutanlarımızın neyle suçlandığını henüz bilmiyoruz,adalet tecelli edince öğreneceğiz.
Başbakanımız “Tek devlet,tek millet,tek bayrak “deyince kimi çevreler yadırgıyor.Kaç tane istiyordunuz diye mi sorsak !…Nedir bu?Devletin bütünlüğünü,birliğini savunmak nasıl bir suç !…
Ne olursa olsun binlerce yıllık destanlarımız böyle anılmamalıydı,çocuklarımız destanların adını duyunca,akıllarına neler gelecek ?Atasının adını duyunca,akıllarına takılacak şeylere bakın,ölümünün 70. yılında 10 Kasım’da şimdi çocuklarımıza neler düşündürülüyor?Türkiye’yi aydınlığa çıkarmak için ömrünü feda eden insan,karanlıktan korkuyor….Bizde korkuyoruz bu karanlıktan,geleceğin kararmasından ayıp mı?Karanlığı kimler sever,bunun cevabı sizde var,onun için yarasalar gibi karanlıklardasınız……
Töre cinayetleri denmiş ve yasada yer almış,hafifletici nedenleri olsun,töreler böyle buyuruyor !Bizde vuruyoruz,ne yapalım !Namus cinayetlerinin adı evrilmiş,çevrilmiş töre cinayeti olmuş.
Kapalı toplumlarda,aşiret ve boylarda toplumsal yaşantıyı törelerle düzenlemişler.Devlet olmuşuz,yasalar koymuşuz,toplum böyle yönetilecek,buna göre yaşanacak,olmamış yasaları da töreyle esnetmenin bir yolu bulunmuş,bunun kriterini,haklılık payını hukukçulara,uzmanlarına bırakalım uygunsa, onlar uygun desinler.Beni üzen şey şimdiler de töre deyince akıllara ilk gelen şeyin cinayetler olmasıdır.Oysa Anadolu’nun ne güzel töreleri vardır.Sevgiden,saygıdan yana insanı tanımlayan,ruhlara güzellikler katan töreler,onların esamesi yok peşpeşe gelen, törelerin buyruğuyla cinayetlerin işlendiği,kanların su gibi akıtıldığı diziler bir furyadır gidiyor ,olumsuzluğu anlatmak için mi?Yoksa bu cinayetlerin kutsanması,kanıksanması için mi?
Sonuç olarak destanlarımız çete,törelerimiz cinayet sebebi öyle mi?Bunca sene bunlara göz yumanlar,bu makus talihler için kıllarını kıpırdatmıyanlar,sizin bizim geleceğimizde yeriniz yok.Söyliyecek sözünüzde.Feodalite sizin için toptan oy deposuydu tepe,tepe kullandınız.Bu karanlığı aydınlatmak işinize gelmedi,bunları gözünüze sokan aydınların temizlenmesi daha kolaydı,sessizliğinizle,görmezden gelerek onay verdiniz,karanlığın üstüne yürüyemediniz 10 Kasım 2008 herkes neden bu kadar sessiz !…
http://www.bursagundem.com/yazar.asp?yaziID=690
Yorum tarafından okuz — 12/01/2009 @ 14:53 |
Çok değil daha dün yani 2008 yılını kaotik ve sıkıntılı bir dönemle geride bıraktık.Millet olarak varoluş sürecinin bir yılını daha geride bırakırken ne mutluyuz nede huzurlu.Hala ülke içindeki çirkin siyası oyunlar,iktidar mücadelesi,para hırsı,mevki ve makam yarışı maalesef milli olmayan,bizi çokta bağlamayan ideolojilerle kemikleşmiş ve bu yapılanmaların gelecek için çok iyi niyetler beslediğinide söyleyemeyiz.Yapılanlar ortada,dünle bugünü kıyaslayınca hiçbir şeyin değişmediği Millet için,ülke için ve bayrak için VATAN aşkı için nekadar çalışıldığını gözümüzle,aklımızla vede vicdanımızla değerlendirelim.50 yıldır oynatılan AB tiyatrosu milleti nekadar mutlu etti,hiç düşünüldümü? bir referandumla millete bunu soralım diye.Hiçbir hükümet bunu göze alamamıştır aksine beyin yıkama yöntemi uygulanmıştır.Telkinlerle ve içi boş sunumlarla, sadece zengin tabakasının ekmeğine yağ sürme planından başka hiç bir şey ifade etmeyen büyük bir tezgah olarak hala döndürülmekte.