Türklerin Gizli Anayasası: Töre

Türk Töresi Değil

AŞAĞIDAKİ KONULAR TÜRK TÖRESİYLE İLGİLİ OLMAYAN UYGULAMALARDIR:

1. Töre Cinayetleri (Muhtemelen Araplardan geçmiş bir gelenek)

2. Kan Davası (Muhtemelen Araplardan geçmiş bir gelenek)

3. Kızları Okula göndermemek (Muhtemelen İslamın yanlış yorumlanmasından ibaret bir cehalet örneği)

4. “Töremizde boşanma yok” cehaleti  (Töre’mizde böyle bir kural yoktur.)

5. Kadın Dövmek

6. Bıyık Kesmemek

7. Türklere ait olmayan gelenekleri, bayramları kutlamak (Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, doğum günü, yılbaşı..)

11 Yorum »

  1. ŞİDDETTEN BIKAN KADININ HAYATI KARARDI

    İstanbul-(dha Özel) Bahçelievler’de Bahar Karaman İsimli Kadın Eşinden Boşanmak İsteyince Başına Gelmeyen Kalmadı. Şiddetli Geçimsizlik ve Aile İçi Şiddet Nedeniyle 1 Yıldır Eşinden Ayrı Yaşayan ve 5 Ay Öncede Savcılığa Başvurup Boşanma Dilekçesi Veren Bahar Karaman’ın ve Yakınlarının O Günden Sonra Hayatı İşkenceye Döndü.

    İSTANBUL-(DHA ÖZEL) Bahçelievler’de Bahar Karaman isimli kadın eşinden boşanmak isteyince başına gelmeyen kalmadı. Şiddetli geçimsizlik ve aile içi şiddet nedeniyle 1 yıldır eşinden ayrı yaşayan ve 5 ay öncede savcılığa başvurup boşanma dilekçesi veren Bahar Karaman’ın ve yakınlarının o günden sonra hayatı işkenceye döndü.

    TÖRE VE AİLE İÇİ ŞİDDET HER YERDE

    “Bizim töremizde boşanmak yok, hepinizi öldürürüm” diyerek ayrılık talebini reddeden eş Şazenüz Karaman iddiaya göre Karaman’ı boşanmasın diye sürekli dövüyordu. Sokak ortasında eşini dövdüğü ve bıçakladığı, öz bebeğini de arabanın altına attığı ileri sürülen Şazenüz Karaman’ın, eşinin yakınlarına da silah çekip tehdit ettiği, bununla da yetinmeyen Karaman’ın önceki akşam kayınvalidesi Havva Kurcan’ın evini benzin dökerek yaktığı iddia edildi. Karakola ve savcılığa başvurduğu halde eşinin yakalanamadığını ileri süren genç kadın ve annesi kış günü evsiz ve sahipsiz kaldıklarını söyledi.

    GÖRÜCÜ USULÜ EVLENDİRİLİNCE ÜNİVERSİTEYİ BIRAKMAK ZORUNDA KALDI

    Karaman ailesinin hikayesi yaklaşık 2,5 yıl önce başladı. Bahar Karaman üniversite sınavına girdi. İstanbul Üniversitesi Muhasebe Bölümünü kazandı. Üniversiteye kayıt yaptırdı. Ama tanımadığı bilmediği bir kişiye töre gereği görücü usulü ile zorla evlendirildi. Eşi Şazenüz Karaman herhangi bir işte çalışmıyordu. Bahar Karaman’ın ifadesiyle iki farklı dünyanın insanlarıydılar. Evlilik başlar başlamaz tartışmalar yaşanmaya başladı. Bu arada eşinin ailesi istedi diye bir çocukları oldu. Adını Nehir koydular. Ama Nehir bebeğin varlığı da çitfin şiddetli geçimsizliğine çare olamadı. Aile içi şiddet ilişkiyi zedelemeye başladı. Şazenüz Karaman işsizdi. Ve eşinin iddiasına göre geçimini yasal olmayan yollardan sağlıyordu. Bahar Karaman, eşinin hırsızlık yaptığını ve uyuşturucu madde kullandığını hatta kendisine bile zorla kullandırmak istediğini söylüyor.

    Ailenin huzuru iyiden iyiye bozulunca, ilişkilerini daha fazla yürütemeyeceklerini düşünen Bahar Karaman boşanmak istedi. Bu kararını eşine de söyledi. 5 ay önce savcılığa dilekçe vererek boşanma davası açtı.

    TÖREYE GÖRE BOŞANMAK YASAKMIŞ

    İşte o günden sonra Karaman’ın ve yakınlarının kabus dolu günleri başladı. İddiaya göre, Şazenüz Karaman ailesininde baskılarıyla Bahar Karaman’a boşanma davasını geri almasını istedi. Gerekçe olarak da töreleri gösterdi. “Bizim törelerimizde boşanmak olmaz” diyerek eşini her gördüğü yerde dövmeye başladı. Gectiğimiz günde kayınvalidesi ile birlikteyken rasladığı eşini bu kez herkesin gözünün önünde, sokak ortasında dövdü, eşine bıçak çekti ve ağzından bıçakladı. Öz kızı Nehir’i arabanın altına attı, kayınvalidesini darp etti.

    Baskılara ve acılara dayanamayan Bahar Karaman son yaşanan olaydan hemen sonra annesi ve 1 yaşındaki kızı Nehir’i alarak Manisa’ya halasının yanına kaçtı. Ama kabus burada da bitmedi. Eşini ve kaynanasını arayan Şazenüz Karaman eşinin annesine ait Bahçelievler’de bulunan evi de önceki gece benzin dökerek ateşe verdiğini söyledi. Şazenüz Karaman’ın daha sonra eşini aradığı ve ” Evinizi yaktım, gidin ısının” dediği öğrenildi.

    BOŞANIRSA KARINI ÖLDÜR, BİZ HAPİSTE SANA BAKARIZ…

    Bahar Karaman eşinin ailesinin töreleri gerekçe göstererek boşanmalarına karşı oyduklarını belirtirken yaşadıklarını şöyle anlattı: “Görücü usuluyle babam beni evlendirdi. Sevgi yoktu aramızda. Babam evlendirdi ben de karşı çıkmadım. Üniversiteyi onun yüzünden bıraktım. Evlendiğim günden beri bana işkence ediyor. Dövüyor ediyor, bıçakla yaralıyor, evden ayrıldım gelip tekrar kandırdı, barıştım geri döndüm. Ama değişmedi. Doğum yaptım, annesi babası ve kendisi beni döverek dışarı attılar. Babama bıçak çekti, üç yerinden yaraladı. Geçen hafta bıçakla beni yaraladı, karakola gittik, ‘birbirimizden uzak duralım’ dedim, ‘boşamayacağım’ dedi. Babası ‘bizim töremiz var, seni töre cinayetine kurban ederim’, ‘Al bu silahı eşini öldüreceksin, kayınbabayı çocuğu kaynanayı öldüreceksin. Biz sana cezaevinde bakarız’ demişler”.

    Bahar Karaman için yaşadıklarını anlatmak güçtü. Eşinin kendisine zorla uyuşturucu içirdiğini, anne ve babasına küfür ettiğini anlatıp “Eziyet görmek istemiyorum” derken, gözyaşlarına hakim olamadı. Anne Kurcan da, “30 yıllık emeğim gitti. Böyle sahipsizlik olmaz. Adalet istiyorum. Ben kolay kazanmadım” diye feryat etti.

    Bahçelievler İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada ise evin kundaklanması olayı ile ilgili Şazenüz Karaman isimli kişinin arandığı bildirildi.

    14.01.2007 12:39

    http://www.haberler.com/siddetten-bikan-kadinin-hayati-karardi-haberi/
    Not: Töremizde olmayan bir boşanma uygulamasına örnek.

    Yorum tarafından okuz — 02/01/2009 @ 13:42 | Cevapla

  2. BİR TÖRE YAZISI – 09 Ocak 2008 Çarşamba

    Töre sözlükte; bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü ya da; bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adap olarak geçer. Halk arasında ise ( Güney Doğu Anadolu’daki töre cinayetlerinden olsa gerek) farklı anlamlarda kullanılmaya başlandı.

    Anadolu’nun ve medeniyetimizin harcında töre vardır. Türk tarihine baktığımızda törelerin yazılı kanunlardan daha etkili olduğunu görürüz. Osmanlıda örfi hukuk törelerden müteşekkildir. Demek ki töreyi dar kalıplara sıkıştırmamalıyız. Ayrıca Anadolu’daki töre anlayışında cinayetin yeri olmamalıdır. Çünkü töremiz yaratılanı Yaratandan ötürü sevmeyi emreder. Öyle ise bu cinayetler olsa olsa hurafelerin sonucu olur. Bu cahiliye adetleri toplumumuza yakışmıyor.

    Cinayetlerin kötülüğünü, vahşiliğini anlatırken töreyi kötülemeyelim. Çünkü töre milli birliğimizin, huzurumuzun ve sosyal barışımızın temel taşlarındandır. Devlete baba deyişimiz töremizdendir. Kahraman ordumuz töremizden dolayı Peygamber Ocağı olmuş ve bu saygınlığı kazanmıştır. Bundan dolayıdır ki kanun karşısında şeriatın kestiği parmak acımaz. Töremiz olmasa küçükler büyüğünü sayar mı? Yaşlılara hürmeti töremiz emreder. Anne-babaya saygıyı töremiz ve dinimiz emreder. Töremiz olmasa huzur evleri dolup taşardı. İffetimizin korunmasında törenin hiç mi etkisi yok?

    Törelerin oluşumunda inanç, coğrafi çevre ve etnografik özellikler çok önemli yer tutar. Medeniyetimizin en önemli kaynağı İslam dinidir. İslam’ın hiçbir kuralında töre cinayetlerinin yeri yoktur. Bilakis O iyiliği ve güzellikleri emreder. Karşılıklı sevgi ve saygı, sosyal yardımlaşma ve dayanışma dinimizin emri ve törelerimizin gereğidir. Bu gün aile yapımızın korunmasında, sosyal barışımızın devam etmesinde, (kadın ve erkek) toplumun önemli bir kesiminin iffetlerinin korunmasında örf ve adetlerimizin yani töremizin etkisi çok büyüktür. Bölünmüş ailelere bakarsanız töreden uzaklaşıldığını görürsünüz. Çünkü bizim töremiz boşanmayı da, boşanmaya götüren sebepleri de hoş karşılamaz. Töremiz toplumsal birlik ve bütünlüğümüzün en önemli yapıtaşlarından biridir.

    Törelerimizde aslında olmayan; daha sonraları bulaştırılmış yanlışlıkları toplum olarak ayıklamalıyız. Güzellikler bizim olarak kalmaya devam etmelidir. Gerek basın gerekse diğer yollardan törelerimize yapılan saldırılar karşısında uyanık olmalı ve bunlar gibi art niyetli girişimleri bertaraf etmeliyiz. Zira bir ağacı nasıl kökleri ayakta tutuyorsa; toplumumuzu da ahlak, gelenek -görenek ve törelerimiz ayakta tutuyor. Bu hususta başta aile reisleri olmak üzere toplumun bütün fertlerine büyük sorumluluklar düşmektedir.