İnsanımız sömürülüyor,doğal kaynaklarımız peşkeş çekiliyor,kültürel ve milli değerlerimiz ayaklar altına alınıyor,törelerimiz yok ediliyor ve bu büyük bir umutmuş tek çıkar yolmuş gibi saf Türk milletine elli küsür senedir ninni gibi dinletiliyor.Zaten ne geliyorsa başımıza hep bu saflıktan geliyor.Kurnazlar idareye geçiyor boş buldukları meydanda çevirmedik tezgah,karıştırmadıkları bir halt bırakmıyorlar.Şimdiye kadar kimin aleyhinde bir dava açılmamış, gen soru verilmemiş kimin döneminde ülkem insanı rahata kavuşmuş,huzuru görmüş, borçsuz, sıkıntısız,kaygısız bir yaşam bulabilmiş ”ATA’mız bunun dışındadır.”Bu ülke ben kendimi bildim bileli borçlu,peki neden ?Neden bunu kimse sormuyor ?Osmanlının borçları dahi TÜRKİYE CUMHURİYETİ tarafından ödenmiş,sanayi devrimi yapılmış,kılık kıyafetti eğitimdi, sağlıktı, yol, baraj gibi ekonomik ve sosyal kalkınmayı kendi kaynakları ile başarmışken o dönemi yaşayan insanların mutluluğu ve huzuru ile bugünki insanların durumunu kıyas bile etmek istemiyorum.Ata’mız vefat ettikten sonraki yıllarda gelişen olaylar herkesin gözü önünde.Atatürk döneminde yapılanlarda.Yokluktan nelerin var edildiğini bir Milletin nasıl dirildiğini söylememe gerek yok.Bunları biliyoruz ama deve kuşu gibi başımızı toprağa sokmaktan da vaz geçmiyoruz.Tarihden bukadar aymazlık başka hangi millette var!geçmişi okuyamayan okusada anlayamayan tek millet heralde biziz.Hala aynı mantalitenin icraatı peşinde koşan, bibirinden devşirme bu zeminsiz ve na hoş zihniyetlere fırsat verip ülkeyi mahvetmelerine ortak olmak!Kendi geleceğini karartmak bu kadarmı olur ? Dört yüz yıl öncesinden bahsetmiyorum,bir insan ömrü kadar süreden CUMHURİYET tarihinden buyana aldığımız yol ve içinde bulunduğumuz durumdan
bahsediyorum.Çalkantılarla,kaosla yıpratılmış borçlandırılmış bir milletden bahsediyorum.Her akşam başını yastığa koyarken kabus görmekten korkan,uyandığında yaşayacağı sıkıntıların ezikliğiyle güne başlayan bir milletin durumundan bahsediyorum.Neden bu hale geldik ?Kim soruyor kendine bu soruyu, cevap aramak için aklını bir an buna ayırdımı ? İstisnalar dan bahsetmiyorum bir bütünden milletden bahsediyorum, bu millet hiç düşündümü neden diye,bu sıkıntılar bu acizlik bu yetmezlik bu aymazlık niye?Milletce bunalımlara sıkıntılara meyillimiyizki kurdun sofrasını çakallar üleşiyor.Bir türlü istikrarı tutturamadık çağın gereksinimi olan bilimsel gelişmeleri kültürel dokumuzla kaynaştıramadık.Bunun yerine kültürü, eğlenceyi, magazini,ahlaksızlığı,çeteciliği ve arsızlığı gayet başarılı bir şekilde çağa uygun olarak almayı becerebildik.Bilimi savsakladık,mühendisliği ucuz işçilik olarak değerlendirdik,eğitimi yozlaştırdık,tıbbı çıkar kapısı yaptık sonuç gelinen nokta.Toplumsal cinnete doğru sürükleniyoruz daha doğrusu itiliyoruz.Bir birimizi boğazlayalım,ahlaksızlık ve arsızlık içinde eriyelim,tükenelim diye.Bunu hastaya serum verir gibi yapıyorlar,yavaş yavaş ama tadını çıkara çıkara.