    Ülkemizi idare edenler de yapacakları kanunlarda toplumumuzun inanç ve törelerini dikkate almalı ve değerlerimizin korunması hususunda teşvik edici olmalıdırlar. O zaman devlet toplumun örf ve adetlerine sahip çıktığı için halk tarafından daha fazla destek görür. Törelerdeki yanlışlıkları da toplumu rencide etmeden ikna metodu kullanılarak eğitim ile ortadan kaldırmalıyız.

    Eğitim kurumlarımızda örf eve ananelerimiz mutlaka anlatılmalıdır. Gerekirse Milli Eğitim Bakanlığı Adap derslerini zorunlu hale getirmelidir. Örf ve ananelerinden kopuk nesillerin oluşturduğu medeniyetlerin sağlam ve kalıcı olması düşünülemez.

    http://www.fezakoleji.com/Writers.aspx?ID=10

    Yorum tarafından okuz — 06/01/2009 @ 14:54 | Cevapla

  3. Acılı baba: Kızım töre kurbanı

    Beraber yaşadığı sevgilisinden ayrılmak isteyen Özgül’e “Kadın erkekten ayrılamaz, töremizde yoktur’ cevabı verilince Özgül ölümü seçti.

    Adana’da, birlikte yaşadığı 20 yaşındaki Mehmet Kelleoğlu’yla oturdukları evin balkonundan atlayarak ihtihar eden 17 yaşındaki Özgül Örel, gözyaşlarıyla toprağa verildi. Kızının töreye kurban gittiğini söyleyen 4 çocuk babası Şıhca Örel, “Kızımı defalarca onlardan aldım, tehditle ve çeşitli yollarla yeniden götürdüler. Aşirete göre, kadın erkeği boşayamazmış. Töreleri batsın. Nikahını beklerken ölüm haberini aldık” dedi.

    Kızlarının cenazesini Adli Tıp’tan alıp 200 Evler Mahallesi Ören Sitesi’ndeki evlerine getiren Örel Ailesi daha sonra Kabasakal Mezarlığı’nda toprağa verdi. Özgül Örel’in cenaze törenine Kelleoğlu Ailesi’nden katılan olmadı.

    Gözü yaşlı baba Şıhca Örel, “2004’te kızım Mehmet Kelleoğlu’na kaçtı. Sonra birlikte yaşamaya başladılar. Mehmet ve ailesi ‘Düğün yapacağız’ diyerek bizi oyaladılar. Kızımın bizi arayıp Mehmet’ten dayak yediğini söylemesi üzerine, Mersin’in Erdemli İlçesi’nde bularak evimize getirdim.

    Kızımızı geri vermemek için İzmir’e götürüp sakladık. Ancak, bir süre sonra kızıma bana ve annesine devamlı ‘Ya ailenin canı ya senin canın’ diyerek tehdit mesajları geçiyorlardı. Mehmet’in babası Nebi Kelleoğlu’yla konuştuk.

    O makul davrandı ve ‘Olmuyorsa olmuyor hayırlısı olsun’ diye olumlu yanıt verdi. Ancak, daha sonra kızımı kandırıp tekrar götürdüler. Ev, araba sözü verdiler. Düğün sözü vererek bir süre tekrar birlikte oturdular” dedi. Bir keresinde kızının kulağından kan geldiğini gördüğünü ve ne olduğunu sorduğunda Mehmet’in kendisini çok kötü dövdüğünü anlattığını belirten emekli işçi Örel şöyle devam etti:

    ‘BİZ KADINI BOŞAMAZSAK, KADIN BİZİ BOŞAYAMAZ’

    “Kızımızı yeniden aldık. Bir süre daha bizde kaldı. Daha sonra yeniden tehdit mesajları ve tehdit telefonları 0gelmeye başladı. Mehmet Kelleoğlu’nun babası Nebi Kelleoğlu en son peşimize adam gönderdi. Gelenler bize ‘Biz Urfalı aşiretiz. Biz kadını boşamazsak kadın bizi boşayamaz. Bizim töremizde kadının boşaması olmaz’ diye konuştu. Yine de vermedik. Bir süre sonra kızım evden ‘kuaföre gidiyorum’ diyerek ayrıldı. Yine Mehmet’e gittiğini öğrendik.”

    Kızının ölmeden 25 gün önce kendisine cep telefonuyla mesaj gönderdiğini belirten Örel, “Mesajında, ‘İnsan bazen çok zor durumda kalabilir. Hele de ailesinin canı ya da kendi canı arasında kaldı mı? Bir seçim yapmam lazımdı kendi canımı feda ediyorum. Beni affedin’ yazıyordu.

    Hemen kızımı aradım ancak ulaşamadım. Bunun üzerine Mehmet’in ailesiyle görüştüm. Mehmet’in babası araya girdi. ‘Namus sözü kızınız bir daha dayak yemeyecek’ dedi. Alanya’da olduklarını ve döndükleri zaman en kısa sürede nikah yapacaklarını söylediler.

    Ancak, dün nikah günü için aramalarını beklerken kızımın ölüm haberini verdiler. Töreleri batsın. Bu devirde töre mi olur? Kızım intihar edecek biri değildi. Töreye kurban gitti. Mehmet Kelleoğlu ve babasından şikayetçi olacağım.”

    Öte yandan, Şıhca Örel, kızının yanlarına ilk geldiğinde, “Buradan gidelim, evimizi satıp İzmir’e yerleşelim” demesi üzerine bir süre evlerine ‘satılık’ tabelası astıklarını, daha sonra ise satmaktan vazgeçtiklerini söyledi.

    Yayın Tarihi : 15 Haziran 2006

    http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2006/Haziran/15/Haber_145283.aspx

    Yorum tarafından okuz — 06/01/2009 @ 15:00 | Cevapla

  4. İzzet Altınmeşe, İbrahim Tatlıses denen permatik erkeği perihan savaş’ın ağzını burnunu kırınca, “bizim töremizde kadına el kaldırmak var mı?!” diye posta koymuş bir şahıstır.

    hoş, ibrahim tatlıses denen permatik erkeği de ona, “bizim töremizde bıyığını kesmek de yok!” dediği için bir süre bıyıklı dolaştı. olsun.

    salieri ve çiğnenen onuru, 27.11.2007

    http://www.itusozluk.com/goster.php/izzet+alt%FDnme%FEe

    Yorum tarafından okuz — 06/01/2009 @ 15:05 | Cevapla

  5. Töre

    Boşanmak üzere büroma gelen karısına saldırmaya kalktı; “Bizim töremizde boşanmanın cezası ölümdür” dedi. Bir anda sinirlerim ayağa kalktı ve avukatlığı bir kenara bırakıp “Sizin töreniz geceyarısı sarhoş gelip kadın dövmek, kadını akrabalarına dahi göndermemek, kadını eve hapsedip ona gün yüzü göstermemek, temel ihtiyaçlarını dahi gidermeyip parayı dışarılarda yemek, çocukları ve eşini her gün dövmekse al sana töre!” dedim ve yakapaça dışarı attım. Beni şikayet edecekmiş… Pişman mıyım? Asla. Bir daha olsa yine yapar mıyım? Kesinlikle.
    http://www.itiraf.com/471987/Tore

    Yorum tarafından okuz — 06/01/2009 @ 15:25 | Cevapla

  6. Eskiden Kalma Ananelerimiz,Örflerimiz…Sonradan Gelenler…Gönderilme zamanı: Çrş Şub 14, 2007 8:09 am

    şu an kültürümüz çok geniş yöresel olarak bile çok büyük değişiklere sahip bunların içinde bize ait olan doğrusu yanlışı bir sürü örf adet falan filan war ama birde dışardan olanlar mesela günümüzün konusu sevgililer günü ve bir sürü yılbaşı-anneler günü-babalar günü-o haftası-bu haftası bir sürü yanlış da olsa kendi kültürümüzün içeriğini sonradan gelenlerin ne kadar altında tutuyoruz.
    …….
    ben bun akısaca eski köye yeni adet getirmek diyorum…

    yok o gğnmüş yok bu gün müş boş şey bunlar…

    sevginiz o kadar küçük mü ki bir güne sığdırıyonuz…
    ……..
    ben anneler gününe değinmek istiyorum; hediye küçükken aldım uzun zmaandır da almadım. anne dinimizin kültürümüzün direğidir, askerde olanlar ya da gurbette okuayanlar farkettiniz mi; babasını değil annesini arar, demek ki bizim için zaten önemli bi kavram, gerisine gerek wa rmı?

    http://tamdeminde.com/forum/viewtopic.php?f=9&t=15103

    yani nedir bu yeniyıL kutLaması yaa hristiyanLarın kutLadığı özeL bi gün sonuçta bu geLeneğimiz göreneğimizde değiL yavaş yavaş kendiLerine benzetiyoLar bizLeride bizim ne güzeL örfLerimiz…

    http://www.isteforumora.com/search.php?s=75dd3af54e88a555a27432384834d98f&searchid=421496

    Yorum tarafından okuz — 09/01/2009 @ 10:41 | Cevapla

  7. Filistin’de Aşkı Göze Almak”Onaylamama” kültüründe, cezalandırmanın cinayete veya inzivaya zorlamaya varabilmesine karşın, Filistin’de aşk hâlâ göze almaya değer.

    BİA Haber Merkezi – Ramallah

    11 Mart 2008, Salı

    Neila KHALIL

    Filistin’de aşk, onaylamama kültürüyle erkeklerin Ortadoğulu zihniyeti arasında sıkışmış, çileli bir konu. Daha iyi yaşam koşulları için mücadele eden kadınlar, aşkın -bütün engelleyici etkenlere karşın- önceliğinin farkındalar. Bir kadın hayatının ideal erkeğiyle karşılaşabilir, ama bunun için yeterli yerleri yok: Bir kadın bir erkekle birlikte görünemez, onu sevdiğini herkesin içinde söyleyemez.

    Onaylamama kültürü aşkın etrafını kuşatıyor, dinse evli ya da akraba olmaksızın bir araya gelen bir erkekle kadının günahkar olduğunu söylüyor.

    Korkunun egemenliğinde yaşarken duygular ve sorunlar genellikle başka türlü gösteriliyor. Çoğu tabu –yumuşak bir şekilde ve sessizce de olsa- ihlal ediliyor. Ve kadınlar, Filistin toplumunun duygusal bağla kurmak veya bekaret gibi konularda herhangi bir tartışmayı yasaklayan büyük dogmalarını tartışıyorlar. Bunu yalnızca biriken basıncı biraz azaltmak için yapıyorlar, yoksa aileye veya toplumsal düzene karşı bir başkaldırı bakışıyla değil.

    Bazı kadınlar bekaretin korunmasını dini veya kişisel bir inançla açıklarken, diğerleri bunun kadını evliliğin ilk gecesiyle bağlayan bir yargı olduğunu düşünüyor. Kadın ailesinin onurunu lekelemekten ve böylece kendi ölüm fermanını imzalamaktan sakınmak için masumiyetini kanıtlamak zorunda.

    Aşka ve duygusal ilişkilere gelince, birkaç şefkatli sözü ve bir tek aşk mektubundan ileriye gitmese de, bunlar genç bir kadının hayatına mal olabiliyor. Filistin’deki kadın örgütlerinin istatistiklerine göre ülkede her yıl 12 ila 15 kadın öldürülüyor.

    Sosyal yardım uzmanı Rania Sanjalaoui’ye göre, kadınların büyük bölümü bir erkekle duygusal ilişkiye girdiğinden şüphelenen ve aşkın her zaman cinselliğe vardığını düşünen aileleri tarafından öldürülmüş durumda. Bu sonuç öldürülenlerin çoğunun bakire olduğunu belirten adli tıp tarafından da doğrulanıyor.

    Yani, Arap dünyasında aşk son derece zor. Hem toplum hem de din tarafından kınanıyor ve genç bir kadının hayatına mal olabiliyor. Bu nedenle, genç kadınların kendilerini mümkün olduğunca az tehlikeye atarak gizli ilişkiler sürdürmesini anlamak mümkün, zira aşk hâlâ tehlikeyi göze almaya değer.

    Aşklarımızın mekanizmasında hâlâ eksik olan unsurlar var:
    Yalnızca 32 yaşında olmasına, Ramallah’ın en parlak gazetecilerinden biri sayılmasına karşın, Nibel Thaouabtah bunu doğruluyor: “Bedenimin solup gidiyormuş, tadını çıkaramayacakmışım gibi geliyor. Hayatımda bir partnerim yok, ben de kendimi aşk üzerine yazarak mutlu ediyorum.”

    Thaouabtah son üç yıldır aylık El-Haal (Durum) dergisinin yayın yönetmenliğini yapıyor, Bir Zeit Üniversitesi’ndeki Bilginin Desteklenmesi Merkezi’nin televizyon birimini yönetiyor. Parmaklarını zarif vücudunun üzerinde birleştirip ekliyor: “Yaşlılık tarafından ele geçirilmiş gibiyim. Bu yüzden her gün egzersiz yapıp yediklerime dikkat ediyorum.”

    Nibel’in hayatında anlatılacak birden çok aşk öyküsü var; bu yüzden kendi yaşadığı, arkadaşlarının ve akrabalarının yaşadıklarını toplayıp bir romana dönüştürmüş; birkaç ay içinde yayınlanacak. Köklerinin tutucu bir köy çevresinden geldiği düşünüldüğünde, bu romanın yayınlanmasının yazarı için doğurabileceği olumsuz sonuçlara karşın “Kendi deneyimlerimi, arkadaşlarımın, akrabalarımın deneyimlerini alıp adına roman dediğim o acı kalıbının içine döktüm” diyor.

    Ailesi hâlâ Batı Şeria’nın güneyinde, Beytüllahim’in Beit Fijar köyünde yaşıyor. “Bizim tutucu toplumumuzda aşktan bahsedilmez, Arap kültürünün böyle bir aşk imgesine içerlediğini görüyorum.” Sonra ekliyor: “Arap tarihinin büyük tutkulu anlatılarını, örneğin Kais Ibn Moulaueh’in(1) aşkını bizim bugünkü modern yaşantımızla karşılaştırıldığında yaşadığı büyük özgürlüğü okuduğumda içim acıyor. O zamanlar bir şair tutkusunu damların üzerinden haykırabiliyor, zamanının çoğunu sevdiğinin çadırının, kabilesinin önünde geçirebiliyormuş. O zamanlar, bugünün tersine, aşka büyük hürmet gösteriliyormuş. Çoğumuz aşkı yaşamış, hayal kırıklarını tatmışızdır. Ben ideal aşka inanmam, çünkü aşkın mekanizmalarında hep eksik olan bir öğe vardır. Bizim toplumlarımızda, duygusal bir ilişkiyi korumak ve evlilikle taçlandırmak için mücadele etmeniz gerekir. Maalesef, bu toplumsal çatışmaların ortasında ateş sönüp gider.” Üzgün bir bakışla sürdürüyor: “Çalıştığım üniversitede aşık oldukları apaçık belli olan öğrencilerle karşılaşıyorum sık sık. Yan yana, hayal kırıklığına uğramış gözlerle otururken görüyorum onları. Britanya’da ya da Fransa’da bir parkta olsalar, en azından birbirlerine sarılacaklar, biliyorum; ama bu alışkanlıkların, geleneklerin ve farklı cinsiyetten iki insanın ilişkiye girmesini yasaklayan bütün o tabuların egemen olduğu bir ülkede yasak. Kısacası, Arap ülkeleri aşkı öldürüyor.”

    Sevmek beklemek demek
    “Aşk bir zevktir: Biri sizi anlar, sizin için kaygılanır, ama aynı zamanda aşk, en azından benim tecrübem böyle, uzun bir bekleyişi barındırır.” 23 yaşındaki Fedia Massoud aşkı böyle tanımlıyor. Fedia liseyi bitirirken komşularının oğlu Mohammed Mokded’e aşık oldu. Karşılığında, Mohammed’in de onu –hem de daha çok- sevdiğini söylüyor. Bir sinemada ya da lokantada karşılaşmış değiller. Yaşadığı kamptaki toplum içinde böylesi bir ilişki için özgürlük alanı yok. Fedia ve Mohammed, Nablus’taki Balata’da yaşıyorlar.

    Batı Şeria’daki en büyük Filistin mülteci kampı bu. “Bana hayran hayran baktığını, beni beğendiğini fark ettim” diye anımsıyor. “Aynı kalabalık mahallede yaşıyorduk; kızkardeşi yakın arkadaşımdı. Zarafeti ve kendine güveni hep dikkatimi çekmişti: Ailesi yoksul, bu yüzden üniversite giderlerini karşılayabilmek için geceleri merkez pazarında çalışıyordu.” Fedia “İlk konuşmamız okul yolundaydı” diye anımsıyor.

    “Beni durdurup aşkını ilan etti. Ben sadece gülümsedim, tek bir söz etmedim; böylece benim de aynı duyguları paylaştığımı anladı. Ertesi gün kızkardeşiyle bana bir mesaj yolladı; beni sevdiğini, ben mezun olur olmaz ve onun üniversitesi biter bitmez elimi isteyeceğini söylüyordu. İlişkimiz yedi ay sürdü. Beni ben okuldan dönerken görüyordu. Bazen birbirimize el sallıyorduk, bazen hızlıca sohbet ediyor ya da mektuplarımızı alıp veriyorduk.

    Ara sıra arkadaşım olan kızkardeşini ziyarete gidiyordum ve bu nadir anlarda birlikte oturup rahatsız edilmeden konuşabiliyorduk. Bunlar, annesi dışarıdayken veya meşgulken olabiliyordu; zira ziyaretlerimin nedenini anlamasını istemiyorduk; hakkımda kötü düşünebilirdi. Bizim Arap örflerimiz, adetlerimiz bir kızla bir oğlanın birbirleriyle konuşmasına izin vermez.

    Bir gün, İşgal Kuvvetleri’nin şafak vakti Mohammed’i tutukladığını öğrendiğimde şaşırdım. Sabah haberler mahallede yayılmaya baladı ve kelimenin tam anlamıyla sarsıldım. Mohammed’in edebiyat fakültesindeki üçüncü yılıydı, sınavlarını vermek üzereydi. Gözaltına alınması koca bir yılı kaybetmesi demekti. Hapishanede ne kadar kalacağını da bilmiyordum. Üzüntüyle, ıstırapla dolu feci bir dönem geçirdim. Zor bela mezun oldum ama 100 üzerinden 70 aldım; umduğumdan da fazla bir not ama bugün katlanmak zorunda olduğum acıya rağmen bunu başardığım için tanrıya şükrediyorum.”

    Fedia devam ediyor:

    “Hayatımda Mohammed’in tutuklanmasından sonra aldığım ikinci kötü haber, bir direniş grubuna bağlı olması nedeniyle beş yıl hapse mahkum olmasıydı. O sırada öleceğim sandıydım. Hapishaneden bana gönderebildiği ilk mektupta ailesinin adresi vardı, ama aynı zarfta benim için de kızkardeşinden bana vermesini istediği küçük bir mesaj vardı. Mesajda ‘Aramızda koca bir beş yıl duruyor. Senden beni beklemeni istemeyeceğim, ama seni hep seveceğim. Sen kendi yoluna git, benimki çok uzun’ diyordu. Bir hafta kadar düşündükten sonra, Uluslararası Kızılhaç aracılığıyla ona bir mektup gönderdim ve dedim ki ‘Seni bekleyeceğim. Senden başka kimseyle evlenmeyeceğim.’”

    Son dört buçuk yıldır Fedia bir sürü dertle uğraşmış. Güzel ve evlenme çağındayken, taliplerini geri çevirmek zorunda kaldı. Kızının bahaneleriyle ikna olmayan annesi, bu sürüp giden reddedişlerin gerçek nedeni bilmekte ısrarcıydı. “Ona gerçeği anlattığımda şaşırdı, sorular sormaya başladı. Yüz yüze buluşup buluşmadığımızı, buluştuysak nerede olduğunu sordu. Onu temin ettim, kendimi nasıl koruyacağımı bildiğimi, fiziksel hiçbir şey olmadığını, Mohammed’in ilişkimizle ilgili ciddi olduğunu söyledim. Annem ağlamaya başladı; bizimle ilgilenmiş, babamızın ölümünden sonra bizi yetiştirmek için çok acılar çekmişti. Beni ve dört erkek kardeşimi yoksulluktan korumak için Nablus’taki bir fabrikaya gidip çalışmak zorundaydı.

    “Konuşmamızı bitirirken erkek kardeşlerimi bu konunun dışında tutmamız gerektiğinde ısrarlıydı; yoksa Mohammed’le ilgili düşüncelerini değiştirebilirlerdi; ben de günlerimi evde kapalı geçirme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdim.”

    Fedia şöyle sürdürüyor: “Mohammed hapisten gelecek sonbaharda, 2008′de çıkacak. Sağolsunlar, Uluslararası Kızılhaç’ın ve sırrımızı saklayan kızkardeşinin yardımlarıyla gönderip aldığımız mektuplarla dayanabildiğimiz beş yıldan sonra. Mektuplarımızın ulaşması için geçen süre beni öfkelendiriyor. Kızılhaç’la mahkumlar arasındaki haberleşme o kadar yavaş ki üç ay sürebiliyor.”

    Fedia gülümsüyor ve özenle taktığı belli olan tesettürünü düzeltiyor: “Üniversitede tarih okumayı bitirdim, yakında öğretmen olarak iş bulmayı umuyorum. Hepimizin umut ettiği şey salıverilmesinden sonra Mohammed’le evlenmemiz. Bu bekleyiş insanı tüketiyor. En az beş çocuğumuz olsun istiyoruz; elbette o üniversiteyi bitirdikten sonra.”