Peki bunu yapıyorlarda burası çadır devletimi,bu nasıl oluyor?Milletin kafasını kumdan çıkarma zamanı geldide geçti bile,artık işgaller toprakla olmayacak zaten bunada gerek yok.Yeni işgal anlayışı Kültür istilasıyla, Ekonomik istilayla,sömürülmekle tarif edilebilir.50-60 yıldır yapılan budur.Özelleştirme adı altında peşkeş çekme yaranma ve menfaat hesapları yapılmaktadır.Oysaki bu kurumlar rehabilitasyonla ve teknik destekle çok daha iyi işler çıkarabilirlerdi.Amaç ülkeye yarar sağlamak olmadığına göre ?Vur patlasın çal İsviçrede katlansın,millet koyun sen çoban zihniyeti.İşte millete bu zihniyetle bakanların yapacakları bundan daha kötü ne olabilir?Çağın terimi olarak ”global” kelimesi var birde milletin kafasına sokulan.Sanki milli değerler korunmuş öz kaynaklarıyla ”kültürel,sosyal” dimdik ayakta! global dünyaya entegrasyondan laf edip duruyorlar.Neymiş bu global entegrasyon detay yok,efendim sosyo-ekonomik birleşme artık kaçınılmazmış.Dünyaya yeni bir şekil veriliyormuş,bak sen adamlar yaratıcılık işinede girdiler.Yani demek istiyorlarki Türk’ün örfü kültürü,Arap’ın örfü kültürü,Şii’nin örfü kültürü diye bir şey olamaz,peki ne olur rock dinler rap yaparsın,karın sabahlara dek bilmem nerde ne yapar karışamazsın,çocuğuna ceza veremezsin bağıramazsın,kızının erkek arkadaşı olur eve alır hayır diyemezsin,ucuza çalışıp hep borçlu olmak zorundasın,aile reisi yetmez fabrikalarda atölyelerde karını,kızını çalıştırmak zorundasın.Bu uygulama 80 sonrası hız kazandı peki ne oldu;başımız göğemi erdi,hepimiz zenginmi olduk,ülkece refahamı kavuştuk…. Tabiki hiç biri,borç batağına gömüldük,hırsızlık,arsızlık,nağmusuzluk aldı başını gitti.Kültürel dokumuz bozuldu,bakın halk müziği ve sanat müziği seviliyormu,en basitinden düğünler bile geleneklere göre yapılmıyor.Barlar meyhaneler adam dolu,diğerlerini saymıyorum bile.Aile görüşmeleri bitti eski dostluklar,ahbablıklar mezat oldu,herkes birbirinden korkar hale geldi.Kimse kimseye tekin gözle bakmıyor.Bir ülke ancak bukadar bitirilebilir bundan sonrası Türk adının kazınmasıdır!safha safha bunuda yaparlar biz hala saf olmaya devam ettikce.İşte örnek kürt partisi mecliste pardon terörist diyecektim dilim sürçtü.Millet bıkkınlık ve yılgınlık içinde nelere teslim olmuş hayrete şayan demekten başka bir şey gelmiyor içimden.Bölüne bölüne Anadoluya sıkıştık, buda yetmedi işgal edildik.Bir adam çıktı ve orda durun dedi ve bu adam bize gelecek için sağlam temeller üzerine kurulu kanunuyla,siyasetiyle,eğitim anlayışıyla,ideolojisiyle bir ülkeyi teslim etti biz ne yapıyoruz oturup kendinize bir sorun.Teröristleri meclise sokuyoruz,Milletin vicdanını kirletenler utansın.Dünyada milliyetcilik akımları II. dünya savaşında tükendi,topraklar paylaşıldı ülkeler kuruldu.Artık bu gibi durumlar sadece dış tahrikle sansasyonel yolla yapılmakta.Olmayan tarihler yazılıp sonrada vardı deyip üstüne çullanılmakta.Örnek;Malum Yapılanma,İsrail tarihde devlet olamamış devlet kimliğini alamamış bu ırkların tarih sayfalarına devlet kimliği yerleştirilmekte haritalar çizilmekte ve bu yolla insanlık dışı uygulamalar insani değerler içinde gösterilmektedir.peki neden bu yola başvurulmakta?İletişim çağında olduğumuza göre bunun inandırıcılığı nedir?Savaşla alamadığın toprakları sansasyonel eyilimlerle içerden halletmek yani bölmek ayrımcılık yaratmaktır işin esası.Terörle yılgınlık ve bıkkınlık dayatarak meclise sokmaktır,oturup bu adamlarla karşılıklı konuşmaktır,bu adamlara paraşütle toprak hibe etmektir bunun adı.Kanla ve canla aldığını korkaklık ve ezilmişlik içinde vermektir.işte dünden bu güne benim gözümle Cumhuriyet tarihinin kısaca değerlendirlilmesi bu kadar oluyor.Umarın sizlerin bakış açısı benimki kadar karamsar değildir.1 Ocak 2009 gecenin bir saati oturmuş bunları yazıyorum.Yalnız bu makale içimdeki ızdırabın sesi olarak değil,yaşadığım okuduğum gördüğüm olayların neticesi olarak telakki edilsin.70′miş jenerasyonu olarak çokda hoş bir gözleme sahip olduğum söylenemez.