    Aşkla üçüncü bir şehirde karşılaşma
    24 yaşındaki Hiba Radhouane ona göre sade bir aşk hikayesi yaşıyor. Ama içinde yaşadığı toplum en basit ilişkilerin bile –sanki bir suçmuş veya bir savaşa girişiliyormuşçasına- planlanmasını ve düzenlenmesini istiyor.

    Hiba Tulkarim’den. Aous’a, Ceninli bir gence aşık. Bir sivil toplum kuruluşunun gönüllü etkinliklerinden birinde tanışmışlar. Tutkularının ateşi bu örgütün farklı birimlerini bir araya getiren bir toplantıda büyümüş. Muhasebe mezunu olan Hiba Tulkarim’de özel bir yerde çalışıyor. 29 yaşındaki Aous, yedi yıl önce beden eğitimi mezunu olmuş. Kısa sürelerle kendi branşının dışındaki çeşitli alanlarda çalışmış halen bir spor kulübünde ya da bir okulda beden eğitimi öğretmeni olarak iş arıyor, ama sonuç yok.

    Hiba bir yıl önce tanıştıklarını anlatan Hiba sevgilisinin yakında bir iş bulmasını umuyor ki, böylece kendisine evlenme teklif edebilsin ve ilişkilerini herkese açabilsinler. Bu, ikisini de her görüşmek istediklerinde yaşadıkları o bunaltılı durumdan kurtaracak. Ayda bir hatta bazen daha da uzun zamanda bir, yalnızca bir ya da iki saatliğine konuşabiliyorlar. “İlişkimiz İnternet ve telefon sayesinde yürüyor. Görüşmek istediğimizde bunu günlerce planlamak zorundayız. Ramallah’a gidiyoruz. Ben Tulkarim’den geliyorum, o da Cenin’den. Bir lokantada birkaç saatliğine buluşuyor, sonra evlerimize geri dönüyoruz. Aous gelip beni Tulkarim’de göremiyor, çünkü küçük bir yer. Lokantaya ya da parka da birlikte gidemiyoruz, çünkü onunla birlikte görülürsem ailem için büyük dert olur; benim de itibarım lekelenir.

    “Bir süre önce anneme her şeyi anlattım; bütün o telefon konuşmalarından, dizüstü bilgisayarıma gelen mesajlardan kuşkulanmaya başlamıştı. Anlayışlı davrandı; oldukça açık biridir: Gezici bir okul öğretmeni olduğu için mesleği nedeniyle birçok insanla tanışır. Sırrımı saklayacağına, son iki yıldır ABD’de tuhafiyecilik yapan babama söylemeyeceğine söz verdi.

    Annem, eksiksiz her gün benden Aous’u elimi resmen istemeye zorlamamı istiyor; hatta sabit bir iş bulmasa bile. Bize ekonomik olarak destek olmaya hazır. Bir akrabanın bizi Aous’la birlikteyken Ramallah’ta görüp iki erkek kardeşime söylemesi ihtimalinin onu ne kadar gerdiğini ve tedirgin ettiğini söylüyor. Kardeşlerim benden küçük de olsalar şiddetle tepki göstermekten geri durmaz. Anne babama da beni işten ayrılmaya ve evde kalmaya zorlamak için baskı uygulayabilirler. Bunu aklıma bile getirmek istemiyorum.” (NK/TK)

    (1) Leyla’yla Mecnnun’un aşkı, “Elsa’nın Mecnunu Aragon”u yazarken Aragon’un esin kaynakalarından biriydi.

    * Metni İngilizce orjinalinden Tolga Korkut Türkçeleştirdi.
    http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/105490/filistinde-aski-goze-almak

    Yorum tarafından okuz — 09/01/2009 @ 13:56 | Cevapla

  8. Töre Cinayetleri ve Yargı

    Günümüzün en yegane sorunlarından biri de töre cinayetleri. Peki durumu bu hale getiren ne?
    “Töre” adı altında işlenen cinayetler; bir rezalet, bir vahşet ve adeta bir facia halini almış bulunuyor. Bu konuda akıllara durgunluk verecek vahim olaylar yaşanıyor. Bunların töre ile ilgisi olmayıp, düpedüz insanlık dışı, mantık dışı katliamlardır. Bu olaylar, “Bireysel ve Toplumsal Yozlaşma”nın meydana getirdiği, sayıları gittikçe artan ruhsal ve cinsel sapıklıkların sonuçlarıdır. 2004 yılında yayınlanan ve bu ismi taşıyan kitabımda bunlara değinmiş, vakit geçirilmeden gereken önlemlerin alınması gerektiğini yazmıştım. Ne yazık ki, o günlerden bu güne kadar, bu önemli sorun için yeterli önlem alınmamıştır. Bu yüzden olaylar her gün biraz daha tırmanıyor ve sayıları da artıyor. Sorunun, törelerin üzerine yüklenerek işin içinden çıkılması mümkün değildir. Çünkü artık bu olayların törelerle olan ilgileri geri planda kalmıştır.

    Geleneksel Türk Kültürü’nde bu gibi saçmalıkların yeri yoktur. Tabii ki bizim de geçmişimizden gelen birtakım törelerimiz vardır. Ama bunlar iyiliği ve güzelliği çağrıştırır. Örneğin; büyüklere saygı, küçüklere sevgi, yoksullara ve darda kalanlara yardım, konuklara değer verilmesi, kul hakkı yenmemesi ve komşu hatırı sayılması gibi. Namus konusunda da önemli derecede duyarlılığımız vardır. Bizim törelerimiz, geleneksel kültürümüzden gelen; aile ve toplumuzun sağlıklı, huzurlu ve mutlu yaşamalarına olumlu katkı sağlamak için konulmuş kuralları içerir. Cinayetlere neden olarak gösterilen çağ dışı kalmış töreler ise, genelde diğer kültürlerde yer alan ve namus kavramını korumak amacıyla konulmuş kuralların zamanla yozlaşmış ürünleridir. Bu yozlaşmada; geçmişten gelen bilgilerin yeni kuşaklara eksik ve yanlış aktarılması, eski dilde “mütegallibe”, Türkçemizde ise “egemen güç” diye tarif edilen feodal yapının ve gittikçe artan etik yozlaşmanın rolü vardır. Temelde toplum düzenini koruma amacıyla konulmuş olan töreler, bu amacından saptırılmış; ağalık, beylik, şeyhlik gibi unsurların, kendi çıkarlarını korumak ve neden oldukları olumsuzluklara bir kulp takabilmek için oluşturdukları sistemin bir parçası haline getirilmiştir.
    Cumhuriyetimizin kuruluşundan üç beş sene öncesine kadar, töre cinayeti adı altında işlenen cinayetlerin sayısı bir elin parmakları kadar azdır. Son birkaç yılda, özellikle de şu geçtiğimiz iki-üç yıl içinde işlenen cinayet sayısı altmış yetmiş senede işlenenin kat be kat üstünde bulunmaktadır. Bunun en önemli nedeni; toplumdaki sosyal, kültürel ve ekonomik dengelerin bozulması ve etik yozlaşmadır. Namus telakkisi bugün olduğu kadar dün de vardı. Hatta bu telakki geçmişte, günümüze nazaran daha da yoğundu. Ama bu uğurda işlenen cinayet şimdilerde olan sıklıkta değildi. Çünkü etikteki yozlaşma da günümüz ölçeğinde değildi.

    İster Türk, isterse Kürt kökenli olsun, geleneksel kültürlerimizle kişisel hak ve özgürlükler kavramı arasındaki ters orantılı gelişme; bir taraftan geleneksel aile yapılarımızı bozarken, bir taraftan da yarattığı kavram kargaşası ile var olan dengeleri altüst etmiştir. Bunda, Avrupa Birliği’ne girme hayalinin büyük ölçüde etken olduğu söylenebilir. Ulusal yapımıza uygunluğu gözetilmeden, adeta yıldırım hızıyla, Avrupa Birliği Uyum Yasaları adı altında kültürel yapımızla ve etik değerlerimizle bağdaşmayan ve hatta ters düşen birtakım yasalar çıkarılmıştır. Esasen büyük bir batı özentisi içinde olan halkımız, kendisine eğreti düşecek bu yeni yasaların getirdiği hakları içine sindirmekte zorlanmıştır. Böylece ülkemizde tam bir kaos ortamı doğmuştur.

    Adli yargıda yeni geliştirilen sisteme göre yapılan uygulamalar, geleneklerimiz, göreneklerimiz ve alışık olduğumuz şeylerle taban bana zıt bir durum yaratmıştır. Gözaltı ve tutuklama konularında verilen akıl almaz kararlar, suçluların cezasız kalabileceği gibi kuşkuların doğmasına neden olmaktadır. Son günlerde bunlara verilebilecek pek çok örnek yaşanmış bulunuyor. Kaçırılan on beş yaşındaki kız çocuğuna; günlerce tecavüz edildikten, zorla bir pavyonda çalıştırıldıktan ve kaçmasını önlemek için bir hücreye kapatıldıktan sonra yakalanan zanlıların, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmaları toplumsal yargıya ters düşmüştür. On yedi aylık bir kız çocuğuna yapılan tecavüz olayından sorumlu ve suçlu görülen annenin, önce serbest bırakılıp sonra tekrar tutuklanması ise yargıya olan güvenin sarsılmasına neden olan bir başka olgudur. Ve bu durumlara verilecek daha pek çok örnek bulunmaktadır..
    Daha fazla olumsuzluk yaşanmadan, yargıya olan güven daha çok sarsılmadan, toplumsal dengeler daha çok bozulmadan ve halkın psikolojisi daha fazla yara almadan bu olumsuzlukları giderici önlemler alınmalıdır. Bunu yaparken, Avrupa Birliği Uyum Yasaları’nın toplumsal yapımızla ne derecede bağdaşabileceği de dikkatle gözden geçirilmelidir. Aksi halde toplumsal kargaşanın boyutları daha da büyüyecek ve telafisi güç durumlarla karşılaşılacaktır. İlgililere duyurulur.

    Not: Yaşanan bu olumsuzlukların; halkımızın, kaldırılmış olan “ölüm cezası” nın yeniden getirilmesi hususundaki isteklerini kamçılamakta olduğu bilinmeli ve mağduriyete uğrayan ana/babaların feryatlarına da kulak verilmelidir..

    Dr. Sadık Özen

    http://www.tacmahal.org/haberoku.asp?page=35

    Yorum tarafından okuz — 12/01/2009 @ 16:08 | Cevapla

  9. Kız kaçırabilirim; ablam kaçarsa vururum
    Wednesday, April 30, 2008 (10:04:06)

    Durbas

    Töre-namus cinayetleri, birçok yanlışlığın yanı sıra çok sayıda kara mizah ve çelişki örneğini de içinde barındırıyor. Tıpkı 18 yaşındaki Mustafa’nın bu sözleri gibi.