Milletimize 2009′un sağlıklı kararlar alacağı,nezih ve mürehfeh bir dönemin başlangıcı olması dileğimle.
http://www.trmilitary.com/forum/viewtopic.php?f=10&t=17832&start=0
Yorum tarafından okuz — 12/01/2009 @ 15:21 |
Vurun Töreye mi, Vurun Kahpeye mi?
VURUN TÖREYE Mİ, VURUN KAHPEYE Mİ?
—İnsan yaratılışından bu yana, birlikte yaşayabilmek için ilişkilerini bir takım kurallara bağlayarak huzurlu yaşamaya çalışmıştır. Bu yetmemiş, Tanrı tarafından gönderilen Elçiler ve Kitaplarla kurallar konulmuştur. Binlerce uyarıcı gönderilmesine rağmen yine insanlar ıslah edilememiş, haksızlıklar, namussuzluklar, vahşetler devam etmiştir. İnsanın yaşamı çeşitlendikçe, suçun çeşidi de artmış, yeni kurallara ihtiyaç duyulmuştur.
— İşte bu kuralların yazılı olan kısmına YASA, yazılı olmayanlarına TÖRE diyoruz. Törelerin, halk arasında yazılı olan yasalardan daha etkili yaptırım gücü olduğunu görmekteyiz. Aslında yasalar dahi kaynağını Törelerden alırlar. Ulusları, toplumları birbirinden ayıran kültür öğelerinden biri de TÖRELERDİR. Ulusların Töre, bir başka deyişle Örf-Adetleri de birbirinden farklıdır.
—Türklerde Misafirperverlik, Namus anlayışı, Karşılıksız verebilmek, Büyüklere saygı, Küçüklere sevgi, Güvenirlilik, Sözünde durma, Kıskançlık, Bekaret, Ahde vefa gibi öğeler, öne çıkan önemli Törelerden sayılırlar. İnsan hayatının her alanında Töreler karşımıza çıkar. Töresiz olunmaz, Töresiz yaşanmaz. Töreler yoksa; Kural da yoktur, Töreler yoksa; Kimlik de yoktur, Kimlik yoksa; Millet de yoktur, Aile yoktur, Fert de yoktur. Töreler bir günde oluşmaz, asırlarca deneyimden sonra toplum hayatına girer ve topluma yön verirler. İslam Dini dahi, Kitap ve Sünnetten sonra “İcma-ı Ümmet’e” başvurulmasını emreder. İşte “İcma-ı Ümmet”; toplumun üzerinde anlaştığı uygulamalardır ki; hem İnançtan hem Törelerden beslenir. Aynı zamanda Ümmetin üzerinde birleştiği kararlar da yine töreyi teşkil ederler. Bu nedenle Törelerin kutsallık yanı da vardır. Çünkü kaynağını inançtan da alırlar. Onun için her aklına esen Törelere saldıramaz ve hakaret edemez. Töresizler derhal Karşısında Törecileri bulular. Ama ne yazık ki, Törecilere topyekün saldırı devam ederken Tereciler(ot takımı) revaçtadır.
—Batı toplumlarında ENSEST EVLİLİK(aile içi evlilik; bacı-kardeş evliliği, baba-kız evliliği, anne-oğul evliliği) normal karşılanan Törelerdendir. Homoseksüellik ve erkeğin erkekle evlenmesi gayet normal karşılanır. Alman Erkeğinin yanında karısını öpmeniz, karısını beğendiğiniz anlamına gelir ve erkek size teşekkür eder. Gurani(Kürt Türkleri) ve Turani(Türkler) ler’de aile içi(ensest) evliliğe asla rastlanamaz. Anadolu’da nadiren rastlanan “aile içi evlilik” yapanların kökenini araştırırsak, Türk olmadıklarını görürüz.
—İran-Pers toplumunda; “ay halinde” kadına ters taraftan yanaşmak gayet normal karşılanır ve Hadis kitabı olarak saydıkları Humeyni’nin kitaplarında bu durum dinen mubah sayılır*. Saatlik, günlük, haftalık, aylık, senelik “mute nikahı”(para karşılığında geçici evlilik demektir) adı verdikleri dini nikahları vardır.
__Yine Almanlarda toplum içinde sesli olarak gaz çıkarmak ayıp sayılmadığı gibi, daha yanınızdaki size “yarasın” der. Anne-Baba-Oğul Kız, Nine-Dede, Birinci Dünya savaşındaki çakaralmazlar gibi “tang, tung, çaf, çuf, pıs” gibi seslerle biribirlerini şereflendirirler. Onlara göre tam tersine geğirmek ayıptır. Ağzından yellenmiş gibi kabul eder ve ayıplarlar. Türklerde tam tersine geğirirken; “yarasın” derler, yellenirken ayıplanırlar. Hapşırırken; “çok yaşa” denilir. Türklerde yemekten sonra diş kurcalama normal karşılanırken, Almanlarda ayıplanır. Türkler birbirlerine “hal-hatır” sorarken; “çoluk çocuk nasıl” derler. Bu durum Almanların çok tuhafına gider. “Bu Türkler var ya; birbirlerine “hal-hatır” sorduktan sonra “çoluk çocuk nasıl” diye soruyorlar, ne tuhaf şey” derler. Çünkü Almanlarda Anne-Baba tek yaşar, çocuk 18 yaşından sonra evden ayrılır kendi başının çaresine bakar. Yani Aile denen bir müessese yoktur. Türklerin Sigortası, Can Simidi Ailesidir. İşte bütün saldırıların altında bu “Aile Çatısını çökertmek” yatmaktadır. Aile çökerse, Millet de çöker, Devlet de çöker.
— Araplarda, Perslerde ve Batı toplumlarında Misafire hürmet yok gibidir. Türklerde bir kişi, arkadaşlarının hesabını öder, çünkü “Tanrı Misafiri” inancı hakimdir. Türkmen Alevilerinde kapıya gelen dilenciye dilenci gözü ile bakılmaz ‘Hızır’ gözüyle bakılır ve sadaka verilir. Eve gelen misafir kişi “Hızır” veya “Allah’ın Veli Kullarından” olabilir ve onu bir sınava tabi tutmuş olabilir. Almalarda herkes kendi parasını öder. Yemek kültürü, giyim-kuşam, evlilik, düğün, cenaze de dahi farklılıklar vardır. Bu farklılıklar da milletleri oluşturur. İşte kimlikler böyle oluşmaktadır.
— Yine Türklerde İslam’dan önce de; zina yapanın, hırsızlık yapanın cezası ölümdü. Bir Batılı gezgin, Cengizhan’ın ülkesini gezmiş ve Hanbalık’ta dahi bir Fahişeye rastlayamadığını yazmıştır. Bunun nedeni Namussuzluğun cezasının ölüm olması idi. Türklerde “Zina” suçuna verilen ölüm cezası, sonra İslamiyet ile biraz daha yumuşatılmış, bekâra, evliye, dula göre sayılı değnek cezaları uygun görülmüştür.
—İslam İnancında Zinadan dolayı ölüm cezasının olmayışına rağmen Türkler’in, halen Zinaya karşı İslam öncesi Törelerini uygulamaktan vazgeçmediklerini ve zina yapanları öldürdüklerini görmekteyiz. Bu bir sosyolojik vakıadır. Bunu eleştirsek de, çağdışı görsek de Türkler Namus meselelerinde yasaları dinlemeyerek adam öldürebilmektedirler. Madem toplumun gerçeği budur, yasalar toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenmelidir. Aksi halde cezaevlerini Namus cinayeti işleyenlerle doldurursunuz ama yine de bu cinayetlerin önüne geçemezsiniz. Yok biz ille de bu milleti boynuzlu yapacağız, o zaman batının yasaları ile barışık olursunuz diyenler varsa, 5000 yıldır kimsenin bunu başaramadığını da bilirler herhalde.