    ——————————————————————————–

    Türkiye’de töre cinayeti kisvesi altında yapılan ferdî infazlar, birçok çelişkiyi de içinde barındırıyor. Töreyi cinayetle özdeşleştiren zihniyet, “İslam dini de buna cevaz veriyor” türünden bir “demagojik dezenformasyon” yapıyor sürekli. Öte taraftan, bu cinayeti irtikâp edenler ise nedense çoğu kez erkeği unutarak kadını cezalandırma yoluna gidiyor; erkeğe ceza verilse bile genelde çok daha hafif oluyor. Erkek egemen toplumdaki bu cehalet, çuvaldızı kendine, yani erkeğe batırmaya yeterince yanaşmıyor.

    Aşiret yapılanmasının en yoğun olduğu illerden biri Van. Ertuş, Haydaran, Alan, Hani, Broki, Şerefan gibi aşiretler Van ve ilçelerine dağılmış durumda. Suzan ve Mustafa Kızıltaş, Broki aşiretine mensup iki kardeş. Köylerinin Van’a yakın olmasından dolayı sürekli şehir merkeziyle irtibat halindeler. İkisi de geniş aşiretlerinin kendilerine yüklediği sorumluluğun farkında. Suzan 22 yaşında bir genç kız olmasına rağmen henüz evlenmemiş. “Gönlüme göre birini bulamadığım için evlenmedim henüz.” diyor; bu konuda ailesinden ve mensubu olduğu aşiretten baskı görmediğini ekliyor. “Töre nedir?” diye soruyoruz Suzan’a. Cevabı çok net: “Bağlı bulunduğum aşiretin gelenek, görenek ve inançlarının bütünü.” Önemli bir uyarıyı da zikretmeden edemiyor: “Töre ile töre cinayetleri karıştırılıyor. Bu çok cahilce yapılıyor.”

    Suzan’ın kardeşi Mustafa ise 18 yaşında. Liseyi yarıda bırakıp evine dönmüş. Günün tamamını Van’da geçiriyor. Onun töreye ve töre cinayetlerine karşı çıkışı, “sadece aşiret sisteminin gerekliliği” olarak algılanmasından. Mustafa’ya göre töre cinayeti diye bir şey yok; cinayetler tamamen münferit hadiseler. Bu değerlendirmesini kendinden örnek vererek pekiştiriyor: “Ablam veya kız kardeşim, birisiyle kaçsa ben onu bulup vururum. Ama bunu töre istedi diye yapmam; babamı veya aşiret büyüğünü de dinlemem. İş artık namustur. Sokakta rahat dolaşabilirim artık; çünkü namusum yerde kalmamış olur. Ancak bir aşirete mensup olduğum için herkes buna töre cinayeti diyecektir.”

    TÖRE DİVANINDA BİR KADIN

    Genç Mustafa’nın tipik erkek refleksiyle cevapladığı soru ise şu: “Sen de kız kaçırırsan ve aynı öldürme uygulaması sizin için devreye sokulursa buna razı olur musun?” Mustafa’ya kulak kesiliyoruz: “Hayır. O başka bir durum. Ben kızı kaçırıp onunla evlenirim. Bu durum her yerde aynıdır. Erkek haklıdır.”

    Biz iki kardeşle başbaşa konuşurken, babaları İdris Kızıltaş da çocuklarının söylediklerini dinliyor bir yandan. 55 yaşındaki İdris Kızıltaş’ın töre ile alakalı olarak dile getirdiği tek konu seçim zamanlarındaki blok oylar. 30-40 bin nüfuslu Broki aşiretinin 110 köyü bulunuyor. Töre cinayetleriyle ilgili yorumu ise oldukça kısa; ama anlamlı baba Kızıltaş’ın: “Bunlar cehalettir. Uygulayan da uygulattıran da cahildir. Bu olaylar, aileleri bağlar.”

    Gerçek törede kadın için ‘ölüm’ kararının çok nadir verildiğini hatırlattıktan sonra ilginç bir anekdotu paylaşmak istiyoruz bu noktada. Töre kararlarının çıktığı aşiret divanında aslında kadınlar da bulunuyormuş. Rusipi denilen aksakallı büyüğün onayından sonra bir kararın alınması için pirik denen yaşlı kadın âzânın da onayı gerekliymiş. Hatta çoğu zaman pirik’in söyleyeceği sözün, erkekler meclisinde alınmış bir kararı durdurduğundan bile bahsediliyor.

    Törenin kadını ‘yok’ saydığı iddiası bölgedeki bazı kadınların hayatın içinde bulunmasıyla bir ölçüde çelişiyor. Kimi kadınlar, egemen erkek erkini çoktan aşmışlar bile. Van Kadın Derneği (VAKAD) üyesi Zelal Özgökçe, bunlardan biri. Aşiret mensubu olmasına rağmen, toplum içinde etkin bir role sahip. Ona göre, kadın bölgede horlanıyor; ama batıda da aynısı geçerli ve meseleyi ‘bölge sorunu’ olarak ele almak yanlış. Özgökçe, dernekte kadın intiharları ve cinayetleri üzerine çalışmalar yürütüyor. Konunun kadından ziyade bir toplum meselesi olduğu tezini savunuyor: “Kadın güçsüz olduğu için şiddete maruz kalıyor. Erkek de şiddetten nasibini alıyordur; ancak bu çok nadirdir. Biz dernek olarak şiddete uğramış kadınları himaye edip hayata atılmaları için olanaklar sağlıyoruz.” Cinayetlerdeki doğu-batı ayrımıyla ilgili olarak Van Yüzüncüyıl Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ruhi Köse, “Bu tür hareketler kişinin kendisini bağlıyor. Batıdaki birisi de ‘töremize aykırı davranıyor’ deyip cinayet işleyebiliyor.” diyor.

    FEMİNİST YAKLAŞIM DA TEHLİKELİ

    Batmanlı Gazeteci Recep Kavuş da yörede kadına yönelik uygulamaların sadece töreye mal edilmesinden şikâyetçi. Uluslararası Af Örgütü dahil 13 sivil toplum kuruluşuna üye olan Kavuş, şu görüşleri dillendiriyor: “Kadın dünyanın her yerinde eziliyor, şiddet görüyor, öldürülüyor. Aynı hadiseler batıda da oluyor; ancak orada ferdî bazda ele alınıyor. Oysa bölgede olduğu zaman bütün bir toplum töhmet altında bırakılıyor. Medya, feminist yaklaşımı bırakmalı, cinsellikten, gayrimeşru ilişkiden yana tavır takınmaktan ziyade, meseleyi enine boyuna incelemeli.”

    Kavuş’un da ifade ettiği gibi, madalyonun diğer yanında ise ‘feminist yaklaşımlar’ var. Ancak olaya salt ‘kadın’ gözlüğüyle bakılarak diğer unsurların ihmal edilmesi, meseleyi çok dar bir çerçeveye hapsederek sağlıklı çözümü engelliyor. Bu yetmezmiş gibi medyanın da kendi ‘yorumunu’ katarak olaylara yaklaşması, sorunu iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor. Mesela gayrimeşru ilişkileri onaylar tarzda yapılan haberler hem çözümü zorlaştırıyor hem de potansiyel suçluları artırıyor.

    Van’da yaşayan 47 yaşındaki Raziye Kızıl (Gazın), erkek hegemonyası arasından sesini yükseltebilmiş ilginç kişiliklerden. Kürtçe âşıklık geleneği anlamına gelen ‘dengbejlik’ yapan Gazın, töre cinayetlerine karşı tavrını türküleriyle dile getiriyor. Ancak onun türküleri töreye karşı bir duruş değil, töre denilerek işlenen cinayetlere dair. Gazın’ın eskilerden beslenerek söylediği şarkılarda, töre gereği âşık olan kız ile birlikte erkeklerin de öldürüldüğü aktarılıyor. Türkülerde daha çok bu öldürme fiillerini yapana beddualar ediliyor.

    Vanlı kadın âşığın Muşlu adaşı 20 yaşındaki Raziye’ye göre töre gerekli ve ciddi bir kurum; ancak cinayete onay vermemek kaydıyla. Aynı zamanda bir aşiret mensubu olan Yıldız, gerçek törenin aynı zamanda güçsüz kadın için bir ‘sığınma’ görevi ifa ettiğini hatırlatıyor. Mardin KAMER (Kadın Merkezi) Başkanı Hülya Aydın ise töre kavramının namus cinayetlerine kılıf yapılmasına itiraz edenlerden: “Bu, gerçekleri yansıtmıyor. Sonuçta kadınlar öldürülüyor. Aşiret mensupları değil, diğerleri de cinayetler işliyor. Cinayetle namus temizleniyor inancı da çok kötü bir suçun bahanesi.”

    Diyarbakır’da yaşayan ve kendisini barışa, kan davalarını tatlı sonla bitirmeye adayan Hacı Sait Şanlı, törenin kadın ekseninde değerlendirilmesinin yanlış bir tespit olduğunu aktarıyor: “Töre kan davasından dolayı işletilir. Kızlarınızı öldürün diye devreye sokulmaz. Yapanlar cahil insanlardır. Biz bütün bunları sona erdirmek için çaba harcıyoruz. İnşallah kan davalarını bitireceğiz. Bunların çoğu geçmişten gelen husumetler.”

    Cinayetlerle törenin lekelenmesine karşı çıkan bölge insanı, bu çerçevede İslam dininin lekelenmesine ise daha sert tepki veriyor. Doğu’nun önemli simalarından Geylani ailesine mensup Vanlı Abdülcelil Geylani, töre cinayetlerinin dinle özdeşleştirilmesine isyan ediyor: “Din düşmanlığı yapmak veya töre cinayetlerini dinin bir parçası gibi göstermek büyük bir yanlış. Bunu istismar edenler olabilir. Ama törede din, çok önemli bir bütünleştirici güçtür. Din huzur için, barış için kullanılıyor; ölümlere fetva çıkarmak için değil. Fetva verenlerin din adamlığıyla ilgisi yoktur.”

    İSLAM YAŞATMAK İÇİN VAR; DİNSİZ AŞİRET OLMAZ

    Dicle Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Mazhar Bağlı da aynı gerçeğe işaret ediyor: “Töre cinayetleri dindar olan aşiretler arasında görülen bir şey değildir. Dolayısıyla din adamının onayını gerektirecek bir cinayet söz konusu değildir. Ancak toplumda her şeye rağmen yaptığı işten dolayı dinden onay alıp rahatlama yolu tercih ediliyor.”

    Bitlis’in Göroymak (Norşin) ilçesinde yaşayan âlimlerden Nurettin Mutlu, töre cinayetlerinin, İslamiyet’in kabul edeceği bir uygulama olmadığını vurguluyor. İslamiyet’te öldürme değil, yaşatma düsturu olduğunu vurgulayarak, “Bölgede cehalet almış başını gidiyor. Saygı azalıyor, inançlar zayıflıyor. İnançların gereği olduğunu savunanlar yanlış işler yapıyor. Töre cinayeti tasvip edilecek bir durum değil. Biz insanları barıştırıp, huzuru sağlamaktan yanayız. Rabbimizin buyurduklarını mümkün olduğunca insanımıza aktarmaya çalışıyoruz.” diyor.