— Bu tespite göre, kişinin Namusa karşı hassasiyetini, yasalarla törpülemek yerine, Namusluyu kınayarak, ayıplamak yerine; Namussuzluk yapan ve yaptıranı caydıracak yasalar koymak gerekmektedir. Hem yasalar, hem töreler birlikte “Zinayı” yasaklarlarsa, bu namus cinayetlerinin önüne geçilebilir. “Yasalar dur, Töreler vur derse” bu cinayetler devam eder. Yasalar halkın örf-adet ve inançlarına göre düzenlenirse, halk da devleti ve yasaları ile barışık olur. Aksi halde halk sürekli yasaları ile kavgalı olur.
— Türkiye, İslam ülkeleri ve bütün dünya, batı kaynaklı bir “namussuzlaştırma saldırısı” ile karşı karşıyadır… Yaklaşık bundan 550 yıl önce İspanyol soykırımından kaçarak, ülkemize sığınan Sabetayistlerin Osmanlı’ya gelişi ile başlayan Batılılaşma Hareketi ile Türk Toplumunun “Yiv ve Setleri” aşındırılmaya çalışılmıştır. Önce Gazino, Bar, Pavyon, Kulüp, Kumarhane, Lunaparklarla saldırı, daha sonra Caz, Dans, Sinema ve Tv. ile saldırı olmuştur. Hiç ara vermeden, Güzellik Yarışmaları, Defileler, Pembe Diziler, İnternet ve Porno Filmlerle saldırı devam ederken, bazı sivil kuruluşlar da buna paralel olarak Törelere saldırmaya başladılar.
—Yerli ve yabancı dizilerde güya aile filmleri gösteriliyor; dizide annenin sevgilisi, babanın metresi var, üniversiteli kızın ayrı, liseli kızın ayrı, ilkokuldaki kızın ayrı sevgilisi var. Evdeki gelin de başkası ile kırıştırıyor. Birbirlerinden gayri meşru çocuklar peydah ediyorlar ve sonunda DNA testi ile çocuğun babası ortaya çıkabiliyor ve bu olanların tamamı çok normal imiş gibi Türk toplumuna yansıtılıyor. Yani ailede hiç kimse boş durmuyor, herkes birileri ile sürttürüyor. Yani Senarist kasıtlı olarak Töreleri rencide etmek için elinden geleni yapıyor. Evdeki küçücük kızımız, oğlumuz da, bu dizilere bakıyor ve; “haa bu dizi de bütün aile fertlerinin sevgilisi, metresi var, demek benim ki de olmalı, öyle ise ben de ilk okulda bir sevgili bulmalıyım” diyor kendi kendine… Ondan sonra kuşak çatışması çıkıyor, buna da sözde uzmanlar; “sakın fazla çocuğun üstüne gitmeyin, bu ergenlik dönemi belirtileridir, geçer” diyorlar ve bir bakıyorsunuz ki, Cafeler’de pazarlanan kızların yaşı 13’e inmiş, kızınız da elden gitmiştir. Tam Avrupa Birliğinin ağzına layık bir çocuk olmuştur…
— Yuvasını dahi yaşatmayı başaramamış, ortalıkta birkaç piç bırakmış, dokuz oynaşlı, Etini-Butunu göstererek para kazanan birkaç Sabetayist-Devşirme-Dönme karısı kaltak, doğuya giderek, “Özgürlük, Kadın Hakları” adı altında, Müslüman Türk kadınını kocasına karşı kışkırtarak, kendisi gibi Fahişe yapmaya çalışırken, tahrik etmiş oldukları kadının bir süre sonra öldürüldüğünü görünce, bir plan dâhilinde veryansın ediyorlar ve “VURUN TÖREYE” diyorlar. Meğer bütün suçlu TÖRE imiş(!) . Kocasını, kardeşini, nişanlısını aldatan, orası burası kaşınan kahpenin hiç kabahati yokmuş, bütün suçlu TÖRE imiş. Diyanet, Üniversiteler, Cemaatler ve Tarikatlar da pusmuş, üçbeş kaltağın ağzına bakmaktadırlar. Hiç kimse; “Yahu nedir bu Töre, Töre diyerek vuruyorsunuz. Yani bırakalım da kadınlar kocalarına ihanet mi etsinler, hiç kimse karışmasın, caydırıcı hiçbir örf-adet olmasın da, batının dediği mi olsun diyorsunuz? Yani kaşarlanmış 7 kocalı birkaç Hürmüz’ün hatırı için Namus Töresini kaldıralım da, boynuzlu mu gezelim” ne diyorsunuz? Bir mahallede yaşayan bir Orospu, o mahallenin tamamının Orospu olmasını ister ki; kimse onu kınamasın ve daha rahat çalışabilsin…
— Önceleri İslam Ülkelerinde Genelevleri yoktu. Genelevi kültürü Hıristiyan Avrupa ve Amerika’dan dünyaya yayıldı. Daha sonraları Hıristiyan Avrupa ve Amerika’da hızla yayılan fuhşun boyutları Genelevlerine sığamaz hale geldi ve her taraf Genelevi halini alınca, Genelevlerini kaldırdılar. Çünkü Genelevlerine giden kalmamıştı. Bu ilkel kadın satma evleri ancak geri kalmış ülkelere, Batının birer kötü mirası olarak kaldılar. Asıl kadın hakları savunucuları, Törelere saldıracaklarına, kadını birer seks kölesi haline getiren ve kadının onuru ile oynayan bu fuhuş yuvalarını kınamalıdırlar.