    Van’ın Bahçesaray İlçesi Belediye Başkanlığını yapan 68 yaşındaki Naci Orhan, Arvas (Arvasiler) Aşireti’nin mensubu. Orhan’a göre din, aşiretin; dolayısıyla törenin temelini oluşturuyor: “İnançlı bir toplumda huzur vardır. Bizde töre ve cinayeti söz konusu değildir. Her şeyi Allah rızası içinde yapmaya çalışıyoruz. Zaten Bahçesaray eskiden bir medrese, ilim irfan yuvasıydı. Bize büyük bir miras kaldı ve bundan en iyi şekilde faydalanmaya çalışıyoruz.”

    KÜRT MESELESİ Mİ?

    Töre cinayetlerinin “Kürt meselesi” olduğuna yönelik iddialara da sert tepkiler alıyoruz bölgeden. KAMER Mardin Başkanı Hülya Aydın, “Bu Kürd’ün, Türk’ün meselesi değil; bir toplum meselesidir. Çözüm için öneriler lazım, tecrit etmekle bir yere varılmaz.” diyor. Arap aşiretlerinin çok yoğun olduğu Şanlıurfa’nın töre cinayetlerinin en çok yaşandığı il olması bile bu tezi önemli ölçüde çürütüyor. Harran Ovası’nda etkin olan Arap aşiretlerinden Cumeyli’nin lideri Mahmut Özyavuz, kendilerinin töre cinayetlerine karşı olduklarını aktarırken çevrelerindeki bazı aşiretlerde bu tür hadiselerin yaşandığını üzülerek aktarıyor. Başbakanlık tarafından yapılan bir araştırmada, Şanlıurfa’daki töre cinayetlerinin genellikle Arap aşiretlerinde yaşandığı ortaya çıkmıştı.

    Türkiye’nin birçok kentinde farklı etnik unsurların iç içe geçmiş yapısı da meseleyi “Kürt veya Güneydoğu sorunu” değil, Türkiye çapında toplumsal bir sorun haline dönüştürüyor. Ayrıca töre infazlarının önemli bir kısmı da göç dolayısıyla batı illerinde vuku buluyor. Yine, Türkiye genelinde Kürt olmayan bazı diğer unsurlarda da töre-namus cinayetlerinin olduğu biliniyor. Mazhar Bağlı, Güneydoğu’daki Süryani ve Yezidi gibi cemaatler üzerinde araştırmalar yapmaya çalıştıklarını; ancak görüşmeler sonucunda açık bilgiler alamadıklarını belirtiyor. Bağlı’ya göre bu cemaatlerde de benzeri töre cinayetleri var; ama bunlar cemaat içinde kalıyor ve dışarıya aksettirilmiyor.

    Mazhar Bağlı, aşiret sisteminin sömürü düzenine dayalı Avrupa feodal sisteminden çok farklı olduğunu ve bu toplumsal olgunun müspet yönde kullanılabileceğini vurguluyor. Törenin halihazırda bölgenin birçok kesiminde ‘zorunlu’ bir hayat biçimi olduğunu dile getiriyor: “İşte devlet, bunu eleştirip karalamak yerine bu baskın dinamizmi kullanarak bölgedeki yapıyı zamanla değiştirebilir. Aynı şekilde töreden faydalanılarak Güneydoğu meselesinde de önemli hamleler yapılabilir.” Mazhar Bağlı’ya göre özellikle 1950’de başlayan şehirleşme, ciddi kopmaları da beraberinde getirdi: “Şehirleşme, devletin resmî ideolojisi haline getirildi. Şehirli olan erdemli gösterildi, köylü milletin efendisi olmaktan çıktı. Medeni olmak, oturulan yer ve yaşanılan alana göre biçimlendirildi. Sağlıksız bir kentleşme de buna eklenince toplumlar arasında bir kopukluk medyana geldi. Bu irtibatın sağlanması için töre içindeki dinamizm önemli rol oynayabilir.” Mazhar Bağlı’ya göre, törenin namus cinayetlerine indirgenmesi, modern toplumun geleneksel toplumdan korkmasından kaynaklanıyor. Modernite geleneksel yapıyı töre üzerinden vurarak, üzerinde hâkimiyet kurmak istiyor. Yani ortada psikolojik bir savaş var.

    Batmanlı Gazeteci Recep Kavuş, törenin doldurduğu boşluklardan bahsederken yakın tarihe göndermeler yapıyor. Osmanlı sonrası bölgedeki vakıf ve sivil örgütlenmelerin dağıtılmasıyla sistemsiz ve programsız bir sürece girildiğini belirterek, bu sürecin bölge için ciddi bir tehdit oluşturduğunu; ama törelerin bir otokontrol mekanizması görevi ifa ettiğini dile getiriyor. “Töre cinayetleri denilen hadiseler bölgede çok nadirdir. Ötekiler sıradan birer namus cinayetidir.” diyen Kavuş, bölgedeki sosyo-ekonomik sorunların aşılmasının da töre dinamikleriyle mümkün olabileceğini dile getiriyor.

    TÖRE, BİRLİĞİMİZİ SAĞLIYOR

    Van’ın Başkale ilçesindeki Ertuş (Ertoşi) aşiretinin lideri İskender Ertuş, “Devletten yana olanlar töre cinayetlerine izin vermez. Ama töre bize atamızdan yadigâr. Bizler törenin kuralları sayesinde birlik ve beraberlik sağlıyoruz. Töre olmasaydı kimse beni dinlemezdi ve sayısız kan davasının bitirilmesi için aracı olamam bir şey ifade etmeyebilirdi.” diyor. İskender Ertuş, cinayetlerin işlenmemesi için aşiretini sürekli uyardığını ve çevre aşiretlerle bu konuda ciddi bir mutabakat sağladıklarını aktarıyor.

    Mardin’de Daşıyan Aşireti’nin önemli ismi 71 yaşındaki Felemez Başçı’ya göre aşiret içinde yapılmış bir yanlış önce düzeltilmek istenir; bu mümkün değilse yanlışı yapanlar aşiretten dışlanır ve öldürme hadisesine izin verilmez. Başçı, aşiretlerinin büyük ıstıraplar çektiğini anlatıyor: “Geçmişte kan davasından acı çektik. Muş’u terk edip Mardin’e yerleşmek zorunda kaldık. Bu yüzden atacağımız her adıma dikkat ediyoruz. Geçmiş bize iyi bir tecrübe oldu.”

    300 YILDA BİR KEZ TÖRE İNFAZI YAPILDI

    Ağrı’da yaşayan 25 yaşındaki Beytullah K. gerçek töre cinayetlerinin çok nadir olduğuna vurgu yaparken kendi aşiretinden örnek veriyor. Ona göre töre cinayetleri işleniyor; ancak töre gereği aşiretin karar vererek uygulattırdığı hadiseler ancak 15-20 yılda bir yaşanıyor. 300 yıllık geçmişi bilinen kendi aşiretinde sadece bir kez töre cinayetinin işlendiğini dile getiriyor. Bundan 15 yıl önce yasak aşk yaşadığı ileri sürülen aşiret mensubu bir kadın, aşiret meclisi kararıyla öldürülmüş. Ancak zannedildiği gibi sadece kadın cezalandırılmamış. Daha hafif de olsa, erkeğe de bir ceza verilerek aşiretten ihraç edilmiş. Üniversite mezunu olan Beytullah, bütün yaşananlara rağmen töre ve namus cinayetlerinin gerekli olduğunu düşünüyor.

    Güldünya’nın babası:GECE-GÜNDÜZ AĞLIYORUZ

    Güldünya Tören… Töre cinayeti olarak lanse edilen olgunun afişe edildiği ve kadın derneklerinin bu anlamda sembolize ettiği bir isim. Yasak aşk sonucu hamile kalınca iki yıl önce kardeşi tarafından İstanbul’da vurularak öldürülen Güldünya, doğum yeri olan Bitlis’in Göroymak ilçesine bağlı Budaklı köyünde toprağa verilmişti. Güldünya olayından sonra Türkiye’de ‘töre cinayetleri’ daha gür bir şekilde gündeme geldi. Aslında basit bir namus cinayeti olan olay, Baba Şerif Tören’i yıkmış.

    Güroymak’ta bir çay bahçesinde güç-bela bizimle görüşmeyi kabul eden Tören, “Haberim yoktu. Kardeşleri vurmuş. Benim acım çok büyük.” diyor. Olay sonrası zor günler geçiren ve sağlığı ciddi biçimde bozulan Güldünya’nın babası elindeki dekontu gösteriyor bize. Cezaevindeki çocukları için zar zor toplayıp gönderdiği 500 YTL’nin dekontu bu. “Bu parayı zar zor toplayıp gönderebildim. Kızım öldü, bari diğer çocuklarım ölmesin.” diyor içi burkularak. ‘Töre cinayeti’ sorusuna ise “Bizde töre yok ki cinayeti olsun.” diye cevaplıyor: “Çocuklarım bir cahillik yaptı. Allah kimsenin başına vermesin. Anneleriyle gece gündüz ağlıyoruz.” Şerif Tören’in suçlamalarından medya da nasibini alıyor: “Kimse ‘gidin töreyi yerine getirin’ demedi. Televizyonlar, gazeteler hep öyle yazdılar, söylediler. Kıt kanaat geçinmeye çalışıyoruz. Devlet de bize bir şey sormadan yargısız infaz yaptı. Artık konuşmak istemiyorum.”
    http://stophonourkillings.com/?name=News&file=print&sid=2563