— İki Türk Genci Avrupa sokaklarında gezerken, önüne gelene Genelevini sormuşlar. Her sordukları kişi, Genelevinin yerini tarif edeceğine; “biz o işi hal ettik” demişler. Bu cevaptan bir şey anlayamayan gençler, bu defa da bir Polis’e sormuşlar; “Memur bey, biz yabancıyız, Genelevine gitmek istiyoruz, kime Genelevini sordu isek; “biz o işi hallettik” diyorlar ve yerini bize tarif etmiyorlar. Bize yardımcı olur musunuz? ” demişler. Polis; “bakın gençler, o Genelevi dediğiniz çok eskilerdendi. Şimdi kadını razı ederseniz her taraf Genelevi, yok eğer razı edemezseniz Genelevi bulamazsınız.” Demiş. Yani Hıristiyan dünyası bu Ar-Namus işini halletmiş, rafa kaldırmış, elbette ki bu nedenle Namus olmayan yerde Namus Cinayeti de olmaz. Ülkemizdeki Liboşlar da kendi içlerinde o işi halletmişler ve şimdi Türkün Kadınına da el atarak, “namussuzlaştırma” savaşını başlatmışlardır.
— 1980 yılında yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de Fuhuş yapan sicilli kadının sayısı sadece 5000 iken, 2008 yılında 5 milyona ulaştığı söylenmektedir. Yakında biz de de Genelevleri kalkabilir ve her taraf Genelevi olabilir. İşte tam o zaman Avrupa Birliğine biz alabilirler. Bir zamanlar hayâsından yüzü kızaran Türk kadınının “iç çamaşırı ve orkidi” vitrinlerde ve ekranlarda açıkta sergilenmektedir. Nerdeeen nereye…
— Bir de Batının sözcüsü, sözde ilerici bu Kaltaklar, Televizyonlara çıkıp “Bekarete” ve “Kıskançlığa” saldırmaktadırlar. Üniversitelerde, hatta Ortaöğretimde Bakire kızlar ayıplanmakta, eşini kıskanan Erkekler de ayıplanırken, ay zamanda yerden yere vurulmaktadırlar. Kur’an-ı Kerim; kadınını kıskanmayan erkeğe “Deyyus” diyor. Üniversiteleri bitiren Köylü çocukları, şehirde Bakire kız bulamayız diye, köylerde cahil ilkokul mezunu kızlarla evlenmeye başladılar. Merak etmeyin, benim gibi geri kafalı(!) kıskançlar varken ve bir tek bakire kaldıkça sizi AB’ye zor alırlar. Oranızı buranızı boşuna açmayın, boynuzlarınızla batıya doğru kaçmayın, sizi almayacaklar! ! ! Bu gidişle biz Batıya giremeyeceğiz ama Batının bize girdiği kesindir.
— Ey Onurlu, Şerefli ve Namuslu Türk Erkeği ve Türk Kadını, gelin bu tuzağa düşmeyelim, “VURUN TÖREYE” diyen Liboşların tam aksine biz de “VURUN KAHPEYE” diyelim ki; Türk Kadınından ellerini çeksinler… Kaynak: *Humeyni; “Tarir-ül Vesile” ve “Tavzih-ül Mesail” adlı kitaplar. 13.05.2008- Mehmet Demir ATMALI
Mehmet Demir Atmalı
http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_SQL.asp?sair=24722&siir=957966
Yorum tarafından okuz — 12/01/2009 @ 18:27 |
Zengin iftar sofrasını aydınlatan Noel ağacı ışıkları
Donetella Piatti
Bu yıl da, önceki birkaç yılda olduğu gibi, din adına yapılan savaşlara nispet, Ramazan ve Noel bayramları birlikte kutlanıyor.