    Yorum tarafından okuz — 12/01/2009 @ 17:03 | Cevapla

  10. Milay KÖKTÜRK
    http://www.haber10.com
    Kültür değerleri veya onların gelenek, görenek, adet ya da örf/töre şeklinde kategorileşmiş biçimleri ne alay konusu yapılmalı, ne de bireyin tepesine asılmış bir kılıç olarak gösterilmelidir
    Son günlerdeki gündemimiz töre…
    Ne zaman özellikle Güneydoğu’da kadınların trajedisini yansıtan çarpık bir hadise olsa, her şey gelip töre tartışmasına dayanıyor. Gerçekten de tartışma yaratan hadiseler “töre” gereği icra edilen, ama akıl ve vicdanın asla kabullenemeyeceği türden! Düşününüz ki tecavüz mağduru gencecik bir yürek, mağduriyete yol açandan hesap sormak yerine katlediliyor. Ya da birbirini seven iki kalp, işin içinde ahlaki düşüklük olmaksızın, bir yuva kurmak için kaçtıklarında, kadın ölüme mahkûm ediliyor. Özellikle bu türden olaylar, feodal yapının egemen olduğu Güneydoğu’da yaşanıyor.
    Bu hadiseler üzerinde çok söz söylendi. Bizim amacımız ise bunlara yenisini eklemek değil, bu trajik olayların gündeme taşınma biçimini ele almak…
    ***
    Ekranlarda aşiret dizileri eksik değil. “Bu topraklarda başka bir hayat yaşanır… vs. vs.” diye ekrana düşen bu ve benzeri diziler, aşiret kültürü ve zihniyetini kutsamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Hemen hepsinde, ilkel düşünme ve yaşantı biçimi adeta erdemlilikle donanmış olarak tanıtılıyor. Oryantalistlerin Doğu ilgilerinin merkezinde yatan “gizemli, büyüleyici bir dünya” tasarımını bu türden dizilerde de görmek mümkün. Elbette bu ve benzeri görsel yapımlarda sunulan tablo Türkiye’nin bir gerçeğidir, ama tüm ülkenin değil! Bu tablo Türkiye ortalamasının neredeyse yarım yüzyıl gerisinde kalmış bir yaşama ve düşünme biçimini yansıtmaktadır. Elbette bu türden yapımların, senaryo yokluğundan ya da uygun senaryoların Güneydoğu bölgesindeki yaşama ortamına dayanarak yazılabilmesinden dolayı sahneye konduğunu düşünmek mümkün değil. Bunun belli bir amacı olmalı! Bu da başka bir yazının konusudur.
    ***
    Töre nedir?
    Töre ya da diğer adıyla örf, bazı değer ve ilkelerin mutlak yaptırım kazanmış biçimidir. Kültür dünyamızdaki her ilke ve değer, belli bir yaptırım özelliğine sahiptir. Bunlardan bazılarının ihlalinde, bireye hafif yaptırım, bazılarının ihlalinde ise ağır yaptırım uygulanır. İşte bu ikinci kategoridekiler töre/örf diye adlandırılır. Toplum bireye böylece “mutlaka yapmalısın” ya da “uymalısın” diyerek, kendi değer ve ilkelerinin geçerliliğini sürdürmesini sağlar. Yani diğer sosyal kaideler gibi töre de sivil toplumun hukuku, yazısız hukuktur. Onda kesin bir emir formu vardır. İhlali halinde bireyler kendilerine uygulanan yaptırımın altından kalkamayacaklarını bilirler. En genel ve köklü değerler manzumesi olarak gelenek, insan ilişkilerini düzenleyen kurallar olarak adetler ya da bölgesel davranış biçimleri olarak görenekler de töre formuna dönüştürülebilir.
    Törenin varlık nedeni, diğer ilkeler gibi toplumsal düzenin, ilişkilerin, ahlakın korunması ve düzenlenmesidir. Ancak toplumun varlığını sürdürmesi için hayatî önem taşıyan değerler töre formuna dönüşür. Özellikle de ahlak alanındaki bazı ilkeler töre/örf haline gelir. Mesela ahlaka aykırı eylemiyle ailesini rencide etmek ya da sosyal ahlaka apaçık aykırı davranmak gibi eylemlere karşı geliştirilen bir yaptırım biçimidir töre.
    İlk başta töre, içine doğduğumuz toplumda hazır bulduğumuz “kesin” ilkedir. Onun varlığı, onu icat eden aklın toplum için iyi tasarımıyla vücut bulmuştur. Fakat bu, törenin kelle kesmeye hazır kılıç gibi insanların üzerinde tehditkâr şekilde var olma zorunluluğu anlamına gelmez. Toplumsal düzeni korumanın başka yöntemleri ve biçimleri ortaya çıktıkça, yani toplumsal yaşantı, insan ilişkileri gelişip değiştikçe, törelerin bazıları yerini başka kurallara terk etmek zorundadır. İşte toplumsal gelişmenin ya da zihniyet gelişmesinin göstergesi budur. Mesela kan davası bir töre olarak nitelendirilir. O muhtemelen devlet hukukunun geçerli olmadığı dönemlerde bir soyun ya da aşiretin kendini saldırılardan koruma biçimi olarak görülmüş olmalıdır. Ancak devlet otoritesinin egemenliği ve ceza yasalarının etkin biçimde uygulanması karşısında, artık bu türden bir eylem biçimi töre olmaktan çıkmalıydı. (Bu satırlardan kan davasının bir zamanlar haklı görülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalı; bu yargı sadece kurgusal bir tespit olarak okunmalıdır.) Nasıl ortak akıl toplumsal düzenin devamı için zorunlu olan bir ilkeyi bir zamanlar töre haline getirmişse, aynı ortak akıl, düzeni sağlayan yeni kurallar karşısında bu töreyi artık iptal etmeliydi. Akılcı yoldan bakarsak, törenin, toplumsal fonksiyonuna göre varlığını sürdürmesi ya da sürdürmemesi gerektiği sonucuna varırız. Çünkü her türden toplumsal kural toplumun düzenli ve dengeli devamına hizmet eder. Onların ontolojik temeli budur. Fakat toplumsal değişmenin donduğu kapalı toplum yapılarında, töreler sırf töre oldukları için muhafaza edilir. Onun fonksiyonu hesaba katılmadığı gibi, bu fonksiyonun yerini alabilecek yeni ve daha iyi bir ilke aranmaz. Dolayısıyla bu toplumlarda töre, -onun temelini kabul edelim ya da etmeyelim- artık akıldışı bir düzen sağlama biçimi halini alır.
    Töre sadece ahlak alanında olmaz. İhlali kesinlikle istenmeyen ilkeler de yaşantımızda töre formunda yer alır ve mesela “töremiz böyle…” denir.
    ***
    “Töre ihlali eşittir ölüm” ilkesi ilkel zihniyetin, feodal yapının, aşiret bilincinin kurduğu bir eşdeğerliliktir. Bu eşdeğerlilikte, toplumsal düzeni korumak için kişinin en değerli varlığı, hayatı tehdit altında tutulur. (Bazı siyasilerimizde rastladığımız “sallandıracaksın üçünü beşini” mantığı da ilkel zihniyetin açığa çıkışından başka bir şey değildir.) Halbuki toplumsal düzen, bireylerin kişiliğini geliştirerek onları bilinçli bir fert haline getirerek de korunabilir. Mesela toplumsal ahlakı, ortalığa ölüm tehdidi saçmak yerine ahlak bilincini güçlendirerek de korumak mümkündür. Günümüzdeki anlayış ve tabii “insanî olan” da budur; kişiliği ve bilinci güçlendirmek… Açık toplum yapısının gereği de budur. Ancak bu iş, çok zor ve zahmetlidir. Uzun soluklu ve bilinçli bir eğitim çabası gerektirir. Toplumun kanaat önderlerine ya da anne-babalara bu bağlamda büyük yük düşmektedir. Özellikle töreye dayalı trajedilerin yaşandığı Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizdeki sorumlular (anne-babalar ya da geleneksel önderler) işi töreye havale ederek üzerlerinden yükü atmaktadırlar. Yani töre, kapsamlı bir eğitim yapmadan toplumsal düzenin temel ilkelerinin devamını sağlama yolu olarak yürürlüktedir.
    Türkiye’nin batısı, en azından görünüşte de olsa açık toplum haline gelmiştir. Fakat yukarıda bahsedilen “sosyal düzeni ve toplumsal ahlakı koruma” işi yine yukarıda belirtildiği şekliyle gerçekleştirilebilmiş midir? Hayır… Nitekim sorumlular üzerine düşeni yapmadığı için, içine düştüğümüz yozlaşma çukurunun içinde debelenip durmaktayız. Gerçi batı bölgelerimizde töre tümüyle ortadan kalkmış değildir. Ancak ahlak alanındaki töreler deyim yerindeyse iptal olmuştur. Acaba bu “töre” denilen şey, ahlak alanında, açık toplum olma sürecinde varlığını sürdürseydi, şimdi yaşadığımız çöküş gerçekleşmez miydi? Bu soruya da olumlu cevap vermek mümkün görünmemektedir. Açık toplum yapısı, törelerin yaptırım gücünü aynı şekilde sürdürmesine engeldir. Yaptırım niteliği taşıyan kurallar, uygun toplumsal yapılarda rollerini ve fonksiyonlarını icra edebilir.
    ***
    Açık toplum ortamında, kapalı toplumdaki kurallarla yaşanamaz. Sosyal düzeni ve değerleri koruyacak kurallar yeniden üretilmelidir. Görünen o ki, Doğu ve Güneydoğu’da aşiret yapısı çöktükçe, ahlak ve kişilik eğitiminin zafiyeti, yeni ahlaksız fiillere kapı aralayacak… O zaman dağa taşa mezar mı kazılacak? Dolayısıyla bu bölgelerde liderliğe soyunanlar, önce bu soruna bakışlarını çevirmelidir.
    Diğer yandan bu çarpık töre uygulamaları, yanlışı düzeltme ve bilinci geliştirme amacıyla değil, bu trajik eylemlerden hareketle kültürel değerlerin yaptırım gücüne bir suikast düzenleme amaçlı olarak basına taşınmaktadır. Yani “töre” üzerinden kültürün özellikle ahlak değerlerine yumruk sallandığı görülmektedir. Başka bir deyişle, iş, ilkelerin yaptırım gücünü yok edecek şekilde magazinleştirilmektedir. Bu telkin ortamı sürdükçe, “kültür, örf, adet ve gelenek” denince insanların aklına sadece çarpık töre uygulamaları gelmektedir.
    Töreye ilişkin yorumlar, kültürel değerlerdeki, özellikle de ahlak alanındaki kesin ilkelerin ve emir kipinin etkisini hafifletmektedir. Artık içeriği insanlık dışı hale gelmiş olan “töre uygulamaları”yla gerçekten var olması gereken töre ayırımı yapılmayıp genel anlamda töre kötülendikçe, bu kültür formu “sevimsiz” olarak; töre kavramı alaya alındıkça da “vıcık vıcık” bir form olarak algılanmaktadır.
    Kültür değerleri veya onların gelenek, görenek, adet ya da örf/töre şeklinde kategorileşmiş biçimleri ne alay konusu yapılmalı, ne de bireyin tepesine asılmış kılıç bir kılıç olarak gösterilmelidir. Bir kültür dünyasına yapılacak en büyük ihanet ve kötülük, onların bu şekilde tanıtılmasıdır.

    Yorum tarafından okuz — 12/01/2009 @ 17:05 | Cevapla

  11. Namus, cinayetle korunmaz!

    Töre cinayeti denilince akıllara Doğu bölgelerinde yaşanan olaylar gelirdi. Fakat Emniyet’in yaptığı araştırma, artık durumun değiştiğini gösteriyor.

    Tam da Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan “Töre ve Namus Cinayetleri Raporu”nun açıklandığı günlerde meydana gelen bu olay töre cinayetlerini yeniden gündeme getirdi. Olayın vahametini Emniyet’in son altı yılda gerçekleşen 1091 cinayet üzerinde yaptığı araştırma da gözler önüne seriyor. Raporda namus cinayetlerinin birçoğunda mağdur olan tarafın kadınlar olduğu görülüyor. İster töre olsun isterse namus, bu cinayetler gerçekte hangi saiklerle işleniyor? Durdurulması imkansız mı? Töre cinayetine karşı çıkmak ‘namus’ kavramını değersizleştirir mi? Sorduk, soruşturduk.