Aralık ayının ilk haftası yapılan Noel ağacı hazırlıkları eve daima heyecan getirir.
Evin arka odasındaki eski dolabın içinde bulunan değerli Noel hazinesini içinde barındıran koca kutu, salonun tam ortasında yeniden yerini alarak, bir yıldır etrafını sarmalayan plastik ambalajından kurtulup, tüm parlaklığıyla süslenmeye hazır yemyeşil çam ağacının yanına doğru sürülüyor. Adeta gerçekmiş gibi…
Hiçbir zaman gerçek bir çam ağacı almadım çünkü “canlı” şeylere saygı duyulması ve kendi mekanlarında yaşamlarına devam etmeleri taraftarıyım. Dolayısıyla, her sene yılbaşından sonra dolabın altına sakladığımız plastik ağacımızın tozunu güzelce alarak, oğlum ve arkadaşlarımın yardımıyla süsleme törenine başlıyoruz.
Her cam top, her yaldızlı melek, her yıldız ve çanın ayrı ayrı hikayeleri var. Her ne kadar birkaç süs kırılmış olsa da, zaman içinde bu kadar çok ayrıntıyı nasıl saklamış olduğumuza şaşıyoruz. Ayrıntılar yerlerini buldukça, yıllar önce birlikte uğraştığımız ama şimdilerde bizimle olmayanları hatırlıyor, kalbimizde gizliden bir sızı hissediyoruz… Bu sızı; müzik, arkadaşlar ve kahkahalar sayesinde hızlıca yerini coşkuya ve eğlenceye bırakıyor.
“Noel Baba’ya bak. Yanakları nasıl da kırmızı. Akşamdan kalma!” “Ya bu melek? Kanatsız kalmış. Sokak çocuklarına benziyor.” “Bu koca top? Tüm altın yıldızları dökülmüş. Atalım mı?” “Deli misin? Onu dağ kasabasındaki küçük pazardan almıştık, okula başladığın yıl… Hatırlıyor musun?” “Bu tüysüz kuşun burada ne işi var?” “Ona kötü davranma. Burada olmasının elbet bir sebebi vardır!” “Baksana… Yıldızın kuyruğu yok. Kristal damlalar elmasa benziyor.
Ya gümüş çanlar? Duyuyor musun nasıl da neşeyle çalıyorlar!”
Her şey altın renkli kurdelelerle bağlanıyor ve kısa sürede ağaç her türlü nesneyle ve oturduğum evin yakınındaki elektrikçi dükkanından aldığım ufak, renkli lambacıklarla -hani o arabesk minibüslerde gördüklerimizden- süsleniyor.
Sonunda bitkin, üstümüz başımız toz içinde halının üstüne oturup, şaşkın şaşkın ağacı izliyoruz. İlk kez görüyormuş gibi. Sessiz… Herkes düşünceli ve anılarıyla baş başa…
Ve işte benim bu rüküş, neşeli ve sürprizlerle dolu Noel ağacımın altında
-tabii ki o, Amerikan filmlerinde ya da reklamlarında gördüğümüz kadar haşmetli değil ama olsun- birkaç yıldır iftar sofrası hazırlamak gibi eşsiz bir tecrübeyi yaşayabiliyorum. Flütlü melekler, yıldızlar, geyiklerini kaybetmiş Noel Babalar eşliğinde bir bardak su ikram etmek, o sıcacık susam kokulu pideyi oruç tutan arkadaşlara bölüp dağıtmak ve bir tabak spaghetti matriciana, biraz güllaç, pastırma, ıspanaklı börek, fırında mantar, çikolata ve baklava yiyerek. Aslında insanların birbirlerini sevdiklerinde dinin, milletin, kültürün hiçbir engel teşkil etmediğini yeniden keşfetmenin keyfini yaşıyorum. Son zamanlarda hayatımızı çirkinleştirmek adına ne yaparlarsa yapsınlar, bir şeyleri birlikte kutluyor olabilmek gerçekten çok güzel!
Herkese iyi bayramlar… n
17 Aralık 2001 Pazartesi Milliyet
Yorum tarafından okuz — 13/01/2009 @ 09:34 |