    Müslüman’ın töresinde cinayet yoktur

    Töre cinayeti denilince akıllara daha çok Doğu bölgelerinde yaşanan olaylar gelirdi. Fakat Emniyet’in yaptığı araştırma, artık durumun değiştiğini gösteriyor. Artık sıralamada Marmara Bölgesi birinci sırada yer alırken Ege Bölgesi ikinci sırada yer alıyor. İl bazında bakıldığında Ankara en ön sırada yer alıyor. Bu cinayetlerin Doğu’dan batıya taşınmasında elbette iç göç en önemli faktör. Birinci kuşak kendi değerlerini, geleneklerini kentte de muhafaza edip köydeki yaşantısını sürdürmek istiyor. Fakat gençler hem televizyonun etkisi ile hem de çevrelerinin değişmesi ile farklı yaşam biçimlerine doğru yöneliyor. Aile ile farklı düşünmeye başlayan gençler zamanla aileleri ile çatışıyor. Psikiyatrist Prof. Dr. Aytekin Sır, Güneydoğu’dan ya da Doğu Anadolu’dan göç eden insanların kültürlerini valizlerinde taşıdıklarını söylüyor ve büyük şehirlerde bu olayların yaşanmasının kaynağının bu olduğunu ifade ediyor.

    Namus cinayetlerine bakıldığında kurbanın da, katilin de kapalı bir çevrede yetiştiğini gözlemliyoruz. Genelde eğitimsiz olan bu insanların birçoğu ekonomik yönden de çok düşük bir statüde yer alıyor. Her ne kadar eğitimin bu cinayetlerin önünü keseceği konuşulsa da bir insanın ölümü fikrinin dehşeti zihinlere sinmedikçe sonuç alınamayacağı görülüyor. İnsan Hakları İstanbul İl Kurulu Başkanı Vildan Yirmibeşoğlu’nun Güneydoğu’da iki baro başkanı ile yaptığı görüşmeden çıkan sonuç bunu doğrular nitelikte. Yirmibeşoğlu; “Baro başkanlarına kendilerinin başına böyle bir durum geldiği takdirde nasıl davranacaklarını sorduğumuzda ‘törenin verdiği karara karşı çıkmayacakları’nı söylediler.”

    Namus: Öldürür mü, ondurur mu?

    Namus cinayetleri ile ilgili araştırmalar sadece Emniyet’in yaptığı ile sınırlı değil. Vildan Yirmibeşoğlu’nun beş yıllık bir zaman diliminde işlenen 300 cinayet üzerinde yaptığı araştırmalardan biri de konu ile ilgili ilginç verileri ortaya koyuyor. Henüz yayımlanmayan araştırmada Yirmibeşoğlu’nun 300 namus cinayeti dosyası üzerinde yaptığı araştırmada 213 kadının, 142 erkeğin öldüğü gözler önüne seriliyor. Beş yıllık zaman aralığını kapsayan araştırmaya göre yüzde 40’a yakını 17 yaşından küçük çocuk denilebilecek yaşta. Bunların önemli bir bölümü bekar, evli olanlar ise zorla evlendirilmiş. Tabii tersi durumlar da söz konusu olmuyor değil. 2000 yılında Rize’de bir kadın, kendisini aldatan kocasını namusunu kirlettiği gerekçesi ile sabaha karşı yatağında silah ile vurup öldürdü.

    Töre adı altında işlenen cinayetlerin son bulması için yıllardır kampanyalar yapılıyor, Güneydoğu’da, Doğu’da halk ile anketler düzenleniyor. Bir iki vakada sonuç alınsa da toplumsal anlamda sorun çözülmüyor. Dicle Üniversitesi’nin 2005 yılı sonunda Diyarbakır’da Kürt köyleri, Zaza köyleri ve kent merkezinde yaptığı ankette yüzde 57,2 oran, ataların koyduğu kuralları töre olarak değerlendiriyor ve bu yekunun yüzde 37,4 oranı kadının zinası halinde cezanın ölüm olması gerektiğini ifade ediyor. Töreyi dinin koyduğu kurallar olarak değerlendirenler ise yüzde 17,7’lik bir oran olarak karşımıza çıkıyor. Böyle bir durumda ilk olarak aile büyüklerine danışıp karar aldıklarını söyleyenler ise yüzde 41,6’lık bir dilim. Dolayısı ile aile meclisinde verilen kararın ardından yapılan infazları durdurmak ancak bölgenin önde gelen büyüklerinin, din adamlarının araya girmesi ile mümkün. Fakat kanaat önderleri bu tür vakalarda çok fazla araya girmek istemiyorlar. Zira bölgede saygı duyulan bu insanlar, iki tarafı keskin bıçak gibi duran bu tür konularda kendilerine ve saygınlıklarına zarar gelmesinden çekiniyorlar. Oysa törenin kurallarını dinden ileri geliyormuş gibi kabullenmek başlı başına hata, sorun.

    Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın bir yazısında dile getirdiği gerçek çok net: “Bir kimse namus ve töre uğruna birini öldürürse bu cinayettir, günah ve suç işlemiş olur, bunun cezasını çeker.” Karaman, töre cinayeti işleyen bir kimse için mahkemenin ‘ağır tahrik’ etkisi altında kalarak işlediğini kabul ederek ceza indirimine gitmesinin uygun bir yargılama olmadığını ekliyor sözlerine. (16.07.2006/Yeni Şafak)

    İşin doğrusu ahlak bir bütün ve namus dediğimiz kavram pek tabii cinsellikle ilgili bir sınırlamayı ihtiva ediyor ve bu sayede Türk aile yapısı gibi bir şeyden hâlâ bahsedilebiliyor. Fakat bizlere ‘kendileriyle huzur bulacağımız eşler’ vaat eden din, bu cinayetleri hiçbir şekilde onaylamıyor.

    NAMUS CİNAYETLERİNİN SON BULMASI İÇİN NE YAPILABİLİR?

    İnsana olan bakışın sorgulanması gerekiyor

    Cihan Aktaş (Yazar): Namus kavramına islam dininin bakışı kadın-erkek ayrımı gözetmiyor. Kadın da erkek de aynı sorumluluğa sahip. Yani “erkeğin yüzünün akı, kadının yüzünün karası” şeklinde bir yaklaşımın İslam dininde yeri yok. Namus cinayetlerinin gittikçe artmasının nedeni geleneksel aile yapısının hakim olduğu toplumun değişim geçirmesinden kaynaklanıyor. Kadına biçilen rol kadınlar tarafından sorgulanıyor. Artık kadınlar tek taraflı sorumluluk yüklenmek ve baskıya evet demek istemiyor. Erkekler de bu değişimi kabul edemiyor. Bu sorunların aşılması için her şeyden önce insana olan bakışın yeniden sorgulanması gerekiyor. Diğer taraftan Allah’ın verdiği canı bir insanın alması dinen caiz değil. Bu sorunların ortaya çıkmaması için küçük yaştaki evliliklerin, berdel tarzı evliliklerin sorgulanması gerekiyor.

    Tarikat liderleri konuyla ilgilenmeli

    Özlem Dalkıran (KAMER kampanya sorumlusu): Biz bu konuda KAMER ve British Council ile birlikte bir kampanya yürüttük. Ancak bu, sadece kampanya ile olacak bir şey değil. Toplumsal algının değişmesi için çok şey yapılması gerekiyor. Küçük yaştan beri insanlar birlikte yaşama ve hoşgörü eğitimine tabi tutulmalıdır. Fakat, bu tip kampanyalar olayı görünür kılıyor. Bu, cinayetleri işleyen insanların görüşlerini değiştirir mi? En azından bir soru oluşturur. Daha çok kamuoyu duyarlılığını geliştirmek için yapılan bir kampanyadır. Bu çalışmanın sonunda, fikir değiştirme noktasında yüzde bir başarılı olduk. Bu, devletin, sivil toplumun, kanaat önderlerinin birlikte çalışması gereken bir konu. Dinî, kültürel ve diğer alanlarda saygı duyulan isimler harekete geçirilmelidir. Diyanet’ten fetva çıktı; ama tarikat liderleri daha çok dinleniyor.

    Kanaat önderleri, siyasî irade ile birlikte çalışsın

    Vildan Yirmibeşoğlu (İnsan Hakları İstanbul İl Kurulu Başkanı): Biz bu cinayetlere ‘töre cinayeti’ denilmesini istemiyoruz; çünkü içinde kan davası da var, başka konular da var. Benim üst başlığım ‘namus cinayeti’dir. Mesela Karadeniz’de bu tarz töre cinayeti yok. Adam kızına, karısına tecavüz edeni öldürebiliyor; ama tutup da tecavüze uğradı diye karısını, kızını öldürmüyor. Biz buna ‘tepki cinayeti’ diyoruz. Gaziantep’te yaşarken din adamlarına yönelik çalışmalar yaptık. Din adamlarının devreye girmesi bazen çok etkili olabiliyor. İstanbul’da belediye başkanı, vali ve emniyet müdürünü aracı yaparak genç bir polis kadının öldürülmesine engel olduk. Batman’ın Beşiri ilçesinde Yezidilerle görüştüm. Onların lideri Almanya’da televizyon programı yaparak bir çağrı yapacaklarını söyledi. Orada liderlerin, toplumun önemsediği insanların büyük bir rolü var.

    İşe Doğu’dan değil Batı’dan başlamak lazım

    Cemal Dindar (Psikiyatrist): Töre cinayetlerine son vermek için ironik bir ifadeyle söylemek gerekirse, öncelikle işe Doğu’dan değil, Batı’dan başlamak gerekir. Çünkü görünür olanla mücadele etmek, görünür olmayan ve aslında benzer sonuçları tekrar tekrar üreten toplumsal dinamiklerle mücadele etmekten daha kolaydır. Ekranlarda, boyalı sayfalarda ahlaksal-siyasal her türlü tutarlılığı geçersizleştiren ikonlar ve ikonalar sunarsanız, izleyenleri dilenci konumuna sokar küçük düşürürseniz insanlar -gerçekte yoksullar dememiz gerekli- bu tutarsızlığın kendi hayatları için de geçerli olabileceği yanılsamasına kapılacaklardır. Bir yandan insanların arzularını kışkırtacaksınız, bir yandan o istek ve arzulara ulaşmasına imkan vermeyen bir yoksulluğu, eşitsizliği dayatacaksınız… Sonuçta ‘Yasak!’ diyen bir erkek ses işi cinayete kadar götürüyor işte. Şunu hatırlatmaya ihtiyaç duyacak kadar kör bir noktadayız: Kadınlar da insandır; onlar da hayattan, doğurmak, kocasına ‘erkek evlat vermek’ rolünden daha fazlasını talep edebilirler. “Eğitim… Eğitim şart” derken bile kastedilen erkeklerin iyi eğitim almaları… Oysa işlemiyor, işte. Adam üniversite bitiriyor, gidiyor kız kardeşini ya da ‘kanlısını’ yine öldürüyor.
    http://www.haberaktuel.com/Namus,-cinayetle-korunmaz!-haberi-28846.html

    Yorum tarafından okuz — 12/01/2009 @ 17:27 | Cevapla


Bu yazıya yapılan yorumlar için RSS beslemeleri. URI'nin geri izlemesini yap.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Theme: Rubric. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 967 other followers